Podcast

28 - Dünyanın En Ünlü Pisuarı

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

1917 yılında düzenlenen bir sanat sergisine, birileri sergilenmesi amacıyla bir pisuar gönderdi. Pisuar "R. Mutt" adıyla imzalanmıştı. Ve sanat dünyası birdenbirine kendisini hararetli bir tartışmanın içinde buldu. Bu pisuar bir sanat eseri miydi? Yoksa birileri etkinlikle dalga mı geçiyordu?



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.377 kelime · ~12 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Müzelere, sergilere gitmeyi sever misiniz? Ben bazılarına gitmeyi çok severim. Bazılarında acayip canım sıkılır. Çünkü tam olarak anlayamadığım eserlerle karşılaşırım. Bazen de böyle bir eserin karşısına dikilip uzun süre inceleyip çok beğeniriz ama bir de bakarız ki sanat eseri değildir o. Bir nesnenin karşısında öylesine bir vakit geçirmişizdir. Şimdi şu türden hikayeler zaman zaman haber akışlarımızın önüne düşüyorlar.

Muzip adamın biri bir sanat galerisinde yere parkelerin üzerine bir gözlük bırakır ve oradan ayrılır. Birkaç dakika içinde ziyaretçiler bu gözlüğün etrafında toplaşmaya başlar. Kimisi sakalını kaşıyarak, kimisi saçlarıyla oynayarak yerdeki bu gözlüğü sorgulayıcı bakışlarla inceler. Hatta iş öyle bir noktaya gelir ki elinde profesyonel bir fotoğraf makinesiyle bir ziyaretçi yere eğilir ve yerdeki bu gözlüğün Yakın plan bir fotoğrafını çeker. Ardından herkes ama bu kez telefon kameralarıyla ve ayakta. Derken kalabalığın arasından bizim bu muzip adam ayrılıverir, gözlüğün yanına yaklaşır, izleyenlerin meraklı bakışları karşısında gözlüğünü yerden alır ve kalabalığa dönerek seslenir. Aaa demek buraya düşürmüşüm.

Sanat ve galeri dünyası pandemiden ötürü oldukça durağan bir dönem geçirdi ve son dönemde bu türden hikayelere pek sık rastlamıyoruz. Ama emin olun bu tür hikayeler ne zaman paylaşılsa beraberinde bazı fikirleri de getirirler, taşırlar, tartıştırırlar. Mesela sanatın sonu geldi ya da işte postmodern sanatın görevliliği bizi saçma sapan bir noktaya getirdi. İşte bu düşüncelerden bir seçki size.

Transkriptin tamamını oku

Ben de aslında bu düşünceye kısmen katılıyorum. Sanat dünyası bazen çok tartışmalı işleri görebildiğimiz bir sahne. Üstelik bu sahne bugün tamamıyla bir endüstri haline gelmiş diyebiliriz ama bugün konuyu buradan incelemeyeceğiz, orasından bakmayacağız. Çünkü hikayede benim ilgimi çeken başka bir şey daha var.

Ne var? Yerde bir gözlük var ve onun etrafında yerdeki bu gözlüğün neden orada durduğunu, bu duruşun anlamını sorgulayan insanlar. Evet, başta kulağa komik geliyor. Hatta trajikomik geliyor ama bir düşünün. O gözlüğü oraya herhangi biri değil de galerinin anlaştığı sanatçı yerleştirmiş olsaydı yine aynı sahne yaşanacaktı. Yerdeki bir gözlük etrafında toplaşmış insanları görecektik ama bu kez bu durumu asla garip karşılamayacaktık. Olayın bir haber değeri de olmayacaktı. Bizim de karşımıza hee çıkmayacaktı.

Eğer izlemişseniz ve hatırlıyorsanız 2017'nin ses getiren yapımlarından... ...Kare, Square filminin en başında şöyle bir soru vardı. Eğer bir nesneyi müzeye yerleştirirseniz... ...o nesne bir sanat eserine dönüşür mü? Örneğin çantanı alıp eğer şuraya koyarsak... ...sanata dönüşür mü?

Peki sizce insanların fotoğrafını çektiği bu gözlük 5 dakikalığına bile olsa bir sanat eseri miydi? Yoksa yalnızca sanat dünyasının absürtlüğünü ifşa eden bir şaka mı? Ne o, yapma barış yağ mı duyuyorum bir yerlerden? Valla bence bir düşünün çünkü bazen bir sanatla şakayı birbirinden ayırt edebilmek sandığımızdan çok daha zor olabilir. Size bugün işte böyle bir hikaye anlatacağım. Günümüz sanatına açılan en büyük kırılma noktalarından birini. Sanat dünyasındaki en büyük şakayı anlatacağım. Ya da dünyanın en ünlü pisuvarını.

Tarih 19 Nisan 1917. Bağımsız sanatçılar topluluğu ilk yıllık sergisini New York'ta Büyük Merkez Sarayı adlı bir sergi salonunda düzenliyor. Sergiye katılım kuralları basit, hem de çok basit. Kural filan yok. Ne sergilenen işleri oylayan bir jüri olacak, ne de sergi sunumunda dağıtılan bir ödül.

6 dolarlık giriş ücretini ödeyen herkes yaptığı sanat eserlerini oraya gönderebilir, orada sergileyebilir. Yani tek kural 6 dolar. Bu o güne dek gerçekleşen en demokratik sanat sergilerinden biri. Öyle ki sergilenen işler bile sergi salonuna alfabetik sırayla yerleştiriliyor ki eserler arasında hiçbir hiyerarşi oluşmasın.

Eğer bir eser serginin daha işlet bir pozisyonuna yerleştirilmişse bunun nedeni sanatçısının daha ünlü olması falan olmayacak yani. Tek belirleyici kriter alfabetik sıralama. 1917 yılında Bağımsız Sanatçılar Topluluğu tarafından düzenlenen bu sergi dönemin elitist, gelenekselci ve akademik sanat anlayışına bir çeşit başkaldırıydı. Bu yüzden de sergiyi düzenleyen komite hangi arka plandan gelirse gelsin tüm toplum kesimlerine ve her türlü yeniliğe açık olmakla gurur duyuyordu.

Serginin amacı ise belliydi. Sanatsal özgürlüğe adanmış demokratik bir ortamda yeni, bağımsız bir sanat anlayışını teşvik etmek. Anlayacağınız sanatta sınır kabul etmeyen hatta sanat dünyasındaki kabul gören sınırları alaşağı etmek için düzenlenen bir sergiydi bu. Hal böyle olunca da sergiye binlerce resim ve heykel adeta yağmur gibi yağdı.

Baştan aşağı kübist, sürrealist, yer yerde fütürist resim ve heykellerle kaynıyordu bu sergi. İşte bizim bu hikayemizin baş kahramanı da böyle bir ortamın tam ortasındaydı. Marcel Duchamp. Amerika'ya yerleşeli çok olmamış Fransız bir sanatçı. Ressam, hekel tıraş, satranç oyuncusu ve yazar. Aynı zamanda sergiyi düzenleyen bağımsız sanatçılar topluluğunun da kurucularından biri.

Tüm bu olanlar, yani sanatta gelenekselci tavrı eleştirmek için düzenlenen bir sergi ve sergiye katılım için aranan tek kriterin katılım ücreti olması, Marcel Duchamp'ın aklına muzip bir fikir getirdi. O da bu sergiye bir şey gönderecekti tabii ki ama bunu biraz da bağımsız sanatçılar topluluğunun ilkelerine gerçekten bağlılığını test etmek için yapacaktı. Öyle bir şey göndermeliydi ki bu sergiye, insanların sanat olarak görebileceği en son nesnelerden, en son şeylerden biri olmalıydı. E nihayet sergi günü geldiğinde Duchamp'ın paketi de sergi alanına ulaştı.

R.mat 1917 diye takma bir ad ve tarihle imzalanmış, 40 pound yani 20 kilogram civarında bir nalbur dükkanından alınmış pisuar. Evet, doğru duydunuz bir pisuar. Hani tuvalete gittiğimizde. Biliyorsunuz canım, pisuar işte. Duchamp, sergiye sanat eseri olarak bunu göndermişti. Bildiğiniz beyaz, seramikten yapılmış bir pisuarı.

Ama tek farkı bu pisuar duvara monte edilmek yerine 90 derece yan çevrilmiş ve bir de dediğim gibi üzerinde tarihle birlikte bir de imza vardı. Üstelik bu R.MAT imzasının ardına saklanmış Duchamp gönderdiği bu işe bir isim de vermişti. Çeşme.

çeşme adını vermişti ve bu çeşme galeriye gelir gelmez tartışmalar hemen tabii ki alevleniverdi. Sıradan baya bir tuvalet eşyası bir sanat sergisinde ne arıyordu ya? Bu bir heykel miydi? Diğer heykellerin sanat eserlerinin arasında sergilenecek miydi? Ya da sergilenmeli miydi? Siz sergiyi düzenleyen bu komitede bulunsaydınız ne düşünürdünüz? E isterseniz gelin birlikte biraz düşünelim.

Her şeyden önce hatırlayın, sergiye gönderilen eserler konusunda hiçbir kural, hiçbir kaide yok. Böyle yazmıştık gazetelerde, ilanlarımızı böyle vermiştik. 6 dolarlık giriş ücretini ödeyen herkes yaptığı sanat eserini gönderebilir, sergileyebilir. Tırnak içinde sanat eserini. Sergiye gönderilen eserler konusunda hiçbir kural, kaide yok dedik ama galiba burada gizli bir kural saklı. Gönderilen objenin bir sanat eseri olması gerekiyor. Zaten tartışmaları alevlendiren soru da tam bu noktada başladı. Karşımızdaki bu ters çevrilmiş ve imzalanmış pisuar bir sanat eseri miydi?

Ya da daha geniş anlamda, sanat eserini sanat olmayandan ayıran şey nedir? Bunun için sanat kelimesiyle başlayabiliriz. Arapça bir kelime. Etimolojisine indiğimizde Nişanya Sözlük bu kelimeyi şöyle tanımlamış. Arapça s-n kökünden gelen sanat,

Veya Arapça sanaat, ustalık, hüner, imalat sözcüğünden alıntıdır. İmal etmek, ustalık, hüner, işlemek, hepsi de şaşmaz bir biçimde beceriye işaret ediyor değil mi? Düşambın Çeşmesi'ni tartışma konusu haline getiren sorunlardan biri tam da burada. Beceri bunun neresinde? Kendine sanatçı diyen o beceriksiz herif zahmet edip kendisi bile yapmamış ki bunu gitmiş direkt satın almış. Eee nerede bunun beceri?

Ne yani? Üzerine bir tarih, bir de imza ekle, hop sanat eseri oluversin öyle mi? Bütün bu el yapımı heykellerin yanında bu pis suarı sergilemek mümkün değil olmazdı. İşte bütün bu sorular ve eleştiriler o sırada havada uçuşuyordu. Komiteye göre çeşmede sanatçının hünerini yansıtan hiçbir belirti yoktu. Becerisini görebileceğimiz hiçbir el işçiliği içermiyordu. Peki ama bir durup soralım şimdi. Sanat beceriyle ilgili bir şey, bunu anladık. Peki ama bu beceri yalnızca el becerisi midir? Duchamp'ın çeşmesinde böyle olmadığı kesin. Ama komitedeki üyeler arasından ikinci bir eleştiri daha yükseliyordu.

Bu eleştiriyi Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nün sanat tanımı üzerinden anlatacağım. Şöyle tanımlamış. ''Bir duygu, tasarı, güzellik ve benzerinin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık.'' Duygu, tasarı ve güzellik diye sıralamış DDK Sözlüğü. Sanatın anlattığı temaları. Ben bu üçlüden özellikle de üçüncüsüne dikkatinizi çekmek istiyorum. Yani güzelliğe.

Çünkü sanat tarihini gözden geçirdiğimizde karşımıza çıkan en belirgin temalardan biri kesinlikle bu. Güzel olanı anlatmak gerçekten de sanatı düşündüğümüzde fazlasıyla oturan bir tanımlama. Hollandalı ressam Vermeer'in inci küpeli kız tablosunu düşünün mesela veya Monet'in adeta güneş ışığının sudaki yansımalarına adadığı tablolarını bir gün doğumu veya gün batımı manzarasını karşısına geçip güzelliğine hayran hayran baktığınız eşine az rastlanır o anlar. Veya antik Yunanistan'ın heykellerini getirin gözünüzün önüne. Hepsi de insan bedeninin en doğru, en güzel hatta en ideal formunda yansıtıldığı eserler öyle değil mi?

Tamam, kabul. Sanat hep güzel olanı göstermeye çalışmamış olabilir. Ölüm ve cinayet de resimlerin konusu olduğu nitekim. Savaşlar, kuru kafalar... Kimi tabloları süsledi öyle değil mi? Ama sanatın güzel olanı anlatmaya çalışmadığı zamanlarda bile aslında seçimini anlatılmaya değer olandan ve estetik bir hazdan yana yaptığı kesin.

Cehennemi tasvir eden o devasa tabloları düşünün mesela. Ya da kıyamet gününü. Bunlar kesinlikle tasviri keyifli sahneler değil. Ama gelin görün ki anlatılmaya değer oldukları için asırlar boyunca sanatın da konusu oldular hep. İnsanın ve evrenin varoluşuyla ilgili tanrısal kavramlar bunların hepsi de sanatın ilgilendiği alanlar.

Şimdi bütün bu güzeli veya anlatılmaya değer olan şeyleri konu edinen sanat geleneğinin karşısında bugün neyi bulduk? Bir pisuar. Bir pisuarın neresi güzel olabilir? Dünyanın en bayağı Yani en pis nesnelerinden biri tuvaletimiz geldiğinde üzerine işediğimiz bir şey bu yahu. Eğri oturup doğru konuşalım şimdi. Bu bir pisu var. Bunun neresi güzel, neresi estetik, neresi anlatılmaya değer?

Bütün bu tartışmalar sonunda kendisini gelenekselci, elitist sanat anlayışına savaş açmış olarak tanımlayan bağımsız sanatçılar topluluğu Duchamp'ın çeşmesini sergilememeye karar verdi. 1235 sanatçının 2125 işi sergilendi. Bir eser hariç R.Math 1917 imzalı ters çevrilmiş bir pis var.

Komite bunu bir aşağılayıcı şaka olarak görmüştü. Bağımsız sanatçılar topluluğu gelenekselci ve elitist sanat anlayışına karşı bir savaş açmıştı belki. Oysa Duchamp, sanat dünyasının tüm postulatlarının ön kabullerinin altına adeta bir bomba yerleştirmişti. Ve bu bomba birkaç gün içinde Duchamp'ın editörlerine yaptığı bir sanat dergisi olan Blind Man yani Kör Adam dergisinde patladı. Çeşmen'in bir fotoğrafı dergiye eleştirildi ve bağımsız sanatçılar topluluğunun sansür kararı kamuoyuna duyuruldu. Yazı da aynen şöyle yazıyordu.

Bay Matın Çeşmesi'ni sırf bir pisuar olduğu için ahlaksızca bulmak saçmalık. Bir banyo küvetinin ahlaksız olduğunu söylemekten farklı değil. Ahlaksızlıkla suçlanan şey, her gün tesisatçı dükkanlarının vitrinlerinde gördüğümüz bir nesnedir. Bay Matın Çeşme'yi kendi elleriyle yapıp yapmadığınıza hiçbir önemi yoktur. Sanatçı nesneyi seçmiştir. Hayattaki sıradan bir nesneyi seçti. Ona yeni bir isim, yeni bir bakış açısı kazandırdı ve nesnenin günlük hayattaki işlevsel niteliğini ortadan kaldıracak biçimde yerleştirdi. Yani nesne için yeni bir düşünce yarattı.

Duchamp'ın yanındaki sanat camiası yaşananları işte böyle eleştiriyordu. Sergiye gönderilen şey bir pisuar değildi artık. Bir pisuar tesisata bağlı olur ve tuvalet amacıyla kullanılır. Oysa Duchamp'ın çeşmesi ne bir tesisata bağlıydı ne de doğru bir açıyla duruyordu.

Her şeyden önemlisi de oraya insanların tuvalet ihtiyacını gidermeleri için değil, izlemeleri için, daha önce bakmadıkları yeni, farklı bir gözlükle bakabilmeleri için yerleştirilmişti. Ama kendisini yenilikçi ve özgürlükçü diye tanımlayan komite bunu anlayamamıştı. 2004 yılında sanatçılar arasında gerçekleştirilen bir oylamada Duchamp'ın çeşmesi 20. yüzyılın en etkili sanat yapıtı seçildi. Ya, peki bu nasıl oldu? Nasıl oldu da imzalı bir pisuar Mona Lisa ile aynı sanat tarihi kitabının farklı sayfalarında kendine yer edinebildi?

Duchamp'ın çeşmesi bizleri günümüz çağdaş sanatına taşıyan üç kırılma anından ilki olarak kabul ediliyor. Peki o zaman asıl şu soruyu sorayım. Siz ters çevrilmiş imzalı bu pisuar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce o bir sanat eseri mi yoksa sanatın izlediği yolu çıkılmaz bir bataklığa sürüklemiş kötü bir şaka mı? Ya her ikisi birdense?

Ben Duşam'ın Çeşmesi hakkında yazılmış pek çok makaleden en orjinal bulduğum bir tanesiyle ION adlı bir kültür dergisinde karşılaştım. Şimdi durun size onu biraz anlatayım. 20. yüzyılın başında özellikle görsel sanatlar hala işçilik, zanaatkarlıkla ve ustalıkla yakından ilişkilendiriliyordu. Boya, kil ve benzerlerini kullanarak el becerisini ortaya koymaktı bir nevi.

ve bu el becerisi yöntemiyle güzel, manevi veya felsefi gerçeklerin bir tür tasviriydi. Duchamp'ın çeşmesi ise bu anlayışın tam olarak antiteziydi. Ne bir el becerisi ve ustalık var ortada ne de güzel, manevi ya da felsefi bir gerçek ya da herhangi bir estetik kaygı. Duchamp da bunun farkındaydı. Yıllar sonra çeşme sanat dünyasında bir şöhret kazandığında ve sanat eleştirmenleri çeşmede bir güzellik bulduklarını öne sürdüğünde Duchamp şöyle demişti.

Suratlarının ortasına bir pisuar fırlattım ve şimdi toplaşmış bu pisuarın ne kadar güzel olduğu hakkında konuşup onu göklere çıkarıyorlar. Pisuar bayağı ve aşağı bir nesneydi. Üzerine tuvalet yapılan bir eşyaydı. Güzelliği ve taşıdığı derin anlamlar nedeniyle seyredilecek bir şey değil.

Ama Duchamp onu tam da bu yüzden seçmişti. Sanatın temsil ettiği her şeyin tam bir antitezi olduğu için. Seri üretim olduğu, sanatçı tarafından yapılmadığı, sanatsal anlamda bir hüner gerektirmediği ve estetik değil, aksine aşağı bir nesne olduğu için seçmişti. Tam bir antitez. Ve bu seçim bilinçliydi çünkü çeşmenin bir pisuardan seçilmesinin taşıdığı bir mesaj var. Ve bu mesajı ya da anlamı yaratan şey tam da pisuarın kendisinden kaynaklanıyor. Onun kültür içerisindeki işgal ettiği anlamdan.

Çeşme'nin bir sanat eseri olarak taşıdığı mesaj bir sanat eseri filan olmadı. Çeşme taşıdığı tüm bu özelliklerle adeta ben bir sanat eseri değilim diye bas bas bağırıyor. Ve bu mesajı sanatın geleneksel belirleyicilerine savaş açarak yapıyor. Güzelliğe, yeteneğe, sanatsal kişiliğe, estetik zevkin dışa vurumuna. Sanata dair akla gelen ne varsa onlara savaş açıyor çeşme. Buna bir anti sanat bile denebilir. Yani aslında çeşme sanat dünyasına ben sanat değilim diye bağırarak girdi. Diğer bir deyişle çeşmenin özünde bir çelişki saklı. Eğer böylesine güçlü bir paradoksu bünyesinde taşımasaydı onu bugün hala konuşuyor olmazdık öyle değil mi?

Çeşme, sanatın tüm ön kabullerini yıkan ve geleneksel plastik sanatlar düşünüldüğünde aslında sanat olmayan bir sanat eseri. İçinde barındırdığı paradoks tıpkı ''Bu cümle doğru değildir'' cümlesindeki paradoksa benziyor. Duchamp'ın yakaladığı estetik de tam olarak burada zaten. Onun estetiği, bir renklerde bezenmiş bir tabloya veya belli oranlar gözetilerek yapılmış bir heykele baktığımızdaki gibi göze hitap eden bir estetik değil. Ona, çeşmenin kendisine bakarak ulaşmıyoruz.

Çeşmenin estetiği bir sanat galerisinde ona baktığımızda, zihnimizde doğan düşüncelerde, sorgulamalarımızda ve bünyesinde barındırdığı bu paradoksal durumda, çelişkide, onun estetiği zihne hitap ediyor. Çünkü o kavramsal sanatı başlatan bir kırılma anı. Duşam gibi sanatçılar bize yeteneklerini veya zevklerini sundukları bir nesne vermiyor belki ama ürettikleri nesnelerle bizi bir diyaloğa çağırıyorlar. Mesele sergilenen nesnenin dikkat çekici ve göz alıcı renklerle yaratılmış bir portre mi, yoksa siyah bir düz tuval mi olduğu meselesi değil. Bir şey kendisinden uzanıp bize dokunuyor ve bizi bir şekilde duygulandırıyorsa, güzelliği, hüznü ya da provokatifliğiyle düşüncelerimizi harekete geçiriyorsa,

Zihnimizde kendisine bir yer açıyor ve kendisini seyrettiriyorsa ona sanattır diyebiliriz belki de öyle değil mi? Duchamp'ın çalışmaları ve sıradan objeleri sıradan hayatın yaratıcı potansiyelini görmemizi sağlıyor ve bize görünüşte sıradan öğelerin, sıradan görüntülerin bile bizi etkileyebileceğini, bizde bir şeyleri harekete geçirebileceğini ve bize ilham verebileceğini hatırlatıyor. Ama bir soru hala önemini koruyor. Galeride yere bırakılan bir gözlük sanat eseri midir, değil midir? Ya da duvara yapıştırılan bir muz? Bakın bunlardan gerçekten de emin değilim. Ama bizim sanata dair yorum yaparken farklı perspektifler sunan yeni gözlüklere ihtiyacımız olduğu kesin.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)