Podcast

S1E16: Meğer Biz Kimmişiz I Konuk: Elif Doğan namıdiğer Blogcu Anne

Sepin Kafası

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Biyografiler her zaman toz pembe değil. Sepin Kafası'nın ilk konuğu Elif Doğan namıdiğer Blogcu Anne.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.311 kelime · ~27 dk okuma

Herkes benimle mi? Burası Sepin Kafası. Hepiniz hoş geldiniz. Herkese merhaba. Bugün değişik bir Sepin Kafası bölümü kaydediyoruz. Karşımda çok sevdiğim, yüzüne bakamıyorum şu an bunları söylerken, çok çok sevdiğim, özlediğim, çok vakit geçiremesek de özlediğim ve bunu anlamlı buluyorum, Elif Doğan var. kalbini vs. anlatacak halim yok ama özellikle söylemek istediğim bir şey, ben Türkiye'de Türkiye'ye kafa yoran, memleketi meselesi yapan ve bu konuda vokal olmakta hiçbir beis görmeyen insanları çok takdir ediyorum ve çok saygı duyuyorum. Kendim de öyle olmaya çalışıyorum. Bunun elif öyle mi bilmiyorum ama kendim için söyleyeyim.

çoğunluk olarak tanımlanan bir güruhtan olan bir insanım ben. Sepin öyle bir kimlik kimlik dediğin şeye baktığında ve çoğunluğun Türkiye'ye borcu olduğunu düşünüyorum böyle yapmanın. Elif'i de hep o sularda görüyorum. Bilmiyorum onun adına konuşmak da istemem. O yüzden bunu da burada bir tekrar söylemek istedim. Hoş geldin Elif. Ay çok uzattım. Hoş bulduk ve çok benzer bir yerden bakıyor ve duruyoruz. Evet. Şöyle başlayacağım. Elif'in... Zaten Elif Bodrum'da yaşıyor. Gene birçoğunuz biliyordur büyük ihtimalle. Ve Meğer Ben Feministmişim kitabı bu sene içinde Doğan Kitap'tan yayımlandı. Ve Elif Tüyap Kitap Fuarı için İstanbul'daydı. Ve biz bugün buluştuk. Kitabın başındaki biyografiyi okumak istiyorum. Elif Doğan, iki kız kardeşin büyüğü olarak Mersin'de doğdu. Çankaya İlkokulu'nun ardından Tarsus Amerikan Kolejini bitirdi.

Gönlü öğretmenlikte olsa da o zamanlar altın bilezik olduğu söylenen işletmeyi tercih etti. Marmara Üniversitesi'ndeki lisans eğitiminin ardından Baltimore Üniversitesi'nde MBA yaptı. Öğretmen olamadım, belki akademisyen olurum düşüncesiyle işletme doktorasına başvurdu. Neyse ki doktoradan reddedildi. Böylece aslında işletmeyi hiç sevmediğini, insana dokunan bir alanda var olmak istediğini fark etti. Amerika'da çeşitli yerel, ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütlerinde kaynak geliştirme üzerine çalıştı. Anne olduktan sonra Türkiye'ye döndü. İlk kitabı Annelik Her Zaman Toz Pembe Değil, 2013'te Doğan Kitap tarafından yayımlandı. 2009 yılından bu yana blogcuanne.com'da annelik, ebeveynlik ve kadınlık halleri üzerine yazılar yazıyor.

Transkriptin tamamını oku

Dijital Topuklar isimli kadın platformunun iki kurucu ortağından biri ve Feminist X'en adlı bir podcast serisinin yaratıcısı olan Doğan, anneliğe ve kadınlığa dair yazmaya, okumaya, konuşmaya, en çok da düşünmeye devam ediyor. Buradaki biyografiden bağımsız, kendini nasıl anlatmak isterdin? Bizim birinci bölümde bir yer üzerinden kendini anlatma mevzumuz vardı, onu konuşmuştuk. Ben tabii çalışıp geldiğim için dersimi o ilk bölümü dinledim. O yüzden de hazırlıklıyım. Ve onun üzerinden çok düşündüm sizin oradaki masaya yatırışınızı, biyografi konusunu ele alışınızı. Bu aslında buradaki biyografi bayağı böyle kişisel dokunuşlar yapılmış bir biyografi. Bu eskiden daha da şekilciydi ama hala öyle tarafları var yani. İşte o NBA vurgusu, bütün o yola girmemin sebebi o etiketi taşımaktı o zamanlar falan. O bölümdeki o ait olma ve hasret duyma, longing ve belongingden yola çıkarak ben de kendime dönük düşündüm mesela. Ben kendimi kaşa hasret ve kaşa ait olarak gördüğüme karar verdim. Yani o sorgulamalarınızın sonucunda. Dolayısıyla mesela o beni tamamlayan bir şey olurdu. Kaşı çok severdi falan. Bir de köpekleri çok seviyorum. Yani kedileri de seviyorum. Bütün canlıların yaşam hakkına, sirvisinekleri dışarıda tutarsak saygı duyduğumu düşünüyorum.

Ama köpeklerle daha değişik bir bağ kurduğumu düşünüyorum. Mesela o da bu biyografide olmayan ama beni anlatan ve tamamlayan bir şey. Burada yer almayan işte hani üç oğlumun olduğu. Onu da çok vurgulamayı sevmiyorum. Hani çocuklarımın cinsiyetini vurgulayarak anneliğimi paylaşmamayı tercih ediyorum. Ama o tabii böyle bir şey etkisi yaratıyor. Aa, aa, aa falan dört çocuk, dört işte dört erkek. Çok zor değil mi sizin için falan?

Ama zor duyuluyor. Yani zor tabii ki. Ama bence aile olmak zor, kalabalık zor. Hani oğlanları ayrı bir zorluk kategorisinde... Bence üç kız da ayrı zor, başka türlü zor falan. Üç çocuk zaten yeterince zor. Ama birlikte yaşamı devam ettirmek zaten çok zor. Kaç kişi olduğunuzdan bağımsız olarak. Bir de işte önümüzdeki sene 30. yılımızı kutlayacağız. 30 senedir aynı adamla neredeyse birlikteyim. O da bence benimle ilgili bir şeyler anlatan bir şey. Oh wow!

Güzel bir şey. Güzel. Birlikte büyüdük. Birlikte büyümeye devam ediyoruz. Çünkü şeyi hep görürüz ya Instagram'da. İlk günkü gibi aşk falan. Öyle değil. Bizim için öyle değil. 30 sene olacak. Neredeyse 3 tane çocuk. Nice travmalar, kayıplar falan. Dedim ki, bunca zaman sonra seni hala seviyor olmam, seni hala arzuluyor olmam çok güzel bir şey. Ama ya öyle değilse? Ya ben kendimi kandırıyorsam, kendimden böyle bir performans bekliyorsam falan? Anlamadı tabii ki Doğan ya, Elif ne saçmalıyorsun? Ondan sonra terapistimle de konuştum bu konuyu. Fazla kurcaladığıma karar verdik. Hatta dün akşam kuzenimle konuşuyordum. Elif, bence senin terapi sürecin tamamlanmış. Sen şu an dert arayışındasın falan.

Ama şu çok bence güzel bir şey. Olasılıklar içinde onun gerçekleşmesi de çok tatlı bir şey. Yani çok küçük yaşta birlikte olmaya başlıyorsun. Doğan'la senin üzerinde konuşmuyorum da siz de herhalde onun örneğisiniz. İnsan kendi o kadar çok farklılaşıyor ki yani değişiyor demeyeceğim. Bambaşka bir insan haline geliyorsun. 20 yaşından sonra işte 30 yaşlardan sonra işte 40'lara girdiğin ay. Bu ay 45 olacağım kafayı yemek üzere. Çıldırıyorum 45 ve 50'ye sanki merdiveni dayadım böyle tık tık tık. Ve yani aynı eve taşımaya karar verdiğin insanla işte evlenmek dediğimiz adına o farklılaşmayla birlikte hala aynı mekanda var olabilmek bence onca olasılık içinde çok büyük bir şey. Çok güzel bir şey yani. Bence de öyle. İşte ben böyle kendinden çok şüphe eden bir insan olduğum için bazen ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum. Bazen yani ya o kadar şanslı değilsem diye bir iç ses konuşuyor bir taraflarda.

Ama bence de evet. Ve bundan ne zaman daha iyi hissediyorum? Mesela Bell Hooks'ta okumuştum ben işte bu tek eşliliği. Mesela ben tek eşliliğin doğal bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bence tercih edilen bir şey. Konforlu olan bir şey. Bazen konforlu, bazen değil. İyi hissettirebilen ama. Sırtını dayayabildiğin ve hayatı birlikte gözlediğin bir şey bence tek eşlik. Ve işte Bell Hooks da bununla ilgili bir şey söylüyordu, yanlış hatırlamıyorsam. Yani bunun aslında karşılıklı verilen bir söz olduğunu ve iki tarafın da bunu devam ettirmek için bir anlaşma içinde olduğunu söylüyordu.

Bence de öyle bir şey ve bu süreç çok uzun bir süreç hayat uzun yani evet kısa ama bir yandan da çok uzun karşına bir sürü şey çıkıyor uzaklaşmak istiyorsun belki bırakıp gitmek istiyorsun ama hani günün sonunda veya işte o günlerin sonunda uzun süreçlerin sonunda artısı eksisinden daha fazlaysa Bir araya geliyorsun ki bence bu bütün ilişkiler için böyle. Ebeveynlik için dahi söylenebilir. Yani bizim şansımıza ne mutlu bize ki hala işte birlikte gülecek, eğlenecek şeyler buluyoruz. İşte yıldızlara bakabiliyoruz birlikte falan. Ama bu tabii gündelik hayatın zorluklarıyla birlikte. Senin de var ya hani rağmen ve birlikte. Öyle. Yani biraz bir şeylere rağmen, işte ne bileyim çocuklu hayata rağmen, hayatın kendisine rağmen, ekonomik zorluğa rağmen, bir sürü bir sürü rağmen. Ama bir yandan da onlarla birlikte, onların eşliğinde.

Onlar sayesinde. Onlar sayesinde, evet. Yani ben genelde böyle küçük şeylerle mutlu olmaya çalışan bir insanım, insandım. Hatta seninle de konuşmuştuk bir ara sonra işte böyle bir minor depresyon sürecinde. Ben niye küçük şeylerle mutlu olamıyorum diye tedirgin olduğum olmuştu. Şimdi tekrar o tarafa gelebildim. Hani hayattan, sen de hep keyif ekseninde konuşuyorsun ya, bu bölümlerin hepsini dinlemedim ama keyif böyle önemli yer kaplıyor ve anlam.

Benim için de öyle yani anlam ve keyif ağır basıyorsa sevmediğimiz işleri de yapıyoruz işte. Ev işleri de bunlardan biri eğer bağlayacaksa. Var mı başka kendinle alakalı söylemek istediğin? Bir de bulutları çok seviyorum bak mesela eğer. Sıfırdan bir biyografi yapacak olsaydım. Bu biraz ciddi olmak zorundaydı. Bu biyografi biraz ciddi alınmak zorundaydı. O yüzden az bir şeyler koyabildim. O kendimi tanımlamak adına ama bulut hastasıyım mesela. Bulut beni çok iyileştiren bir şey o bulutlara bakmak. Yağmurdan önce yağmur sırasında yağmurdan sonra falan. Çok acı bir tecrübem olmuştu. 99 senesinde halamı ve iki kuzenimi kaybetmiştik trafik kazasında. O zaman keşfettim işte bulutları. Çünkü tam o sırada Amerika'ya gitmiştik ve yollar büyük, ağaçlar büyük, her şey büyük. Memleket büyük, koca kıta her şey büyük ve bulutlar da çok gözüme çarpıyordu orada. Suyu düşündüm sonra. İstanbul'da böyle bulut mu yok? Bulutlu da mı daha farklı falan? Hayır, burada sadece göremiyoruz binalardan şudur budur. Oradan böyle bir şeyim oldu. Bulutlara bakıp bir arayışta olma hali. Çünkü işte ilk kez hayatımda öyle bir kayıp yaşıyorum ve inançlı da değilim. Dolayısıyla bu insanlar nereye gittiler? Bulutların orada olabilirler mi acaba falan. Öyle bir arayış. Oradan mesaj almaya çalışma çabası. Çok böyle benim bir parçam haline gelmiştir bulut. Yani sağa çekip fotoğraf çektiğim, sırf bulutları görmek için yürüyüşe çıktığım falan çok olur. Şimdi Bodrum'da da bu imkanım çok oluyor. Yine orada da hani yüksek bina olmadığı için. Bir de o yok işte bulut, aşkı bu biyografide. Ben de Reşitbaşı'ya taşınınca bulutlarla böyle bir ilişki kurmaya başladım kendi çapımda. Yani çünkü orada oturduğum sokakta hep böyle iki üç katlı binalar var ve olağanüstü. Yani onu görebilmek, o renk geçişlerini de görebilmek. Yani diyorsun ki bu rengin adı yok. Yani Türkçe'de, İngilizce'de bildiğim hiçbir dilde bu rengi hani anlat desen anlatamazsın. Yani öyle çok çok güzel. Şey dedin, bu biyografinin ciddi olması gerekiyordu dedin. Beni bu Ağıtların Tanrısı zamanı kendi biyografi yazma sürecime götürdü. İşte benim de kısa böyle kitabın başında kim olduğumu işte hasbelkader anlatan birkaç paragraf var. Ağıtların Tanrısı'nın editörü Handan şey demişti yani aynı ciddiyet vurgusu ve şu an ben de fark ediyorum seninle konuşurken. Bunun da ben kadınlıkla alakalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü yani Handan beni kesecek ama aramızda yani şöyle hani ev hanımı sıkılmış da

Tam yazmış gibi olmasın? Yani bunu ikimizin de dalga geçeceği şekilde söylemişti. Hani bir şey olarak değil. Ama evet yani buydu konu. Anlatabiliyor muyum? Orada işte benim de Üsküdar Amerika, geçmişte Boğaziçi işletimi, Üsküdar İngiltere'deki bilmem ne okul falan. Onların yazılması gerekiyordu. Haşa çünkü. Etiketler. Evet.

Ve kadınlıkla alakalı yani bu diye düşünüyorum. Yani bilmiyorum sen ne düşünüyorsun bir konusunu? Yani sadece kadınlıkla alakalı mı bilmiyorum ama bu kadar etiket gösterme merakı aslında eril bir bakış açısı bence. Şey gibi hani... Rozet. Evet rozetler gibi veya işte o mareşal midir artık... Yıldızlar. O şeyleri, rozetleri, askılları, madalyaları falan onlar gibi. Şimdi bizim zamanımızda, sen de Amerikan Koleji mezunusun. Yani çok önemli bir şeydi ya Amerikan Koleji. Hani merhaba ben Amerikan Koleji'ndenim falan demek isteyeceğin kadar önemli bir etiketti bu bahsettiğim 30 sene önce, 35 sene önce belki. Benim amcam da bizim okuldan mezun olmuş. Yani benim için de tek gidiş yeri orasıydı. Sonra da işte işletme o sıralar çok popülerdi. İşletme masterı MBA çok önemliydi falan. Hani oradan böyle bütün şeyler açılacak. Şimdi geri dönüp baksın da mesela ben aslında sosyoloji ya da psikoloji okuyabilirim şu andaki aklımla. Ama aslında öğretmen olmak istiyordum. Fakat işte

daha doğru olduğunu düşünüyorduk o zamanlar. Yani daha doğrusu ailem öyle düşünüyordu. Ben bir şey düşünmüyordum yani. Doğrusu oymuş gibi geldi. Şimdi de o yüzden bazen komik geliyor bunları yazmak. Hani Tarsus Amerikan Koleji, Baltimore Üniversitesi, MBA falan. Hiç de ev kalmayarak okudum ki o MBA sürecini. Başka şeyler çok güzeldi o sırada. Amerika'da olmak, bulutlara bakmak falan. Ama dersler aşırı sıkıcıydı ve bana ne katkısı var şu an hiç hatırlamıyorum. Zaten sonra da bambaşka bir alana yönelmek istedim. Yani bütün bunlarla ben ne yapabilirim? İşte fundraising, kaynak geliştirme o zaman karşıma çıktı. Ama evet, onu böyle etiketlerle doğradım. Fakat dediğim gibi bu sadece kadınlara özgü bir şey bence değil. Ama ağırlıklı olarak söz söyleyenler erkekler olduğu için, o alanlar onlar tarafından genellikle işgal edildiği için, kadınlar da onlara benzemeye çalışıyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Halbuki hepimiz böyle bir rahatlayıp kim neyi seviyor, kim bulut seviyor, kim çiçek seviyor, belki onları konuşsak daha çok çeşitli insan olacak etrafta. Yoksa burada hepimiz aynıyız. Yani işte birimiz Üsküdar, birimiz Tarsus, birimiz bir şey. Ne kadar bizim hakkımızda bir şey anlatıyor. Tartışılır. Sisteme dair bir şey anlattığı kesin. İnsanlığa pek dair değil. Mesela baktığında ben de öyle çok beyaz bir kadınım işte evde oturuyor tırnak içinde. Yine tırnak içinde kocasının parası da çocuk bakıyor. Halbuki baktığım çocuk kendi çocuk.

Dolayısıyla bu şeyleri söylerken benzer yerden biz de sıkılmış da yazmış demedik de ne bileyim hani başka derdi yokmuş gibi işte çalışmak zorunda değil. Yani o zorunlulukla çok tartışmalı bir şey zaten. Çünkü ne için çalışmak zorunda olmak ya da tek maaşla geçinmeye razı olmak belki de o geçinmenin anlamını genişletip. Dolayısıyla da evet öyle bir şey vardı. Hani biraz daha herkese diyebilme endişesi. Mesela daha kitabı yazmaya başlamadan önce böyle fikir almak için konuşuyordum bazı editörlerle falan. Birisi bana şey demişti, bu kitabı Malatya'da işte mutfakta yemek yapan bir kadın bu şekilde kurgulamıştı. İlgiyle okuyacak mı? Ben oturdum, bunu düşünmeye başladım. Daha farklı bir, belki etnik geçmiş, sınıfsal olarak daha farklı bir yolu olan birisi bu kitaptan etkilenecek mi? Ona etkileyebilmek için neler yapmam gerektiğini düşünmek zorunda olduğumu hissettim. Sonra dedim ki, bir dakika, ben bu düşünemem. O kadına belki dokunamayacağım. Dokunmak zorunda da değilim herkese. Yani kendi tecrübelerimden ibaretim sonuçta. Kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak konuşabilirim. O yüzden evet hani sıkılmış da yazmış diyeceklerse de varsın desinler. Sıkılanlara yazdım derim ben de hani merak edenlere yazdım derim. Çünkü hem evde olup çocuk büyütmen bekleniyor hem de bu süreçle ilgili söylenecek bir şey varsa onu söyleyecek olan kişi de benim yani.

Bunu bir sıkıntı ürünü olarak alıyorsa insanlar, o da onların bakış açısı. Benim mesela eski yaptığım iş de çok hep böyle ön planda. Mesela şu anda başka bir ajansla konuşuyorum, yazma üzerine değil de konuşma üzerine. Onlar tabii şirketlerle bir şekilde ilişki içindeler ve benim eski yaptığım iş yani şirket alıp satıyordum ya ben.

İşte yönetim kurullarında oturuyordum falan filan. Onu böyle çok öne çıkarmak istediler, haklılar da. Çünkü şirketlerin gözünde o, evet, bir şey. Bu konuda benim kafam karışık. Çünkü ben böyle o halime bir yandan minnettar mıyım ki yapmışım, bir yandan böyle silmek istediğim, yani silmek derken ben o değilim dediğim bir dönemdi belki benim için. Ama şunu da görüyorum. Aslında böyle içten içe bir gurur duyuyorum onları yapmış olmaktan. ve bunu söylemek mesela bir süre yani şu an belki ilk defa söylüyorum yani bunu böyle kendime itiraf etmek veya sağda solda konuşmak eskiden çok yanlış gelirdi veya ukalalık gibi gelirdi ama yok ya ben herkesin erkek olduğu bir ortamda Türkiye'de o işin ilk kadın partneri de oldum en genç partneri de oldum oldum yani yapacak bir şey yok hani evet bir takım ayrıcalıklarımdan dolayı işte o okulda okudum diye o üniversiteye gittim diye oldu belki yani bunları yapsamıyorum

Ama oldu ya, o yüzden ajans bunu dediğinde önce yok yani acaba falan filan. Sonra böyle tamam ya ben bir bakayım yazabilirim belki falan deyip böyle iki üç cümleyle onu da yazıp verdim ve e-mail attım yani. Ama çok uzun sürdü. Aylarca o biyografiyi bir türlü veremediğimden benim videolarımı yükleyemediler. Şimdi en sonunda birkaç hafta önce gönderdim o paragrafı. Ben şöyle bir şeyler yapmıştım evet falan deyip. Enteresan yani bu hallerimiz. Sırf kadınlık da değil şu an işte birçok farklı şeyle konuşuyoruz aslında ama bu halleri görmek değişik yani. Neyse. Kesinlikle. Şimdi ben de mesela döndüğüm zaman ilk kitabımı, ki bundan yaklaşık 9-10 sene önce çıkmıştı, onu küçümsüyorum mesela ben de. Çünkü bu şimdi böyle feminist bir iddiayla çıktı ya, o yeterince feminist değilmiş gibi geliyor. Halbuki aslında o dönem içinde, o dönemde iddiası olmasa bile gittiği bir yerler varmış meğer. Şimdi görüyorum. Ne zaman anladınız feminist olduğunuzu?

5-6 sene önce kendime. Çok iyi. Tabii canım. Tabii yani 3 çocuklanmıştım artık. 3 tane çocuğum vardı.

O da şöyle oldu, Gaziantep Üniversitesi'nde bir yüksek lisans öğrencisi, doktor öğrencisi Özge, Özge Atalay Küçük, buradan da ona selam olsun, benim blogumu konu alan bir test hazırlamış. Ben de işte akademisene olmaya niyet etmiştim ama olamamıştım falan. Yani akademiye karşı, öğretmenliğe karşı böyle hafif ezik duygularım da var yani. Çok istiyorum o ortamlarda olmayı, seviyorum ve de önem de veriyorum söylediklerine. Yani çoğu insan da verir aslında akademiye. Ama ben belki bir tık daha.

Ve Özgeç de bu tezi yazdığı zaman benim söylediklerimi yani kendi kendime söylediğimi düşündüğüm şeyleri kendi kendime derken kendimce ve işte okuyanlara söylediğim şeyleri feminist kuramlarla eşleştirmiş. O zaman işte ben aa meğer ben feministmişim oldum. Çünkü işte akademide bunu hani onarladı ya yes falan. Bu da işte yaklaşık 5-6 sene önce, yani 2017 falan da yanlış hatırlamıyorsam Özge'nin o tezi. Meğer benim söylediklerimin bir karşılığı varmış, bir anlamı varmış. Farkındalığına o zaman vardım. Ondan önce daha hani haşa hani haddime falan diyordum yani. Akademi tasdikli. Akademi onaylı. Süper. Feminist.

Onlar önemli, evet. Şeyi sormak istiyorum sana. Gene kendi tecrübemden yola çıkarak. Altların Tanrısı'nda, demin biraz konuştuk öncesinde, kaynağa girmeden önce. Son gece bile hala belli kesimler tarafından, şimdi tırnak içinde ters algılanabilecek, yanlış anlaşılabilecek şeyler var mı diye bazı kelimeleri arattık Metin'de. O kelimelerin ne olduğunu şimdi söylemeyeceğim. Ve otosansür konusunda çok hassasım ben. Yani hep yakalamaya çalışıyorum kendimi. Otosansür yapıyorsam yakalayıp onunla alakalı pozisyon almaya çalışıyorum. Ama orada bildiğin otosansüre evet dedim. Ve son gece bazı cümlelerimi yumuşattık. Senin meğer ben feministmişim de veya başka yazdıklarında otosansür mekanizmasıyla ilişkini merak ediyorum. Gene bunun çünkü bir yandan hem Türkiye'de yaşamakla alakalı olduğunu düşünüyorum. Bir yandan Türkiye'de kadın olmakla alakalı olduğunu düşünüyorum. Genel bu çerçevede neler söylemek istersin? Ben onu ilk kitapta yapmıştım. Annelik Her Zaman Toz Pembe Değil. Aslında Annelik Toz Pembe Değil olmasını istemiştim kitabın başlığının. Zaten öyle bir yazımın başlığıydı o. Ama sonra kimse de bana böyle bir şey söylemedi. Ben kendim düşündüm. Annelik Her Zaman Toz Pembe Değil dersem çok direkt bir hüküm cümlesi olacak. Ben bunu biraz yumuşatayım dedim. O yüzden Annelik Her Zaman Toz Pembe Değil oldu.

Orada bu otosansürü gayet güzel yapmıştım. Bu kitapta çok fazla yapmadım. Hatta Sepin, senin kitabından da ben o anlamda cesaret aldım. Yani orada çocukların ismini söylemen, her yazının bir şekilde bir çocukla ilintilenmesi falan bana çok cesaret verdi. O anlamda sen kendim sansür edeyim diyorsun ama bana ışık oldun gerçekten. Burada çok yapmadım. Kitapta baya özgürdüm o anlamda. Öyle olduğumu düşünüyorum. Ama genel olarak paylaşımlarımda... Yani şu ara blog çok yazmıyorum ama işte Instagram paylaşımlarımda şeyi buluyorum bazen kendime. Ama ne uğraşacağım şimdi bir şey diyeceğim. Onun cevabı var. Yani öyle şeyler oluyor.

Maalesef. Yine 4-5 sene önceydi. Dijital topuklardan çok kısa bir süre önce karakoldan aradılar. İşte hakkınızda suç duyurusu var. Gelip ifade vermeniz dileğiyle diye sosyal medyadaki bir paylaşımdan dolayı birileri şikayet etmiş bir troll. Ve tabii çok korktum. Sonrasında takipsizlik kararı verildi. Daha en küçük çocuğum 1 yaşında mıydı neydi?

Orada böyle şey oldum. Gerçekten uğraşamıyorum. Sanki de herkes benim dediklerimi bekliyor falan. Ne yazmıştın Elif? İnan bana hatırlamıyorum. Daha doğrusu şöyle, ona gelene kadar şehitlere hakaret etmişim. Ama öyle değil. Etmeden. Etmeden. Bir de ben şehitlere ölü diyen bir bakanın sözünü alıntılamıştım aslında.

Ona gelene kadar benim o kadar daha çok politik, eğilip bükülecek şeylerim vardı ki, onun aradan cımbızlanması tamamen orada birinin oturup şikayet edip şey yapmasından dolayı. Çok şaşırdı, ben Gezi'de de neler yazdım, hiç onlardan bir şey olmayıp tam o 2015'in sonuydu galiba, ya 2015 ya da 2016. Çok zor bir dönemdi. Herkesin bıkkın olduğu, üst üste saldırıların bitmediği falan.

Ondan sonra bence işte o otosansür devreye girmeye başladı. Adı otosansür olmadı belki kendince. Korkudan değil de ne uğraşacağıma dönüştü ama sansürlüyor muyum? Evet sansürlüyorum. Bu anlamda da emeği geçen herkese teşekkürler yani. Ha dediğim gibi ne olacak? yüz bin kişilik Instagram'ımda bir şey yazsam ne olacak, yazmasam ne olacak? Ama o bıkkınlık geldi. Biraz kitap o anlamda benim gazımı almıştı işte. Fakat beni geride tuttuğunu hissediyorum. Şimdi böyle daha yine yazısım var. Belki de sosyal medya değil ama yine kitap üzerinden veya yazılar üzerinden. İnsanların anlık tepkiler vereceği değil de çünkü özellikle Instagram çok öyle yani çok oradan anladığı

gördüğü bir kelimenin hissettirdiğin üzerinden tepki veriyor insanlar ve istemediğin yere de gidiyor. O kısım zor geliyor artık. Ama kendimi ifade etmeye ihtiyacım var çünkü yeterince ifade edemediğimi düşünüyorum. Çok uzun anlattım.

Ya çok güzel anlattın, çok güzel anlattın, çok sağ ol. Yani hem içerik olarak tabii ki böyle bir şey var ve sorarken oradan sormuştum. Şey de oluyor, mesela bizim Mahir Ünsal Eriş'le yaptığımız Posta Poetica diye bir yayın var. Orada dilimle alakalı da ben bir kere Mahir'e sormuştum böyle küfürlü yazsam sence problem mi diye. O da yo, yani ne yazıyorsan tabii ki problem değil demişti. Ama şeyi biliyorum şimdi, Ot Dergisi'ne yazmaya başlayacağım inşallah. Mesela orada küfür kullanmam, onu biliyorum yani. Anlatabiliyor muyum? Yani erkek olsam bunu düşünmeyeceğimi de biliyorum bir şekilde. Erkek değilim ve belki bir ön yargı var bu söylediğimde ama bunun kadınlıktan geldiğini de biliyorum. Çünkü kadın küfür etmez Türkiye'de. Tabii, tabii. O erkekliğe özenmek olarak o potadı algılanıyor. Oradan da kaçıyoruz. Ben şimdi ergen bir oğlum var. Daha da 3 tane oğlum var, bir tanesi ergen. Ve onunla şey konuşuyoruz, işte bu küfür meselesi. Çünkü aşırı küfürlü yazışıyorlar birbirleriyle. Aşırı küfürlü konuşuyorlar. Ve hani küfür, okey, benim irkildiğim yer şu cinsiyetçi küfürler. Ki cinsiyetçi olmayan küfür de evet çok az var ama yok değil. Şeyi örnekliyor mesela bana. İşte kızlar da küfür ediyor.

Kızlar damına koyayım diyor falan. Tamam, evet, okey. Ama bunu yaparken neyi sürdürüyoruz, onu bir fark edelim mi? Bazı şeylerin yeri var. Bazen bazı şeylere gülebilirsin. Ama mesela benim için birçok cinsiyetçi küfür komik olmaktan çıktı. Artık eskiden güldüğüm bazı şeylere gülmüyorum. Bu şeyle de ilintilendiriliyor. İşte feministler de böyle hayattan tadı almayan, küfre demeyen, ne bileyim, sevişemeyen, bilmem ne falan, böyle insanlar.

Hayır, sadece bazı şeylerin ne anlama geldiğini fark eder oldum. Yani amına koyayım demek bence artık birçok açıdan komik değil. Başka söylenebilecek bir sürü şey var. Geçenlerde yine böyle bir sohbet ortamında konuşuyorduk. Tartışmıştık komşularımızla maalesef. Ve çok saçma şeyler söylediler falan. Ve ben kadına terbiyesiz dedim. Tamam mı?

Sonra bu olay oldu bitti bir arkadaşıma anlatıyorum şöyle oldu böyle oldu işte bana şöyle dedi falan sen ne dedin dedi terbiyesiz dedim dedim çok sert konuşmuşsun herif dedi dalga geçiyor beni bence çok sert gerçekten çünkü ben bir insana eşşoğlu eşşek derken sinirimden söylüyorum ama terbiyesiz hakikaten böyle gönlümden kopan ve gerçekten senin terbiye yoksun olduğunu düşündüğüm bir ifade yani o yüzden gerçekten çok sert konuşmuştum Bence duygularımızın şiddetini anlatmak için mutlaka en cinsiyetçi yerlere gitmek zorunda değiliz. Ama ha şu da var. Biz bunu Derya'yla konuşmuştuk bir zamanlar küfür açısından. Hani siktirip gitmek niye sadece kadınlara özgü bir şey olsun ki? Buradan işte konuyu da genişletir. Belki cinsiyetçi küfürleri daha az cinsiyetçi bir yere çekebilir veya biraz daha kadın odağından özgüleştirmeyi deneyebiliriz belki de. Ben güvenli alan dışına çıkarmıyorum artık cinsiyetçi küfürlerimi.

Evet, evet. Bence de yakışık olan o. Ama güvenli bir alanın içinde de yani olabilir bazen. Evet, yani onun cicanı çıkartmamak gerekiyor. Şimdi böyle ne diyeceksen küfür gelmeye başladı. Aklımda çok kötü bir andayım. Sürekli küfür etmek istiyorum şu anda ama... Şey olarak evet, güvenli böyle. O 4-5 kişinin içerisinden güneşe çıkarmıyorum.

O bence hem dediğin gibi güvenli kabul edilebilir ve yerine koyduğunda da taşı çok eğlenceli de olabilecek. Edebi bir değeri de var pardon. Bazı yerde hakikaten tam onu söylemen gerekiyor ve onu bir şekilde küfretmemek için söylememek de otosansür aslında. O yüzden ben kurguyu çok seviyorum. Ne yazarsan yaz zaten. Anlatıcı söylüyor yani. Anlatabiliyor muyum? Ama işte bu kitap da yani senin Meğer Ben Feministmişim kitabından. Artık almayan da kalmasın buradan. Benim işte Altların Tanrısı'nda da yani hani kendimizi veya kendimizden bir şey anlattığımız bir kurgu olmayan metinlerde daha farklı küfür veya işte benim

Diğer deneme tarzı yazılarımda da işte senin yazılarında da blog yazılarında veya başka yazılarında ama kurgu o yüzden en güzel özgürlük yani. Şeye güldüm terbiyesiz. Geçen hafta pazara gittim tamam mı? Yani her hafta pazara gidiyorum. Arabamın arkasına araba çekmiş biri. Dörtlerinde yakmış. Hiç ama üzerinde telefon numarası yok. Benim de bir şekilde bir yere yetişmem gerekiyordu ve İstanbul trafiği böyle hani bekledikçe biraz gerginlik başladı bende falan. Neyse en son geldi pazardaymış bir kadın.

Ben de aynı senin terbiyesizliğin vardı. O an benden terbiyesiz diye bir şey çıktı, onu biliyorum. Ve çok büyük bir şey bence birine terbiyesiz demek. Bence de. Bir de pis mesela, pislik. Ben en çok öyle anlatabiliyorum bir insan için. Pislik demek iğrenç bir şey bence. İğrenç duyuluyor. Bir anlam üzerine konuşmak istiyorum. Anlam konusuna bazen şöyle giriyorum yetişkin eğitimde veya bu podcastta da. Kendini ölüm döşeğinde hayal et.

Ve geriye baktığında evet buydu benim istediğim cümlesini kurmaya ne kadar yakınsın. Buradan bir sohbet başlatıyorum. Bu bilmiyorum seni ilgini çekerse bunu konuşabiliriz. Veya senin için anlam nedir? Anlamlı olan nedir? Ya evet bu iyiydi, güzeldi, bu önemliydi benim için dediğin nedir diye soruyorum. Şeyi okudun mu Sepin? Mutsuz olman.

Yok. Dün kitap var, Wilhelm Schmidt diye bir Alman felsefeci. Adımı biliyorum. Birkaç kitabını daha aldım. Kendin olmak bir de sakinlik üzerine bir şey. O kitap benim için o kadar şeyi çözdü ki, mutluluk ve anlam arasındaki bocalamalarımı,

Tamamen aynı fikirdeyim diye. Özellikle bu devir çok fazla zorluyor insanı mutlu olmaya. Aslında sadece bu devir yani. Kapitalizm zaten hep bizi mutluluk arayışına soktu ya. Sanki böyle arayacağız, arayacağız ve bulacağız. Ama işte o süreci kaçırıyoruz. Bence bunun biraz yaşla da ilgisi var. Yaşanmışlıkla, biriktirdiklerinle, karşına çıkan şeylerle. Ama zaman içinde, evet, anlam benim için çok daha tatmin edici bir şey oldu mutluluktan. Çünkü mutluluk... süreyen bir şey değil, anlık bir şey. O an mutlu oluyorsun, sonra tekrar üzülebiliyorsun. Ama oradan ne çıkarıyorsun, ne kalıyor sana? Yani her şeyi böyle inanılmaz bir anlam yüklemek zorunda değilsin belki ama o süreç boyunca nasıl hissettin? Benim baktığım yerler daha çok onlar. Geçenlerde şeyi çok keşfettik biz Bodrum'da. Yıldızlar varmış. İstanbul'da ışıklardan dolayı göremiyormuşuz. Gerçekten çok ciddi, hala yıldızlar oradaymış. Ben en son çocukluğumda çok daha şey görmüştüm. Kamptayken falan.

Orada böyle bir an cümlesini kurduğumu hissettim. Eternal Sunshine of the Spotless Mind'de söyler Joel Clementine'a, tam olmak istediğim yerdeyim diye. Yani o tam olmak istediğimiz yer bence nihai bir hedef değil, akarken uğradığımız yerler. O yüzden de işte bu bazen yıldızlara bakmak oluyor, bazen bir bulutu görmek oluyor. Bazen bir sohbet oluyor. Anlamda bana kendini orada gösteriyor. Beni mutlu eden, bak yine mutluluğa bağladım, beni tatmin eden, iyi hissettiren o kısım. İnşallah. Şimdi ben dün sosyal medyada seni ağırlayacağımı söyledim ve soru sormak ister misiniz veya Elif'e ne sormak isterdiniz dedim. Bazı cevaplar geldi. Biri şey sormuş, annelikte en burun sızlatan pişmanlığı.

Böyle deyince şimdi yok deyince sanki çok mükemmel bir anneymişim gibi duyulacak. Öyle değil. Bir sürü var seçemiyorum diyeyim. Hayır ama aklıma mesela şu geliyor. Bence bu da dışarıdan yüklenen bazı şeyler. Deniz en büyük oğlum iki aylıktı. Biz Amerika'dan Türkiye'ye yeni dönüş yapmıştık ve ben hayatımda ilk kez bebek arabasıyla yürümeyi öğreniyorum sokaklarda. Ve o kısa süre içinde yani Amerika'da geçirdiğimiz kısa süre içinde bu çok kolaydı çünkü her yer dümdüz. Ama burada oturduğumuz apartmanın böyle altı basamaklık falan bir merdiveni vardı. Oradan inerken son iki basamakta kontrol edemedim ve böyle yere çarparak bam bam bam diye indi ve uyuyordu bebek ve çok ağlamaya başladı o sırada Deniz ve çok korktum. Çok korktum. Beyin sarsıntısı geçirdiğini düşündüm. Hiç öyle bir şey olmadı tabii ki. Mesela o artık o zaman ne kadar yine anneliğin verdiği, ne kadar kırılgan bir yerdeysem, pişmanlık değil ama mesela o korkuyu çok hatırlıyorum. Çok sıradan bir an aslında yani Deniz hatırlamıyor bile. Fakat benim o zamanki çocuğuma zarar verdiğim endişem çok taze. Ama genel olarak çocuklarımla da en büyük değil, küçüklü büyüklü bir sürü pişmanlığım var. İşte Deniz bir sene daha bekleyebilirdi ilkokula başlamak için. Ne bileyim, derin bir süre yoğun bakımda kalmıştı doğumdan sonra. Acaba şart mıydı yoksa sigortayı düdüklemek için mi yaptılar? Hani böyle irili of, küçük küçük pişmanlıklarım var. Ama öyle keşke şunu farklı yapsaydım dediğim majör bir şey ilk anda aklıma gelmiyor. Çünkü işte sürece göre eğilip bükülüyoruz bir şekilde bence.

Bir yandan çok mahrem bir soru da bu yani. O yüzden bence burada bu kadar cevaplamak gayet çok güzel oldu. Teşekkürler. Peki benim size bir sorum var. Annelik böyle bir galiba anılar koleksiyonu gibi. Hem irili ufaklı, olay aksilik. Bu peki öncedenki bekar hayatınıza veya çocuksuz hayatınızla aynı mı? Yoksa hayır, seyir değişiyor yani. Drastik bir şekilde, çok büyük bir şekilde değişiyor yani. Bir daha bir onaylatayım. Koca bir evet değil mi bu soru? Çok büyük bir evet. Önceki hayatını unutuyorsun yani. Yok öyle bir şey. Bu böyle tek başına yaşadığın, kendini yaptığın, paranı ödediğin, kendini beslediğinle falan alakası yok. Şimdi bu sefer bambaşka bir şey. Bakım vermekle yükümlü olmayı tercih ettiğin bir insanın olmasıyla ilgili bir şey. Çocuklardan önce bizim iki tane köpeğimiz vardı ve şey derdi etrafımızdaki, biz çok onlara göre yaşıyorduk, bütün tatillerimizi onlara göre planlıyoruz, çok hayatımızın merkezindelerdi gerçekten. Ve siz çocuğa hazırlık yapıyorsunuz falan diyorlardı bize, çocuklu insanlar etrafımızdaki. O evet, bir şeyin güdümünde yaşamak veya ona göre plan yapmak açısından evet de yine de alakası yok yani. Çünkü bir tanesi maksimum 12-14 senelik bir birliktelik ve onda sınırları var yine. Ama ortalama bir ebeveynlik. Sağlıklı olduğu müddetçe her şey. Ömür boyu süren bir şey. Geri dönüşün yok. Neyle karşılaşacağını bilmiyorsun bir de. Bu kadar zor olabileceğini tahmin etmeyebiliyorsun. O yüzden hiç alakası yok bence yani. Fucking insan olmak ya. Yapına bağlanıyor. Biri şeyi sormuş, tanıdığımda biri. İkinizin beraber yan yana yapmak isteyeceği bir şey. Soru ikinize birden galiba diye. Bir de açıklama yapmış.

Bir ara bir Spotify listesi yapmaya çalıştık. Ah evet. Kaldı. Bitirin onu bu yıl. Onu bitirelim. Ne zamandır rakı içmek istiyoruz, bir yapamadık. Onu bir sonraki sefere gelmeden önce mutlaka programlayalım. Ama en çok bence konuşmaktı. Evet. Podcast'a vesile oldu gerçekten. Evet, o çok güzel oldu. Başka biri şunu sormuş. Bugüne kadar kadınlarla olan ilişkilerinizden, çalışmalarınızdan öğrendiğiniz ilk üç şey?

Şöyle aslında dayanışma ama bu dayanışma sadece bir kadınlık üzerinden de değil, hikayeler üzerinden dayanışma. Tek bir şeyden bahsedeceğim. Çünkü yani bu sorunun arkasından genelde şey geliyor, o niyetle sordumu bilmiyorum tabii ki veya bende öyle bir şey oluşuyor. Sanki kadınlarla çalışıyor olmak başlı başına, tek başına bir şeyler öğretmek zorundaymış. Gibi hayır. Bence öğretici olan ilişki ve konuşmak. Oradan çıkardığımda işte herkesin ayrı bir hikayesi var ama ortak yönlerimiz çok fazla ve oraları anlatmaya, anlamaya ve dinlemeye de ihtiyacımız var. En önemlisi herhalde o. Yani birbirimizin hikayelerini dinlemek çok iyi geliyor. Kaç ay oldu bilmiyorum.

Çok güzel söyledin. Yani bu benim kafamda döndürdüğüm bir şey. Mevfum olarak. Ama senin gibi güzel ifade hiç edememişim. Onu fark ettim. Aynen birbirimizin hikayeleri içinde dayanışmak mı dedin. Oradan bir şeyler yakalamak. Bir başka bir şey sormuş. Kafa sesini susturmak için küçük bir öneri.

Benim çok yüksek sesle konuşan bir iç sesim var. Aslında susturmak değil de ciddiye alıp almamayı tercih etmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Çok önerim yok ama onu susturmaya çalışmaktan ziyade o sesin ne anlatmaya çalıştığını bazen de haddini bilmesi gerektiğini ve bunun da benim elimde olduğunu fark etmeye çalışıyorum. Bu iyi geliyor. Yani sesi kısmak ya da yok etmek değil ama başka bir ses daha var, başka sesler de var. Onları kısmasını engellemeye çalışmak benim üzerimde uğraştığım bir şey.

Çok teşekkürler. Teşekkür ederim. Şimdi Elif tekrar ediyorum, Meğer Ben Feministmişim ikinci kitabı imza günü için buradaydı, TÜYAP'taydı. Doğan Kitap tarafından yayımlandı, Meğer Ben Feministmişim. Kendi hikayesi çok kitabın içinde var. Öyle bir deneme ama çok fazla hikaye barındıran bir deneme. O yüzden okuması çok keyifli. Teşekkür ederim Sebin. Bir deneme ama cümlesini de kurdun bu arada.

Felaket patlıyordum. Sana karşı değil, deneme türüne karşı. Kitabın olağanüstü, çok güzel. Ben sana bir şey söyleyeyim mi? O deneme kelimesinden ne kadar uzaklaşmışsam, yani denemenin ne olduğunu biliyorum, deneme yazdığımı da biliyorum. Bu kapak tasarlandığı zaman gönderdiler bana, son on ay için. Baktım, okey falan. Üzerinde de deneme yazıyor ya, ben onu kapağın denemesi zannettim.

Ondan sonra bunu da hiç açıklamamıştım bugüne kadar. Hatta dedim ki tasarımcıya, bunu bir de deneme yazmadan alabilir miyim? Hani sosyal medyada öyle paylaşacağım. Tamam falan dedi. Hatta sonra basıldı tabii internet sitelerine koymuşlar. Düştü bana işte hepsi burada da orada burada. Bir baktım kapakta deneme yazıyor. Allah dedim yanlış şeyi koymuşlar. Aman yarabbim falan. Hatta Aslı'yı aradım işte editörüme. O da aşırı panik oldu. Yanlış bir şey yapıldı zannetti falan.

Sonradan ortaya çıktı ki bu bir deneme olduğu için. Ay çok iyi hikaye. Çok tarihsiz bir resim. Ama ne bileyim hiç dikkat etmemiştim daha önce. Öncekinde yazmıyordu çünkü. Çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim. Umarım seni layıkıyla ağırlayabildim. Ne demek. Çünkü geldin Elif. Çok sağ olun. İlk konuk olduğum için de ayrıca heyecanlı hissediyorum. Çok teşekkür ederim. Elif'in kitabının arkasında şu yazıyor. Şimdi bırakın ev dağınık kalsın. Siz bu kitabı okuyun. Dansınız değişecek. Evet.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)