
2.967 kelime · ~15 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Yazın
geldiğini nasıl anlıyorsunuz? Havaların ısınmasından mı? İnsanların kendini serin sulara bırakmasından mı? Tatil yapmak falan gibi şeyler aklınıza ilk gelen cevaplardır herhalde değil mi? Ama yaz deyince benim aklıma tatilden başka şeyler de geliyor. Mesela televizyonu açtığımda 180 tane bisikletçinin Fransa'nın doğa güzellikleri içinde kaybolmasından anlıyorum ben yazın geldiğini. Öylesine bir kaybolma hali ki bu. İnsan doğa ve makinenin ahenk içinde dans etmesi gibi.
Hele bir de Netflix'te çıkan yeni Tour de France Unchained belgeselini izleyince bisikletin dinamiklerini çok daha çıplak bir şekilde görebildim ve hem yaza hem de bisiklet izlemeye dair heyecanım bir kat daha arttı. Off, zamanda geçmek bilmiyor bir türlü. Bir an önce 1 Temmuz Cumartesi günü gelse de 180 bisikletçinin o kıyasaya mücadelesini izleyebilsek ve bu yıl sarı mayoyu kimin giyeceğini öğrenebilsek. Aslında düşününce dünya üzerindeki en üst düzey 300 bisikletçiden sadece 180 tanesi burada olacak ve aralarından da yalnızca bir tanesi hedefine ulaşabilecek.
Bu da geriye kalan 179 sporcunun bir yıllık emeğinin boşa gitmesi demek. Özellikle de ikinci olan bisikletçi için çok büyük bir hayal kırıklığı bu. O bir kişiye yani sarı mayoyu kazanan bisikletçiye sahip olmak isteyen 20 takımsa diğer 8 bisikletçisini o kişiyi zirveye taşımak için görevlendirecek. Şimdi böyle düşününce çok garip geliyor aslında değil mi? Sonuçta bisiklet üzerinde tek bir kişi var. Buradan nasıl bir takım çalışması çıkarılabilir ki? Tenisi ya da dövüş sporlarını falan saymazsak en bireysel spor gibi gözüküyor bisiklet. Yüzlerce kilometreyi en önde bitirme hayali var işin ucunda. Ancak bunun için tek kişi olmanız hiçbir işe yaramıyor. En tepede yalnız olabilmeniz için arkada bir ekip çalışmasına ihtiyaç duyuyorsunuz.
Mesela dağlık etaplarda sizin geri düşmemeniz için kelimenin tam anlamıyla canını dişine takan takım arkadaşlarına ihtiyacınız var. Ya da bisikletinize bir şey oldu diyelim. Mesela lastiğin havası gitti. Ya da bisikletin zinciri attı. Hop takım arkadaşınızın bisikletini alıp yolunuza devam ediyorsunuz.
Bisikletini aldığınız takım arkadaşınızsa takım aracının gelmesini bekliyor ki yeni bisikletini alıp size destek olmaya devam edebilsin. Bir başka deyişle takımda alfalar ve betalar var. Evet bisiklet fiziksel dirence dayalı bir spor fakat direnç kadar önemli olan bir başka şey daha var. O da sporcuların karakteristik özellikleri.
Ancak bu alfa ve beta karakter meselesine girmeden önce Fransa bisiklet turunun tarihine bir bakalım istiyorum. Çünkü orada da ortak hedef doğrultusunda tek bir vücut olma durumu söz konusu. Bir ülkeyi ikiye bölen Dreyfus davasından bahsetmem gerekiyor öncelikle sizlere. 1899 yılında Fransa'ya kadar gitmemiz gerekiyor bunun için.
Bu dava, Yahudi asıllığı subay Alfred Dreyfus'un, Alman İmparatorluğu için casusluk yapmakla suçlanıp haksız yere mahkum edilmesi olarak biliniyor. Ayrıca insan hakların mücadelesi açısından da önemli bir kilometre taşı olduğunu söyleyebiliriz. Davaya tanıklık eden birçok kişi Dreyfus'un suçsuz olduğunu kanıtlamak için büyük bir çaba içerisindeydi. Hatta yazar Emis Zola'nın meşhur Jacques mektubu da Dreyfus davası sürecinde kaleme alınmıştı. Eğer bu mektubu merak ediyorsanız dilimize suçluyorum adıyla da kazandırılmıştı. Oradan bakıp okuyabilirsiniz. Neyse efendim. Zola'nın mektubu sayesinde dava tüm dünyada gündeme gelmişti ve Dreyfus'un özgürlüğünü kazanmasına büyük bir katkı sağlamıştı.
Bu dava Fransa'nın her alanı gibi basın dünyasını da etkilemişti çok haliyle. Çünkü birçok gazete basın etiğinden uzaklaşarak kendilerini davanın bir tarafı olarak konumlamıştı. Ve konumlandıkları nokta da Dreyfus karşıtlıydı. Ancak Dreyfus'a karşıt bir noktada durmayanlar da vardı. Mesela Lotto gazetesi.
Dreyfus'un haklı olduğunu düşünen Lotto Gazetesi dışarıdan bakınca basit bir spor gazetesi gibi gözüküyordu fakat böyle bir davayla ilgili gelişmelere de sayfalarında yer verebilecek kadar geniş bir yayın politikası vardı. Lotto ve onun hem rakibi hem de ideolojik olarak karşıtı olan Le Velo manşetlerinde karşıt görüşler yankılanıyordu. Le Velo, Fransa'nın en çok satan spor gazetesiydi. Hem dönemin Fransa'sında bulundukları konum, hem de rakiplerinin çok güçlü olması sebebiyle Lotto, eski bir bisikletçi olan, tecrübeli bir editöre, Henri Degrange'a ulaştı.
Henry Degrange'ın gidon üstünde olduğu dönemde edindiği saygınlık bisikletten sonraki kariyerinde de sürüyordu. Fransa'nın 19. yüzyıl edebiyat çevresinde Degrange'ı tanımayan biri olmadığı gibi onun yazdığı spor yazılarını okumak için sporla hiç ilgisi olmayan entelektüeller bile sıraya girerdi. İşte bu sebeple de Degrange'ın lotoya geçmesi çok hayati bir önem taşıyordu.
Lotto ekibi yaptıkları görüşmelerde Degrange'i ikna etmeyi başararak yolculuklarına daha güçlü bir şekilde devam etmeyi umuyorlardı. Ancak planları tutmamıştı ve gazetenin satışları da artmamıştı. Le Velo aradaki farkı oldukça büyütmüştü. Tirajların düşmesi Lotto için yolun sonunun da geldiğini gösteriyordu. Gazetenin yapacağı hiçbir şey kalmamış gibiydi. Yayın hayatlarına son vermek üzereydiler. Ta ki ekibin aklına bir bisiklet turu organize etme fikri gelene kadar. Bisiklet, dönemin Fransa'sında çokça tercih edilen kullanışlı bir ulaşım aracıydı.
Ayrıca insanlar kendi içlerinde amatör olarak sürekli bisiklet yarışları yapıyordu. Ama yine de bir sorun vardı. Bu turu organize edebilmek için gazetenin hem ideolojik hem de ekonomik açılardan dahil olamadığı dağıtım ağından daha da çekilmesi gerekiyordu. Çünkü bir yerden kısmak zorundaydılar. Bu noktada Degrange'ın aklına hem tura hem de gazeteye can suyu verecek bir fikir geldi.
Lotto beyaz kağıda basılıyordu fakat kullanabilecekleri en ucuz kağıt sarı gazete kağıdıydı. Degrange, gazetenin kağıdını sarıya çevirmeyi ve düzenlemeye hazırlandıkları Fransa bisiklet turunun galibine verilecek Mayan'un da yine bu renkte olması gerektiğini söyledi ekibine. Kısaca gazete bir ödülünde sembolü olacaktı. Tabii sadece ekip arkadaşlarına fikir vermekle yetinmedi Degrange. Bir de onlara turu düzenleyebilmeleri için gereken her şeyi yapmalarını sağlayacak açık çek takdim etti.
Tur için gereken çalışmalar çok kısa sürede tamamlandı ve 1903 yılının 17 Ocak günü Lotto, Fransa bisiklet turu bu sene manşetiyle çıktı okuyucularının karşısına. Bu baskı gazetenin o güne kadarki en yüksek tirajına ulaşmasını sağlamıştı. Fakat tirajlardaki çekişme kadar yoldaki yarışlar da çok zorlu geçiyordu. Zira Lotto'nun düzenlediği ilk Fransa bisiklet turu günümüzdekilerinden çok daha acımasız ve çok daha çetin bir yarıştı. Bisikletçilerin hiçbir koruması olmadığı gibi etaplar da bugünküne kıyasla 150-200 kilometre arasında değil, 450-500 kilometre arasıydı. Ayrıca bu etaplar bir gün değil, üç gün. Evet şaka değil, tam üç gün sürüyordu.
Henry de Grange ve Lotto ekibi tura çektikleri seyirci sayısından memnun olsalar da, tirajlar açısından umdukları ilgiyi ilk başta göremediler. Hatta 2. edisyon öncesinde Le Fin yani son manşetiyle bastılar gazeteyi. Ancak bu sayıyı hemen dağıtıma göndermediler. Ekiptekiler 2. edisyonun da bitmesini, alacakları reaksiyona göre karar vermelerinin daha sağlıklı olacağını savunuyorlardı.
De Grange da ekibinin görüşüne saygı duyarak turu gerçekleştirmeye onay verdi. 1904'te başlayan ikinci turla beraber tirajlar daha ilk günden 50 bin artmıştı. İkinci ve üçüncü etap arasında 30 bin daha arttı ve derken… Tur bittiğinde günlük 150 bin tirajı görmüştü günümüzün efsanevi gazetesi Lucky Pin atası olan Lotto.
Dahası en önemli nokta gördükleri satış rakamı da değildi. Asıl başarıları onları okumaya başlayan insanları tur bittikten sonra tutabilmeleri ve kemik bir okuyucu kitlesine dönüştürebilmeleri olmuştu. Sonraki senelerde Fransa bisiklet turu ve loto sadece Fransa'da değil Avrupa'da da dikkat çekti. Mesela İtalya'nın hala en önemli spor gazetelerinden biri olan La Gazzetta della Sport da 1909'da kendi yarışlarını, İtalya bisiklet turunu başlattı. Selefi, Fransa bisiklet turuyla aynı anlayışa sahipti bu organizasyonda. Turu kazanan sporcuya verilen mayo, gazetenin kağıdıyla aynı rengi yani pembeyi paylaşıyordu.
Şimdi gelelim bu turun ve mücadelenin neden bu kadar ilgi çektiğine. Günümüz dinamiklerini düşününce bisiklet pek de ilgi çekmesini bekleyeceğimiz bir spor değil. Şimdi itiraf edelim biz bizeyiz. Sonuçta 90 dakikalık bir futbol maçını bile tam odaklı bir şekilde izleyemiyoruz artık. Ama Fransa, İtalya ya da İspanya gibi etap başı 5 saat süren ve 3 haftaya yayılan turlar hala izleyici kitlesini genişletebiliyor.
Buradaki en önemli etkenler tabii ki tur vesilesiyle o ülkeyi çok kapsamlı bir yolla görebiliyor oluşumuz. Özellikle ülkemizdeki bisiklet anlatıcılarının yarış esnasında yaptığı entelektüel sohbetler turu daha da bir keyifli hale getiriyor bence. Bu da aslında tıpkı lotonun zamanındaki yayın politikası gibi sporla hayatı birleştiren bir etki yaratıyor. Fakat insanların bu spora ilgi duyuyor olmasının başka sebepleri de var. Temelde insanlar bir kazanan etrafından kendini tanımlamayı ya da taraf olmayı çok seviyor biliyorsunuz. Düşünsenize sokakta denk gelseniz tanımakta bile güçlük çekeceğiniz bir bisikletçinin yaptığı her atakta heyecandan ayaklanıveriyoruz.
Çok garip ve bir o kadar da çok insani bir duygu bu. Çünkü insanlar başarı hikayelerine tanıklık etmenin ötesine geçip birilerini ideolleştirerek kendi hayatlarında yeni kapılar açabilmenin peşinde. Kazanan olmak da böyle bir sorumluluk yüklüyor insana. Ancak söz konusu bisiklet olunca bu durum çok daha dramatik bir hal alıyor çünkü 20 takım 9'ar sporcu ile geliyor ve her takımın katıldığı yarış için farklı bir hedefi var. Bir kısmı etap kazanmayı, bir kısmı mücadeleci olmayı ve büyük bir çoğunluğu da doğal olarak o sarı mayoyu hedefliyor.
Gel gelelim Tura Sarımayo hedefiyle gelen takımların bu hedeflerini gerçekleştirebilmesi için bazı fedakarlıklar yapması gerekiyor. Zira Sarımayo 9 kişilik takımla sadece 1 bisikletçiye gidebilir. İşte o 1 kişi için pedal çeviren diğer bisikletçilere de domestik deniyor. Peki kim bu domestikler? Hemen açıklayayım. TDK'ya göre domestik kelimesi evcil anlamına geliyor. Bisiklete uyarladığımızda da karşımıza benzer bir sonuç çıkıyor aslında. Takım kararlarına ve liderine karşı gelmeyen, genellikle uysal sporcular oluyor bu domestik dediğimiz kişiler.
Mesela dağlık etaplarda yani irtifanın yükseldiği yerlerde liderinin önüne geçerek hava akımını karşılıyor ve bu sayede takım arkadaşlarının etabın sonuna daha güçlü gitmesini sağlıyor bu domestikler. Aynı hani kuş sürülerinde de görürüz ya havada böyle bir V formunda uçarlar. Aynı mantıkla burada da bisikletçiler benzer bir yapılanmayı. güdüyorlar ve izliyorlar. İşte o bir kişinin 21 etapın ardından Paris'teki podyumun en tepesinde sarı mayoyla durabilmesi için diğer 8 sporcunun da canını dişine takması gerekiyor. Göçmen kuşlar gibi. Özetle, bir bisiklet turunda başarı, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için duruşu sayesinde geliyor diyebiliriz.
Yine de ne olursa olsun oraya yarışmaya gelen sporcuları ortak hedef için kenetleyebilmek ne parayla ne de başka vaatlerle sağlanamaz. Burada bir egodan arınma, kendini birey olarak görmenin ötesinde ortak bütünün bir parçası olarak hareket edebilme düşüncesi de yatıyor. Ki zamanında lider olan sporcuların ya başarısızlık ya da yaşlanarak sonradan domestiğe dönüşmesi gibi durumları da görüyoruz. Bakın bu aklıma bambaşka bir şeyi getirdi benim. Sıkı 111 Hertz dinleyicileri bilirler. Frank Herbert'ın Dune serisini çok seviyorum ben ve bu seride hayata dair bazı izler de bulup paylaşmaya çalışıyorum. Gerek burada gerek videolarımda. İşte lider bisikletçilerin zamanla domestiğe dönüşme konusu bana ilk kitapta geçen şu cümleyi hatırlatıyor.
Zihin bedene emredince beden itaat eder. Ama zihin kendi kendine emredince direnişle karşılaşır. Çünkü güce yaklaşan insanların bir şeye itaat edebilmesi için kendi zihninin sıkışmış kapılarını aralayabilmesi gerekiyor. Çok zor bir şey bu. Yine de aklıma takılan farklı bir nokta daha var. Bu takım liderleri neye göre seçiliyor? Kim seçiyor? Nasıl takım lideri olunuyor?
Bu konuya geleceğiz ama ben de konuşurken dik bir yokuşta pedal çevirir mişçesine yoruldum arkadaşlar. Ki birazdan konuşacağımız konular daha da dik bir etapı andırıyor bana. O yüzden şimdi kısa bir mola verelim. Geri dönünce biraz da bu alfaları çekiştiririz tamam mı? Alfalar ve betalardan bahsediyorduk. Tamam domestikler birer beta. Peki ya alfalar? Onlar kim? Hadi biraz da bunu konuşalım.
Bir takımın liderini belirleyen detaylar çok fazla değişkene sahip olsa da aslında temelde iki madde yer alıyor. Bunlardan ilki sporcunun fiziksel kapasitesi. Öncelikle bir bisikletçiye baktığınızda basketbolcu ya da voleybolcu gibi heybetli bir fizik görme şansınız yok. Aksine sizin bizim gibi insanlarla karşılaşıyorsunuz. Genellikle 1.70 boylarında işte 55-60 kilo ağırlığında ince insanlar oluyorlar. Çünkü fizikleri böyle olmak zorunda. Zira her etap düzlüklerden ve sonda atılan sprintlerden oluşmuyor. Her etap böyle olsa daha kalıplı ya da daha atletik olmak sporculara bir avantaj sağlayabilirdi elbette. Ancak sporcuların ayrıştığı esas nokta zamana karşılar ve dağlara çıkılan etaplar oluyor.
Çünkü deniz mesafesinden yukarı çıkıldıkça doğal olarak nefes almak zorlaşıyor. Ve nefes almak zorlaştıkça da uzun boylu ve kalıplı olmak onlara zarar yazıyor. Çünkü ciğerlerinize çektiğiniz sınırlı hava sabitken kalbinizin pompaladığı kanın ulaşım anının daha kısa olması sporculara avantaj sağlıyor. Bu sebeple de bisiklette bahsedilen fiziksel kapasite kavramı diğer sporlardan alışkın olduğumuz güç ve heybet değil.
dayanıklılık ve vücudundan tam performans alabilmek anlamına geliyor. Şimdi gelelim diğer konuya. Yani kişilik meselesine. Bisiklette başarıyı istiyorsanız alfa bir karakter olmaktan başka şansınız yok. Çünkü ekibinizin alfası olduğunuzu belli etmezseniz ne olduğunu anlayamadan hiyerarşide geriye düşer ve alfaya hizmet eden bir betaya dönüşürsünüz.
Bu doğrultuda çok üst düzey bir fiziksel kapasiteye sahip olsa da hırslı olmayan, kolay pes eden, en önemlisi de rekabetten çekinen birinin takım lideri olma şansı kalmıyor. Çünkü önceki maddede açıkladığım fiziksel yetkinliklerin altını doldurabilmek için çelik gibi sinirlere ve hiçbir olumsuzluktan etkilenmeyecek zihinsel bir dirence sahip olmak gerekiyor. Ben bunu bir örnek vererek anlatmanın çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. 2017'de İtalya bisiklet turunu kazanan Hollandalı bisikletçi Tom Dumoulin bu konuda verebileceğim belki de en iyi örnek. Dumoulin o sene İtalya'ya geldiğinde kariyerinde bir ilki yaşamıştı. İlk defa bir büyük turda takım liderliği görevine layık görülmüştü ki önceki senelerde domestiklik yaparak beta olmanın psikolojisini de gayet iyi öğrenmişti.
Gel gelelim, Nairo'a Quintana'yla girdiği rekabet akıllara kazınmış ve ilk denemesinde bir büyük tur zaferine ulaşan Dumoulin artık herkesin tanıdığı bir sporcu olmuştu. Ve bakıldığında iki önemli özelliği vardı kendisinin. İlki, zamana karşı etaplarda çok etkiliydi. Bisikletiyle tek vücut olarak rüzgarın ya da havanın oluşturabileceği direnci kırıyor, hızlı bacakları sayesinde rakiplerine göre öne çıkıyordu.
İkinci özelliği ise dağlık etaplarda kendini paralamıyor oluşuydu. Takım arkadaşlarıyla arasındaki uyuma eklenen yüksek direnci herkesin bacaklarının bitebileceği yerlerde onun hala ayakta kalmasını sağlıyordu. Böylece en korkulan dağlık etapların üstesinden gelebiliyordu. Sakatlıklar geçiriyor, tahmin edilenden önce iyileşip gidonun başına geri dönüyordu. Kısacası fiziksel olarak en ufak bir zaafı yoktu.
Fakat... Hep öyledir ya... Fakat... Dumoulin'in bütün bu fiziksel artılarını yok saydırabilecek kadar önemli bir zaafı vardı.
Mental direnci çok zayıftı. Sonraki süreçte liderlik beklentilerini karşılayamayıp en güçlü takım olan Jumbo-Visma'ya baş domestik olarak geçmişti. Neden böyle yaptığını emekli olduktan sonra öğrenmiş olduk. İtalya'yı kazandıktan sonra mental olarak çok zorlandığını ve majör depresyon geçirdiğini açıklamıştı Dumolin.
yine de büyük zaferinden sadece 5 sene sonra 2022'de daha 32 yaşındayken spordan emekli olmuştu. Bu tür hikayeler ben spora kısmen mesafeli ve uzak olsam da bana hayatın başka alanlarındaki durumları hatırlatıyor. Mesela kendimden bir örnek vereyim. Bir içerik üreticisi olarak ben de adeta bir maraton şeklinde işte haftada bir podcast en az birkaç tane video çeşitli uzunluklarda yatay dikey vesaire derken sürekli bir araştırma okuma bunlardan bir sonuç çıkarma bir perspektif oluşturma ve bunları da yazıya geçirme mücadelesi veriyorum ve benim gibi olan pek çok arkadaşımın burn out denilen bu tükenmişlik sendromuna kapıldığını görüyorum. Şimdi bunu dinleyen sizler de belki bir bilgi çalışanısınız veya bir öğrencisiniz, benzer durumlardan geçiyor olabilirsiniz. İşte hayatın bambaşka alanlarından, sadece seyircisi olduğumuz spor gibi bir takım mücadelelerden çıkartabileceğimiz bu tür dersler belki bizlerin de işine yarayabilir diye bir böyle dipnot girmek istedim hikayemin bu aşamasında.
Dedim ya Dumoulin genç yaşında, 32 yaşındayken spordan emekli olmuştu diye. Ancak hem fiziksel hem de mental olarak güçlü biri vardı ve sadece kendini değil sporunu da dünyaya tanıtacaktı bu bisikletçi. Kim olduğuna dair bir tahminde bulunmak ister misiniz? Biraz kopya vereyim mi? Ay'a ilk çıkan Louis Armstrong'la aynı soy ismini taşıyor dediğimde birileri geldi mi aklınıza? Ya da hani şu doping skandalları?
Evet, doğru bildiniz. Lance Armstrong'dan bahsediyorum. Aslında Lance'in hikayesi de birçok kırılma noktasına sahip. 1992-96 yılları arasında herkesi heyecanlandıran genç bir yetenekti kendisi. Fakat kariyerinin yükseliş evresinde yakalandığı testis kanseri bisikletseverlerin hevesini kursağında bırakmıştı.
Doktorlar kurtulmasına imkan dahi vermiyordu. Hatta bazı spor yazarları tarafından Lance ölmeden mezara koyulmuştu bile. Oysa hasta yatağında canıyla boğuşurken zihnini bir şekilde iyileştiğinde geri dönüp kazanacağı turlara doğru hazırlıyordu. Alfa kimdir ve ne yapar diye soran olsa Lance Armstrong'un rekabetçi kimliği çok rahatlıkla örnek verilebilir.
Doktorların yaşaması için %10 şanslanıdığı Lance Armstrong bir sene sonra kanseri tamamen atlatıp 1998 yılında zihnini ve fiziğini hazırladığı yere bisiklete dönmüştü bile. Dönmek dene kelime fırtına estirdi, fırtına. Bisikletin en büyükleri Eddy Mertz'in, Jacques Anquetil'in ve Miguel Umbre'nin başaramadığını başarıp tam 7 kere üst üste Fransa bisiklet durumu kazandı. 7 kere. Bisiklet turlarını takip edenler bilirler. Bu ulaşılması imkansız gibi gözüken bir başarıdır. 7 kere kazandığı yetmezmiş gibi en yakın takipçisiyle arasındaki farkın 1 dakikadan az olduğu turlarda galibiyetin yetersiz olduğunu dile getiriyordu kendisi. Tıpkı Icarus gibiydi Lance Armstrong. Yeryüzünden o kadar yüksekte uçuyordu ve o kadar rakipsizdi ki ona en yakın şey güneş gibi gözüküyordu.
İkarus gibi güneşe doğru yükseliyordu, kanat çırpıyordu lens ve sonu da İkarus'unki gibi olacaktı. 2005'te emekli oldu fakat bisikletten sadece 4 yıl uzak kalabildi. 2009'da gidon başına geri döndüğünde hakkında ortaya çok sayıda doping iddiası atılmıştı. Lens'in eski takım arkadaşları ve rakipleri teker teker doping sebebiyle spordan men edilip tüm başarıları silinirken o, podyumda yer almaktan geri durmuyordu.
Lakin, 2011'e geldiğimizde Lenz, iyiden iyiye köşeye sıkıştı ve bir daha geri dönmemek üzere bisikletten emekli olduğunu açıkladı. Emekli olarak bu kaostan kurtulabileceğini sanıyordu ancak işler hiç de hesapladığı gibi gitmedi. Hakkında açılan yüzlerce doping davasının tamamında suçlu bulundu Armstrong. Elde ettiği tüm başarılar ve kazancı silinirken eski sponsorları da zedelenen marka imajları sebebiyle onun aleyhinde davalar açtı.
Tüm bu süreç bittiğinde evini ve arabalarını satıp borçlarını zar zor kapatan Armstrong'un elinde bisiklet kariyerinden geriye sadece kanser olmadan önce kazandığı başarıları kaldı. Tıpkı Icarus gibi, Balmumundan kanatları güneşe o kadar yaklaşmıştı ki yanarak yok oldu ve ulaştığı zirveden denize çakıldı. Bazen en iyi fiziksel kapasiteye ve mental dirence sahip olmanın da yetmediğini gösteriyor bize Armstrong'un bu hikayesi. Sporcu etiği ve dürüstçe mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor bizlere onun kariyeri. Yani ne demek bu? Alfa olmak tek başına yeterli değil.
sporcu ahlakı rekabetçi ortamlarda vazgeçmememiz gereken yegane olgu. Tıpkı atamızın bir zamanlar söylediği gibi biz de sporcunun ahlaklı olanını sevmeliyiz galiba değil mi? Bunu unutmamak gerek. İster Fransa bisiklet turu için olsun, isterse hayatın herhangi bir alanında ekip olmak, egolardan arınmak, doğru stratejiyi doğru kişi için seçmek, vaat edilmiş topraklara yani başarıya götürüyor insanları. Fransa bisiklet turunu başlatan Loto gazetesinin direnip sonradan Le Kip ismiyle dünyanın en çok satan spor gazetelerinden birine dönüşme hikayesi de böyle. 120 yıldır süre gelen o bisiklet turunun da. Bakın bu da bana başka bir şeyi hatırlattı şimdi. Aynı Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabında dediği gibi. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz.
Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır, tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kimi işine, kimi sanatına. İşte ekip olmak ve birbirinin başarısı için mücadele etmek de buna benziyor. Sallanan, korkuluksuz bir köprüden düşmemek için en çok ihtiyaç duyulacak şey, hatta başlı başına bir zenginlik bu.
Aksi halde şu an adını bilmediğimiz ya da hatırlamadığımız birçokları gibi yuvarlanıp kayboluruz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.