Podcast

30 - Uzaylılar Tarafından Ziyaret Edildik mi?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnanın veya inanmayın, dünya dışı medeniyetlerin gezegenimizi ziyaret ettiklerini öne süren teoriler var. Bu teorilerin kimi UFO gözlemlerine, kimileri ise atalarımızın inşa ettiği medeniyetlere dayanıyor. Peki bu teorilerin arkasında, gerçeklik payı var mı? Uzaylılar tarafından gerçekten ziyaret edildik mi? Ya da edilsek, ne olurdu?



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.071 kelime · ~10 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Evrende yalnız mıyız? Bu soru yakın tarihimizde defalarca kez soruldu. Hatta yalnız yakın tarihimizde de değil. Tarih boyunca hep soruldu aslında. Ama evren hakkında bildiğimiz şeyler arttıkça bu konuya verdiğimiz cevapların kesinliği azaldı.

İnsanlar yüzyıllar boyunca evrende yalnız olduklarına inandılar. E neden olmasın? Hayallerindeki evren düşüncesi bugün bizim hayal ettiğimizin yanında küçücük bir kum tanesi kadar kalırdı. Çok ama çok minikti. Dünya evrenin merkeziydi ve güneş dünyanın çevresinde dönüyordu.

Ama türümüz öğrendi. Öğrendiklerini torunlarına aktardı. Torunlarıysa dünyayı değiştiren, evreni anlamamıza yardımcı olan teleskop gibi icatlara imza attı. Ve bugün evrene dair bildiğimiz şeyler evrende yalnız olduğunu düşünen atalarımızınkinden çok ama çok farklı.

Transkriptin tamamını oku

Öncelikle Kopernik, Dünya'yı evrenin merkezinden alıp o merkeze Güneş'i yerleştirdi. Daha sonra ise daha şaşırtıcı bir şeyi fark ettik. Ne Dünya, ne Güneş, ne de insanlar evrenin merkezinde değiller. Bunu öğrendik. Evren hayalimizdeki kadar küçük değil. Hatta hayallerimize bile sığdıramayacağımız kadar büyük.

Siz sonsuzu hayal edebilir misiniz? İşte bu hayal etmekte bile zorlandığımız sonsuzluğun içinde yalnız olup olmadığımız sorusu giderek ağırlığını arttırdı. Yalnız mıydık? Yoksa... Yoksa bizim dışımızda da evrende akıllı bir yaşam var mıydı?

Şimdi durun, bu bölümde bu sorunun cevabını aramaya falan çalışmayacağız. Çünkü bu sorunun cevabını gerçekten hala yalnızca merak ediyoruz. Ona hala ulaşamadık. Bunun sebebini merak ediyorsanız YouTube'da daha önce ''Herkes nerede?'' diye bir video paylaşmıştım. İzlememişseniz ona da bir ara bakabilirsiniz.

Bu bölümde biz başka bir yolculuğa çıkacağız. Çünkü tüm bu bilinmezliğe karşın dünya dışı akıllı yaşamın kesinlikle var olduğunu hatta onlar tarafından çoktan ziyaret edildiğimizi öne sürenler de var. Yıl 1947. İnsanların durmadan gökyüzünde tanımlanamayan cisimler gördüğünü öne sürdükleri bir yıl bu. Sadece 1947 yılının son 6 ayında bile 300'den fazla bu şekilde cisim raporlanmış. Ama bunlardan biri var ki yarattığı tartışmalarla diğerlerinin hepsinden de ayrılıyor.

New Mexico'da, Roosevelt kasabasında yaşayan bir çiftlik sahibi, kamyonetiyle çölde turlarken, üzerinde tuhaf semboller gibi görünen şeylerle kaplı, enteresan bir enkazla karşılaştı. Çiftlik sahibi enkazdan bir parça aldı ve kamyonunun kasasına yükledi, aracına atladı ve bulduğu şeyi ailesine göstermek için evine doğru yola koyuldu. Eve getirdiği bu garip metal parçası ne eğiliyor ne bükülüyordu. Ateşe tutulduğunda yanmıyordu. Nasıl oluyorsa bir şekilde orijinal şekline dönüyordu. Garipti. Çiftçimiz birkaç hafta sonra parçayı tekrar kamyonetinin kasasına yükledi. Ve bu kez kasabanın yolunu tuttu. Doğruca kasaba şerefinin yanında aldı soluğu. Tahmin et ne buldum. Bu parçanın ne olduğunu düşünüyorsun?

diye sordu. Kasaba Şerif'i ne olduğunu anlamamıştı ama bu gizemli nesnenin gökyüzünden düşmüş olduğunu tahmin ettikleri için Şerif hemen Roswell kasabası yakınlarında üssü bulunan hava kuvvetleriyle iletişime geçti. Hava kuvvetleri olay yerini ve çiftçinin elindeki bu garip parçayı hemen incelemeye aldı ve ertesi gün hava kuvvetlerinin basın sözcüsü gazetelere çok ama çok garip bir açıklama sundu. Elimizde bir uçan daire olduğuna inanıyoruz. Bir uçan daire. Ertesi gün Roswell Daily gazetesi bu açıklamayı tabi ki hemen manşetine taşıdı. Hava kuvvetleri Roswell kasabası yakınlarında bir uçan daire buldu. Diye manşet attı. Ama işler bu noktadan sonra garipleşmeye başladı. Gazetenin çıktığı gün hava kuvvetleri garip bir şekilde apar topar basına verdiği açıklamayı hemen değiştiriverdi.

Eee bulunan nesne bir uçan daireye ait değildir. Bu düşen bir hava durumu ölçüm balonunun parçasıdır. Hava kuvvetleri ne yapmaya çalışıyordu? Neden uçan daire olarak tanımladıkları cismin açıklamasını böyle apar topar hava durumu ölçüm balonu olarak değiştirmişlerdi? Devlet resmi kurumları aracılığıyla bizlerden bir şeyleri mi gizlemeye çalışıyordu yoksa? Mesela dünyayı ziyaret eden uzaylıları.

Ve onların dünya dışı çok gelişmiş teknolojilerini? Cevabı hemen vereyim. Evet, Amerikan Hava Kuvvetleri gerçekten de bir gerçeğin üzerini örtüyordu. Bir şeyleri gizlemeye çalışıyordu. Uzaylıları değil. Başka bir şeyi. Amerikan Hava Kuvvetleri'nin gizlemeye çalıştığı şey, gizli bir askeri projeydi.

Amerikan ordusu Sovyetlerin nükleer çalışmalarını takip etmek ve gözlemleyebilmek amacıyla yaklaşık 20 metre uzunluğunda balonlar inşa etmişti ve bulunan o parça da bu türde bir balona aitti. Yani ne bir uçan daireydi ne de bir hava durumu ölçüm balonu. Bu istihbarat toplamak amacıyla inşa edilmiş bir balonun parçasıydı. Amerikan ordusu soğuk savaşın ortasındayken böylesi bir bilgiyi öyle açık seçik paylaşamazdı herhalde. İşte tam da bu sebeple uçan daire söylentisi ordunun bir hayli işine yaradı. Yani aslında gizlenen şey uzaylıların ziyareti falan değildi. Aksine uzaylıların ziyareti sayesinde başka daha stratejik bilgileri gizlemeye çalışıyorlardı.

Yine de bu Roseville kazası ufoluların dünyayı ziyaret ettiğine dair anlatıların milat noktalarından, köşe taşlarından biri. Aslına bakarsanız yakın tarih buna benzer pek çok uzaylı hikayeleriyle dolu. Ama tarih ve uzaylılar deyince benim aklıma başka bir şey daha geliyor. Biliyorsunuzdur, kesin. İzlemişsinizdir belki. History Channel diye bir kanal var. Hatta adını sanırım şimdilerde yalnızca History'ye çevirdi bu kanal bir süre önce. Şimdi bu History kanalı ile ilgili hislerim, duygularım biraz karmaşık. Bana böyle biraz acayip bir kanal gibi geliyor. Yani adı History, tarih. Ama içeriği bir değişik.

Böyle depo avcıları, hurda avcıları temalı reality şovların döndüğü bir kanal olmaya başladı gibi geliyor bana History Channel. Bir de tabi hala oynuyor mu bu tür şeyler takip edemediğimden fazla bilemiyorum ama uzaylı temalı yapımlar verilirdi bir ara bu kanalda pek çok miktarda. Hatta bir tanesinin adı da çok ünlüydü. Neydi? Hatırlıyor musunuz? Antik Astronotlar. İlginç bir isim.

En az programda öne sürülen iddialar kadar ilginç. Bu antik astronotlar hipotezi uzaylılar tarafından ziyaret edildiğimizi öne süren bugün en yaygın anlatılardan biri. Yaygın olmasının en büyük nedeni de büyük ölçüde işte History Channel'ın bu az önce sözünü ettiğim belgeselleri yapması, ona benzeyen şeyleri üretmeye başlamış olması. Ama bu kadar yayılmasının tek nedeni elbette bir tane program değil. Bu hipotezin kaynağına giden okları takip edersek eğer bunların hepsinin de tek bir hedefi işaretlediklerini bulabiliriz. Tanrıların Arabaları isimli bir kitabı ve bu kitabın yazarı Eric Von Daniken ismini.

1950'li yıllar. Nısır'dayız, Kahire'de. Antik dünyanın yedi harikasından bugün tek ayakta olanının yanındayız. Giza piramitlerinde yani.

Ve hemen gözümüze 18 yaşında gencecik bir turist takılıyor. Böyle hayran hayran piramitlere bakıyor. Onların inceliklerini görmeye çalışıyor. İşte bu turist Eric Von Däniken'den başkası değil. Eric piramitleri hayran hayran süzüyor. Ve her ziyaretçinin sorduğu o meşhur soruyu soruyor kendisine. Yahu antik zamanların teknolojisiyle bu piramitleri nasıl inşa etmiş olabilirler ki? Şimdi kendimizi o büyük piramidin yanında hayal edelim biz de. Çok büyük. Eğer gerçekten hayal edebiliyorsanız yaklaşık 46 katlı bir apartman yüksekliğinde. Bu piramitleri oluşturan taş bloklar yaklaşık olarak göğüs hizanıza kadar geliyor her biri.

Elbette blokların boyutları aşağı katlarda biraz daha büyük. Yukarılara çıktıkça giderek küçülüyorlar. Mesela birinci kattaki bir blok boyun hizanıza kadar gelirken, üst katlardaki taşlar bel hizanıza ancak ulaşabiliyor. İşte büyük piramidi oluşturan bu şekilde 2 milyon kadar blok var. Ve bunların her biri ortalama 2 ton civarı çekiyor. Her biri.

En büyük blokların ağırlıklarıysa öyle iki filan değil, elli ile seksen ton arasında. Bu da yaklaşık kırk fil ağırlığı demek. Kırk fil! Antik dönemin insanları böylesine ağırlıkları nasıl havaya kaldırdılar, nasıl taşıdılar? İşte Erich von Daniken'in bir hipotezi var. Taşımadılar.

Antik Mısırlıların piramitleri inşa edebilecekleri bir teknolojileri falan yoktu ona göre. Peki o halde nasıl oldu da piramitleri inşa ettiler? İşte Daniken diyor ki bunun muhtemelen tek bir açıklaması olabilir. O da uzaylılar. İddia şöyle.

Bilim ve mühendislikte son derece ileri seviyeye gelmiş dünya dışı varlıklar bundan binlerce yıl önce dünyayı ziyaret ettiler ve teknolojilerini ve birikimlerini bizim atalarımızla paylaşarak insanlık tarihini de bu şekilde sonsuza dek değiştirmiş oldular. Onların ziyaretinden önce bizler teknolojiden habersizdik. Onlar sayesinde ise koca bir medeniyet kurmayı başardık. Kanıt mı istiyorsunuz?

İşte Mısır piramitleri veya Maya medeniyetinin astronomi bilgisi ve hatta en meşhurlarından biri Peru'daki Nazca çizgilerinin açıklanamaz varlığı. Bütün bunlar uzaylıların dünyayı ziyaret ettiklerinin ve hatta ilkel topluluklara medeniyet götürdüklerinin kanıtı değil de nedir? Ne olduğunu ben size şimdi söyleyeyim. Çünkü aslına bakarsanız Antik Astronotlar Teorisi oldukça sorunlu bir teori. Yalnızca safsata olduğu için de değil. Zaten öyle olsa burada bu kadar uzun uza diye bahsetmemiş olurduk. Yalnızca değinip geçerdik. Bu teori sözde bilim ve sözde arkeoloji olmasının yanında tehlikeli de bir fikir aynı zamanda.

Antik astronotlar teorisyenlerinin kanıt olarak gösterdikleri topluluklar, teknolojiler ve mimari yapıların %95'i istisnasız Batı kültürü dışında kalan medeniyetlere ait. Carl Sagan'ın meşhur Kozmoz belgeselinin yeni bir versiyonu yapıldı. Onun yeni sunucusu Neil deGrasse Tyson, kendisine bu teoriyle ilgili ne düşündüğü sorulduğunda şöyle bir cevap veriyor. So it was Europeans coming to Africa seeing an amazing civilization that they could not imagine an African build. And they must then invoke some other cause that enabled them to build it. Excuse me, you know...

Gerçekten de bu teoriyi savunan kişiler örneklerini hep Avrupa dışındaki coğrafyalardan seçiyor. Mısır ve Maya piramitleri, bu medeniyetlerin astronomi bilgileri, Peru halkının çizdiği çizgiler filan kanıt olarak sunuluyor. Bu konuda belki de sayılı istisnalardan biri İngiltere'deki Stonehenge. Ama kimse batı medeniyetinde inşa edilen Pantheon veya Kolezyum gibi mimari eserlerin uzaylıların yardımıyla yapıldığından filan söz etmiyor. Ya da antik Yunan filozoflarının, doğa bilimcilerinin teorilerinin kaynağı olarak

dünya dışı bir medeniyeti göstermiyor. Neil deGrasse Tyson'ın eleştirisi de tam olarak burada. Bu düşüncenin altında sizce de sinsice, gizlice ırkçılık yapılmıyor mu? Yalnızca batı medeniyetinin ataları mı kendi çabalarıyla, kendi akıllarını kullanarak destansı yapılar inşa edebilirler? Onların dışında hiç kimsede akıl yok mu? Araştırmıyorlar mı? Bir şeyler inşa etmeye çabalamamışlar mı tarih boyunca?

Zaten bu fikrin tehlikeli olmasının nedeni işte bu. Batı medeniyeti dışındaki medeniyetlerin başarılarının kredisini onlara vermemek, dış bir destek almadan bu yapıları inşa edemeyeceklerini, bu teknolojiye erişemeyeceklerini öne sürmelerinin altında gerçekten de gizli bir ırkçılık yatıyor aslında ya da hadi o kadar ileriye gitmeyelim ama kesinlikle bir ayrımcılıktan söz edebiliriz. Aslında bu ayrımcılık dünya dışı ziyaretçiler hikayelerinin neredeyse tamamında da görülebilir. Nasıl mı? Dünyayı ziyaret eden uzaylı senaryolarını bir düşünün. Bütün bir Hollywood sinemasını veya bilimkurgu romanlarını, neredeyse hepsinde uzaylıların dünyayı ziyaret etmelerinin bir amacı var. Ya dünyayı işgal ederek galaktik imparatorluklarının sınırlarına katmak ve insanları köleleştirip çalıştırmak ya da onlara bir şekilde yol göstermek, bir şeyler öğretmek.

Burada ayrımcılık nerede diye soruyorsanız eğer onu da söyleyeyim. Bu hikayelerin pek çoğu türücü. İnsanlığı diğer canlılardan, dünyadaki milyonlarca hayvan türünden farklı bir yere oturtuyorlar. Bu hikayelere göre eğer uzaylılar dünyayı ziyaret edecekse bunun nedeni insanlıkla ilgili olmalı.

Bu durumu çok güzel ifade eden bir hikaye biliyorum. Hikayenin kaynağı Andrei Tarkovski'nin 1979 yapımı ''Stalker'' is sürücü filminin temel aldığı roman. Arkady ve Boris Strugatski kardeşlerin birlikte yazdığı bir bilimkurgu romanı olan ''Uzayda Piknik'' Hikaye şöyle. Dünya dışı varlıklar günün birinde dünyayı ziyaret etmeye karar verirler. Uzay gemileriyle dünyaya inerler ve bir süre vakit geçirdikten sonra tekrar araçlarına binip dünyadan ayrılırlar. Ama geriye kimsenin ne olduğunu bilmediği garip eşyalar bırakırlar. Uzaylıların indiği bölgeler askeri birlikler tarafından çevrelenir ve insanların buraya girmesi yasaklanır.

Bu bölgelere girmek tehlikelidir çünkü bu bölgelerde uzay zamanda garip dalgalanmalar, doğaüstü vakalar gibi paranormal bir takım olaylar gerçekleşmektedir. Her ne olursa olsun tüm tehlikelerine rağmen insanlar bu bölgedeki uzaylılardan kalan eşyalardan alabilmek için hayatlarını riske atıp işte oraya girerler. O bölgeye. Neden mi? Çünkü uzaylılar yerlerinde bir şeyler bırakmışsa bunun bir nedeni olmalı. Genellikle biz böyle düşünmeye meyilliyiz. Acaba bıraktıkları şeylerle insanlara ne anlatmaya çalışıyorlar? Ama dediğim gibi her zaman için alternatif bir bakış açısıyla bakabilmek mümkün. Ve böylesi bir ziyaret ve ardında bırakılan eşyalar pekala amaçsız da olabilirler.

Kitaptaki karakterlerden Richard Noonan, Nobel ödüllü bir fizikçi olan Dr. Valentin Pilman'a ziyaret hakkında ne düşünüyorsun diye sorar. Dr. Valentin'in verdiği cevap oldukça düşündürücü. Bir piknik düşün, bir piknik. Gözünün önüne bir orman getir, bir kır yolu, bir çayır.

Bir araba kır yolundan saparak çayıra giriyor. Arabadan bir grup genç ellerinde şişeler, yemek sepetleri, transistörlü radyolar ve fotoğraf makineleriyle çıkıyor. Ateş yakıyorlar, çadır kuruyorlar, müziği açıyorlar, yiyecek dolu sepetler, radyolar, fotoğraf makineleri çıkıyor ortaya. Ve gece boyunca eğleniyorlar. Sabah olunca da öylece çekip gidiyorlar.

Gece boyunca olup biteni dehşet içinde izleyen hayvanlar, kuşlar, böcekler saklandıkları köşelerden çıkıyorlar. Ne görüyorlar? Otlara dökülmüş benzin ve yağ, etrafa saçılmış eski bujiler, kullanılmış filtreler, paçavralar, yanmış ampuller, unutulmuş bir İngiliz anahtarı. Gölün üzerinde yağ lekeleri ve tabii her zamanki gibi çeşitli abur cuburlar, elma koçanları, çikolata kağıtları, kamp ateşinden arta kalan kömürleşmiş parçalar, teneke kutular, şişeler, birinin mendili, birinin çakısı, yırtık gazeteler, bozuk paralar, başka bir çayırdan toplanmış solgun çiçekler, yol kenarında yapılmış sade bir piknikten arda kalanlar.

Olası bir uzaylı ziyareti senaryosuna bakmak için fazlasıyla orijinal bir perspektif öyle değil mi? Uzaylıların geçmişte de günümüzde de dünyaya piknik yapmak amacıyla bile geldiklerini pek düşünmüyorum. Bilim insanlarının büyük bir çoğunluğu da yine bu görüşte. Elimizde herhangi bir kanıt yok ama daha bölümün başında konuşmuştuk. İnsanlık olarak evrenin büyüklüğünü keşfettikçe evrendeki biricik zeki yaşam olamayabileceğimizin de farkına vardık.

bir bakıma kibrimizi bir kenara bırakmaya zorlandık. Ama ne kadarımız bunu gerçekleştirebildi? Gerçekten ne kadar kenara bırakabildik? Veya insan merkezci düşüncenin ötesine ne kadar geçebildik? İşte orası tartışılır.

Bir dahaki sefere piknik yaptıktan sonra çöplerinizi topladığınızdan bir kez daha emin olun. Yoksa etraftaki karıncalar sizin hakkınızda çok farklı senaryolar yazmaya başlayabilir.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)