
2.731 kelime · ~14 dk okuma
Eskrim diye bir şey yok. Bu bir komplo olmalı. Etrafında bunu yapan olmadığı gibi, yapan birini tanıyan biri bile yok. Nerede bu insanlar?
Her gün ne yapıyorlar? Dört sene boyunca varlıklarına dair bir emare görmüyorum. Olimpiyatlar başlayınca bir anda ortaya çıkıveriyorlar. Üzerlerinde de sardukar kostümleri var.
Bu komplonun tarihi epey eskiye dayanıyor. İstanbul'da 33 yılında bir dağ yürüyüşü kulübü kurulmuş. Birkaç sene sonra ne olduysa onu tenis, eskrim, dağcılık spor kulübü haline getirmişler. Ne alaka bunlar?
Hani sırf parası olanın yapabileceği sporlar desen dağ bayır bedava. İstediğin kadar yürü. Kayak veya binicilik olurdu onun yerine. Başka bir bağlantı olmalı diye kafa patlatıyordum.
Sonra öğrendim ki bu kulüpte basketbolda var. Yani bu dünyada ismi tenis, eskrim ve dağcılık basketbol takımı olan bir takım var. O kadar belli ki tüm bunların arasında eskrimi kaynatırız diye düşündükleri. Kulübe gidiyorsun, iki dağ resmi göreceksin, iki tane raket göreceksin.
Unutacaksın eskrim için geldiğini. Maksat bu. Wikipedia sayfası zaten baştan sona gaslighting. Efendim, üç çeşidi varmış.
Bir tanesinde sadece kılıcın ucuyla yapılan hamleler geçerliymiş. Bir tanesinde tüm vücut hedefmiş, diğerinde gövde. Ya böyle bir şey gerçek olabilir mi? Tenis oynuyorsun mesela.
Birinde sadece forehand serbest, diğerinde backhand. Dalga geçiyorlar resmen. federasyonların, hükümetlerin, televizyonların en üst düzeyine kadar sızmış bir uluslararası örgütten bahsediyoruz. Bu bölümden sonra bir sokak arasında kafama bir olimpiyat güllesi yemiş halde bulunursam bilin ki bu işin arkasında bu örgüt var, suçu güllecilere atmaya çalışıyorlar.
Kularsız Eftelya hoş geldiniz. Ne diyeceğinizi biliyorum. Ya sen daha geçenlerde olimpiyatlar üstüne bölüm yapmamış mıydın? Spartalı kadın şampiyonlardan bahsetmiştik.
Atla araba yarışmalarını kazanıp sonra da duymayan kalmasın diye heykellerini diktirmişlerdi. Gerçi buna cinsiyet merceği yerine sınıf merceğinden bakmak da mümkün. Bütün işi yapan sürücüler ve atlar, kredi ise mülk sahiplerine gidiyor. Tarih onları hatırlıyor.
Sonra modern olimpiyatlara alınmayan kadınların gayet profesyonel bir trollük yapıp aynı tarihlerde kendi oyunlarını düzenlemelerini ve ittire kalktıra kendilerini kabul ettirmelerini anlatmıştık. Bilgilendik, ettik. Az biraz boynumuzda fular bile belirmiş olabilir. Bugün bunların hiçbiri yok.
Bugün Allianz Türkiye sponsorluğundayız. Muhtemelen çoktan pişman olmuşlardır. Hiç anlamadığım ve bana acayip gelen olimpik sporlar hakkında cahil cahil konuşacağım. Planımız budur.
Aslında olimpiyatların güzel yanı zaten bildiğimiz sporlar değil, tam da bu bana acayip geliyor dediğim sporlar. Bunu birkaç anlamda söylüyorum. Mesela gülle atma, disk atma, cirit atma, ne bulduysa uzağa fırlatan bir takım insanlar var bu dünyada. Kimse onları tanımıyor.
Dandik bir futbolcudan katbekat daha az biliniyorlar. Ama o konuda dünyanın en iyisi olmaya hayatlarını adamışlar. Her sabah yataktan bu motivasyonla kalkıyorlar. Bugün daha hızlı dönerek, daha yüksek sesle bağırarak o gülleyi fırlatmalıyım diyorlar.
Hiçbir pratik faydası olmayan konularda bile bir hedef belirleyip kendini aşmak isteyen bir varlık insan. Absürt ama saçma değil. Asıl saçma olan hayatını böyle yaşamamak. Yaptığın işi bir önceki günden daha iyi yapmaya çalışmamak.
Ve ne yazık ki çoğumuzun da hayatı öyle. Öyle olmak zorunda. Bizim suçumuz değil. Gümrük memuru ne yapacak mesela?
Bir önceki günden daha iyi damga vuracağım pasaporta diye kendini gazlayamıyor ki. Gülleci yapabiliyor bunu, ciritçi yapabiliyor. Ne güzel. Bazen de sporcudan çok sporun kendisi acayip olabiliyor.
Onu yavaş yavaş çözmek, önce kurallarını, sonra ileri stratejilerini anlamak, sonra da kişisel dramaları, o oyunun dünyasındaki mini hikayeleri öğrenmek ve bir noktada başta dalga geçtiğin bir şeyi heyecanlı heyecanlı izlediğini fark etmek gerçekten zevkli. Benim için bu konuda ideal örnek curling. Kış olimpiyatlarının bir parçası curling. Olimpiyatlar yaz-kış ayrılıyor biliyorsunuz.
Kış versiyonu daha ufakçaplı. Hem soğuk iklimde yaşayacak kadar deli olacaksın hem de zengin olacaksın. Fazla ülke yok böyle. O yüzden bütün yarışmaları Norveç kazanıyor.
Yine de yaz-kış ayrımı yapmadan... Bu da spor mu ya muhabbetleri? Yıllardır hep curlingle başlar curlingle biter. Buzun üstündeki bir hedefe doğru birkaç taş yuvarlıyorsun.
En sonunda kimin taşları hedefe daha yakın durmuşsa o kazanıyor. Boccia gibi. Boccia ne bilmiyorsanız, bence tenis, eskrim ve dağcılık kulübüne gidin, kesin onu da öğretiyorlardır. Aslında curling, kafamızdaki klasik spor tanımına en çok uyan olimpik sporlardan biri.
Çünkü yarış değil veya bir jürinin puanladığı bir gösteri değil. İki takım karşı karşıya gelip maç yapıyor. Kış olimpiyatları içinde başka bir tek buz hokey böyle. Yalnız o atılan taşın önünden gidip buzları harıl harıl süpüren iki kişi yüzünden kopuyor tüm kıyamet.
Pütürlü buzu kaygan hale getirerek taşın kavisini ve hızını ayarlayabiliyorlar. Topa dokunmadan bu kadar enerji harcanan başka bir aktivite olamaz herhalde. O yüzden garip görünüyor. Bendeki aydınlanma, curlingin içerideki stratejiyi öğrenmemle oldu.
İlginç bir şekilde yapay zeka serisinde bahsettiğim fikirler burada da var. Her takım sırayla ikişer ikişer atış yaptığı için sadece o anki durumu değil, rakibin vereceği cevabı da düşünmen lazım. Yani kek gibi gidip hedefin ortasına atarsan kendi taşını, sıra diğerine geçtiğinde ona çarptırıp uzaklaştıracak. Kendi taşı orada kalacak.
Dolayısıyla karşı takımın yapacağı en iyi atışı yapacağını farz ederek kendi atışına karar vermelisin. E onların yapabileceği en iyi atış da senin atışlarını tahmin etmelerini gerektirecek. Satranç gibi yani birkaç hamle ötesini düşünüyorsun. En güzel tarafı da maç sonunda iki takımın bir araya gelmesi ve kazanan takımın ilk içkileri ısmarlaması.
Saçma sapan bir şey için gayet ciddi bir mental ve fiziksel enerji harcıyorsun, sonra da nasıl vurdum senin taşına diye içip eğleniyorsun. İnsanlığın zirve hali bu. Yalnız benim gözüme curling'den de komik görünen üç şey var. Üçünün de sebebi farklı.
İlki, senkronize yüzme. Yanlış anlamayın, bence mükemmel. Hiçbir şikayetim yok. Komik tarafı, su üstündeki o güzellikle sanki uçuyormuş gibi hafif hareketlerle suyun altındaki canhıraş debelenmenin, o kaosun arasındaki fark.
Kim bu spora su altı kamerası koymayı akıl ettiyse Allah razı olsun. Bazen ekranı ikiye bölüp suyun altını ve üstünü aynı anda gösteriyorlar. İnsanlık için bir metafor adeta. Sosyal medyaya yansıtılan imajların güzelliği ve o fotoğrafların arkasındaki gerçek kaos.
İkinci komik gözüken spor, hızlı yürüyüş. Bundan şikayetçiyim Hakim Bey. Konsept olarak ters bir kere. Dünyanın en hızlı yürüyüşçüsünü ölçmeye çalışmak, dünyanın en uzun cücesini bulmak gibi bir şey.
Bütün yarışların tek bir amacı vardır. Eldeki alet edevatla, araba, at, bisiklet, uçak, bacak, bunlarla A noktasından B noktasına en hızlı biçimde gitmek. Ne bileyim, sırıkla atlama yapıp, tam da atlamayalım, bir ayağımız hep sırığa değsin demiyoruz. Bunlar diyorlar, koşarmış gibi yapalım ama en az bir ayağımız hep yere değsin.
Nasıl spesifik bir tutkudur bu? Son adayıma gelelim. Dresaj. Senkronize yüzmeye saygıyla, yürüyüşe de şaşkınlıkla bakıyorsam, dresaja herhalde elimde orak çekişle bakıyorum, tek yol devrim bayraklarımla bakıyorum.
İsmi bile buram buram, elitlik kokuyor. Zaten atın üstüne smoking ve silindir şapkayla binilen bir spor. Bunu görür görmez kredi kartının limiti doluyor orada. Peki bindikten sonra ne yapıyorlar?
Dörtnal'a koşturup engellerden mi atlıyorlar? Hayır. Monty Python'ın bir skeci vardı. Komik yürüyüşler bakanlığı diye.
Oradaki yürüyüşleri yaptırıyorlar. Türkçe'de at terbiyesi diye geçiyor sanırım. Böyle terbiye hiçbirimizde yoktur. Ata atlığını unutturmuşlar, maymuna çevirmişler.
Sen dresajın ne kadar zor olduğunu biliyor musun? Bilmiyorum tabii ki kardeşim. Ben ayrancıda sokakta top oynayarak büyüdüm. At bile görmedim kaç yaşına kadar.
Eminim ki çok zordur. Yıllarca eğitim gerektiriyordur. O hareketsiz gözüken bilinciler binlerce kalori yakıyorlardır. Kegel egzersizi yapıyorlardır durdukları yerde.
Hepsine inanıyorum. Ama göz var izan var. Bir şeyin dışarıdan nasıl göründüğü de önemli. Atla yapılacak sporları sayıyorum.
Konuştum bütün atlarla, müzakere ettik, şunlar uygun. Yarış, atlayıp zıplama, atlı okçuluk, atlı mızrakçılık, atlı güllecilik, bu noktada at üstünde eskime bile okeyim ama atı herkesin ortasında maymun etmenin lüzumu yok. Bir de bunu bir kere görmek yetmiyormuş gibi karma bir yarışın parçası yapmışlar. Eventing diye bir şey var.
En garip spor ismi olabilir. Birebir çevresi olaylamak olur sanırım. Atçılığın triatlonu gibi. Üç ayrı branş içeriyor.
İkisi kabul edilebilir, bir tanesi bu. Eskiden atla uzun atlama ve yüksek atlama varmış. Onları niye kaldırmışlar da bunu bırakmışlar acaba? Karma yarışlar derken modern pentathlon diye bir şey var.
Atıcılık, yüzme, binicilik, koşu ve evet eskrimden oluşuyor. En azından burada ortak bir tema var. Antik savaş becerilerinin bir karışımı. Mesela bir sefere çıkınca önce kıyıya kadar atla geliyorsun.
Sonra inip yüzüyorsun. Çıkarma yapacağın yere varınca halduruldur koşup sahilde güneşlenen düşmana kılıcı saplıyorsun. Buraya kadar her şey uyumlu. Atıcılık biraz kel alaka kalmış yalnız.
Diğer her şey antik çağ teknolojisiyken en erken tüfekler 1500'lü yıllardan, olimpiyatlardaki versiyonu 23. yüzyıldan. Çünkü bildiğin lazer sıkıyorlar. Barut yok, mermi yok, lazerle hedefi tutturma var.
Warhammer 40.000 evreni gibi mübarek. Herkeste orta çağ zırhı var ama savaşa uzay gemisiyle gelmişler. Çok spor var.
10.500 kişi yarışacakmış Paris'te. Bu işin de bir enflasyonu var yani. Bunlar sırf kendileri de gelmiyorlar.
Yanlarında ekipleri var, gülleler var, curling taşları var, breakdance ayakkabısı da var. Evet, eğer aranızda 70'lerde Bronx'ta yetişmişler varsa, hiç belli olmaz bu podcast'ın erişimi yüksek, gurur duyacağınız bir gelişme olarak o zamanlar sokak aralarında gördüğünüz şey bu yaz Paris Olimpiyatları'nda resmen ilk defa olacak. Gençlik Olimpiyatları'nı da denemişler, iyi gitmiş herhalde buraya taşınmış. Olimpiyatlara hangi sporların alınacağı hararetli tartışmalar için birebir bir konu.
Bir takım resmi şartlar var. Mesela erkekler için en az 75 ülkede ve 4 kıtada, kadınlar için de 40 ülkede ve 3 kıtada yaygın şekilde uygulanmalıymış. Ben bunu anlamadım. Yani kimse beni 75 ülkede yaygın biçimde eskrim, dresaj veya hızlı yürüyüş yapıldığına inandıramaz.
Örgüt bizimle dalga geçmeye devam ediyor. Bu şartlar sağlandıktan sonra da 35 tane farklı kritere bakıyorlar. Olimpiyatların geleneğine ne kadar uygun, ne kadar köklü bir geçmişi var, ev sahibi ülkede ne kadar popüler, puanlaması kolay mı, doping kontrolü mümkün mü, yayınlaması kolay mı, izlemesi zevkli mi, böyle şeyler. Bu son iki nokta önemli.
Yelken yarışları aklıma geldi şimdi. Dışarıdan izlemesi en kafa karıştırıcı şey olabilir. Diğer sporlarda en azından belli bir saha var, onun içinde olan biteni takip edebiliyorsun. Bunda kimin önde olduğunu bile anlaması zor.
Ve yarış saatler sürüyor. Ama bunu bir bütün olarak izlemek yerine, yelkenin perspektifine geçince, yani bir yarışmacı olmak nasıl bir şeydir acaba? O kısma odaklanınca bambaşka bir tecrübe. Yelkenlere kameralar koyuyorlar.
Uzaktan görünen dinginlikten eser yok. Vallahi iyi ki oturduğum yerdeyim diyorsun. Velhasıl kriterleri okuyunca her şey aklıma yatıyor da, pratikte seçim yapmaya gelince tutarsızlık kaçınılmaz. Breakdance varsa balodansı niye yok mesela?
At yarışları varsa araba yarışları niye yok? Öyle bir kural var, mekanik alet edevata karşılar. E ama silah kullanabiliyorsun, BMX yarışı var. Hadi onlar karışık, dövüş sporları içinde bile ayrımcılık var.
Judo var, tekvando var, karete yok. Ta 2020'de eklemişler, sonra da hemen çıkarmışlar. Ne oldu yani, gelip olimpiyat komitesini dövdüler herhalde. Tek sefer denenip bırakılan oyunlar arasında kriket de var.
1900 yılında, yine Paris'teki olimpiyatlarda denenmiş, sadece iki takım katılmış. Dolayısıyla tek bir maç oynanmış, İngiltere ve Fransa arasında. Lakin Fransız takımı da genelde elçilikte çalışan İngilizlerden oluşuyormuş. Yani İngiltere İngiltere'ye karşı oynamış esasen ve İngiltere kazanmış, İngiltere kaybetmiş.
Bunu çıkarmalarını anlıyorum. Sonradan da tekrar denemez misin hiç? Denememişler. Ama bir yandan da beyzbol dahil edilmiş ve yıllarca kalmış.
Kriketle beyzbolun tek farkı birini izleyecek 1.5 milyar Hintli olması. Yalnız bence komitenin en büyük günahı halat çekme yarışlarını kaldırmaları. 1920'ye kadar 5 olimpiyatın parçasıymış bu.
Mükemmel bir halk aktivitesi, mükemmel bir takım sporu, sınıflar ve cinsiyetler arası kaynaşmanın doruk noktası, çok spor var ya diye çıkarılmış. Bence geri koysalar 100 metre yarışından sonraki en popüler müsabaka olabilir. Bunca sporun hepsi eşit de yaratılmamış tabii, bazıları diğerlerinden daha zor görünüyor. Mesela bir tanesi var, elinde topla havuzda yüzmeye çalışırken hayvan gibi adamlar seni boğmaya çalışıyorlar.
Spordan çok kabusa benziyor su topu. Ama her sporun kendine göre bir fiziksel zorluğu var tabii. Ben psikolojik zorlukla daha çok ilgileniyorum. Mesela kürek takımında dümenci olmak.
Kürek takımındasın ama kürek çekmiyorsun. Kayığın kendisi de değilsin. Ne yapıyorsun sen? Dümensin.
Oturduğun yerden arkadaşlarının kanter içinde kalmasını izliyorsun. Bakıyorlar sana böyle yalvaran gözlerle. Psikolojik işkence resmen. Bu baskının en yoğun olduğu oyunları söyleyeyim mi?
Cimnastik diyebilirsiniz. Herkesin gözü üstünüzde çünkü. Bence o da değil. Bence en zoru plaj voleybolu.
Neden? Çünkü çift halindesiniz. Kötü oynarsan saklanacak bir yer yok. Bir takımın arasında eriyemiyorsun ve bir yandan da sadece kendini değil arkadaşını da yakıyorsun.
Bir daha nasıl bakacaksın onun yüzüne? Hani takımken hepimiz, birimiz, birimiz, hepimiz için diye gaz vererek böyle şeylerin üstünü kapatabiliyorsun da O soyunma odasına gidince iki kişisiniz karşılıklı bakışıyorsunuz. Ne yapacaksın, ne diyeceksin? Ortamdaki gerginliği bıçakla kesebilirsin.
Ben hiç dayanamam böyle şeylere. Tenis oynarken de en sevmediğim şey çiftler maçıydı zaten. Herkes bam güm vuruyor, güzel bir rally oluyor, sana geliyor top. Şimdi dağ taşa vursan şu güzel ortamı bozmuş olacaksın.
Çok zor bir şey. Fakat tüm bunlar yine de oyunu kolay seviyede oynayan insanlar. Bu bölüme hazırlık için eski paralimpik oyunları izleyince bambaşka bir zorluk seviyesinin olduğunu anladım. Biraz geriye sarayım.
Niye bu bölüm için hazırlık gerekti bir kere? Alt tarafı cahil cahil konuşmuyor muyduk? Şu yüzden gerekti. Sponsorumuz Allianz, globalde olimpiyat ve paralimpik oyunların sigorta ortağı olmuş.
O da gayet cesur bir karar. Umarım anlaşmalarında her şey dahil ama trampolin dışında diye şart koşmuşlardır. Bunlar 10 metre yüksekliğe kadar çıkıyorlarmış ya. Bir ıskalasalar 3.
kattan düşmek gibi olacak. Neyse, Allianz Türkiye'de ayrıyeten 3 sporcunun ana sponsoru olmuş. Mete Gazoz var. Biliyorsunuz geçen olimpiyatlarda finalde Robin Hood'u yenip ülkeye ilk okçuluk altın madalyasını kazandırmıştı.
Sonra dünya şampiyonu da oldu. Merve Dinçel var. O da tekvando'da 49 kiloda dünya şampiyonu oldu geçen sene. Oraya gelene kadar da birçok yarışmada birinci, ikinci olmuş.
Baya bir insan pataklamış yani. Ayağınızı denk alın. İkisi de Paris Olimpiyatlarında yine madalya kovalayacaklar ve Allianz 2'si hakkında da belgesel yayınlayacak yakında. Yalnız hali hazırda yayınladıkları bir belgesel var, Kulvar isminde.
O da ilk sponsor oldukları sporcu olan Sümeyye Boyacı hakkında. Sümeyye bir yüzücü ve doğuştan kolları yok. Genç yaşta kazandığı Avrupa şampiyonu sonrası 2022'deki paralimpik oyunlarda sırt üstünde dünya şampiyonu olmuş. Güzel yapmışlar belgeseli.
4 kısa bölümden oluşuyor. Hayatındaki herkesle konuşmuşlar. Açıklamalara linkini ekledim. Bunun başında paralimpik yüzme takımının antrenörü Mehmet Bayrak'ın söylediği bir cümle hakkımda kaldı.
Onu iletmek istiyorum. Eskiden paralimpik sporculara rehabilitasyon amacıyla yaklaşırdım. Sümeyye ile performansa ulaşabileceğimizi de anladım. İşte ben de bu videoları izlerken ve meraktan diğer paralimpik sporlara da bakarken benzer bir değişim geçirdim.
Fark ettim ki o ana kadar hiç oturup izlememişim. Yani varlıklarından haberdarım bu sporların. İyi bir şey, güzel bir şey işte insanlar bir araya gelip eğleniyorlar ama oturup da izlemem diye bir yaklaşımım vardı. Vallahi gerçekler bambaşkaymış.
Üç kelimeyle açıklamam gerekirse, tekerlekli sandalye rugby'si. Bir grup insan, özel inşa edilmiş tekerlekli sandalyelerle sahaya çıkıyor ve bom gün birbirlerine çarpıyorlar. Baya fiziksel. Sonra efendim, blind football diye bir şey var.
Kör futbolu. Değişik derecelerde görme engeli olanların yaptığı bir halı sahamaçı ama herkesi eşitlemek için herkes bir bant takıyor gözüne. Topun içindeki ziller ve kenardaki bir koç sayesinde yönlerini buluyorlar. Ve bu yeterince zor değilmiş gibi kale ufacık ve kalecinin gözleri görebilir.
Takımda gözleri görebilen tek kişi o. Nasıl her maç sıfır sıfır bitmiyor hayret ettim. Brezilya bu sporda da en iyisiymiş. Dünyadaki en rahat vatandaşlık testi bu herhalde.
Gözlerini bağla birinin ayağına top ver bakalım ne yapıyor. Herkesi çalıma diziyorsa hiç düşünmeden emekli maaşını bağla. Şimdi en acayibini söylüyorum. Tekerlikli sandalyede eskrim var.
Bu gerçekten var. Diğer Eskrim gibi hayali değil. Sandalyeleri belli bir noktaya fixliyorlar. Dolayısıyla kılıçtan kaçamıyorsun.
Kaçmak için sadece gövdeni hareket ettirebiliyorsun. Baya bir üst vücut kuvveti gerektiriyor. Ama bu da yeterince zor olmaz diye bazıları elleri olmadan katılıyorlar yarışa. Beatrix Vio isimli bir şampiyonun yaptığı gibi.
Boş eli de değil. Kılıç tutan eli yok. Kılıcı özel bir aparatla koluna takmışlar. O haliyle diğerlerine karşı yarışıyor.
Aynısı masa tenesinde de mümkün. İbrahim Hamadu isimli biri var. Raketi ağzıyla tutuyor. Kolları yok çünkü.
Ve karşısında illa kendisi gibi biri olmak zorunda değil. Başka engeli olanlara karşı yarışıyor. Önemli olan engelin derecesini eşitlemek. Öyle bir takım kategoriler var.
esas etkileyici olan da o anki yetenek seviyesinden çok. En başta o işe kafayı koymuş olması. Nereden esti de onca şey arasından ben masa tenisi oynayacağım dedi, motivasyonunu kaybetmedi. Sümeyye mesela nasıl en başlarda kim bilir kaç defa su yutmuş olmasına rağmen pes etmedi, o havuzdan çıkmadı.
Yani o yola girmeleri bir şey, o yoldan şaşmamaları başka bir şey. Sonuçta olimpiyatlar, insanın sınırlarını zorlamasının kutlanması. Bu sınırlara genelde mutlak olarak bakıyoruz. Yani en hızlı koşu, en yüksek atlama, en şu, en bu diye.
Bir de göreceli olarak bakabiliriz. Sen kişisel sınırlarını ne kadar zorlayabildin? Bir anlamda kaderinin ne kadar dışına çıkabildin? Bu açıdan bakınca paralimpik sporların engellilere verilen bir çeşit imtiyaz, bir çeşit sadaka olmadığı gayet net anlaşılıyor.
En azından benim aydınlanmam o yönde oldu. Evet Fularsızlar, bugün ne yaptığımızı özetlersek. Önce büyük Eskrim komplosunu ifşa ettik. Curling'in şanını kurtardık.
Bir şey değil kanada. Merve Dinçel, Mete Gazoz ve Sümeyye Boyacı'ya sponsor olan Alyans Türkiye'nin bir sonraki transferi ben oldum. Bu güvenlerini boşa çıkarmayacağım. Olimpiyat komitesine kabul ettireceğim.
Podcast yapmak da bir spordur diye. O dresajın yerine geçeceğiz. Biz geçemezsek de en azından halat çekme yarışını koyacağız. Parti programımız budur.
Hepinize dinlediğiniz için teşekkürler. Eğer bölümü beğendiyseniz bu sefer paylaşmanıza gerek yok. Bir kenara bırakın o telefonu, biraz spor yapın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.