Podcast

165 - İlk İzlenimin Ardı: Yüzler Bize Ne Anlatır?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yüzümüz, bizi biz yapan şeylerden biri... Tanıdığımız birinden bahsederken aklımıza ilk olarak o kişinin yüzü geldiği gibi albümlerde, sınav belgelerinde; ehliyet, pasaport veya kimliğimiz gibi önemli eşyalarda da yüzümüz hep ön plana çıkıyor. İnsanlar olarak yüzler aramaya ve bu yüzleri tanımaya programlıyız, hatta bu konuda bir uzman olduğumuzu dahi söyleyebiliriz. Fakat yüzümüz sadece ağzımızdan, burnumuzdan veya yaptığımız mimiklerden ibaret değil. 111 Hz'in bu bölümünde aynadaki yansımamıza yeni bir gözle bakıyor, yüzlerin sessiz hikayesine kulak veriyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.572 kelime · ~13 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Vay be! İnsan gerçekten de yaşarken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyor. Sonra bir de bakmışsın böyle seneler uçup gitmiş ve sen gecenin bir saati rafta gözüne takılan o üniversite yıllığının içinde böyle kaybolmuşsun. Hey gidi! Arkadaşlar size de böyle nostaljik bir bölüm açılışı oldu ama ne yapayım? Bu mezuniyet yıllıkları, eski albümler, fotoğraflar büyülü gibi adeta.

Böyle bir kere karıştırılmaya başlandı mı önünü alabilene aşk olsun. Baksanıza herkes ne kadar da değişmiş. Şimdi hiç öyle ah gençlik diye efkara boğmayacağım sizi fakat gerçekten de o yaşların heyecanı, o yaşların belirsizliği insanın yüzüne yansıyor. İnsan sanki kendisine değil de bir başkasına ama çok tanıdık gelen birisine bakıyor gibi hissediyor. Bu heyecan herkes de farklı şekillerde kendini göstermiş ama.

Transkriptin tamamını oku

Kimileri coşkuyla gülümsemiş, kimileri böyle biraz tedirgin. Bazılarının yüzünde hafif bir hüzün var. Bazıları ise böyle meydan okurcasına bakmış kameraya. Aslında düşününce yüzümüz bizi biz yapan şey.

Evet sadece yüzlerimizden ibaret değiliz elbette ama birinden bahsedince aklımıza ilk olarak hemen o kişinin yüzü geliyor değil mi sonuçta? Albümler, sınav belgeleri, ehliyet, pasaport, kimliğimiz, yüzümüz her yerde. O zaman kendimi nostaljinin tatlı burukluğundan şöyle bir silkinip kurtarayım, yıllığı kapatayım ve yüzler üzerine biraz daha ayrıntılı konuşalım. Evet arkadaşlar, neyse ki fotoğraflara bakmaya biraz ara verebildim. Ama muhtemelen içinde insanlar ve dolayısıyla yüzler barındırmayan fotoğraflar ilgimi bu kadar uzun süre boyunca çekmeyi başaramayacaktı. Ne de olsa insanlar olarak baktığımız her yerde yüzler görmeye ve bu yüzleri tanımaya programlıyız. Hatta bu konuda bir uzman olduğumuzu dahi söyleyebiliriz çünkü beynimiz sayesinde aslında tüm hayatımız boyunca bunun için hazırlandık.

Nasıl olduğunu gelin şöyle anlatayım size. Belirli bir şeyi ne kadar çok görürsek hakkında o kadar görsel deneyime sahip oluyoruz ve takdir edersiniz ki yüzler günlük hayatta en sık karşılaştığımız görüntüler. Gün boyunca onlarca insanın yüzünü görüyoruz. En yakınlarımızın tanıdık mimiklerinden tutun da sadece bir kez karşılaştığımız ve belki de bir daha hiç görmeyeceğimiz insanların ifadelerini kapsayan çok geniş bir arşive sahibiz.

Yüzler hayatımızda çok büyük bir yer kaplıyor, öylesine büyük bir yer kaplıyor ki uygun koşullar altında cansız objeleri bile sanki onların yüzleri varmış gibi algılayabiliyoruz. Eminim pek çoğumuz mesela arabaların farklı yüz ifadeleri olduğunu düşünmüşüzdür. Farklı şekillerdeki o far lambaları kendine has bakışlara sahip gözleri andırıyor gibidir değil mi? Kimileri mutlu ve sevimli görünürken, kimileri agresiftir, asi bir tavır takınır sanki. Üstelik sadece arabalarla da sınırlı değil bu durum. Evlerin dış cephelerini, kahvenin üzerindeki köpüğü, bazen kahvaltı tabağımızı bile yüzlere benzetebiliyoruz. Ve genellikle de hemen böyle bir duyguyla ilişkilendiriyoruz o gördüğümüz şekilleri. Buna bir isim de verilmiş bu arada. Pareidolia. Bu durum oldukça sık başımıza geliyor. Çünkü etrafımızda gördüğümüz çoğu obje beynimizin oksipital lobunda işlenirken yüzler kendilerine özel bir başka bölge tarafından algılanıyor. Ve buna da yüz tanıma alanı deniyor.

Oksipitallo objenin tek tek parçalarına odaklanıp oradan bir çıkarım yapıyor ama o diğer alan yani yüz tanıma alanı bütüncül bir yaklaşıma sahip. Adının aksine marifeti de sadece yüz tanımaktan ibaret değil. Mesela balıklara ilgi duyan bir kişi balık gördüğünde beyninin daha çok bu bölgesini çalıştırıyor. Aynı şekilde araba sevdalıları da bir arabaya bakarken bu bölgeden faydalanıyor. Çünkü bir canlı veya nesne hakkında deneyimlerimiz çoğaldıkça onları tanımak için parçalara odaklanmaya ihtiyaç duymuyoruz. Ve böylece sonuca çok daha hızlı ve çok daha doğru bir şekilde ulaşıyoruz.

Tabii arada hayali yüzler görmek ya da sokaktaki rastgele birini tanıdığımız bir kişiye benzetmek gibi hatalar da oluyor ama o kadarını da tolere edebiliriz sanki değil mi? Hem böylece anlatacak komik anılar da biriktirmiş oluyoruz. Bu gibi hataların haricinde aslında yüz tanıma özelliği bizi insanlar olarak diğer canlılardan ayıran bir beceri. Bizden başka sadece orangutanlar, şempanzeler ve goriller gibi büyük maymunlar, Asya filleri, Avrupa saksağanları ve son olarak da şişe burunlu yunuslar aynada kendilerini tanıyabiliyorlarmış.

Henüz 7 aylık lunusların bile ayna karşısında poz verdikleri, dönerek oynadıkları ve yüzlere daha yakından bakmak için yakınlaştıkları gözlemlenmiş. Fakat tabii ki bu canlıların hiçbiri insanlar kadar kompleks bir yüz tanıma sistemine sahip değil. Bizler doğduğumuz andan itibaren etrafımızdaki yüzlere kilitleniyoruz. Yeni doğan bebekler sürekli olarak başkalarının mimiklerini gözlemliyor ve bunları taklit ediyor. Çünkü yüzümüz bizim sosyal varlıklar olmamızın ardındaki en büyük faktörlerden biri ve iletişimin de kritik bir parçası.

Zira yüzün kişiliğin bir yansıması olduğuna dair inanış taa yüzyıllar öncesine dayanıyor. Öyle ki yüz hatlarından psikolojik tahlil yapılabileceği fikrini savunan fizyognomi pratiği 19. yüzyılda popülerlikte zirveye ulaşmış. modern antropolojik kriminolojinin kurucusu olarak kabul edilen İtalyan suç bilimi uzmanı Cesare Lombroso 1876'da ortaya attığı biyolojik teoride suçluluğun genetik geçişli olduğunu ve suça eğilimli doğan birini görüntüsünden anlayabileceğimizi savunuyor. Hatta suçluların daha ilkel fiziksel özelliklere sahip olduklarını ve bunun da suçluların diğer insanlara göre henüz evrimlerini tamamlayamadıklarını gösterdiğini düşünüyormuş kendisi.

Anlayacağınız ona göre suç, suçu işleyenin kendisinden çok onu buna iten fiziksel faktörlerde. Atavistik yani kuşaksal form adını verdiği bu ayırt edici fiziksel özellikleri de farklı suç gruplarına göre ayırmış üstelik. Örneğin hırsızların çok mimik kullandığını, şekli bozuk bir buruna, hareketli küçük gözlere, birbirine yakın kaşlara ve seyrek saçlara sahip olduğunu belirtirken Katillerin soğuk buz gibi bakışları, kan çanağı gibi gözleri ve bir şahini andıran büyük burunları olduğunu not etmiş. Lombroso, atavistik formun öne çıkan özelliklerini belirleyebilmek için dört binden fazla suçluyu incelemiş. Hatta hepsinin boylarını, kilolarını, el uzunluklarını, kafalarının boyutunu, göz renklerini filan kaydetmiş.

Ama işte günümüzde bu çıkarımlar tabii ki sözde bilim olarak görülmekten kurtulamamış arkadaşlar. Gel gelelim Lombroso döneminde bu bilimsel yaklaşımını, tırnak içinde bilimsel, çeşitli mahkemelerde bilirkişi olarak sunmuş. Acaba ne tür kararlar verildi o mahkemelerde? Evet, Lombroso ilginç ve bir hayli determinist bir yaklaşıma sahipmiş doğrusu. Fakat bugün fikirlerinin popülerliğini ve güvenilirliğini yitirmesi insanlık olarak yüzlerden çıkarım yapma eğilimimizde en ufak bir azalmaya dahi sebep olmadı. Yüzler hala düşünceler ve insanların iç dünyası hakkında bir rehber gibi kullanılıyor.

Tam 25 yıl boyunca FBI'de görev yapmış olan Amerikalı beden dili uzmanı Joe Navarro duyguların yüzdeki ifadesiyle ilgili çok ilgi çekici bir çıkarımda bulunuyor örneğin. Face Chirality ismini verdiği bu pratik insan yüzünün her iki yarısına ayrı ayrı bakmayı gerektiriyor. Ona göre yüzün her iki tarafında farklı bir duygunun göze çarpması bazı şeylerin ters gittiğinin göstergesi olabilir. Örneğin, yüzün sağ tarafı gülümserken sol tarafın biraz böyle tedirgin görünmesi gibi. Çünkü gerçek, samimi bir duygunun yüzün tamamına eşit olarak dağılacağını söylüyor kendisi. Fakat duyguların bastırılması durumunda yüzümüzün bir kısmı bizi ele veriyor ve esas duygumuz kendisini orada gösteriyor.

Bu durum her zaman insanların kötü niyetli olduğunu ya da yalan söylediğini göstermiyor elbette. Bazen tek amacımız duygularımızı saklamaya çalışmak. Navarro bu çıkarımında yalnız değil. Queens College psikoloji profesörü Dr. John Barrett ve ekip arkadaşları 1998'de yaptıkları araştırmada tüm duyguların beynin sağ lobunda işlendiğini öne sürmüşler.

Bu da duygularımızın yüzün sağ beyin tarafından yönetilen sol yarısında çok daha belirgin bir şekilde görüldüğü sonucunu ortaya çıkarmış. Konuya dair hala farklı farklı teoriler öne sürülse de kesin olan şu. Yüzümüz sandığımızdan çok daha karmaşık, çok daha gizemli. E durum böyleyken insanın yüzlere olan merakı ve onu analiz etmeye çalışması da yakın zamanda öyle bitecek gibi durmuyor.

Arkadaşlar inanır mısınız yüzlerden o kadar çok bahsettik ki her sabah baktığım ve gayet de iyi tanıdığım kendi yüzümü hatırlayamaz oldum resmen. Yani sanki farklı bir gözle bakmam gerekiyormuş gibi hissettim böyle konuştukça. Duygularım yüzümde eşit mi ifade ediliyor yoksa farklı duygular içinde miyim bilemiyorum. Sadece yüzüme bakarak kendime dair çıkarımlar yapabilir miyim acaba? Bu yanıltıcı mı olurdu? İşte ben bu soruları üzerine düşünürken isterseniz ufak bir ara verelim.

Evet arkadaşlar, hoş geldiniz tekrar. Yüzlerden bahsedince ben de dayanamayıp elime bir ayna aldım ve kendi yüzümü incelemeye başladım. İnsanın kendisine farklı bir gözle bakmaya çalışması da bir hayli zor doğrusu. Çünkü kendi yansımama baktığımda tabii ki sadece yüzden ibaret bir barış görmüyorum. Sonuçta kendimi tanıyorum.

Şu anda ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, hangi deneyimlerden geçtiğimi biliyorum. Dolayısıyla yaptığım çıkarımların bundan tamamen bağımsız olacağını söylersem eğer, herhalde kendimi kandırmış olurum. Fakat garip bir biçimde hiç tanımadığımız insanların yüzlerine dair çıkarımlar yapmak çok daha az zamanımızı alıyor. Yüz okuma ve ilk izlenimler üzerine çalışmalar yapan, evet böyle bir çalışma alanı da varmış demek ki ilk izlenimler, psikoloji profesörü var bir tane Alexander Todorov. Her ne kadar aksi öğütlense de insanların başkalarına dair düşüncelerinin milisaniyeler içinde oluştuğunu ifade ediyor kendisi. Bakın saniyeler falan demiyorum, milisaniyeler.

Journal of Personality and Social Psychology'de yayınlanan bir makaleye göre bir ankete katılanların %75'i insan yüzünün karaktere dair bilgi verebileceğine inanıyor. Yani bu durumda birinin sadece yüzüne bakarak, çok kısa bir zamanda isabetli bir fikre ulaştığımızı düşünmemiz kaçınılmaz. E haliyle bunun kimilerinin yararına, kimilerinin ise zararına işleyen bazı önyargılar oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin Mountclair State Üniversitesi psikoloji profesörü John Paul Wilson 2016'da yaptığı çalışmada daha güvenilir bir yüze sahip sanıkların idam cezasına çarptırılma ihtimalinin çok daha düşük olduğunu öne sürmüş. Tilburg Üniversitesi'nden Prof. Bastian Jäger ise çekici görünen AirBnB sahiplerinin müşterilerinden daha yüksek konaklama ücreti alabildiğini ortaya çıkarmış.

İşte bunlar gösteriyor ki karşımızdaki insanın yüzü öyle sadece kişilik analizlerine yaramıyor. Davranışlarımız ve hatta nihai kararlarımız da bu çerçevede şekilleniyor. Düşünsenize sadece uygun bir yüze sahip olmadığınız için daha ağır bir cezaya çarptırılabiliyorsunuz. Hatta canınızdan olabiliyorsunuz.

Günlük hayatta rahatsız olduğunuz şeyleri veya sizi sinirlendiren insanları bir hatırlayın. Acaba hepsine aynı şekilde mi yaklaşıyorsunuz yoksa tepkileriniz siz farkında bile olmadan karşıdaki insanın görünüşüne bağlı olarak değişiyor mu? Peki yüzler seçimlerimizde nasıl bu denli etkili? Yüzlere bu kadar büyük anlamlar yükleme sebebimiz ne olabilir?

Yüzleri nasıl algıladığımıza ve değerlendirdiğimize dair ekolojik bir yaklaşıma göre insanların yüzlerinden bizimle kurabilecekleri sosyal etkileşime dair bir takım ipuçları ediniyoruz. Mesela sevimli bir bebeği korumak isterken kızgın ve tehlikeli görünen bir surattan kaçınmamız hatta kendimizi korumamız gerektiğini anlayabiliyoruz. Ekolojik teoriye göre bu çıkarımlar yer yer genellemelere ve yanlış sonuçlara da sebebiyet verebiliyor ama evrimsel süreçte hayatta kalmamız için bize sunduğu avantajların yanında bu hatalar öyle devede kulak olarak görülmüş. Çünkü bu teori çıkarımlarımızın büyük oranda isabetli olduğunu ve başkalarına nasıl yaklaşacağımıza dair bizi doğru yönlendirdiğini savunuyor.

Aksi takdirde işaretleri okuyamadığımız ya da ne bekleyeceğimizi bilemediğimiz bir dünya oldukça karmaşık olurdu değil mi? Fakat bu karmaşanın üstesinden gelebilmek için genellemelere başvurmanın da sosyal anlamda kritik getirileri olabiliyor. Öyle ki hayatımızla ilgili geri dönülemez kararlar verebiliyoruz. Üstelik bu kararlar bir süzgeçten geçirilmeden böyle parmağımızı şıklatabileceğimiz kadar kısa bir sürede verilebiliyor. Ortalamanın ya da normal olarak kabul edilenin dışındaki bir yüzü negatif özelliklerle eşleştirebiliyoruz. Bir bebeğinkini andıran böyle büyük gözlere, yumuşakatlı bir yüze sahip olan kişileri hemen doğrudan naif, huysal, sıcakkanlı olarak kollayabiliyoruz.

Bu kişiler daha dominant olmaları gereken alanlarda ne kadar çaba sarf etseler de ciddiye alınmakta zorlanabiliyorlar mesela. Hani baby face demiliyor ya bu tür yüzlü insanlara. Bebek suratlı falan diye. Benzer şekilde yine tanıdığımız birini andıran yüzlerin diğer kişiyle aynı karakter özelliklerine sahip olduğuna dair bir inanç geliştirmeye başlıyoruz. Daha tanımadan onları etiketliyoruz yani. Yüz hatlarımız bize ve kimliğimize çizilen bir sınır olabiliyor.

Aslında düşününce ne kadar kısıtlayıcı değil mi? Birine sen bu şekilde göründüğün için ancak böyle biri olursun demek gibi bir şey bu. Üstelik bunu bazen kendimize bile yapıyoruz. Toplumun kalıpları veya yüz hatlarını atfettiğimiz özelliklere göre kendi kişiliğimizi değerlendiriyoruz ve bir şekilde o kalıbın içine sığmaya çalışıyoruz. Oysa yüzlerin algılanış biçimi çeşitlilik gösteriyor ve farklı toplumlar tarafından farklı şekillerde yorumlanıyor.

Davranış bilimleri uzmanı Carlos Crivelli ve ekibi Malenezya bölgesindeki yerlilerle yaptıkları bir çalışmada onları oldukça şaşırtan bazı sonuçlarla karşılaşmışlar. Katılımcılara iki farklı fotoğraf göstermişler. Birinde çatık kaşlı bir surat varmış, diğerinde ise öyle gözleri fal taşı gibi açılmış, ağzını korkuyla açmış bir surat varmış. Şimdi bu araştırmadaki esas soru da şuymuş.

Sizce bu kişilerden hangisi bir tehdit oluşturuyor? Bakın hatırlatıyorum. Bir tarafta çatık kaşlı bir surat var diğerinde gözler ve ağız böyle fal taşı gibi açılmış bir surat var. Crivelle yani araştırmayı yapan kişi katılımcıların doğal olarak çatık kaşlı surata yöneleceklerini düşünmüş ama Malenezyalılar hiç beklenmedik bir şekilde korkmuş suratı seçmişler.

Batılı kültürlerin aksine gözlerin ve ağzın açık olduğu bu surat ifadesi onlarda korku dolu. Dolayısıyla da itaatkar bir izlenim değil, tehlikeli bir izlenim oluşturmuş. Çünkü kültürlerinde bu ifade agresyon anlamına geliyormuş. Kolombiya Üniversitesi Sosyal Bilişsel ve Sinirsel Bilimler Laboratuvarı'nın direktörü Jonathan Freeman, benzer bir farkı Amerikalılarla Arjantinliler arasında gözlemlemiş mesela. Üzgün görünen bir yüz, Amerikalılar tarafından agresif, Arjantinliler tarafından ise şefkatli olarak yorumlanmış.

Bu sonuçları duyduktan sonra bir yüzün yalnızca iç dünyamıza kapı araladığını söylemek gerçekten de dar bir bakış açısı olur değil mi? Yüzlere dair yaptığımız çıkarımlar belki de her şeyden önce dışarıdaki dünyaya, yani kültüre, öğretilere, inançlara, kurallara bir pencere açıyor. Bir yüzün bizde uyandırdığı duygular belki de yüzün kendisinden çok bizimle ilgili. Bakışlarından anlam çıkarmaya çalıştığımız yüzler kendi hayat hikayemizde neyi temsil ediyor acaba? Bu kendimize sorabileceğimiz bir soru. Bakarsınız birisine kolayca ısınmanızın ya da sebepsizce uzak durmanızın gerekçesini işte buralarda bulabilirsiniz.

Böyle adeta büyülenmiş gibi yüzlere doğru çekilmemizi elbette sadece evrimsel süreçle ya da hayatta kalma becerilerimizle açıklayamayız. Bölümün başında yıllık fotoğraflarına bakarken ne düşünmüştüm? Yüzler bizimle sessizce konuşuyor gibiler. Anlattıkları ve bizim de peşinde olduğumuz şey aslında hikayeler. Gelin sizinle böyle bir ana tanıklık edelim. Madem bölüme nostaljiyle başladık, bir zaman yolculuğu yapmak artık şart oldu.

Yıl 1936, Kaliforniya'nın Nipomo kasabasında bir Mart ayı. Yan koltukta arabayı süren o şapkalı kısa saçlı hanımefendinin ismi Dorothea ve kendisi yeniden yerleştirme idaresinde çalışan bir fotoğrafçı. Büyük buhran döneminde yerinden edilmiş tarım işçilerine yeni topraklar sunmak ve istihdam yaratmak için kurulan bir ajans bu. Bir tabelanın yanından geçiyoruz şu anda. Üzerinde bezelye toplayıcıları kampı yazıyor ve Dorotia ani bir kararla yönünü bu kampa çeviriyor. Tanık olduğu bir sahne onu aniden durduruyor. İşçi bir anne ve ona sımsıkı kenetlenmiş çocukları.

Adeta bir mıknatıs gibi onlara doğru çekiliyor Dorothea. İsmi Florence olan 32 yaşındaki bu anne, 7 çocuğuyla beraber içinde bulundukları yaşam koşullarını ona tüm açıklığıyla anlatıyor. Etraftaki donmuş sebzeleri ve çocukların avladıkları kuşları yiyerek hayatta kalıyoruz. Zor zamanlar. Ben bir fotoğrafçıyım. Sizin de portretinizi çekmek istiyorum. Çekebilir miyim? Olur. Çekebilirsiniz.

İki kadının adeta birbirlerine yardım edercesine anlaştıkları bu tarihi andan yavaşça ayrılıp stüdyoya geri dönelim. Evet arkadaşlar, az önce şahit olduğumuz o an ünlü portre fotoğrafçısı Dorothea Lange tarafından ölümsüzleştirildi ve bugün New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nde Migrant Mother ismiyle yerini aldı. Göçmen Anne. Lenk, Büyükbuhran döneminde stüdyosundan çıkıp objektifini San Francisco'nun açlık, işsizlik ve yoksulluk dolu sokaklarına çevirmişti. Gerçek hayatın içindeki insanların yüzlerini fotoğraflamak istiyordu. İşte bahsettiğim hepimizde var olan bir hikayenin peşinden gitme arzusu bu.

Yüzümüz sadece gülümsemek ve somurtmak gibi temel mimiklerden ya da göz rengimiz, burnumuz, dudaklarımızın biçimi gibi görülebilir özelliklerden ibaret değil. Bir yüzü okuyabilmek saniyelik bir yargıda bulunmanın çok ötesinde. Zira anlık fikirlerimiz karşımızdaki kişinin gerçekliğinden çok bizim bakış açımızla alakalı. Bir yüzü tanımak ve analiz etmek onun ardındaki hikayeyi de görebilme becerisini, daha da önemlisi merakını gerektiriyor.

Sessiz kelimeleri ancak bu ilgi sayesinde duymaya başlayabiliriz. İngilizce'de to face something denir ya, Türkçe'ye de aynı şekilde bir şeyle yüzleşmek olarak çevrilmiştir bu kalıp. Her insan farklı bir yüzle doğuyor ve hayatla farklı şekillerde yüzleşip farklı hikayeler yazıyor. Dolayısıyla hem iz bırakıyor hem de izler alıyoruz. Kimi zaman bir yara, kimi zaman yerleşik bir ifade, eğer yeterince şanslıysak yaşın getirdiği bir takım kırışıklıklar. Yüzümüz duygularımıza eşlik ediyor ve diğer insanlarla bağ kurmamızı sağlıyor. Tüm bu izler, tüm bu hikayeler iki kişi göz göze geldiğinde bir anlığına buluşuyor. Fakat birini gerçekten tanıdığımızda işte o zaman hikayelerimiz de birbirine kenetleniyor ve yüzdeki her iz farklı bir kelime olup bize çok daha derin bir anlayış sunuyor.

karşımızdaki kişiyi en saf haliyle görebiliyoruz. Gözlerimizin önünde bir değişime uğruyor sanki. Bu sebeple yüzyıllardır kullandığımız o yüz tanıma becerilerimiz elbette önemli. Ama bir yüzü tüm hakikatiyle okumamızı sağlayan şey sadece bize özgü olan daha derin anlamlar bulma ve yaratma arzumuz.

Saati de epeyce bir geç yaptık ama ben sanırım bu fotoğraflara biraz daha göz atacağım. Duymam gereken daha çok kelime, daha çok hikaye olduğunu hissediyorum. Eminim ilk izlenimlerimden sıyrılıp böyle yakından bakmayı başardığımda benimle daha açık, daha yüksek sesle konuşmaya başlayacaklar.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)