
6.722 kelime · ~34 dk okuma
Uzman Sohbetleri serimizin konuğu Dr. Sinem Durusal. Sinemciğim, biraz kendini tanıtır mısın? Takipçilerimiz de seni daha iyi tanısınlar. Öyle başlayalım konuşmaya. Tabii ki, tabii ki. Ben psikolog Dr. Sinem Durusal. Lisansım, yüksek lisansım ve doktoram psikoloji üzerine. Yaklaşık 15 yıl bitti, 16. yıla giriyoruz. Alandayız.
Yanı sıra Nacizane Akademisyenim. Nacizane'de MAK'a görüp bilimsel davranışlı terapi çalışıyorum ve kabul ve kararlılık çalışıyorum. Bu şekilde devam ediyoruz. Bir de kızım, bir de oğlum var. Dolayısıyla da ailecek hayatımıza böyle bu yoğun tempoda devam etmeye çalışıyoruz Nacizane. Kedi olma unutma ama. Ondan sonra üzülmesin. Tabii miyocuğumuz da var. Ellep edindiğimiz bir miyomuz da var.
Az evvel onu da besledik. Şu an hazırız. Sonra gelir geçer. Aynen. Burada olduğum için de çok mutluyum. Bunu da söylemek isterim. Bu oluşumun içinde yer aldığım için çok mutluyum. Nazik davetin için çok teşekkür ederim. Seni de uzun zamandır takip ediyorum ve bu şahane projeyi de takip ediyorum. Beni de burada ağırladığın için asıl ben sana teşekkür ederim sevgilim.
Çok teşekkür ederim. Ben de tam şimdi davetimizi kırmayıp geldiğim için teşekkürler diyecektim. Çok tatlısın. Bugün çok daha önce konuşmadığımız bir konu hakkında konuşacağız. Benim ve Sinem sayesinde araştırıp öğrendiğim daha farklı bir konu ama aslında konuştuğumuz konularla, bugüne kadar konuştuğumuz konularla bağlantılar kurabileceğinizi de düşünüyorum. Bugün duygusal ve ruhsal zeka üzerine konuşacağız.
Duygusal ve ruhsal zekanın ilişkilerimize yansıtmasından bahsedeceğiz, farklı ilişkilerimizle. Sinem, başla istersen. Söyle bize nedir ruhsal zeka, nedir duygusal? Yani duygusal zeka, ruhsal zeka nasıl farklılar? Sen anlat. Tabii ki. Şimdi şöyle. Önce aslında istersen analitik zekadan başlayalım. İlk ortaya çıkan o. Biz duygusal zeka diyoruz yani.
Aynen öyle. Hala bir takım testlerle ölçmeye çalıştığımız, bir takım etiketler yapıştırmaya çalıştığımız bir şey. Benim aslında zeka kavramıyla tanışmam yaklaşık 6,5 yaşıma tekabül ediyor. Çünkü ilkokul öğretmenim beni anneme bu çocuğun büyük ihtimalle zekasal bir sorunu var diye doktora göndermesiydi ve sınafan alsaydı bana IQ testi yapmasıyla. İlk tanışıklığım o döneme denk geliyor. Bunun neydi acaba, niye ben bu kartları diziyorum, niye bu küpleri diziyorum falan şeklinde, ne oluyor şimdi burada bana falan deyip, sonra Suna Hanım'ın
Sen de dinle, öğretmen de bir problem olabilir mi acaba diye annemi öğretmene geri sektirdiği bir vaziyetle tanıştım ben. Aslında IQ diye bilinen analitik zeka diye geçen genellikle kavranma. Bu neyi ölçer? Bu genellikle 12 alt boyutta bir takım bilgisayar işlevleri ölçer. Fakat bu zeka mıdır? Çok uzun süre buna inandık biz. Çok uzun sürede insanların bu tür yeteneklerinin yüksek olmasının aslında hayatlarında birçok şeyi çok iyi götüreceğini düşündük.
Ne zaman başladı bu? Yaklaşık olarak 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde başladı ve 80'lerin sonuna kadar da hep böyle devam etti. Sonra bir baktık ki insan IQ olarak yani analitik zeka olarak bu bahsettiğimiz testlerden ne kadar yüksek puan alırsa alır. Hayattaki ya da ilişkilerdeki muvaffakiyeti için yeterli olmadığı görülüyor.
Bunun üzerine ortaya ne çıktı? Dedik ki galiba empati falan da önemli. Hani insanları anlayabilme becerisi de önemli. Galiba şu da önemli dedik ve ortaya duygusal zeka kavramı. Yani emosyonel zeka çıktı. Bunu da en çok kim kullandı? Genellikle iş hayatı kullandı. Yani onlar işe alımlarda bunu biraz daha fazla önemsediler. Buna dair bir sürü kişilik tespih geliştirildi. Ne kadar iş birliğine yakın, ne kadar empatik, ne kadar sorun çözebilir, ne kadar şöyle, ne kadar böyle falan. 2000'lere kadar da iş böyle gitti. Ama 2000'lerden sonra anladı ki dünya
IQ ve EQ, bir insanın varoluşu için ya da bir insanın yeteneklerini ortaya dökebilmesi için yeterli bir şey. Bu sefer ortaya SQ dediğimiz, Spesiyal ya da Ruhsal Zeka olarak tüketebilen kavram çıktı. Bu da ne? Bu da şu, çok özetle anlatmam gerekirse, çok akademik nisanı da kaymak istemiyorum. İzleyicilerimizi asla sıkmak ve bunaltmak istemiyorum. Mümkün olduğunca normal bir dille konuşmaya çalışıyorum. Evet, hep böyle yapmıyorsunuz.
Evet, insanın normalde yaşam olaylarına dair bir dirayet geliştirmesi beklenir. Biz bunlara resilience deriz. Aslında sağlamlık ya da psikolojik çatı diye tarif ettiğimiz bir kavramdır bu. Resilience'ın önemi anlaşıldığı için ortaya çıkan bir kavram ruhsal zeka. Yani ne? Bir insanın psikolojik çatısının sağlamlaşması için yaşam deneyimlerinden doğru sonuçlar çıkartabiliyor olmayı öğrenmesi gerekir. Her insanın hayatında acı var. Her insanın hayatında yaşam deneyimleri var. Hiç kimsenin acısı diğerinden küçük ya da büyük değil. Çünkü herkesinki kendine münhasır bir yaşam deneyimi. Ve herkesin kendine göre buradan çıkartmak gereken sonuçlar var. Sonra nereye geldik? Dedik ki peki, bu yaşam deneyimlerinden bazı insanlar daha güçlü, daha iyi ve kendini daha geliştirmiş çıkarken, bazı insanlar çok uzun süre bu deneyimin içinde mücadele edip, çaba sarf edip, sanki bir bataklıkmışçasına buradan çıkmaya çalışıp ama çıkamadıklarını görüyoruz. Buradan ortaya çıkan bir kavramdır aslında spritüel zeka yani rostal zeka. Şu demek, özüne ne kadar hakimsin, kendini ne kadar iyi tanıyorsun, insanlara dair öngörülerini ne kadar iyi kullanıyorsun ya da insanları ne kadar iyi algılayabiliyorsun hem manevi olarak hem de kendini
ön yargılarından sıyrılıp varoluşu olarak birini kabul edebilmek boyutuna ne kadar geçebiliyorsun? Görüldü ki yapılan tüm araştırmalarda aslında kendi varoluşuna daha çok önem veren, kendini dünyaya aidiyet anlamında, kendini gerçekleştirmek dediğimiz bir psikolojide bu basamaklarda Gerçekten bir dakika ya, bu benim başıma geldi ama burada bir şey de var olabilir mi? Ya da buradan benim almam gereken bir ders olabilir mi? Ya da burada bir şey çıkartılabilir mi? şeklinde yordayabilme ve buradan çıkışa gidebilme becerisini gösteren insanların daha muvaffak olduğu görüldü hayat boyunca.
İşte o zaman dedik ki, hayır bizim bambaşka kaçırdığımız bir şey var. Ruhsal zeka diye bir şey var. Bu aslında diğer iki tarafı da iyi kullanabilme becerisi. Yani hakimiyeti, yani kontrolü, yani kendini anda, zamanda, olayda doğru şekilde görüp gözlemleyebiliyor olmak ve bunu bir sonraki yaşantıda kullanabilir hale getirmesi diye biliyoruz. Konuştum, biliyorum özür dilerim ama özür dilerim. Yok, hayır. Ben... Daha çok tarih edeyim dedim. Aklımda o kadar çok şey uyandı ki yani hani böyle... Gerçekten çok dokunarak anlattın bana, öyle söyleyeyim. Aklıma şu geldi. Birkaç sorum var sana. Şimdi özsevkat kavramını anlatıyoruz, bahsediyoruz. Ben atölyelerini yapıyorum özsevkatın. Aslında anlattığım özsevkat ve çok direli bir ilişkili bir şey. Yani demek ki... Şunu düşünüyorum, öz şefkat yüksek olan insanların skültürel zekasının yüksek olmasını bekleriz, değil mi? Yani anda kalabilmek, farkındalık sahibi olmak, kendi deneyiminin başkalarında da yaşanmış olabileceğini fark edebilmek. Yani o ortak deneyim duygusu, aslında bu mesela bir kayıpla karşılaştığımızda
Evet, ben bunu istemiyorum ama dünyanın üzerinde bunu isteden birçok insan var. Ve aslında bu süreçler normal. Aslında böyle yaşamalıyım. Ben biricik değilim. Ama bir yandan da biriciğim. Çok özür dilerim. Ben de aklımdakileri anlatmaya çalışıyorum. Hayır, tabii ki. Tabii ki. Şahane. Hatta biz psikoloji olarak şeyin üzerinde çok dururuz. Kollektif bilinç. Yani aslında hepimizin birbirimize bir şekilde aidiyet ve bağ geliştirdiğimiz ve bir şekilde birbirimizin deneyimlerinin de
ya da atalarımızın deneyimlerinin de DNA'mızda var olduğu gerçeğine. Bununla da çok ilimsiz bir şey, bizim topraklarımız acıyı çok seven topraklar. Biz acıdan birazcık beslenen bir taraftayız aslında bu ülke topraklarında. Dolayısıyla da biz acıdan çıkmak yerine acıda kalmayı tercih eden taraftayız. Arabesk yaşamak aslında. Kesinlikle. Bir de şöyle de bir tarafımız var bu,
insanı besleyen bir hale geldi. Şöyle örnekler çok görürüz. Mesela özellikle sen alanda olduğun için beni şimdi çok iyi anlayacaksın. Bir semptom gelir sana, o semptom vakada sekonder bir kazanı sağlamıştır ve bu semptomdan bir türlü vazgeçemez. Acı da böyle bir şey. Yani aslında acının
etrafından algı kazanımları arttırması dolayısıyla kronik hale gelmesi şeklinde bir vaziyet yaşanıyor bizim topraklarımızda. Çok fazla acı çektik, doğru. Ülkemizde çok fazla insan var oldu ve bu topraklar hep bir kalp, hep bir savaş, hep bir göz koyma üzerinde kaldı. O yüzden bir taraftan haklı bulurken bir taraftan da artık bunun birazcık daha kendini sevmek, biraz daha kusurlarınla Beş sene önce yaptığım hatamla, o günün şartlarında yapıldığını da artık görerek... Evet, bugünkü aklımızda zaten hiç kimse iki sene öncekini yapmaz. Hiç kimse kendini böyle değerden bilse mutlu olamaz ya da iyi hissedemez zaten ama... Ruh sağlığı ya da ruhsal iyilik hali dediğimiz şey tam olarak ne? Doğru zamanda doğru duyguyu hissedebiliyor olma hali. O zaman bizim derdimiz yasını uzatmak ne de kısaltmak. Bizim derdimiz optimal şekilde yaşayıp optimal şekilde kapatıyor olmak. Yani olması gerektiği kadar yas yaşayıp çünkü o anda o doğru ve o masum. Ondan sonrasında da buradan nasıl çıkarız? Ne yapabiliriz? Ve bu bize ne katabilir? Bizi nereye götürebilir rekonsantre olmak? Biz daha ziyade içinde kalıp, içinde kavrulmayı tercih ediyoruz. Arabesk bir kültürümüz olduğu için bu tarafta takılmayı tercih ediyoruz. Biz öz şefkat ya da kendini sevmek dediğimizde hep çok yanlış anlaşıldık bu ülkede. Evet, evet. Kendimi acıyamıyorum. İşte mağdurum ben. Beni yani...
Zavallıyım. İşte bu duyguları da ben yaşıyorum. Bu değil mi? Öz şefkatin hep anlaşıldığı hal bu. Hep böyle başlıyorum ben. Öz şefkat kendine acımak değildir. Öz şefkat bu değil. Hep maalesef böyle bir bakışıklısı var. Buradan kurtulup aslında anlamamız gerekiyor öz şefkati.
Kesinlikle yanı sıra da şöyle, bizim kendimizi sevebiliyor olmamız gerek. Çünkü yine ülkemizin, maalesef ki bir handikapı ki bunu ilişkileri konuşurken daha rahat konuşuyor olacağız sanırım, sevgiyi ya da şefkati başka taraftan bekliyoruz. Kendimize vermediğimiz. Kendine vermediğin bir şeyi başka birinin sana veriyor olmasının da çok mümkün olmadığı gerçeği düşünülürse, o yüzden önce kendimiz olduğumuz gibi düzeltmek ya da kendinde fark ettiğin şeylerin telafisi zaten mümkün bu hayatta ama başkasına bu anlamda bağımlı olmak ne kadar doğru ya da ebeveynin seni böyle yetiştirmiş olabilir ya da bu anlamda bağlanma sinirlerinde bir sorun oluyor olabilir ama bunun düzelmesi ve dönüşümü ve devinimi mümkün çünkü değişmeyen tek şey değişimin kendisi. Bu yüzden de
hani buradan yola çıkarak ne yapabiliriz bu konuyla alakalı ya da bunu hayatımıza nasıl olumlu yansıtabiliriz diye en azından hani kurafik bir takım şeyler yerine doğru bilgiler aktarabilirsek ne mutlu bize. O kadar haklısın ki yani aslında o şefkat, öz şefkat kavramından bahsederken şunu da yaşayalım, öz saygı da aynı şekilde. Kendimizi sevmeliyiz. Tamam kendimizi sevmeliyiz ama kendimizi bir taraftan olduğumuz gibi kabul etmeliyiz. Evet.
Ama kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek aslında şu demek değil. Ben böyle bir insanım. Tamam. Ben böyleyim. Ya tamam, değişmem. Fıtratım bu. Falan değil işte. Aynen. Bu değil. Yani sen kendini tabii ki hatalarınla birlikte kabul et. Ama bir yandan hatalarının farkına var. Sorumluluk al. Yani ben böyleyim. Şu sebepten... Tamam, belki böyle yetiştirildin. Belki başına çok travmatik, senin elinde hiç olmayan olaylar geldi. Bir sürü şey yaşıyoruz doğal olarak.
Ama bugün geldiğin noktada sen busun. Geçmişinle birlikte busun. Bunu kabul et. Ama tabii ki bunun üzerine kendini severek... Yani şu anda ben bütün deneyimlerimle bugün buradayım. Ama bunun üzerine koyabilirim. Daha iyiye gidebilirim. Farkındalık kazanırsam, bugün yanlış yaptığımı belki yarın daha az yanlış yapabilirim hali. Tabii ki burada sanırım sen de bana katılacaksın.
Amaç mükemmelliyet, mükemmellik çabası değil. Amaç mükemmelliğe ulaşmak değil. Çünkü mükemmellik diye bir şey yok aslında, değil mi? Bilmiyorum, katılıyor musun bana bu konuda ama? Zaten amaç narsistik bir tarafa kişiyi kaydırmak da değil. Yani amaç aman zaman ben böyleyim canım, ben her halimle çok şahaneyim, muhteşemim de değil. İşte hep yanlış anlaşılıyoruz diyorum ya, hani biz bir şey söylüyoruz ya da bunu aktarması için
Ehil olmayan adamları konuşuyoruz da diyebiliriz. Dolayısıyla da ne oluyor? Konu çok yanlış anlaşılıyor. Oysa ki biz diyoruz ki, hayır sen böyle bir hata yaptıysan bu davranışın önce bir sorumluluğunu al. Bak, bunun sana getireceği her şeyi bir kabul et. Aslında kabul dediğimiz şey, bu yaptığın davranışın sonuçlarına bir katlan.
üstüne al o sorumluluğu, sonra de ki buna dair böyle böyle böyle bir yatırım yapmalıyım ya da böyle gelişmeliyim ya da kendime şunu katmalıyım galiba burada bir hata yapıyorum. Bizim kabul etmediğimizden kastettiğimiz şey aslında hatayı kabul ama hatayı böyle kabul. Hani ben böyleyim gibi bir kabul değil. Evet bu bir hataydı, bu kabul. Peki bundan sonra ne yapabiliriz? Ya da bu olayın çözümü için nereye gidebiliriz? Neyi değiştirebiliriz?
...birleşebiliriz ya da ne tarafımız bize bunu yaptırıyor? Neyi fark ediyoruz? Hep bir farkındalık, hep bir belinim süreci ya. Aynen öyle. Şey düşünüyordum. Yine sen konuşurken nasıl bir örnek verebiliriz bu... ...anlattığına diye bir yandan seninle karşılaştığım... ...danışanlarımdan da duyduğum şeyleri birleştirmeye çalışıyordum. Mesela şöyle bir örnek olabilir mi sence? Hem izleyicilerimize daha fazla... ...daha fazla kendinden yansımalar bulsun istedim insanlar. Mesela diyelim ki partnerimiz de bir çatışma içerisindeyiz.
Ve uzun sürede birlikteyiz. Bu çatışma sık yaşadığımız bir çatışma. Yani anlaşamadığımız bir konu. Ve bu çatışma esnasında bir taraf artık böyle o bastıramadığı duygusuyla çok öfkeleniyor. Ve öfkeyle diyelim ki o da içerisinde kapıyı çarpıyor, çıkıyor, evden de gidiyor. Diyelim ki maksimum bu kadar şiddetli. Bunu şiddetli sayabilir miyiz? Burası apayrı bir konuşma ama yani aslında
Fiziksel şiddet içermeyen bir örnek vermek istiyorum. Çünkü fiziksel şiddet asla kabul etmeyeceğimiz bir şey olacaktı. Diyelim ki evden çıktık, gittik. Ve şimdi burada bir hata var, değil mi? Bu hata, yani ikili bir iletişim içerisinde o iletişimi kabul etmemek ve çıkıp gitmek. Şimdi bu hatayı kabul ettiğimiz zaman şey demiş olmuyoruz, ya ben de böyleyim, tartışamıyorum, çıkıyorum, gidiyorum demiş olmuyoruz.
Ne diyoruz? Onun yerine, bu duygular çok fazla üstüme geldiğinde ben bu duygularını öyle mi kaldıramıyorum, iletişimek yerine kendimi kapatmayı ve çıkıp gitmeyi terbiye ediyorum. Bu benim hatam. Bunu kabul ettikten sonra nasıl daha yararlı, daha ilişkime zarar vermeyecek davranışlarla bu davranışı değiştirebilirim diyoruz. Değil mi? Bu aslında. Bu bir örnek olur mu sence, yeterince iyi bir örnek? Kesinlikle. Hatta şahane bir örnek.
Benim de buna benzeyen çokça vakam oldu çalıştığımda. Yani ben tahammül edemiyorum. Ya da şey de çok mesela şu da çok ikonik bir örnektir bizim için. Benim kafam tartışmaya gelmiyor hocam. Hani ben sesler yükseldirmeyi de kaçıp gidesim geliyor, ben bunu alamıyorum mesela. Peki, sesler yükselene kadar ne oldu? O dinamikler nerede? Senin buradaki defektin ne? Yani senin aslında tahammül edemediğin şey sesin yükselmesi mi? Buradaki ne? Ne seni takıyor? Önce bunu bir fark edip, bunun seni neden rahatsız ettiğini fark edip, bunun nereye bağlanbiliyorsunu fark edip, sonra bununla ilgili problemini çözdüğümüzde aslında sen bu anlamdaki tekamülünü gerçekleştirmiş oluyorsun zaten.
Ve çok daha sağlıklı yaşıyorsun bunu ve bundan sonraki ilişkilerini. Ya da bu sadece ikili ilişkide yaşanılacak bir şey değil ki. Bu iş hayatında da olabilecek bir şey. Çocuğunda da olabilecek bir şey. Her yerde başına gelebilecek bir şey. O yüzden de önemli olan oradaki o farkındalık, bunun kaynağı, yani sence bu neden oluyor ya da o anda hangi duygudasın? Kaçmana seni sevk eden duygun ne? Onu fark edip bunun istesinden nasıl gelebilirim adına çalışmak.
Yani önce kendini kabul et derken, bu kısmı kabul et, bu tarafını kabul et ve bunu nasıl çözebileceğine ya da bununla ilgili nasıl bir yol katılabileceğine odaklan ve bundan sonraki ilişkilerin daha rahat, daha sakin, belki de daha afkatı gitsin. Hani temel olarak dayandığımız mevzu aslında zaten tam da bu. Aynen böyle. Şimdi bu söylediğimizde, şimdi şey düşünüyorum ben, duygusal zekası yüksek bir insandan bahsedelim diyelim ki, empati yeteneği yüksek.
İşte karşı tarafı dinleyen, anlayan ama duygusal zekası yüksek bir insan hala o kapıyı çarpıp çekip gidebilir. Kesinlikle. İşte aradaki fark o zaten. kapıyı çarpıp çekip gidene kadar ki o süreçte düşünsel süreçler çok geri planda kalıyor çünkü duyguların hükmü altına giriyor. Çok otomatik tepkilerle hareket ediyoruz aslında değil mi? Çünkü bilisten süreçleri kullanamayacak kadar yoğun o esnada yani fizyolojik olarak da tansiyonumuz yüksek, nabzımız yüksek, duygular dini tamamen ele getirmiş durumda. Yani sağlıklı düşünebilme hali mümkün. Sağlıklı düşünebilme derken kastettiğim şey aslında bilinçli düşünme. Yani kendimizi, duygularımızı düzenleyerek düşünebilme hali ortada değil. Sadece o esnada... En çok etkisinde kaldığımız şey otomatik düşüncelerimiz. Yani mesela burada şu devreye giriyor. Ben şimdi bu kapıdan çıkıp gitmezsem başka şeyler yapabilirim. Gitmeliyim. Ya da ben zaten böyle biriyim. Tam olarak terk etmem gereken yer bu.
gibi otomatik bir düşünce geliyor duygunun yoğunluğundan kaynaklı. O zaman da ne yapıyoruz? Kontrolü tamamen otomatik düşünceye veriyoruz ve diyoruz ki evet hadi burayı terk. Biz de işte istiyoruz ki aslında tam o terk et mesajı geldiği an ki iki saniye dur. Terk etmenin birçok alternatifi olabilir. Çünkü bu kaosu terk ederek çözemeyecek. Ya da bu çatışmanın içinden burayı terk ettiğinde çıkamayacak. Ama bir kaçınma davranışı. Kaçınıyorsun aslında, kaçıyorsun oradan.
Ama bir kal orada ve bir giren. Her şey normal ve normal dağlı meyrisi gibi düşünelim hayatta. Bir pik noktası vardır. Biz o pik noktasına kadar dayanamadığımız için kaçınıyoruz. Oysaki piki gördüğümüzde dayanmaya devam edersek bir düşüş gerçekleşecek ve biz aslında daha sağlıklı düşünebilir hale geliriz. Bu yaşantıyı daha doğru kodlamak, bunu bile fark etmek insan hayatında çok şey değiştiriyor. En azından iki, üç saniye. Mesela ben şöyle egzersizler veriyorum danışanlarıma. Peki tamam, çok lezzetli bir kaos var. Sen oradan acilen kaçmak istiyorsun. Evi terk etmek istiyorsun, gitmek istiyorsun. Döndük ki beş saniye yine tuvalete gitsen olmaz mı? Aynaya bak ve beş saniye düşün benim için diyorum mesela. Neyi düşüneceğim hocam? Çok gerginim ama ben o anda çıkmam lazım. Hayır diyorum bak, beş saniye aynada kendine bir bak.
Ve de ki, ben bu evden çıkıp gittiğimde bu sorun çözülecek. Kendine bu kadarcık zaman tanı bak. Bu kadarcık zaman tanıdığında bir süre sonra düşüncen senin değil, sen düşüncenin yönetir hale geleceksin. O zamanı kendine ver diyoruz. Mesela minik egzersizlerimizden bir tanesi de bu. Bir dakika bir dur. Tamam önce evden çıkma ama önce bir tuvalete kadar git.
minik bir mola ver ama bir terk etme, bir bak bakalım neler olacak, o nasıl bir derinliğin, ne göreceksin, ne fark edeceksin, o da bir kal. Hani o anda bir kal diyoruz işte, o anda kal diyorum ve çok yanlış anlaşılıyor. Herkes şey zannediyor, Evet hayat çok güzel, doğa çok güzel, böcekler falan. Anda kalmak bu değil yahu diye şığlık atasınlar. Yani hayır o değil. O kadar katılıyorum ki sana aynen öyle. Yani çok yanlış anlaşılan kavramlardan bir tanesi anda kalmak. Aslında duygularımızı kabul edebiliriz. Öfkelenmek kadar normal ne olabilir ki? Yani çok sevdiğiniz biri size eleştirdiğinde
size o anki halinizi, sizi kabul etmediğini hissettirdiğinizde reddedilme duygusu yaşadığınızda kızgınlığa dönüşmesinden daha normal ne olabilir ki? Tabii ki hepimiz kızıyoruz. Ama bunun kızgınlığın öfkeye gittiği yolda, o hislerin farkına varmak, o gözümüzün dönmeye başladığı öfkeye varmadan belki bir şey yapabilmek üzere. Varsayalım öfkelerle, oradan kaçamıyoruz. O zaman
Hiç olmazsa o öfke anında bir an için durup, ya şu anda bunlar oluyor, ben biliyorum yani bunun devamında bu geldik ama bu sefer farklı bir şey yapmayı deneyebilirim. Mesela kendimi duşa atayım. Ben de hep duş egzersizi veriyorum. Banyoya gönderiyorsun. Bir banyoya gönderdin, bu bir madde be. Yalnız kalabileceğim bir yerde. Aynen. Yani duşun altına at kendini.
Hani o esnada düşün, hala eğer o duygularını kontrol edemeyeceğini hissediyorsan, tamam, o zaman çıktı. Ama bunu söyleyerek çıktı ki, ben şu anda burada kalırsam, bu konuşma sağlıklı bir yere gitmeyecek. Ben seninle konuşmayı sadece bir süre için erteliyorum, geri geleceğim, de ve çık. Yoksa kapıyı çarpıp çıktığın zaman karşı tarafa verdiğin mesaj şu, ben seni umursamıyorum, seninle konuşmak istemiyorum. Tek önemsediğim şey şu anda kendi hislerim. ve bundan kaçmak. Bunu yapmamayı başarabiliriz. Bir de şunu da, bunu beş seferin ikisinde başaramayabilirsiniz. Ama üç seferinde başardığınız zaman... Aslında bu bir zafer. Yani daha hiç yapamıyorsanız, bu sefer bir kere yaptınız müthiş. İki kere yaptınız daha da güzel. Yani böyle bakmak lazım, değil mi?
Zaten zilin kıyasla karar veren bir mekanizma maalesef. Yani keşke böyle olmasaydı. Kesinlikle öyle. Ama iki tane seçenek önümüze konduğunda karar verebiliyoruz. Yani şöyle, ben sana mesela desem ki, bu kalem çok güzel değil mi desem, sen buna... ...bilemiyorum diyebilirsin ama sana iki tane kalem gösterip hangisi daha güzel desem... ...bundan birini seçme şansın daha yüksek. Böyle daha şey anlatalım.
Şimdi dolayısıyla da aslında bu süreçlerde böyle. Biz kıyasla düşünebilen bir varlık olduğumuzdan dolayı da hep kendimizi daha ziyade başarısız algılama eğilimine gidiyoruz. Neden? Çünkü şöyle zannediliyor. Hayır, beş kere denediysem beşinde de başaracağım. Hayır, birinde başarsam yine birinde başarmış olacaksın. Bak bu başka bir şey değil. başardım, bu bir başarı. Ama hayır, dördünde başaramadın ve ben bu işi beceremiyorum. Değil! Hiçbirimiz birinde, ikisinde, üçünde, beşinde değiliz zaten burada. Bunu bir kere bile yapıyor olsan, o an içerisinde bin kere bile kalıp, bir dakika, şimdi ne hissediyorum ben? Öfkeliyim, çok öfkeliyim. Peki, tamam.
Şu anda burayı çok hızlıca terk etmek istiyorum çünkü buna daha fazla maruz kalmak istemiyorum şu an. En azından dönüp ona ben gidiyorum ama geleceğim, şimdi biraz sakinleşmeye ihtiyacım var desem ne kaybederim? Ya da bu bir savaş mı? Bu kadarı bile bizim için çok büyük bir başarı iken herkes şöyle zannediyor, böyle yapacağız ve hop bir anda bambaşka Huşu Eda içinde bir insan oluyor. Hayır.
Hepimiz için var ve duygular yaşanabildiğinde, hissedebildiğinde daha kıymetli. Özellikle de fark edebildiğinde daha kıymetli. Zannediyor musunuz ki biz... Alanda yani ruh sağlığı profesyoneleyiz ama biz hiç mi sinirlenmiyoruz? Böyle bir şey var değil mi? Şimdi tam ona gelecektim sana. Sineminde dört yaşında bir kızı var. Benim de üç yaşında bir kızım var. Şimdi buradan seniz olsanız o yerlerden soru soracağım ama merak etmeyin kendim de söyleyerek soracağım.
Şimdi anlatabilir miyim onlara? Çocuklarımı da yaklaşayım. İşte bağlanma kuramı, insan. Hani hep sevgilerle bir gösterim, sevgilerle... Peki hiç kızına bağırmıyor musun Sinem? Böyle bir şey mümkün mü? Yani ben bugüne kadar hiç kızına bağırmadım. Diyebilir misin? Yok diyemem. Neden diyemem biliyor musun? Annelik içgüdüsüyle uzmanlık bambaşka bir şey. Şimdi ne kadar doğru öyle bir an yaşanıyor ki mesela benim kızım iki elini birden böyle fırının ortasına coş diye bastı ve iki el birden yandı. Şimdi arkadan sadece davranışçı görevi a da yapma diye bağırdım ama artık yapmış olmuş oldu. Şimdi bir örnek bu ya da bir çocuğa güvenlik
algısını vermek için arada sesini yükseltip bir farkındalık geliştirmen gerekir yani çocukta. Hani bunun tehlikeli olduğunu ona bir şekilde rutin ses tonunun dışında bir ses tonuyla aktarman gerekir. Yani şöyle bir şey söyleyeyim. Şimdi kızmamak ya da ben evde hep bu ses tonuyla ve dünyanın en sakin insanıymışım. Ya bununla... Nerede kelebekler uçuyor ve böyle her tarafta gökyüzü şakır şakır.
Ama şunu öğretebilmek konusunda en azından bir takım adımlar atmaya çabalıyorum. İfade et kendini. Sen de ifade et. Aktarmaya çalışıyorum. Evet, belki daha farklı yapabildiğiniz macizane bu olabilir. Ya da insanlara aktarmaya çalışsanız. Ama yani... Ada, yavrum, dur, çocuğum. Bu ağzından çıkmayan bir anne varsa başta bana göster, ben tutmayayım. Böyle bir şey olamaz ki. Böyle bir level yok ki ya.
Çok haklısın. Ben de hep bunu paylaşmaya çalışıyorum. Yani evet, biz bu anlamda eğitim almış insanlarız ve doğal olarak herkesi bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Ama bizim de zaman zaman kendi kızgınlığımızın içerisine kaldığımız veya sadece kızgınlık da değil, hayal kırıklığı değil, değil mi? Ama bu şey. Aslında terörist yok. Frustration. Hayal kırıklıktan faydalanıyor.
Yani nasıl şu anda ben bunu aktaramadım? Nasıl olabilir hani o duygu? Ve o duygunun bazen zaman zaman yarattığı duygusal yükselmeler gibi ki biz de yaşıyoruz. Yani aslında buradan bağırmaya çalıştığım şey şu, ya hep ya hiç diye bir kavram yok aslında. Tabii ki hep iyisini yapabilsek ne kadar güzel olurdu. Ama hepimiz insanız ve stresimiz arttığında, irademiz düştüğünde bazen duygu kontrolü zorlaşabilir.
Önemli olan bunun farkına varıp bunu minimum yapabilmek. Yani minimum değil mi? Buraya aslında bunu söylememiz gerekiyordu. Ama Rafiko, diyorum ya hani bir şekilde bir farkındalık sahibiyiz alanın içinde olduğumuz için. Bir de şuna da çok önem veriyorum ben. Burada danışanlarımıza aktardığımız şeyleri eğer hayatımızda uygulayamıyorsak aslında da çok afaki ve çok havada kalan bir şey.
Önce bizim bunu yapabilir hale gelmemiz lazım ki bak böyle yapılabiliyor. Gerçekten şeklinde bir aktarımda bulunabilelim. Ama sıfır mı yani hiç mi gerilmiyoruz? Mümkünatı yok. Çünkü ben çok yoğun bir günümde olabilirim. O gün kremens olabilirim. gerginimdir zaten, bir şey bir şeydir zaten, kötü bir gün geçirmişimdir ve tahammülüm o gün düşüktür. Ama biz diyoruz ki tahammülün düşükse bunu fark et, iletişimini asgariye indir, çocuklara zarar verme. Yani aslında tam olarak bu. Sinirlenme demiyoruz. Sen gene sinirlen ama o dönemde asgari iletişim kur. Boşu boşuna çatışmaya girme. Orada bir balans kur. Mesela ben kendi adıma söyleyeyim, şöyle yapıyorum. Böyle kötü bir gün geçirdiysem, Ve yukarıda beni beklediğini biliyorum evde. Arabanın içinde çok sevdiğim birkaç tane şarkıyı arka arkaya dinliyorum. Ve önce kendimi daha iyi ve daha sakin hisseder hale geliyorum. Ondan sonra yukarıya birazcık daha gardım yüksek ve daha böyle kontrollü çıkmaya çalışıyorum.
eğer hakikaten çözümsüz bir andaysam ya da gerçekten bir vakayla ilgili kafam çok takıldıysa ve çok gerginsem de onun uyumasını bekliyorum. Uyuduktan sonra uykuya çıkıyorum. Çünkü bu şekilde bir ilişki geliştirip onunla kırıp döküp bir şeyleri dağıtmaktansa diyorum ki hayır bugün benimle sohbet etmemesindense hani bu daha mantıklı bir çözüm ve bu şekilde çocukla iletişime geçmemeliyim deyip kendimi O günlüğüne birkaç saatliğini oradan uzak tutabiliyorum. Ve daha iyi hissettiğimde çocuğuna daha sağlıklı bir ilişki kurabiliyorum. Aslında fark edin dediğimiz şey tam olarak bu. Yaşadığını sen önce bir fark et. Buna dair birçok şey geliştirebilirsin. Çünkü bu sınırsız. Çözümler sınırsız. Yeter ki anla. Orada ne olduğunu anla. Eşler arasındaki iletişimde de bu böyle değil mi zaten? Yani biz hep şöyle görüyoruz.
Ben kazanmalıyım. Ya biz aynı gemideyiz. Neyi kazanıyoruz? Ne oluyor? Bu bir savaş değil ki. Bir dakika. Yani bir as-üst dengesi kurulmasına gerek yok ki burada. Ama ne oluyor? Hemen şu devreye girelim. Hayır bak, onun dediği olacak. Olmamalı. Niye olmamalı? Git en gerilere git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, git, Sana git, git, git, zamanında git, git, annenin babanın söylediği git, git, bir cümle ya da senin evliliğe dair algın ya da bir sürü bir sürü dinamik fark edeceksin. Bak bunları git, yok edip de ya bu git, git
bir iletişim. Bu adam da benim kocam. Günün sonunda yani bununla kavga edince bir yere de varamayacak diye anladığımızda diyoruz ki ya bunu konuşalım. Ha, çok mu gerginsin? Bugün senin için uygun bir gün değilse erteleyelim, başka bir gün konuşalım. Ama bunu konuşalım mı? Bununla ilgili birbirimize bir güç gösterisine, bir savaşa... Öyle mi? Öyle yaparsan böyle yaparım. Bunu dersen bunu derim. Ona dersen şunu söylerim. Ne gerek var? Bak, başka bir yere gidiyoruz sonra. Oradan temcid pilavları geliyor ortaya 25 sene evvelin konuları geliyor. Neler geliyor, iş nerelere gidiyor. Ve sen bu sefer şey anlatıyorsun. Neyi tartışıyorduk biz ya?
konu nereden aldı, nereye geldi? İşte o farkındalık dediğimiz şey ya da bu kendini bir bu anlamda hani fark et ve bu anlamda iyi hisset dediğimiz şey tam olarak buna denk geliyor. O anlamda almak ne hissettiğini bunu düzeltebil, düzenleyebil. Aslında düzeltmek de değil de düzenlemek daha doğru bir kavram burada. O zaman aslında
Bir yere daha bağlayalım. Yani bu bahsettiğin ruhsal zeka duygu düzenlemesiyle de çok ilişkili. Çünkü anda kalabildiğinde duygunu düzenlemek konusunda da daha başarılı olabiliyorsun. Kesinlikle. Neden? Çünkü anda kalabildiğinde duygunu fark edebiliyorsun.
Duygunun fark edebildiğinde bunun olumlu ya da olumsuz sorumluluğu ve sonuçları hakkında bir fikrin olabiliyor. Bu süreç oraya doğru gidiyor. Ondan sonra diyorsun ki peki başka ne yapabilirim? Ya da bunu ifade edersem ne olur? Etmezsem ne olur? Bu düşünce sürecine girdiğinde zaten konudan çıkıyorsun aslında. ve bu düşünce sürecine girdiğimde daha doğru, daha kabul görülü bir çözümle gidiyorsun ve netişin bir anda bambaşka bir platforma taşınıyor. Monologdan çıkıp diğer loğa geçebiliyor. Çünkü sen duygunu ifade edebiliyorsun. Önce fark ediyorsun, sonra ifade edebiliyorsun ki bu bizim için de çok şahane bir şey. Şu an çok gerginim ya da
şu an hakikaten öfkeliyim ya da şu an seni doğru algılayamayabilirim çünkü çok dirildim cümlesi. Hayatınızda birçok şeyi değiştirebilir diyoruz ya evlilik ve çift terapilerinde. Aslında işin o sihirli tarafı o anda ne hissettiğini fark et. Ne olur fark et ve bak başka bir yere götürecek seni. Bu söylediklerimden şunu da düşündüm. Yanılıyorsam düzelt beni. Yani bu durumda ruhsal zekası daha yüksek olan insanlar yani kendi duygularının
kendi o durumun, kendilerine yaşattığı duyguların daha fazla farkında olan insanlar, mesela bir ilişki onlara zarar verdiğinde, yani toksik bir ilişki içerisindeyken de bunun farkına daha kolay ve daha hızlı varabilirler aslında, değil mi? Yani hepimiz toksik ilişkiler içerisine girebiliriz. Önce bir bunu söyleyelim. Çünkü siz böyle bir yanılgı vardır.
olsaydı girmezdi. Herkes toksik ilişkinin içerisinde bulabilir kendisini. İki çok iyi niyetli insan bile bir toksik ilişki, bir ilişkiyi toksik hale dönüştürebilirler. Bazen de yani kişi iyi niyeti değildir ama sizin gözünüzü öyle bir boyar ki siz o ilişkinin içerisine girersiniz farkına bile vermezsiniz. O yüzden aslında çok da elinizde değildir o ilişkinin içerisine girmek.
bu ön yüzgeyi yaptıktan sonra çünkü özellikle kadına şiddet konularında bu beni deli ediyor. Yani nasıl bu kadar kolay böyle cümleler kurabiliyor insanlar diye. Çok özür dilerim. Bir tadım söylenmiyor. Şimdi toksik riski içerisindeyken eğer biz kendimize dair farkında olduğumuz yüksekse o zaman
Ya bu ilişki bana zarar veriyor, ben kendimi bu ilişkide gerçekleştiremiyorum, ben bir şey hissettiğimde bunu baskılamak zorunda kalıyorum, kendi ihtiyaçlarımı öne koyamıyorum gibi şeyleri fark etmemiz daha kolay olabilir değil mi? Tabii ki. Zaten bunu fark etmeye başladığımızda da aslında o görmek kusuru dediğimiz şeyin de ortadan kalkışını sağlıyoruz. Yani toksik ilişkide varsa bir görmek kusuru yaşıyor oluyoruz. Ve zannediyoruz ki bu bizim menfaatimize. Ya da zannediyorum, mesela çok basit bir örnekten gidelim. Hani beni kıskanıyorsa çok seviyordur, şuraya göndermiyorsa çok sevdiğinden göndermiyor gibi. Yani en basit zehir örneği bu mesela. Hayır, yani seni
Çok sevdiği için ya da seni kıskandığı için olmayabilir bu. Kendiyle alakalı bir sorun yaşadığı için ya da kendini güvende algılamadığı için yapıyor olduğu bir hareketleri, buyu fark ederseniz, bunun sizin hayatınıza, işinize, sosyal çevrenize birçok şeye zarar verdiğini aslında bir zehir bulaştırdığını da fark edersiniz. Ve o zaman düşünmeye başlarsın. Dersin ki ben böyle bir varoluşun içinde kendim olmadan mı hayatıma devam etmeliyim? Yoksa hani bu şekilde bambaşka ve hiçbir şekilde bana uymayan bir ben olarak mı devam etmeliyim? Çünkü insanlar hayallerindeki kişiye sizi uydurmaya gayret ederler.
Herkesin içinde vardır minik kırıntıları da olsa bu çabanın. Hani bir imajinasyonumuz vardır ve buna dair karşı tarafı buna bir şekilde oturtmaya çalışırız. Evirip, çevirip, ittirip, kastırıp hani bir sığdırmaya çalışırız oraya. Aslında öyle değil. Olduğun gibi kendini kabul etmeye başladığında karşındakini de olduğu gibi algılayıp, olduğu gibi görmeye başlıyorsun. Ve dolayısıyla o perde kalktığında da gerçekle karşılaşıyorsun. Bu gerçeği
Sonucunda ne yapman gerektiğini ya da burayı terk edip terk etmemen ya da onarılabilitesinin ne olduğu, kendini ifade etmeyi seçmen gibi birçok metot karşına çıkıyor ve bunları sırayla deniyorsun. Çünkü aslında denemeden bilemezsin hangisiyle sonuç alacağını. Deniyorsun ve ona göre bir nihai tabloya varıyorsun ve bir nihai karara varıyorsun. Evet mi, hayır mı, tamam mı, devam mı? Hani ben devam edersem ne olacak, ayrılırsam ne olacak? Ama
Şöyle danışanlar da geliyor bana mesela. Hocam ben ne yazmam gerektiğini bilmiyorum. Allah'a sensiz bir şu mesajı, hani ben senin yerine o mesajı yazarsam o ben değil, sen değilsin ki diyorum mesela. Bunu benim yazmam dünyanın en saçma şeyi. Biliyorsun bizim ülkemizde psikolog algısı da henüz tam oturmadı yani. Zannediyorlar ki onlar yerine düşünen bir, üç takılalım biz, onların, bizim dediğimiz her şeyi yaparlarsa şahane olacak gibi bir algı var bu beklentiyle geliyor insanlar.
O yüzden de hayır, bu değil. Sen önce bir kendini fark et. Ondan sonra oraya ne yazman gerektiğini sen daha doğru şekilde karar vereceksin zaten. Ben sana fark etmende yardımcı olacağım. O mesajı atarsam bu olmayacak diyorum. O gerçekten çok üzücü bir beklenti. Zaman zaman benimle karşıma çıkan. Ben ne yapmalıyım bu konuda? Senin ne yapman gerektiğini ben söyleyemem.
senin burada kendi hislerinin, o kişinin sende yarattığı tepkilerin farkına vardığın zaman zaten ne yapmam gerektiğini sen kendin bulacaksın. Zaten bir, ben bunu bilemem. Benim böyle bir gücüm yok. Böyle bir yargı hakkım yok. Ben sadece senin içgürü kazanmana yardımcı olabiliyorum. Daha fazla yapamam. Göremediğim bağlantıları kurdurabilirim sana. Ama daha ötesinden geçemem. Çünkü o benim gücüm olan bir şey değil. O yüzden aslında mesela... Aslında sadece Türkiye'de olmuyor bu. Dünyada da işte o ilişki koçları, ilişki danışmanları sanırım burada işte işi kötüye kullanmaları burada oluyor. Çünkü onlar ne yapman gerektiğini söylüyorlar, değil mi sana?
O mesajı şimdi atacağım. Mesajım da şöyle, bu değildir ama bunu zaten size yapan birinden koşarak uzaklaşın. Çünkü kimse kimsenin ilişkisi hakkında böyle bir yorum yapmaz, yapamamanız lazım. Ya o kadar çok bu anlamda şeyle savaşıyoruz ki sen de biliyorsun ve işin içindesin ve sen de bu çatışma ve savaştasın.
Şimdi bir şey diyen oluyor mesela. Ama biz kocanla burada oturalım, evet. E siz hatem olun, evet. Hangimiz haklıyız, karar verin. Diyorum ki benim vazifem bu değil. Bakın bir katalizör olabilirim. Yani şöyle, sizin anlatmaya çalıştığınız şeyi daha doğru cümlelerle karşı tarafa anlatıp ilişkinizin daha doğru cümleler kurmaya yönelik modeli olarak size bir süre eşlik edebilirim. Ama kalkıp da hanginizin haklı ya da haksız olduğuna karar verecekler değil. Ben değilim. Haddim de değil.
Böyle bir şey değilim mesela. Sadece sizi etkin ve objektif dinlediğim için, duygularımdan dağıtım dinlediğim için ne demek istediğinizi eşinize nazaran daha iyi anlıyorum ve onu aktarabiliyorum. Bu aslında. Ama işte bu koçlar, her türlü koç, koçların tamamı hani bu işi yaptı. Aşk koçu, yaşam koçu, aşk psikoloğu gördüm ben. Yani hani ne iş yapıyorsunuz diye çok merak edip sordum hanımefendiye. Aşk konusunda danışmanlık veriyorum dedi. Peki dedim evli misiniz? Hayır dedim. İlişki yaşadınız mı dedim. Mesela nasıldır ilişkileriniz falan. Bir yerde karşılaştık Kulcazo. İlişkileriniz nasıldır falan dedim. Ay hocam valla sormayın ya. Bugüne kadar çok da şeye gitmedi ama çok tecrübem oldu. Hani tecrübelerini mi aktarıyorsun aşkla alakalı? Yani bu nasıl bir algı?
Biz diyoruz ki herkes biricik, herkes bireysel yaşar, herkesin acısı kendinedir, herkes kendinin şahsına münasırdır diyoruz. O geçmiş deneyimlerinden insanlara aşk konusunda akıl fikir vereceğini hipotezi üzerinde duruyor. Bunlar burası, böyle bir şey yok. Biz insanlara kendi varoluşlarını fark ettirmeye çalışıyoruz. Kendi yaşamlarının farkına varmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Reel tabana inmelerini sağlamaya çalışıyoruz.
kafalarındaki bir takım çok evvelden oluşmuş şemaların, yanlış ya da hatalı şemaların değiştirilmesi ya da bunun düzenlenmesine çalışıyoruz. Biz böyle bir iş yapıyoruz diyoruz, kimse bizi korkmuyor. Gerçi neyse çok şükür, daha iyi bir farkındalık yaratabiliyoruz. Daha yüksek artık değil mi? Evet, evet. Boyalar... Ben de tam şeyi soracaktım, o asıp istiyor dediğin kızcağız.
Psikoloji mezunu muydu bari diye soracaktım ama. Yok, vallahi de değil ama şöyle, yüksek lisans yapmış galiba. Uygulamalı psikoloji yüksek lisansı var ve kendini o zaman psikologluyor. Şimdi tekrar istersen söyleyelim. Psikoloji lisansı olmayanlar psikolog değildir arkadaşlar. O yüzden burada lütfen dikkatli olun.
Şöyle bir şey olabilir sadece, lisansınız psikoloji değilse eğer yüksek lisansınızı ve doktoranızı psikoloji üzerine yaparsanız da bu tipi kullanabilirsiniz. Ama doktora dediğimiz süreci geçirmeden psikolog olmak ihtimaliniz yok. Dünyada böyle bir şey yok. Önce lisans eğitimi alırsınız, alana bir giriş yaparsınız. Bu bir giriştir.
Sonra uzmanlaşırsınız. Hangi alanda çalışacaksınız? Klinik mi, gelişim mi, sosyal psikoloji mi? Neyse, onu seçersiniz. Ve sonra da doktor olanırsınız. Hala kendime psikoterapist derken intiha etmeye çalışıyorum. Çünkü ben psikoterapist olmaya çalışmaya devam ediyorum.
Hala. Yani bu bu kadar kolay bir şey değil. Bu kadar kolay insan ruhuna ya da insan hayatına bu kadar manipüle etmeniz mümkün değil. Gerçekçi değil ve çok büyük bir hata bu. Dönüşü olmayan sonuçları olacak bir hata bu. O yüzden de evet bizi izleyenler varsa ne olur şu diplomalarına bir bakın. Gözünüzü seveyim. Rica ederim. Zaten diploması yoksa asmaz bir taraflara. Diploması varsa asılıdır. Orada bir bakıverin ne yapmış bugüne kadar yani. Kime teslim ediyorsunuz kendinizi? Bir bakın. Yani bu gerçekten nasıl bir fiziksel bir hastalığınız olduğuna nasıl bu konuda uzman bir doktora gidiyorsunuz? Bu konuda da gerçekten işle ilgili.
Diplomalı insanlara gidin. Bunu artık sefalarca söylüyoruz ama söyleyelim mutlaka bir kere daha. Peki Sinem Hanım sana son bir sorum var. Bu soruda aslında cevap verdik şu ana kadar bence adlarda. Ama yine de bir böyle direkt soruyum. Senden de o direkt cevabı alayım. Ruhsal zeka nasıl geliştirilir? Ruhsal zeka nasıl geliştirilir? Birincisi, farkındalık çalışmaları ile. Önce şunu söyleyelim. Ruhsal zeka en çok gelişebilen zekası.
Zihinsel ya da bilgisayar işlevlerinizi belli bir basamağa kadar geliştirebilmeniz mümkün. Empati yeteneğinizi ya da emosyonel zeka, duygusal zeka dediğinizi de öyle ama ruhsal zekayı sınırsız geliştirebiliyoruz ki bu şahane. Diğer taraftaki açıklarınızı da bununla kapatabilirsiniz. Bu da şahane bir şey. Önce neden geçiyor? Önce kendinizi fark etmekten geçiyor.
aşırı aidiyet, aşırı bağlanma ya da aşırı saplantılı hallerimizi de fark etmekten geçiyor. Düştüğümüz bir takım şeyler vardır, duygular vardır insan hayatında. Mesela bazı insanlar şöyle söyler, der ki biri bana prenses gibi hissettirdiğinde bu benim zaafım. Heh, ben de diyorum ki bu sizin zaafınızsa bunu bir fark edin önce. Böyle bir zaafım var. Böyle bir kavra maruz kaldığınızda demek ki sizin gözünüzde bir perdeydir.
İşte o perdeyi hafifçecik aralamaya başlayıp gerçeğe de bir arada bir bakın ki bu manipülatif davranışın altından nasıl kalkabilirsiniz, olası çözümleri de görmeye başlayın. Önce farkındalık çalışmalarıyla geliştirebilirsiniz. Ben bugüne kadar ne yaptım? Ben kimim? Bakın şöyle bir örnek yaşadım, izleyicilere bunu aktaralım ya da dinleyicilerimize. Bir tane danışanım geldi, asistan içeri girdi ve dedi ki, ''Dişi içmek ister misiniz?'' Hanımefendi seyredi, ''Kahve alırım.'' dedi.
''Nasıl alırsınız?'' dedi. Kadın durdu, şey dedi, ''Bilmiyorum.'' ''Nasıl yani?'' dedi bizim asistan. O da dedi ki, ''Yani ben bugüne kadar herkesi nasıl içerse öyle kahve içmişim herhalde. Nasıl sevdiğini bilmiyorum.'' İşte bu kadar uyumlanmak ve bu kadar kendimizi kaçırmaktayız aslında hayatta da. Bu çok basit bir örnek değil ki bir ışık olur onlara. Sonra biz bunu konuştuk mesela. Dedim ki, hakikaten en çok hangisinden hoşlanırsınız? Hangi tür kahveden? Düşünmediniz bunun üzerine de. Dedim ki, biraz düşündüm. Çünkü bu sizsiniz. Sizin algınız bu, sizin zevkiniz bu. Önce bunu tanıyın ki, kim olduğunuzu fark edin. Herkese her şekilde entegre olmak durumunda değilsiniz. Evet, sosyal varlıklarız, evet. Taygı çerçevesinde hayatımıza devam edeceğiz, görüşlere açık oluyor olacağız. Evet, doğru. Fakat ama biz kimiz peki? Biz ne severiz, ne sevmeyiz? Nasıl geldik bugüne kadar? Nasıl biz yapan deneyimler neler? Onlarla da bir barışalım deyip ikinci etaba geçiyoruz. Bu da aslında geçmişimizle doğru yüzleşik sayfaları kapatabiliyor.
Çünkü geçmiş tarafta çok yaşıyorsak daha depresi hale gelebiliyoruz. Oradakileri artık çözme şansımız yok. Olan olsun. Araba sadece dikiz aynadan geriye bakarak kullanılmaz. Arada bir önüne de bakman gerekir. Çok önüne bakarsan da anksiyetik olursun bu sefer. Çok gelecek kaygısına düşersen de kaygı bozukluğu yaşarsın. O yüzden optimalde kal. Bazen geriye bak, o derslere bir bak, ne olduğuna bir bak, onu fark et.
Sonrasında ilerisiyle alakalı ufacık da olsa yordamalarda bulunabilir. İşte ruhsal zekadaki ikinci etapta bu. Yani aslında önce tanı, önce fark et, ondan sonra buna nereden ne ekleyebilirim ne gel. Sonra da kendine yeni bir bütünsellik ve yeni bir farkındalık boyutu oluştur ve diyoruz ki o anda dur, düşün, ondan sonra dene. Sonra yeniden düşün, yeniden dene. Yeniden düşün, yeniden dene. Hani başaramayacağım ya da başaramadığım gibi bir şey değil bu. Bu bir yolculuk ve hiç bitmeyecek bir yolculuk. Gelişim hiç bitmeyen bir şey. O yüzden de bu yolda birazcık daha sağlıklı, biraz daha kendini bilerek, kendini fark ederek, o deneyimlerini içselleştirerek ve de bunların sonuçlarının üstüne alarak, evet böyle bir hata yaptım, bunun tüm sonuçlarına katlandım.
Ve şimdi, başka bir sayfa öteceğim deme cesaretini göstererek biz de üçüncü boyuta geçiyoruz. Düştüğümüzde ayağa kalkabilme becerisi. Yani yeniden başlayabilme becerisi. Böylece aslında çok daha çok daha çok daha farklı ve çok daha gerçekten yurtsal olarak sağlıklı bireyler haline gelebiliyorum diyebiliriz özellikle bizden. Ağzına sağlık Sinem. Gerçekten yani lafı salmadan dinledim anlattıklarını. Çok teşekkür ederim.
Çok keyifli de bir sohbet oldu benim için. Bence çok da yararlı oldu. Ben kendi adımlarımda da çok şey öğrendim. Ne kadar çok kavramın aslında iç içe ve birliğiyle ilişkili olduğunu da aslında fark etmiş oldum. Umarım izleyenlerimizin, dinleyenlerimizin de hoşuna gitmiştir. Bence bir sene bir daha buluşup bir daha bir sohbet ederiz. Ne zaman istersen sevesterim. Devamını geçirebiliriz gibi hissediyorum. Tabii ki, seve seve. Hani bununla ilgili soruları varsa bize iletsinler, akıllarına takılan bir şey varsa iletsinler. Onlardan başka bir podcast kaydı daha oluşturup o çerçevede de konuşuruz. Ben asıl teşekkür ederim beni ağırladığın için ve bana bu şansı verdiğin için. Yeniden ne zaman istersen, diyorum ya soluna kadar kabul, ne zaman istersen yeniden görüşmek dileğiyle içinizdeki çocuk yakanızdan hiç düşmesin umarım. Çünkü o çocuk sizi her zaman doğru yönlendiren tarafa çeker. O çocuk objektiftir, o çocuk biraz daha farkındadır ve o çocuk anda kalmayı doğru şekilde biliyordur diyoruz.
Ve şunu söylüyorum, bir çocuk oyun oynarken ne kadar keyif alıyor, oraya ne kadar dalıyor ve onu ne kadar yaşıyor, değil mi diyoruz, bütün duygularıyla. Mesela bir evcilik oynarken ya da bir hamilecilik oynarken bile. İşte o yüzden anda kalabiliyor, o yüzden tabunu çıkartabiliyor ve o yüzden yaşam enerjisi hep çok yüksek. Her sabah kalktığında aynı enerjiyle güne başlayıp aynı şeyleri yeniden yapabiliyor diyoruz.
O yüzden çok sevgili izleyicilerimizin de içindeki çocuk yakasından hiç düşmesin umarım. Kendinize çok iyi bakın, çok teşekkür ederim. Benim için de çok zevkli bir yayındı. Ne mutlu bana ki buradayım, seninleyim. Diyorum ya, inşallah yeniden yaparız en yakın zamanda. Çok teşekkürler Sinem'ciğim. O söylediğini tekrarlayalım. Lütfen sorularınız varsa yazın. YouTube'da izleyenler yorum olarak yazsınlar. Spotify'dan dinleyenler mesaj atsınlar. Yakınşıklar üzerinden veya Sinem'in kendi Instagram hesabı üzerinden. Sinem... Şeyin... etsinamdurusal, değil mi? Doğru biliyorum. Instagram. etdv.sinamdurusal, evet. Çok özür dilerim. Evet, sen daha doğrusunu söyledin. Buralardan bize ulaşabilirsiniz ve sorularınızı gönderirseniz biz onların hepsini bir araya getirip tekrar bir çekim yaparız. Çok teşekkürler. Bizi takip etmeyi unutmayın. Sevgilerimizi gönderiyoruz. Hoşça kalın!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.