
2.110 kelime · ~11 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
2023'te damalı bayrağı birinci sırada ilk kez gören isim oluyor. Aksar Sepe'nin kez ona galibiyetle başladığını görüyoruz. Vay be ne yarıştı ama. 3 aydır bunu bekliyordum. Beklediğime de değdiğini söyleyebilirim. Eski ve yeni şampiyonlar arasında da güzel bir rekabet izledik. Bu görmeyi fazlasıyla özlediğim bir aksiyondu. Şimdi neden bahsediyorsun diyeceksiniz. Dünyanın en hızlı arabalarının ve en iyi sürücülerinin yarıştığı Formula 1'den tabii ki. Malum dünyanın en hızlı ve teknolojik otomobillerinin rekabeti son yıllarda tekrar popülerleşti. Hala birçok insan tarafından spor olup olmadığı bile tartışılsa da bu organizasyona duyulan ilgi artmaya devam ediyor. Ben de bu yarış atmosferini sizinle birlikte simüle edelim istedim biraz. Şu an aracımız gridle yarışa hazırlanıyor. Biz de o sırada bu hız tutkusunun geçmişinden konuşalım biraz.
Bazılarınızın bildiği üzere 70 küsur yıldır çok yüksek hızda giden bu araçları izliyoruz. Hmm... Sadece 70 küsur yıldır mı izliyoruz acaba? Bence bu hız tutkusu çok daha geniş bir süreyi kapsıyor. Nerede başladığını tahmin edebilir misiniz? Bence cevabı duyunca çok şaşıracaksınız.
4. yüzyılda Bizans dönemindeki İstanbul'dayız. Evet İstanbul'da. Bizans döneminde insanların eğlenebildiği sayılı etkinliklerden birinin atlı araba yarışları olduğu gayet iyi biliniyor.
Ancak o dönem atlı araba yarışları rekabetçi birer müsabaka değildi. Hipodromda gerçekleşen yarışlara katılan sporcular aynı kıyafetleri giyiyordu. E bu da tribünlerde mücadeleyi izleyenlerin kimin önde kimin arkada olduğunu anlayamamasına ve ilginin hipodromdan uzaklaşmasına neden oluyordu tabii ki. Bunun üzerine kritik bir karar alındı. Yarışlarda yer alan takımlar farklı renklerde kıyafetler giyecekti.
Seçilen ilk iki renk de kırmızı ve beyazdı. Eski Roma İmparatoru Augustus döneminde ise iki takım daha rekabete dahil oldu. Maviler ve yeşiller. Bu takımların renk seçimlerinin altında elbette bir sebep yatıyor. Yeşiller toprağı, maviler suyu, kırmızılar ateşi, beyazlarsa havayı simgeliyordu.
Aslına bakarsanız yeşiller ve maviler dışında da kazanan pek olmuyordu. Bu iki takım yarışları adeta domine ediyorlardı. Artık yenilmekten bıkan diğer takımlar da yeşiller ve mavilere katıldı. Bu da tarihte bilinen ilk derbinin ortaya çıkmasını sağladı. Tıpkı ilerleyen yıllarda Formula 1'e yansıdığı gibi bu takımlar sadece sporla anılmıyordu elbette. Doğu Roma'da zenginler tarafından finanse edilen bu takımlar, üyelik sistemiyle aidat topladıkları için ekonomik bir düzen de oluşturmuşlardı.
En yüksek giderleri ise popüler ve başarılı sporcuların transferleri için ödedikleri paralardı. Takımlar şehrin farklı bölgelerini kendilerine ev belirlemişti. Rakiplerinin bölgesinde vakit geçirmektense çekinir olmuşlardı. İşte bu rekabet hali müsabakaların seviyesini yükseltiyordu. Ve heyecan arttıkça da sporun popülerleşmesi hızlanıyordu. İşte bu yeşiller ve mavilerin ezeli rekabetini Formula 1'in başını çekeceği motor sporlarının atası olarak değerlendirebilmemiz mümkün.
Evet, işin tarihsel kökeninde böyle bir hikaye var. Ancak teknolojinin gelişmesiyle birlikte yarış organizasyonları da elbette bir değişim gösterdi. Hikayenin bu kısmını anlayabilmek içinse 4. yüzyıldan 20. yüzyıla yani Formula 1'in başlangıç dönemine bakmamız gerekiyor. Lafını ben mi kesiyorum ama aracı formasyon turuna hazır Barış. Anlaşıldı, ben de formasyon turuna hazırım.
Ne diyorduk? Bugün bildiğimiz Formula 1'den önceki Formula 1'i görmek için 20. yüzyıla 1930'lara gitmemiz lazım diyorduk değil mi? Avrupa Motor Yarışları Şampiyonası adı verilen bu organizasyonu dönemdaşlarından ayıran net bir kural vardı.
O kuralda her aracın benzer güce sahip olma zorunluluğu. Hiçbir takım istediği gibi harcama yapamayacak, araçlar aynı prensiple tasarlanacak, kısaca bir standart belirlenecekti. Böylelikle pilotlar arası rekabet artacak ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında yani yeni yeni hayata dönmeye çalışan Avrupalıların ilgisi çekilecekti. 1939'a kadar bu planın hiç de fena gitmediğini kabul etmemiz lazım. Ancak kısa bir süre sonra dünya ikinci kez bir savaş çemberinin içine düştü. İkinci Dünya Savaşı esnasında Avrupa Motor Yarışları Şampiyonası devam etmedi elbette. Yarışların gerçekleştiği dönemde gördüğü ilgiyi ve bitmesiyle birlikte oluşan boşluğu fark eden hız tutkunları ancak 1945'te, savaşın sonlandığı dönemde bir araya gelebildiler.
Ertesi yıl ilk Formula 1 yarışını düzenlemek için İtalya'nın Torino kentindeki Valentino Park pistini seçtiler. Fakat burada yapılan yarış puan ya da ödül verilmediği için resmi sayılmadı. İlk resmi yarış 4 sene sonra Birleşik Krallık'ın tarihi pisti Silverstone'da gerçekleşti. 13 Mayıs 1950'de gerçekleşen ilk yarış eski bir hava üssü olan Silverstone'da yapılırken Kraliçe Elizabeth'den Başbakan Clement Attlee'ye kadar Birleşik Krallığı'nın önde gelen tüm simaları pistin tribünlerinde yerlerini almıştı bile. Bunun yanında tribünler ve pisti gören her bir boşlukta yüzlerce insan vardı.
Orada olanlar tarihi bir organizasyonun bir ilkine tanıklık ettiklerinin farkındalar mıydı bilinmez. Ancak uluslararası büyük markalar Formula 1'in ayak seslerini çoktan duymaya başladılar. Formula 1'in büyük otomobil markalarının ötesinde pilotların da yarışı olduğu gerçeği olumlu ve olumsuz örneklerle kısa sürede anlaşıldı. Mesela Juan Manuel Fangio'nun kazandığı 5 şampiyonluğun en ayırt edici noktası bu şampiyonlukları 4 farklı takımda kazanması. İki kere Maserati, birer kez Alfa Romeo, Mercedes ve Ferrari'de kazandığı şampiyonluklar yıldız pilot kavramının ortaya çıkışını sağlarken pilotların en az takımlar kadar önemli olduğunu da bize gösteriyordu.
Bu durum günümüzde dile getirilen ''Araba şampiyon yapıyor, pilot o kadar önemli değil'' tezini yaklaşık 70 sene önceden çürütüyor aslında. Ancak az önce de söylediğim gibi tüm örnekler olumlu değil tabii ki. Maalesef kazanılan ekonomik avantajlar sadece araçların hızlanması için teknolojik gelişmelere ve patronların cebine gidiyor. Bu da pilotların güvenliği için hiçbir şey yapılmadığı gerçeğiyle yüzleşmemize sebep oluyor.
Size bunu şöyle acı bir örnekle izah etmek istiyorum. Formula 1'in ilk 20 yılında şampiyonluğa ulaşan pilot sayısı 12. Ve bu 12 pilottan tam 5 tanesi pistte yarışırken hayatını kaybetti. Aracı başlangıç prosedürüne getirmen lazım. Yarış başlıyor. Tamam, yarışa hazırım. Tüm ekibe sorunsuz bir yarış diliyorum.
Hadi Beklediğimden çok daha iyi bir kalkış oldu. Biz bu arada hikayemize devam edelim. Yarışırken hikaye anlatamayacağımı zannediyorsanız çok yanılıyorsunuz. Geçmişte yetersiz kalan güvenlik önlemlerinden bahsediyordum ya. Günümüzde Ayrton Senna ya da Nicky Lauda kadar çok hatırlanmıyor belki ancak araç güvenliğinin yetersiz olması sonucu gerçekleşen kazaların arasında belki de en acısı 1970'te bakalım. şampiyonluğa ulaşan Johan Rint'in başına gelenlerdi.
Johan Rindt 1964'te başladığı Formula 1 kariyerinde 1969'a kadar mücadeleci araçlarla yarışamadığı için pek de bilinen bir isim değil. Ancak 1969'da tulumlarını giydiği Lotus ona çok hızlı bir araç verdi ve sezonu 4. sırada tamamladı. Lotus'un aracı çok hızlı olsa da pek dayanıklı değildi ve birkaç kez riskli kazalar yaparak yarış dışı kalmıştı. Ancak Avusturyalı pilot için ertesi sezon harika başladı. Aldığı arka arkaya galibiyetlerle sezonu daha başında bitirmişti.
Sonra yeni Lotus 72'nin adına Rint başladı dominanma. Rint, antrenman turlarında hızlı gözükse de bir turlu aracından istediğini alamıyordu ve pis üstünde durmakta zorlanıyordu. Attığı son turla 12. sıraya oturan Rint'e telsizden gelen talimatın sonucu fazlasıyla ağır olacaktı. Rint, fena atmadığı turunu tamamlamak için son virajı geçmeye hazırlanıyordu ki birdenbire aracının sol tarafının kontrolünü kaybetti ve bariyerlere çarptı.
Çarpışma esnasındaki hızı saatte yaklaşık olarak 250 km'ydi. Bu kaza sonrası Rindt hayatını kaybetti. Sezonun ilk yarısında kazandığı yarışlar kendisine şampiyonluğu getirmişti ama o maalesef bunu görememişti. Formula 1'de kendi şampiyonluğunu göremeyen tek pilot olarak tarihteki yerini aldı.
Rint'in ölümü Formula 1'in teknoloji kadar güvenliğe de yatırım yapmasının ilk adımı oldu. Zaman içinde çok yüksek sıcaklıklara dayanabilen yarış tulumları, 75 G kuvvetine kadar dayanabilen kasklar ve halo gibi koruyucu parçalar tasarlandı. Böylece saatte 300-350 km'lere çıkabilen bu araçlar hızlı giden birer tabuta dönüşmekten kurtulmuş oldular. Bu arada ben de pist üstünde durmakta zorlanıyorum. Galiba lastiklerim aşındı ve aracın ön kanadında bir sorun var gibi gözüküyor. Yol tutuşumda bir şeyler yolunda değil gibi. O yüzden hemen PİT'e gelmen lazım. PİT hazır Barış. Motor PİT'e gel. Lastiklerini ve ön kanadını değiştireceğiz. Tamam geliyorum.
Heh tamam. Red Bull Racing gibi 1.8 saniyede pit stop yapıp rekor kırmak fazlasıyla zor elbette ama bu yarışları devam ettiren şey de sponsorlar. Bugünkü stratejimiz olan tek pit stopu tamamladık. Şimdi yumuşak lastikleri de taktığımıza göre hızlanıp şu yarışı bir güzel kazanalım.
Hızlanmak demişken, Formula 1'i önce hızlandırıp milyar dolarlık bir endüstriye dönüştüren, sonra da büyük bir güç kaybı yaşamasına sebep olan Bernie Ecclestone gerçeğinden de bahsetmemiz gerekiyor. Bir süre organizasyonda farklı görevler alan Ecclestone, en nihayetinde Formula 1 Markalar Birliği'ne yani FOCA'ya başkan olup takımları ve takım sahiplerini örgütlemeye başladı. Planı basit ama etkiliydi. Güvenlik önlemlerini arttıracak, pilotların rekabetini en üst düzeye çıkartacaktı. Böylece takımların da gelirini arttıracaktı. Bunun yanında yarış organizasyonları konusunda kendisine tam yetki verilmesini sağlayıp Formula 1'in gelir kalemlerini çalışır hale getirmişti. Kısacası şu anki Formula 1'de arşa çıkan parayı veren düdüğü çalar fikrinin atası Bernie Ecclestone'du.
Tabii ki Formula 1'den bahsedip işin teknoloji kısmındaki gelişmelere değinmezsek olmaz. Kinetik enerjiyi yeniden yakalamayı sağlayan KERS, sürüklemeyi azaltan DRS, aktif süspansiyonlar, karbonfiber kaplamalar ve daha birçok teknolojik gelişme uzman mühendisler tarafından bu araçlara entegre ediliyor. Ancak yakın gelecekte daha da önemli bir teknolojik gelişmeyi göreceğiz bu araçlarda. Şu an kullanılan turbo V6 motorların yerini önümüzdeki 10 yıl içinde elektrikle ya da hidrojenle çalışan tasarımlara bırakılacağı düşünülüyor. Bu doğrultuda Formula 1, 2030'a kadar sıfır karbon ayak izine sahip bir organizasyon olmayı planlıyor. Ancak bu çalışmalara erkenden başlayanlar da var.
Örneğin Red Bull Racing takımı Gold Standard isimli bir kuruluşla işbirliği yapıp Noble adında bir projeye start vermişti. Bu projeyle hızlıca sıfır karbonlu bir araç tasarlamayı istediklerini ve ilk etapta sezon başına karbondioksit emisyonunu 5000 ton azaltmayı hedeflediklerini duyurdular. Teknolojik gelişmeler bu organizasyonun en önemli unsurlarından biri elbette fakat en az onun kadar önemli bir başka şey daha var. İletişim. Ve az önce ismini andığım Ecclestone'un bu alanda pek de maharetli biri olduğu söylenemez. Mesela Formula 1'i gençlerin takip etmesi beni ilgilendirmiyor. Paraları var mı? Yok. Formula 1'i sadece parası olan yaşlı insanlar takip edecekse sorun yok. Benim hedef kitlem onlar demiş kendisi. Bunun pek de doğru bir iletişim yöntemi olmadığını söyleyebiliriz herhalde değil mi?
ve hikayenin gidişatı da zaten biraz bunu gösteriyor. Zira Ecclestone'un kullandığı iletişim yöntemi onun Formula 1'i satmak zorunda kalmasıyla sonuçlandı. 2017'de ABD'li bir medya kuruluşu olan Liberty Media, 4.4 milyar dolar karşılığında bu organizasyonu satın aldı. Liberty Media, Formula 1'i satın aldığı gibi, Ecclestone'un zengin, yaşlı, beyaz, erkek sporu fikrinin dışında kendilerini konumlandırmak istediklerini de belli edip, Formula 1'in YouTube ve sosyal medya hesaplarını da aktif hale getirdiler.
daha gençlik odaklı bir iletişim kurmayı tercih ettiler ki bu da son derece başarılı oldu. Sosyal medyadaki etkileşimleri 2020-2022 arasında %99 oranında artarken tam 810 milyon tekil kullanıcıya ulaştılar. Dedik ya son yılların en popüler konularından biri Formula 1 diye. İşte ana sebeplerinden biri de bu. Ama daha da önemli bir sebebi daha var. Drive to survive.
Formula 1'de, adım almak zorunda değilsin. Agresif olmak zorunda değilsin, agresif olmak zorunda değilsin. Güzel olmak zorunda değilsin, güzel olmak zorunda değilsin. Araba içinde olmak zorunda değilsin.
Geçtiğimiz günlerde Netflix'te 5. sezonu yayınlanan seri, Formula 1'e adeta hayat öpücüğü verdi. Her yarış sezonunun ardından o sezonda yaşananları 10 bölümde anlatan seri, 2019'dan beri bu motor sporuna duyulan ilgiyi büyüten bir etki yaratıyor. Seri sayesinde organizasyon eski izleyicilerini geri kazandığı gibi yeni nesilden yeni hayranlar da elde etti. Ancak Drive to Survive'a eleştiriler de gelmiyor değil. Nasıl mı? Açayım hemen. Bu Drive to Survive, Formula 1'e yeni başlayanlar için iyi bir başlangıç noktası olarak kabul edilebilir ancak geride bıraktığımız hafta sonu başlayan yeni yarış sezonu
Yarışları Drive to Survive ile izlemeye başlayanlar için aslında 5. sezonu ifade ediyor. Bu da demek oluyor ki ilk sezonla izlemeye başlamış olan kişiler için Drive to Survive artık yeterli bir içerik değil. Çünkü sezonu anlatmak ya da hikayeleştirmeyi bilgi temelli yapmaktansa, hibrit rekabetler yaratıp onun üzerinden çatışmalar kuruyor bu seri.
Bunu sadece ben ya da izleyenler de söylemiyor üstelik. Mercedes takımının patronu Toto Wolf de dizinin 5. sezonunda bundan yakınıyor. Seriyle ilgili hislerini... Sizin
yaptığınız iş belgesel değil, belgeselden daha çok Top Gun'a benzer bir şey yapıyorsunuz, sözleriyle açıklıyor kendisi. Dizi tartışmalara neden olsa da hala bu organizasyona yeni izleyiciler kazandırmaya devam ediyor. Zaten Formula 1 doğası gereği de son derece ilgi çekici. Hızlı arabalar, kazalar, teknoloji, rekabet, iletişim, drama... Hepsinin yer aldığı bir cümbüş adeta. Bu hız tutkusu Bizans'ta yapılan atlı araba yarışlarından günümüze Formula 1'le gelmeyi başarırken Formula 1 de gelecekte aynı ilgiyi görmeye devam edecek mi?
Yoksa dönüşecek mi? Bunu birlikte göreceğiz elbette. Ancak iletişimin altını daha bir kalın çizmek gerekiyor. Motorsporları denince tüm dünyada akla gelen ilk şeyin Formula 1 olması için Liberty Media'nın yaptığı hamleler çok önemli. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi Formula 1'de de temel olgu iletişim. Bu artık salt bir yarış organizasyonu değil, bir mesaj verme platformu aynı zamanda.
Lewis Hamilton ve Sebastian Vettel gibi aktivist pilotların toplumsal farkındalık oluşturmak adına ilettiği mesajlar da bunun en güzel örnekleri. Mesela 4 kez Formula 1 dünya şampiyonluğu yaşamış Sebastian Vettel'ın son Miami yarışından önce giydiği 2060 Miami tarihin ilk su altı yarışı yazılı tişörtü çok önemli bir sorunu hatırlatıyor bizlere. Formula 1, sürdürülebilirliği sadece ekonomiden ibaret görmeyip doğaya, insana ve azınlıklara değer vermeyi başarabilirse edindiği geniş kitleyi büyüterek yolculuğuna devam edebilir. Bu hızı sadece pistte değil, gezegenin ve toplumların sorunlarını çözmekte de kullanabilir. Bravo
Barış, yarışı kazandın birincisin. Bu gerçekten harika bir sürüştü. Ayrıca şunu da söylemeliyim, çok güzel bir zafer konuşması yaptın. Şimdi aracı yarış sonrası prosedüre getirip pite gelme zaferinin tadını çıkar. Tebrikler ekip, gerçekten çok iyi bir yarıştı. Birazdan pitte görüşürüz. Evet, şimdi ben ekibimle bu galibiyeti kutlamaya gidiyorum. Güzelliklerin, birlikteliğin ve gülümsemenin gaz pedalından ayağınızı çekmemeniz dileğiyle.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.