Podcast

60 - Minimal Yaşama Rehberi

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hayatın kalabalığı karar alma süreçlerimizi olumsuz etkileyebilir. Hayatımızdaki seçenekleri azaltmak ve sadeleşmek bu noktada iyi bir alternatif olabilir. 111 Hz'in bu bölümünde, sade bir yaşam için hangi adımları atabileceğimizi konuşuyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Bu podcast Alternatif SuperApp hakkında reklam içerir.

Alternatif SuperApp hakkında bilgi almak ve uygulamayı indirmek için:

https://indir.alternatif.app/111-hz






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

2.028 kelime · ~10 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Kalabalık bir dünyada yaşıyoruz. 15 Kasım 2022'de dünya nüfusu 8 milyarı aştı. Ama yalnızca üzerinde yaşadığımız dünya değil kalabalık olan, dünya kadar kendi dünyalarımızda kalabalık aslında. Yetişkin bir insanın bir günde ortalama kaç kez seçim yapmak zorunda olduğunu tahmin edebilir misiniz? 10? Tamam, bu biraz az tabii. 500? Hadi bilemedim, 1000?

Yok canım daha fazla değildir, olamaz diye düşünüyor olabilirsiniz ama araştırmalara göre oldukça şaşırtıcı bir sayı karşımıza çıkıyor. 35 bin. Evet, yanlış duymadınız. Tam 35 bin karar. Her gün. Kulağa inanılmaz geliyor ama belki de sabah çalan ilk alarmımızı erteleme kararımızla başlayan ve gece telefonumuzun ekranını kapatıp da kafamızı yastığa koyma kararımızla biten sıradan bir günde ortalama 35 bin konu hakkında seçim yapıyoruz. İrili ufaklı bir ton karar veriyoruz.

Transkriptin tamamını oku

Bir film izleyelim desek izlenmeye hazır binlerce film var. E dışarıdan yemek sipariş etmeye kalksak yüzlerce farklı menüden seçim yapmak zorundayız. Sadece yemekler hakkında bile gün içinde 200'den fazla düşünüp karar vermek durumunda olduğumuz durumlar var. Ben hızlı ve kalabalık dünyamızın bize sunduğu bu seçenekler arasında sağlıklı bir seçim yapabilmek için bazı temel çizgilere ve ilkelere sahip olmamız gerektiğine inananlardanım. Çünkü bu temel ilkelere sahip olmadığımızda çoğu zaman seçim yaptığımızı sansak bile aslında seçimlerimizin pek de öyle farkında olmayabiliriz.

Bu bölümde yaptığımız bu seçimleri konuşacağız ve dolayısıyla da hayatımızı sadeleştirecek bir takım metodlardan ve kavramlardan bahsedeceğiz. Bir kablo yığını gibi birbirine dolanmış hayatlarımızı biraz olsun sadeleştirebilmek için bakış açımızda neleri değiştirebileceğimizi konuşacağız. Ama gelin öncesinde size bahsedeceğim bu metotları destekleyecek bir hikaye paylaşayım. Hikayemiz Fransız aydınlanmasının düşünürlerinden, dönemin en kapsamlı bilgi bankası olan ansiklopedinin yazarı olan Denis Diderot'a ait. Diderot, Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık adlı yazısında şöyle bir hikaye kaleme almış. Bu düşünürümüz neredeyse tüm hayatı boyunca yoksulluk içinde yaşar. Ta ki 1765'e kadar.

O tarihte Diderot 52 yaşındadır. Kızını evlendirmek üzeredir ama yine de yoksuldur. Düğün masraflarını karşılayacak kadar da parası yoktur. Ama bir dakika, Diderot koskoca ansiklopedinin yazarı. Namı Fransa sınırlarını aşmış ünlü bir Fransız düşünür.

Ehaliyle haberler hızla yayılır ve nihayet Rus İmparatoriçesi Büyük Katerina'nın kulağına kadar ulaşır. Katerina şunu bilir, Didero para bağışını asla kabul etmeyecektir. Bu yüzden ona reddedemeyeceği bir teklif götürür. Diderot'un kütüphanesini 1000 pound'a satın almak. Ki 1000 pound deyip geçmeyin, bu o dönemin parasıyla epey ama epeyce yüklü bir meblağ. Hızına öyle bir değil, siz deyin 11, ben diyeyim 21 düğün yaptırabilecek kadar büyük bir paradan söz ediyorum. İşte bu alışveriş gerçekleştikten sonra Diderot kendisine ufak bir ödül verir. Şöyle kaliteli, şık, kırmızı kadife bir sabahlık satın alır. Masum bir lüks canım, ne olacak?

Ama işte işler öyle pek de masum kalmaz. Üzerinde bu kırmızı sabahlık çalışma masasına oturan Lidero'nun gözü bir uyumsuzluğa takılır durur. Sabahlık öylesine güzeldir ki çalışma masası yanında sönük kalmıştır. Lidero sandalyesinde doğrulur, etrafına bir bakar ve eski sabahlığım için pişmanlık yazısını yazmaya başlar.

Her şeyin ahengi bozuldu şimdi. Uyum yok artık, birlik yok, güzellik yok. Diderot yavaş yavaş muhteşem sabahlığına uygun yeni şeyler satın almaya başlar. Eski halısını değiştirir. Şam'dan getirttiği bir halı koyar yerine. Yeni bir yemek masası alır mesela. Çöminenin üzerine yerleştirmek için de yeni bir ayna, bir duvar halısı, gardırop, yeni tablolar, heykelcikler, biblolar filan derken, Diderot'un evi tamamen yenilenir, değişir.

Tabii kütüphane satışından cebine giren para da suyunu çeker. Tüm bu olan bitenin üzerine Diderot nihayet şu satırları kaleme alır. Eski sabahlığımın mutlak efendisiydim, yenisininse kölesi oldum. Ya işte böyle. Bu hikaye bir tüketim sarmalını betimliyor. Genelde tüketim toplumunu eleştirmek için anlatılıyor ama benim hikayede dikkat çekmek istediğim nokta bu Diderot'un son cümlesinde.

Ne diyordu? Eski sabahlığımın sahibiydim, yenisi ise bana sahip oldu. Konuyu seçim yapmaktan açmıştık ya, o halde şunu sormak gerek. Diderot tüm bu süreç boyunca gerçek anlamda bir seçim yapmış mıydı? Kararlarını alırken nedenli bilinçliydi? Kontrol ne kadar kendisindeydi?

Bana pek de öyle kontrol sahibi olamamış gibi geliyor. Daha çok kendisini kalabalık bir akışın içine kaptırmış, bu akışın içinde düşünmeye çok da vakit ayırmadan bir irade belirtisi filanda göstermeden öyle çeşitli eylemlerde bulunmuş gibi. Sizce de öyle değil mi? Diderot'un başından geçen bu anekdot aslına bakarsanız hepimizin başına gelebilir. Çünkü onun yaşadığı sorun yalnızca bir eşya satın almanın onun sonsuz bir tüketim sarmalığına sürüklemesi değil.

Aynı zamanda en azından bu hikayede ilkelerinin olmayışında. Diderot gibi bu tuzağa düşmemek için seçimlerimiz konusunda bazı temel çizgilerimizin olması işimize yarayabilir. Ve bu çizgileri çizmek için ilham alabileceğimiz, adını sık sık duyduğumuz sadeliği ön planda tutan bir akım var. Minimalizm. Şimdi yanlış anlamayın yalnız. Çünkü hani bu düşünürün Diderot'un sarmalığına düşmemek için hepimiz minimalist olmalıyız, minimalist bir yaşam sürmeliyiz gibi bir önerim olmayacak.

Bahsedeceğim şey, minimalizmin kararlarımızı verirken hayatımızı kolaylaştırabilecek bir perspektif sunabileceği. Ama önce biraz tarihle başlayalım. Minimalizm özünde bir tasarım hareketi. 1960'ların sonlarında ve 70'lerin başlarında özellikle Amerikan görsel sanatlarında, avantgard müziğinde ortaya çıkmış bir hareket. En sade tanımıyla tasarımcının, ki bu bir müzisyen de olabilir bu arada, bir ürün ya da konunun yalnızca en temel ve en gerekli unsurlarını kullanması demek. Öyle aşırı gereksiz bileşenlerden, özelliklerden kurtulması anlamına geliyor.

Minimalistler bir ürünü, bir resmi veya bir konuyu özüne kadar damıtıyorlar. Onun gerçek biçimini sergilemeye çalışıyorlar. biçimi, rengi ve alanı ele alıyorlar ve tasarımın temel doğasına ulaşabilmek için de tüm bu elementleri yani biçimi, rengi, alanı olabildiğince basite indirgemeye çalışıyorlar. Tüm aşırılıkları ortadan kaldırıp bir tasarım nirvanası yakalamak gibi bir şey diyebiliriz herhalde. Yani huzuru ve ahengi sadelikte bulmak.

Zaten bu akımın dayandığı noktada hepimizin malumu olan bir cümle. Az çoktan fazladır. Bu sıklıkla duyduğumuz, benim de daha YouTube kanalımın ilk zamanlarında aynı başlıkla videosunu da yaptığım ama anlamı üzerine ne kadar düşündüğümüzden de pek emin olamadığım türde bir söz. Peki bu paradoksal ifade ne anlatıyor bizi? Az çoktan nasıl daha fazla olabiliyor?

Daha da önemlisi bu cümle bize hayata dair ne öğretebilir? Şimdi konu özellikle hayatta yaptığımız seçimler olduğunda azın çoktan fazla olduğunu iddia etmek mümkün arkadaşlar. Üstelik bilim de bu iddiayı destekliyor. Az çoktan fazladır diyen iki bilim insanıyla tanıştırmama müsaade edin şimdi sizleri. Edmund Hick ve Ray Hyman.

Biri İngiliz, diğeri Amerikan bu iki psikolog 1950'li yıllarda bir insanın önüne konulan seçeneklerin sayısıyla o insanın seçim yapma süresi arasında logaritmik bir ilişki keşfettiler ve buna Hick yasası adını verdiler. Bu yasaya göre seçenekler arttıkça karar verme süremiz de artıyor. Bu fenomeni ispatlamak adına bir sosyal deney de yapıldı. Hem de seçim yapmanın bir mecburiyet olduğu, bize yüzlerce seçeneğin sunulduğu bir yerde. Bir süpermarkette. Süpermarketin bir köşesine üzerinde 24 farklı çeşit reçel bulunan bir stand yerleştirildi. En vahi çeşit seçenek değil mi? Seç beğen al.

Diğer köşesi ne ise üzerinde yalnızca 6 tane kavanoz olan başka bir stand. Hmm... Bir tarafta 24 çeşit var, bol bol. Diğer tarafta sadece 6 kavanoz. Peki ne oldu dersiniz? 24 seçenek bulunan standa uğrayan 100 kişiden yalnızca 3'ü reçel satın aldı.

Öte taraftaki o 6 kavanoz olan standaysa nispeten çok daha az insan uğradı ama uğrayanların %30'u reçel satın aldı. Yani yapılacak seçimler azaldığında insanların karar verme süreci hızlanmış oluyor ve bu da satın alma sayısını arttırıyor. Dolayısıyla ne diyebiliriz? Seç, beğen, al mantığıyla bol bol sunulan standa uğrayanlar seçememişler, beğenememişler ve alamamışlar. Zaten az çoktan fazladır öğretisinin bize anlattığı şey şu. Hayattaki seçimlerin çokluğu bizi kafa karışıklığına ve kararsızlık sarmalına itebilir.

Bu, yaşamda yaptığımız tüm seçimlerde geçerli olabilecek bir önerme. Seçenekleri azaltmak, karar verme sürecimizi hızlandırabilir. Yani bu durumda az çoktan gerçekten de fazla olabilir. Az çoktan fazladır önermesinden söz etmişken sizlere bu bölümün sponsoru olan Alternatif Süper App'ten bahsetmek istiyorum. Çünkü bu önermeyi doğrudan karşılayan bir takım özelliklere sahip olan bir uygulama bu.

Alternatif Super App bir dijital cüzdan pazar yeri uygulaması ama öyle sıradan bir uygulama değil, bir süper uygulama. Farklı markaların dijital cüzdanlarını tek bir noktada topluyor ve telefonunuzdaki uygulama kalabalığına son veriyor. Üye işyerlerinde, ki epeyce fazla, cüzdan taşımaya gerek duymadan ödeme yapmak telefonunuzdan bir QR okutmak kadar basitleşiyor. Diğer yandan anlaşmalı markaların yaptığı kampanyalar hakkında da sizi bilgilendiriyor. Böylece sadece tek bir uygulamayı yani alternatif süperhepi kullanarak onlarca markanın kampanyasından haberdar olabiliyorsunuz.

Üstelik tüm bu karmaşık süreci kullanıcılarına hiç sezdirmeden arka planda gerçekleştiriyor. Kullanıcılarsa oldukça sade ve kullanımı basit bir arayüzde, sisteme bir kez giriş yaptıktan sonra kredi kartlarını kolayca ekleyip alışveriş işlemlerini rahatça halledebiliyorlar. Telefonunuzdaki uygulama kalabalığını ortadan kaldırmasıyla gerçek bir sadeleştirme örneği. Bir yaşam tarzı olarak minimalizm çoğu zaman daha az eşyaya sahip olmak şeklinde özetlenir. Öyle midir? Hem evet hem de hayır. Evet çünkü sahip olduğumuz eşyaların veya yaşamdaki seçeneklerimizin bolluğu, çokluğu bizi gerçekten de asıl hedeflerimizi belirlemekten alıkoyabilir, başımızı döndürebilir, kafamızı karıştırabilir. Burası doğru.

Ama minimalizmin önemini yalnızca böyle daha az nesneye sahip olmakla kısıtlamamalıyız bence. Hayır, bu sadece bir sonuç. Minimalizm daha çok neyin gerekli olup neyin olmadığına dair bir netliğe sahip olmakla ilgili. Kafamızın net olmasıyla. Gerekli olanları hayatımızda tutup, gerekli olmayanlara, vaktimizi, enerjimizi harcayanlara veda etmekle ilgili birazcık bu yaklaşım.

Örneğin tablet cihazınız sizin için vazgeçilmez olabilir ya da telefonunuz ya da bilgisayarınız. Mesele tüm bunlardan kurtulmak değil. Teknolojiden arınmış, dünyadan kopuk kuru bir yaşam seçin demiyorum size. Ben de öyle yaşamıyorum tabii ki. Ama minimalist bir yaşama atılan ilk adım sahip olduklarımızın hangilerinin bizim için önemli olduğunu belirlemekle başlıyor.

Asıl olan ilkeleri ve öncelikleri belirlemek. Çünkü bizim için önemli olan şeyleri belirlemezsek seçenekler havuzunda boğulabiliriz. Tıpkı o Fransız düşünür Diderot gibi doğru kararları verdiğimizi sanırken bir anda kontrolü kaybedebiliriz. Peki o halde ne yapmamız lazım? Dediğinizi duyar gibiyim. Bu sorunun cevabını öyle birisinden vereceğim ki büyük bir ihtimalle duymuşsunuzdur. Çünkü minimalizmi ilke edinmiş birinden geliyor. Bir gün bizim eve de gelip benim dolapları karıştırıp düzeltmesini istediğim biri. Marie Kondo.

Kendisi Japonyalı bir yaşam alanı düzenleme uzmanı ve uzunca bir süre global olarak çok satanlar listelerinden inmemiş bir kitabı var. Hayatı sadeleştirmek için derle topla rahatla. Ev düzenleme metodu öyle çok insan tarafından uygulanmış ki Times dergisinin 2015 yılında yaptığı en etkili 100 insan listesinde onun da adı var. Kondonun ev düzenleme yönteminin temelinde eşyaların bize verdiği neşeye odaklanmak var. Bazılarına göre de tartışmalı olan kısım burası. Ona göre düzenli bir yaşam alanına sahip olmak, hayattan ne istediğimizi dinleyebilmek ve bu isteklere alan açabilmek için önemli. Hmm... Hayattan ne istediğimizi dinlemek.

Yani eşyanın bize verdiği neşeye odaklanmak derken bunu kastediyoruz aslında galiba değil mi? Konda'ya göre hayatımızı keyif vermeyen şeylerle geçirmemiz ve bunu asla fark etmememiz bir trajedi. Ona göre düzenlemek yalnızca öyle dağınıklığı ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor. Düzenlemenin esas amacı gerçekten sevdiğimiz şeyleri bulmak, onları saklamak.

Minimalizm tanımına ne kadar da çok benziyor değil mi? Marie Kondo bu iş için böyle çeşitli adımlar da belirlemiş. Ona göre fazlalıklardan kurtulmanın ilk adımı nasıl bir yaşam istiyorum üzerine düşünmekle başlıyor. Nasıl bir yaşam istiyorum? Bu olmazsa olmaz bir adım. Ve bunu da nasıl bulabiliriz sizce? Şöyle evimizde geçireceğimiz ideal bir günü hayal ederek. Gerçekten de öyle ya. Evinizde geçireceğiniz ideal bir günü hayal edin bakalım. Eğer bunu yapabilirsek neden düzenli olmayı istediğimizi bulabiliriz. Vaktimizi nelere ayırmaya,

düşündüğümüzü önceliklendirdiğimizi bulabiliriz. Böylece neleri saklayıp neleri çıkarabileceğimizi hem evimizden hem hayatımızdan bütün bunları bulabiliriz diyor Marie Kondo. Ardından ne mi yapıyoruz? İkinci adım ne mi oluyor? Eşyalarımızı tek tek elimize alıyoruz ve az önce o hayal ettiğimiz ideal yaşamda bir yerleri olup olmadığını sorguluyoruz.

Biz de bir mutluluk ve neşe yaratan eşyaları tutuyoruz, kalan eşyalara da hadi eyvallah deyip vedalaşıyoruz ya da bir başkasına veriyoruz, bağışlıyoruz. Bence gayet de güzel bir fikir bu. Gayet de denemeye değer. Hatta ben daha da ileri gideyim. Sadece eşyalara değil, mümkünse etrafınızda tanıdığınız insanlara bile bunu uygulamak lazım. Size zarar veren, aşağıya çeken bir takım insanlar varsa, zaten yine arkadaşınız olmayacakları kesin bunların,

Mesafenizi arttırın en azından hayatınızdan çıkartamıyorsanız. Bu bile yapacağınız seçimleri azaltır daha minimalist bir yaşam sahibi olmanızı, hayatta neyi istediğinizin kafanızda daha net belirmesini sağlar. O yüzden siz siz olun nasıl bir yaşam istiyorum sorusunun cevabı olarak ya masamın üstünde ne olsun, odamda ne olsun, evimde ne olsunun da ötesinde daha geniş düşünerek bir cevap vermeye çalışın. Nelerin bizim için önemli, nelerin vazgeçilebilir olduğunu belirlerken, kullanacağımız ilkeleri belirlerken ve gelecek vizyonuna sahip olabilmek için bu soru ve bu soru kapsamında düşüneceğimiz şeyler o yüzden önemli.

Düşünün, eğer Diderot'un birkaç minimalist ilkesi ve değeri olsaydı, kırmızı sabahlığının büyüsüne bu denli kapılır mıydı sizce? Ben sanmıyorum. Tamam, kabul minimalizm bir tasarım felsefesi ama biz de kendi dünyamızı bir tasarım olarak ele alabiliriz. Hayatımızdaki seçimlere minimalist bir yaklaşımda bulunabiliriz. Çünkü bir tasarımı geliştirmek sadece ona bir şeyler eklemek değildir.

bazı şeyleri azaltarak, onları tuvalden çıkartarak da geliştirebilmek mümkündür.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)