
2.599 kelime · ~13 dk okuma
Nereden başlasak sevgili arkadaşlar nasıl girsek söze çok uzun bir haftaydı. Umuyorum siz ve sevdikleriniz iyidir. İyi olacaklardır. Hepinize en içten sevgilerimi en içten sabır dileklerimi iletiyorum. Hepimize bir kez daha geçmiş olsun ve başımız sağ olsun. Bildiğiniz üzere 6 Şubat sabaha karşı
Bugün 6 Şubat 2023 günlerden pazartesi. Zor bir sabah, ağır bir sabah ve bu sabah tüm Türkiye aslında merkez üstü her ne kadar Kahramanmaraş, Pazarcık ve Narlı segmenti olsa da tüm Türkiye aslında büyük bir sarsıntıyla uyandı. Saatler 4'ü, 17'i geçe bir deprem meydana geldi. Kahramanmaraş merkezli, Pazarcık merkezli ve bu depremin ardından 10 ilden maalesef Yıkılan binaların haberleri bizlere ulaştı. Derinliği 7 kilometre bu depremin saat 04.17'de meydana geldi. Pazarcık ilçesi gerçekten çok büyük bir şiddetle sallandı. Bu haberleri aldıktan sonra günler geçtikçe derinleşen üzüntümüz, kaygımız, öfkemiz ve peşi sıra bir sürü karmakarışık duygu içerisinde olduğumuzu biliyorum.
Hangi duygulara sahipseniz, hepsi ama hepsi çok normal, çok kıymetli. Neden böyle hissediyorum diye ekstra paniğe kapılmanızı hiç istemem. Bu süreçte birçok uzmanla da iletişim kurma fırsatım oldu. Onlar da benzer şeyler ifade ettiler. Hissettiklerimizin, içinde bulunduğumuz bu farklı duygu durumlarının hepsi de gayet normal, hepsi de olağan şeyler. İnsani durumlar.
Ama elimizden ne gelir ki? Deprem haberini aldığımız ilk gün ben de kendime buna benzer sorular sordum. Ben ne yapabilirim? Ne yapmalıyım?
Tabii ki depremden etkilenmemiş olanlarımız için yapılacak çok şey vardı. Bu ilk şaşkınlık, şok, tutulma halinden sonra ben de ne yapabileceğimizi düşünmeye başladım ve tam o sırada Gelecek Bilim'deki sevgili dostlarım Cevdet ve Burak'ın davetine hemen uyarak onların inisiyatifiyle başlayan bir canlı yayında yüksek sesle düşünmeye başladık hep birlikte. Ardından biraz daha kendimizi toparladık ve 100 saatlik bir kesintisiz canlı yayını başlattık YouTube üzerinden. Başlattık diyorum 30'u aşkın bilim, sanat, kültür, teknoloji kanalı bir araya gelerek yaptı ve sonradan sayamayacağım kadar çok başka kanal insan destek verdi. Kimisi konuk olarak katıldı, kimisi bu yayınları kendi kanallarından aktardı.
Herkes elini taşın altına koydu, bu inisiyatife katkı sağladı. Eğer ben denk gelmemiştim diyeniniz varsa şu an hala bağış butonumuz aktif ve 100 saatlik yayının tekrarına da YouTube sayfamdan rahatlıkla erişebilirsiniz. Şu anda güncel olarak baktığımda bağış kampanyamızın neredeyse 650 bin dolar civarına ulaştığını görüyorum. Yayınların tüm gelirleri ve yapacağınız tüm bağışlar YouTube'un Türkiye'de yeni aktif edilen Giving özelliğiyle oluşturduğumuz ortak bir havuzda toplanıyor. Bunlar Turkish Fluent Trophy fans aracılığıyla Ahbap, Açev, TOG, İhtiyaç Haritası ve TGV gibi çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı
bir şemsiye platformu olan AFET platformuna gönderiliyor, parça parça gönderilmeye başlandı bile. Bu yayını depremden etkilenen tüm insanlara maddi ve manevi destek olabilmek için başlatmıştık ve yayınlar boyunca gözlenen ihtiyaçları, yardım önerilerini, yaşanılan problemlere bilim ve teknolojinin sunabildiği çözümleri, psikolojik destek ve eğitim konusunda yapılabilecekleri konuştuk ve elbette bir araya gelerek tüm dünyaya yayılmış olsak da yüreğimiz orada, deprem bölgesinde mesajını vermeye çalıştık. Bu uzun saatler boyunca konuştuğumuz çok değerli iletişimlerin olduğu destek yayınlarımızdan sevgili PodB Media'daki ekip arkadaşlarımla bir kürasyon hazırlamaya karar verdik. İçinden seçtiğimiz çok güzel mesajlar var. Bunlar farklı yerlerde tekrar edecektir ama çok önemli olduğu için bir kez de buradan bu kürasyonu sizlerle paylaşmayı istiyorum. İlk yayınımızı biz hemen Salı günü 7 Şubat Salı'da başlattık ama o birazcık beyin fırtınası ve ne yapabiliriz sorusunu yüksek sesle konuştuğumuz bir yayındı. Ardından kamera arkasında yaptığımız toplantılarla biraz daha organize olarak 100 saatlik yayınımızı 8 Şubat Çarşamba günü saat 22'de başlattık ve orada
İlk konuğum da Elif Oral oldu. Kendisi dünyada deprem konusundaki en önemli otoritelerden biri olan Caltech Üniversitesi'nde de çalışmalarını sürdüren birisi ve ne durumdayız, neden bu kadar hasarımız var meselesini işte onunla sorguladık. Öncelikle bu kadar hasarın meydana gelmesinin sebebi tabii ki hazırlıksız olmamız. Çünkü biz böyle bir deprem bekliyorduk. Yani bu her zaman büyük deprem, İngilizce big one. Türkiye için konuştuğumuzda aklımıza ilk Marmara bölgesi geliyor ama
Bu tarafında bu büyüklükte deprem üretebileceğini biliyorduk. Bu özellikle 2020 senesinde meydana gelmiş olan Elazığ depreminden sonra birçok uzman bütün o Doğu Anadolu hattının kuzeyden güneye kadar bir asırdan fazladır sessiz olan kısmı da kırabileceğini ve bu kadar büyüklüğe ulaşabileceğini söylemişti ve ne yazık ki de meydana geldi. Ama neden bu kadar fazla hasar var sorusuna cevap verecek olursam, öncelikle bizim paylarımız öyle Japonya, Şili, Alaska'dan farklı olarak, damla batmazonlarından değil, daha yüzeysel kaçıyor. Yani ilk 20 kilometrelik derinlikte bekliyoruz. Bu da meydana gelen kırılmanın, kaymanın, oluşturduğu dalgaların yüzeye ulaştığında çok güçlü olması anlamına geliyor. Bu birinci faktör. İkincisi, büyüklük de yani magneti çok büyük.
7.8 demek. Özellikle böyle sığ depremler için kilometrelerce kırılma demek. Yani en az 200 kilometre zaten kırar diye bekleniyor 7.8'i bilen insanlar. Bunu tahmin edebilir. Şimdi halen daha verilerin analizi yapılıyor. Doğrudan sayı vermek istemiyorum. Ama 300 kilometrenin üzerinde kırıldığı bekleniyor. Bu ne demek? İşte merkezli pazarcı. Ama 200 kilometre daha yukarı kırdığını düşünelim.
Bu siz 200 kilometre kadar pazarcıktan uzak olsanız bile, sayın yakınındaysanız aslında merkeze sıfır mesafedesiniz demek. Ve de en az pazarcık alanı kadar etkilenebilirsiniz demek. Ve sayın uzandığı yere baktığımızda birçok şehrimizin olduğunu görüyoruz. Ve bu şehirler yoğunluğu yüksek olan şehirler. Dolayısıyla hazırlıksız olmakla birlikte sonuç maalesef çok vakit geldi.
helaket oluyor. Son bir faktör de şu, bütün depremler için akabinde artçılar bekleniyor. Bu büyüklük anlamında şu demek, eğer 7 büyüklüğünde bir deprem olduysa, bunu bir basamak olarak düşünebiliriz, bir merdiven gibi düşünelim. 7 büyüklüğünde deprem olduysa bir birim 6, 6 büyüklükte deprem 10 küsur beklenir. 5 büyüklüğünde deprem 100 küsur beklenir. Böyle logaritmik bir şekilde artar artçıların sayısı.
Evet, deprem bölgesinde yaşamanın tabii ki bir sorumluluğu ve sistemi olmalı. En çok konuştuğumuz ve daha sık konuşmamız gereken bu. Uzmanlarla, bilimle, yeni düzene çözümler ve iyileştirmeler getirmek, hatalardan ders almak. Dünyanın tek deprem bölgesinde yaşayan ülkesi biz değiliz. 1923'te 7.9 şiddetinde gerçekleşen Kanto depreminde 143 bin kişinin hayatını kaybetmesi üzerine halkta oluşan büyük travma sonrasında Japonya'da neler yapılmış işte onu da buyurun bu yayını ortak yayınımızı düzenleyen moderatör arkadaşlarımızdan haberci gazeteci Sertaç Aktan'dan dinleyelim şimdi. 7.9 şiddetinde bir deprem yaşandı burada ve yaklaşık 143 bin kişi hayatını kaybetti. Bu deprem aynı zamanda Büyük Tokyo depremi olarak da biliniyor. Ki o zaman bu kadar yüksek ve betonarme yapılar da yok. Dikkatinizi çekerim. Yani tahtadan, kağıttan evde yaşayan bir toplum için yaşanan dehşetin boyutlarını anlamak çok zor.
Öyle büyük travmalara neden oluyor ki bu, daha bu tarihten itibaren ülke yönetimi deprem konusunda benzer felaketleri bir daha yaşamamak adına adım atmaya başlıyorlar. 1923'te ve daha ilk adım yanlış bilmiyorsam tarihinde 1925'te deprem araştırma enstitüsü kuruluyor Japonya'da. Yani adamlar daha ilk deprem araştırma enstitüsünü 1925'te kuruyorlar. Ve 1923 depremi dahil, biraz ben üşenmedim, baktım, saydım, günümüze kadar Japonya'da 6 ve üzeri büyüklükte toplam 60 büyük deprem yaşanıyor. Bunlardan 7 ve üzeri olan son 10 depreme baktığımızda, 2011'den bu yana, kaç kişi ölmüş biliyor musunuz arkadaşlar? Yayında tahminler 1000-5000 civarı olarak geldi ama cevap farklı.
Toplamda 53 kişi arkadaşlar. Üstelik bu 53 kişinin de 40'ı, 41'i 2016 yılındaki tek depremde ölüyor. Yani 10 büyük depremden 5'inde hiç kimse ölmüyor. Tek bir kişi bile hayatını kaybetmiyor. Yani Japonya'da binaların bu depremlere dayanabilmesi, hasarın ve can kaybının en aza indirilmesi için tabii katı bina yönetmelikleri ve düzenlemeleri var. Ama bundan önemlisi bunu uygulayan bir yönetim anlayışı var, bir mantalite var, bir felsefe var.
Bundan sonrasında ışık tutabilecek ve toplumda binişlenme seviyesini yükseltebilecek noktalara değinmemiz lazım. Tabii ki yaralarımızı saracağız fakat önümüzdeki maçlara tabiri caizse bakmamız lazım, hazırlanmamız lazım. Yani bundan öncesini tabii ki gerekli her şeyi yapacağız, yapıyoruz şu anda da. Fakat ne yapmış Japonya diye baktığımızda 5 tane adım atmışlar, çok önemli. Birincisi yapısal tasarıma bakmışlar. Yapısal tasarım konusunda adımlar atmışlar. Yani binalar sismik kuvvetlere dayanacak ve bir deprem durumunda yıkılmayı önleyecek şekilde tasarlanmak.
Bu duvarların, kolonların ve kirişlerin uygun şekilde güçlendirilmesinin yanı sıra sismik dirençli malzemelerin kullanımını falan da içeriyor. İkinci olarak zemin tesisleri. Bu zeminin tesis edilmesi, bu zeminlerin test edilmesi, inşaat başlamadan önce ...sahanın sismik tasarım kategorisini belirlemek. Bunların için inşaat sahasında zemin koşullarının test edilmesi. Bunlar hep zorunlu bir inşaat başlamadan önce. Şimdi bu bilgiyle sismik yük ve yer hareketi gibi... ...bina için gerekli bu sismik tasarım parametrelerini belirliyorlar. Bunlar da kullanıyorlar. Üçüncü olarak sismik izolasyon sistemleri. Bu en gelişmiş teknolojilerden bir tanesi aynı zamanda. Binalar deprem sırasında binaya iletilen sismik enerji miktarını azaltmak için sismik izolasyon sistemleri kullanmak zorunda. Özellikle de yeni binalar tabii ki. Bir deprem sırasında binanın zeminden bağımsız şekilde böyle hareket edebilen bir temel üzerine yerleştirilmesini sağlayan türde taban yalıtımı kullanılıyor.
Dördüncü olarak ne yapıyorlar? Deprem erken uyarı sistemleri koyuyorlar. Yine başta yeni binalar olmak üzere birçok binada depremin ilk belirtilerini öncüleri tespit etmek için sensörler mevcut. Bina sakinlerinin anasismik dalgalar gelmeden önce binayı tahliye etmelerini sağlayan bir uyarı sistemi.
Bu ne yapıyor? Çok sayıda hayatı kurtaracak olan son derece kıymetli saniyeler sağlıyor. Bazı durumlarda bu süreler böyle 20-30 saniye falan çıkabiliyor. İnsanlar ne yapabiliyor? Deprem çantasının olduğu noktaya gidebiliyorlar. Orada işte gerekli pozisyonu alabiliyorlar. Bazen binadan çıkabiliyorlar. Ve son olarak baktığımızda beşinci şey deprem dayanım testleri, dayanıklılık testleri. İnşaattan sonrasında
gerekli sismik tasarım parametrelerini karşıladığından emin olmak için binanın depreme dayanılgı testi yapılıyor. Bunu da bizzat binayı sallayarak yapıyorlar. Ya da masa testi adını verdikleri bir test var. Bunu uyguluyorlar. Sarsma testleri yapıyorlar. Tüm bu teknik şeylere ek olarak da binaların sadece inşası değil, bakımına yönelik bir takım bürokratik gereklilikler de var. Yani düzenli teftişler, zorunlu raporlama, bina sakinlerinin devamlı maruz kaldığı şeyler bunlar. Ve her tür uyumsuzluk Japonya'da ciddi cezalara
Uyuması gereken bina kodları, yönetmelikler belli bakanlıklar tarafından oluşturuluyor ve yeni bulgular ışığında da sürekli güncelleniyor. Yani 30 yıl öncesinin şeylerine kalmıyorlar, onu sürekli uygulamıyorlar. Çalışmalar yapılıyor, yeni bulgular buluyor ve güncelliyorlar adamlar müfredatlarını, düzenlemelerini. ...ve yönetmeliklere uyulmaması nedeniyle çöken binalara dair cezalar... ...bina standartları yasası diye bir şey var. Orada belirtiliyor. Standartları yerine getirmediği anlaşılan kişi ve şirketlere... ...bina çökmemişse bile inanılmaz para ve hapis cezası var. Bireyler için 1 milyon yenden falan başlıyor bu cezalar. Dolar olarak şimdi ne ediyor bilmiyorum. Herhalde 7 bin, 8 bin dolar falan ediyor ama... ...ayrıca 3 yıl hapis cezası falan var. Ve şirketler için cezalar da böyle 10 milyon yenden başlıyor. Ve tüm cezalar ek olarak tabii yaşanan kayıplar, ailelerin açacakları tazminat davaları, mülk sahiplerinin açacağı tazminat davaları. Binanın çökmesi durumunda ise tabii tüm bu cezalar katlanarak artıyor. Ve Japonya'da da depremin etkilerini azaltmak için zamanında kentsel dönüşüm projeleri gerçekleştirilmiş. İşte kötü durumdaki binalar istisnasız şekilde yıkılmış. Birkaç şey okudum bununla ilgili. Riski binaları mevzuatla göre güçlendirmişler. Bu projeler aynı zamanda dediğim gibi işte depremden etkilenen... ...kentsel dönüşümün olduğu yerlerde, bölgelerde... ...oradaki ekonomik bir toparlanma da yaratmış. Yani depremin zararlarını önlemeye odaklanmış olan bir... ...yapı ve teknoloji ekosistemi oluşturulmuş. Adeta yollar, enerji sistemleri, efendim köprüler... ...tüm altyapı buna göre inşa edilmiş.
Ve sadece deprem tehlikesine karşı önlem almanın yanı sıra deprem sonrası acil müdahale ve kurtarma çalışmalarına da adamlar sürekli öncelik veriyorlar. Deprem sonrası insanların güvenliği, barınma, ilaç, gıda ve diğer ihtiyaçlarını karşılaşmak için daima hazırlıklı bir haldeler. Çok profesyoneller bu anlamda. Uzun yıllardır işte deprem tehlikesine karşı insanların eğitimi çok öncelikli bir konu. Buna ilişkin eğitimler daha çocuk yaşta başlıyor Japonya'da. Görmüşsünüzdür, karşılaşmışsınızdır o tür küçücük çocuklar böyle masaların altına giriyorlar işte deprem eğitimleri alıyorlar falan filan. Biz Japonya'dan farklı değiliz. Aynı riski taşıyoruz. Aynı şekilde fay hatları üzerindeyiz. Yani biz bunu neden yapmıyoruz? İnsanların nasıl hareket etmeleri gerektiği en ince ayrıntısına kadar çocukluktan itibaren tekrar tekrar anlatılıyor. Deprem sonrası yeniden yapılanma sürecinde dediğim gibi sosyal ve ekonomik programlar aynı şekilde son derece gelişmiş ve bu tür programların, bu tür afet sırası ve sonrası için harcanacak paralara mali kaynaklar orada da ek vergilerle toplanıyor. Ama bu para deprem güvenliği ve afet müdahale sistemlerinin geliştirilmesi, işte deprem sonrası insanların yardım alması ve afet alanlarının yeniden inşa edilmesi gibi amaçlar dışında harcanmıyor. Evet, başta da söylediğimiz gibi yapabileceğimiz, iyileştirebileceğimiz çok şey var arkadaşlar. Bir anda her şeye çare olamayacağız tabii ki ama şu andan itibaren önümüzde çok uzun bir yolculuk bulunuyor.
Bunu gün geçtikçe daha da iyi anlıyoruz diye düşünüyorum. Aklımızın bir kısmı orada, evet biliyorum, bir sürede orada kalmaya devam edecek. 8 Şubat yayınında psikiyatrist İlker Küçükparlak yayınımıza konuk oldu ve işte bizim bu hissiyatımızı kendisi şu şekilde açıkladı. orada olan insanlarla derinden duygudaşlık yapıldığının oradakiler tarafından bilinmesine şiddetle ihtiyaç var. Yani biz bunları lütuf olsun falan diye değil, içimiz yanıyor ve bir şeyler yapma ihtiyacı hissediyoruz. Yaptığımız da yeterli gelmiyor ama bir şekilde elimizden bunlar geliyor şu anda.
Ve bu duyguyla yapıyoruz bunları. Bunları kendimizi iyi hissetmek için falan ya da hani çok şahane insanlarızı deneyimlemek için yapmıyoruz. Orayla, oradaki o afet bölgesindeki insanlarla duygudaşlık yaşıyoruz. Bu çok önemli bir unsur. Çünkü dediğim gibi orada ruhsal anlamda daha çocuksu bir durum yaşanılmak zorunda. Şimdi bir de bu tarafa gelelim. Buradaki ruhsal duruma gelelim. Şimdi bizlerin de yardımcı olmaya
Yani o insanlara iyi gelmeye ihtiyacımız var. Peki. Ama şu anda kimin ihtiyacı daha yoğun diye düşünecek olursak elbette afetten etkilenen insanların ihtiyaçlarını öncelememiz lazım. Şöyle bir sorun görüyorum. Bu ne yazık ki çok istisnai bir durum değil. Daha önce çok sayıda afet yaşamış bir ülke bizim ülkemiz ve her seferinde benzer bir şey görüyorum.
Şimdi o afet bölgesinde olmayan insan var. Kendilerini iyi hissedemiyorlar. Tam diyemiyorum ben. Çünkü iyi hissetmek istemiyorlar. İyi hissetmek istemekten ricap duyuyorlar. Dolayısıyla şunu yaparsan iyi hissedersin. E tamam o zaman onu yapmayayım gibi bir şey dönüşmeye başlıyor. Çünkü ya kendimi iyi hissetmeye başlarsam? Şimdi şunu hatırlatmakta fayda var. Ne yaparsak yapalım öyle iyi hissediyor. Keyfimiz yerinde falan olamayacağız zaten. Dolayısıyla bu çekindiğimiz şey çekilmesi gereken bir şey değil.
Bizim burada kendimizi, kendimize dair yıkıcı, kendi sağlığımızı bozan ve oradakilere hiçbir faydası olmayan tutumlarımızın makul bir tarafı olmayacaktır. Yani ben soğuk hissedip, kalın bir şey giydiğim zaman suçlu hissediyorum, o yüzden ince bir şeyle duruyorum çünkü orada insanlar üşüyor. ve bu oradaki insanların üşümesine bir faydası olmadı. Ya da sürekli haber akışına bakıyorum ve uykusuz kalıyorum. Evet, bunun da oradaki insanlara bir faydası olmadı. Şimdi Itır Hanım'ın söyledikleri çok önemli. Bunu hani siz analojiyi bir düzgün oturtmak istediniz. Ben maraton dayanıklılık şeylerine benzetiyorum. Çünkü
Şunu biliyorum, şimdi afet bölgesinde, bakın şunu söylüyor bize önceki afetlerden kalan veriler, yaralanan, yani hastanede tedavi görmeyi gerektirecek düzeyde yaralanan, yatış gerektirecek düzeyde yaralanan, her bir kişi için 200 kişi ruhsal olarak etkilenecek. Ölen demiyorum, yaralanan. Böyle bir ortalaması var. Dolayısıyla çok yoğun sayıda insan o bölgede ruhsal olarak etkilenecek.
Bundan sonra maalesef ne yazık ki epey sayıda insan bedensel bir takım engellikler yaşamak zorunda kalacak. Örneğin fizyoterapi ihtiyacı olacak, psikoterapi ihtiyacı olacak. O bölgedeki pek çok çocuk, şimdi mesela Adıyaman'da diyelim ki 75%'il başarı düzeyinde olan bir 7. sınıf öğrencisi ile Denizli'de 75%'deki bir başarısı olan bir 7. sınıf öğrencisi arasında bir makas oluştu artık.
Şimdi Adıyaman'daki öğrenci geri kaldı, Adana'daki öğrenci geri kalacak ve bu makasın kapanması için gerçekten yıllar boyu takviye gerekecek çok muhtemelen. İnsanların çok çeşitli ihtiyaçları olacak ve bunlar uzun soluklu ihtiyaçlar. Şimdi özetle şunu söylemeye çalışıyorum, bizim de hemen hızlıca yardım etme ihtiyacımız var ve yardım edemiyorsak da kendi konforumuzu bozarak kendimize sakatlayıcı değilse de kendimize yıkıcı tutumlarla bir şekilde durumu eşitlemeye çalışmak gibi bu iyi hissetmekten, iyi olmaktan ya da sağlam, sağlıklı olmaktan suçluluk duymaktan kurtulmak için kendine dönüp yıkıcı davranışlar buna sağ kalanın suçluluğu da deniyor. Survivor's guilt diye kavramsallaştırılıyor. Bu durumu yönetmek şu anda afetten birinci düzeyde etkilenmeyen insanların, bizlerin görevi.
bizlere çok uzun soluklu bir maraton koşmak düşüyor. Evet, hızlıca yardım etmek, kendimizi paralamak istiyor olabiliriz ama şu anda bizlerin ödevi hem elimizden geleni yapmak ama bir tür maratona hazırlanan bir sporcu disiplini ile bırakın kendimizi hırpalamayı, kendimizi korumak. Çünkü uzun soluklu bir mücadelenin içindeyiz gibi görünüyor. Bu uzun maratonda dayanışmayla birlikte koşmaya devam edeceğiz. Uzun uzun konuşacağız. Bir sonraki bölümde eğitim penceresinden konuşulanları derleyeceğiz. Eğitim için dayanışmayı nasıl sağlayabiliriz? Orta, uzun vadede eğitim planları nasıl olmalı sorularını yönelttiğimiz uzmanlarımızın cevaplarını ve yaklaşımlarını derleyeceğiz.
Bugünlerde podcast yayınlarımızın sıklığını da arttırmak istiyorum. O yüzden lütfen takipte kalın. Kendinize, sevdiklerinize, çevrenizdekilere çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.