Podcast

7 - Kelimelerin Gücü

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Biz insanları, diğer tüm canlılardan ayıran en önemli farklardan biri dile sahip oluşumuz. Kelimeler sayesinde, birbirimizle anlaşıyoruz ve yine onlar sayesinde dünyayı yorumluyoruz. Hatta çoğu zaman, sözcükleri kullanarak düşünüyoruz. Peki ya hiç dil bilmeseydik? Sözcüklerimiz olmadan da düşünebilir miydik?



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Berkant Gültekin

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.679 kelime · ~8 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Kelimeler. Şu an benim bu podcast'i kaydetmemi ve söylediklerimin sizlerin zihninde fikirlere denk düşmesini işte onlara, kelimelere borçluyuz.

düşüncelerimizi, duygularımızı başka birine anlatabiliyor ve bir başkasının zihnindekileri anlayabiliyor oluşumuz da yine onlar sayesinde. Nesilden nesile aktarılan masallar, destanlar, en zarif duyguları bir araya getiren şiirler, hikayeler, romanlar, hepsinin varlığını mümkün kılan şey yine onlar. Ne de olsa kelimeler sayesinde okuyoruz ve yine onlar sayesinde yazabiliyoruz. Hatta bir konu hakkında düşünürken bile çoğu zaman içimizde bir ses yine kelimeleriyle bize eşlik ediyor. Öyle ki sanki fikirlerimiz dünyadaki yönünü bu kelimeler sayesinde buluyor. Acaba diye sormamak elde değil. Acaba kelimelerin olmadığı bir dünya nasıl olurdu?

Sözcükler, bu dünyadan bir bir silinse nasıl yaşamlar sürerdik? Nasıl anlaşır ve nasıl düşünürdük? Bu soru bana ister istemez George Orwell'ın 1984 adlı o ünlü romanını düşündürtüyor. Hatırlayın 1984 romanı bir süper devlet olan Okyanusya'da geçiyordu. Okyanusya'yı totaliter bir parti yönetiyordu ve bu parti devleti ve vatandaşları çeşitli yollarla kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Öyle akıl almaz bir baskı düzeni kurulmuştu ki insanlar durmadan gözetleniyordu. Bilgiye erişim kontrol altında tutuluyordu. Özgür düşünceye giden tüm yolların önü kesiliyordu.

Transkriptin tamamını oku

Ama tüm bu kontrol mekanizmalarının arasında öyle biri vardı ki bizi bu kelimelerin gücü meselesinin tam kalbine bırakıyor. Okyanusya'yı yöneten o parti günlük konuşmalarda kullanılan ve eski söylem adı verilen o bildiğimiz İngilizcenin yerini alan yeni söylem adında yeni bir dil icat etmişti. Bu yeni dilin kelime dağarcığı eskisine göre çok daha dardı. Çünkü partinin ideolojisini desteklemeyen her kelime birer birer o sözlükten çekip çıkartılmıştı.

Yeni Söylem'deki kelimeler o kadar törpülenmişti ki sıcak diye bir kelime bile yoktu. Bunun yerine soğuksuz kelimesi kullanılıyordu. Sıcak yerine soğuksuz. Çok soğuk demek için artı soğuk. Dondurucu demek için çift artı soğuk. Kısacası hava durumuyla ilgili herhangi bir konuşma sadece bu soğuk kelimesi ve onun türevleri etrafında sürdürülebilirdi.

George Orwell'a göre yeni söylem düşüncenin ufkunu genişletmek için değil daraltmak için tasarlanmıştı. Parti yetkilileri insanların kullandığı dilin sınırları daraldığında düşüncelerinin ufkunun da daralacağına inanıyordu. Aslında bu düşünce pek de yeni sayılmaz. George Orwell 1984'ü yazmadan daha 67 yıl önce ''Dil, düşüncenin çocuğu değil, annesidir.'' demişti Oscar Wilde. Wilde'a göre dil düşünceden değil, düşünce dilden doğmuştu. Dil felsefesi alanında adeta çığır açan Ludwig Wittgenstein ise ''Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.'' diye yazmıştı.

Peki ama kelimelerimiz elimizden alındığında düşüncelerimizin ve hayal gücümüzün sınırları gerçekten de daralır mı? Hatta ben biraz daha ileri gidip bir soru daha soracağım şimdi. Ya hiçbir dil bilmiyor olsaydık, hiçbir kelimemiz olmasaydı o zaman da düşünebilir miydik? Bunların cevabını aramak için hiçbir kelimesi olmayan çok sıra dışı bir adamın bir o kadar sıra dışı yaşamına misafir olmamız gerekecek.

İşaret dili eğitmeni olan Susan Schaller, sağır insanlara işaret dili öğretilen bir okulda çalışmaya başlamış. İşinin daha ilk gününde, diğer herkesten ayrı bir şekilde sınıfın kapısında dikilen bir adam, onun dikkatini çekmiş. Gördüğü bu adam, 27 yaşında, doğuştan sağır bir Meksikalı. Susan, dersten hemen sonra herkesten ayrı duran bu adamın yanına gitmiş ve işaret dili kullanarak ona selam vermiş.

Merhaba, benim adım Susan. Böyle bir ifadenin karşılığında adamın da kendi adını söylemesini beklersiniz değil mi? Ama adamın işaret diliyle verdiği karşılık... Merhaba, benim adım Susan olmuş. Susan başta ne olduğunu anlayamamış doğal olarak. Hayır hayır ben Susan'ım dediyse de aldığı karşılık yine aynı olmuş. Hayır hayır ben Susan'ım.

karşısındaki bu garip adam cevap vermek yerine Susan'ın iletişime geçmek için kullandığı tüm bu işaret dili hareketlerini birebir kopyalıyormuş. Hani çocuklar bazen... Hani çocuklar bazen... Birazcık sinirinizi bozmak için... Birazcık sinirinizi bozmak için... Tıpkı Sufi'nin şu anda yaptığı gibi... Tıpkı Sufi'nin şu anda yaptığı gibi... Her söylediğinizi aynen tekrar eder ya... Her söylediğinizi aynen tekrar eder ya... Adam da tıpkı böyle tepkiler veriyordu.

Adam da tıpkı böyle tepkiler veriyordu. Susan kendisinin tüm hareketlerini tekrarlayan bu adamın gözlerinin içine bakmış ve onun deli olmadığını anlamış. Eğer bu adam işaret diliyle yaptığım her hareketi kopyalıyorsa o zaman benim ne söylediğimi anlamıyor olmalı diye düşünmüş ve işte tam da o an neler olup bittiğini kavramış. 27 yaşındaki bu adam dilin ne demek olduğunu bilmiyormuş. Susan'ın ona ne söylediğini anlayamıyormuş çünkü 27 yıl boyunca kimse ona işaret dilini öğretmemiş. Hatta kendisinin sağır olduğunu bile bilmiyormuş çünkü ses diye bir şeyin varlığından da habersizmiş.

İnsanların ağızlarını kıpırdatıp birbirleriyle anlaştıklarını elbette fark etmiş ama ses diye bir şeyin varlığından haberi olmadığı için herkesin dudak okuduğunu zannediyormuş. Hatta kendisi dudak okuyamadığı için de aptal olduğunu sanıyormuş. Susan, Ildefonso adını verdiği bu adama işaret dili öğretmeye karar vermiş ve hemen işe koyulmuş. Ama Ildefonso, Susan'ın ona dil öğretmek için yaptığı hiçbir hareketi anlayamıyormuş. Sadece yaptığı hareketleri aynen tekrar edip duruyormuş. İşaret dili bilmeyen birine işaretleri kullanarak işaret dili öğretmek. Adeta çok bilinmeyenli bir denklem gibi öyle değil mi?

Zaten Susan'la Ildefonso günlerce en ufak bir mesafe bile kat edememişler. Aradan haftalar geçmiş, aylar geçmiş ama Ildefonso hiçbir şey öğrenemiyormuş. Ama bir gün bir şey olmuş. Susan o günkü derste Ildefonso'nun birdenbire kas katı kesildiğini fark etmiş. Sandalyesinde doğrulmuş, dikkatli gözlerle etraftaki her şeyi bir bir süzmeye başlamış.

Doğal olarak Susan çok şaşırmış. Sanki Mars'tan gelip dünyayı yeni keşfe çıkmış bir uzaylı gibi etrafına bakıyordu diye anlatıyor. Ve o sırada birdenbire Ildefonso'nun gözlerinin içi parlamış. Nihayet anlamış. Her şeyin bir adı var.

27 yılını dil diye bir şeyin varlığından habersiz geçiren bu adam sanki yepyeni bir kapıdan içeri girmiş, bir eşeği atlamış. Susan'ın gözlerinin içine bakarak birer birer etraftaki eşyaları parmağıyla göstermeye başlamış. Her gösterdiği eşyadan sonra Susan ona bunların işaret dilindeki karşılıklarını göstermiş. Tıpkı çocukların... Baba bu ne? Görüntülerimi izleyebilmemi sağlayan monitör. Peki bu ne?

O da ışıkları açıp kapamayı sağlayan uzaktan kumanda. Peki ya bu? Onu tarif etmem biraz zor. Peki ya bu ne? O da kart okuyucu. Asıl soru bu ne? Klavye! Tamam, onu biliyordum. Diye durmaksızın sorular sorması gibi, Il Defonso da odadaki her şeyin adını sorup duruyormuş. Biraz sonra ise ağlamaya başlamış.

Bir düşünün, 27 yılınızı kimseyle doğru düzgün iletişim kuramadan bir nevi yapayalnız, herkesten izole geçirmişsiniz. Hatta bırakın iletişim kurmayı, algıladığınız dünya bile zihninizde tam manasıyla bir düzene oturmamış. Kapkaranlık bir odada yolunuzu el yordamıyla bulmaya çalışıyormuşsunuz da biri gelip sanki birdenbire ışıkları yakmış gibi. İşte bu yüzden ağlıyormuş Ildefonso. 27 yıl boyunca dilden mahrum kaldığı, hiçbir şeyin adını hatta kendi adını bile bilmediği için ağlıyormuş. Şimdi ise her şeyi öğrenmenin vakti gelmiş.

Yıllar sonra Ildefonso işaret dilini iyiden iyiye öğrendiğinde Susan onu bir kez daha ziyaret etti. Aklında sormak istediği bir soru vardı. Kelimeler olmadan düşünmek acaba nasıl bir şey? Ama bu konu ne zaman açılsa Ildefonso kendisini ifade etmekte zorlanıyordu. Çünkü onun için işaret dili öğrenmeden önceki dönem bütünüyle karanlık.

Yalnızca ''bilmiyorum, hatırlamıyorum, tek bildiğim şey artık farklı düşündüğüm'' diyebiliyormuş. Bu cevabı anlayışla karşılamak gerek çünkü Ildefonso işaret dilini çok geç öğrendiği için soyut düşünceleri anlamakta ve ifade etmekte çok zorlanıyordu. Ve tahmin edebilirsiniz ki dil öğrenmeden önce nasıl düşündüğünü anlatmaya çalışmak dünyada herhalde düşünülebilecek en soyut şeylerden biri. Ama dille biraz daha erken yaşta tanışan sıra dışı bir başka isim, Helen Keller, bize bu konuda yardımcı olabilir belki. Kendisi 19. yüzyılda yaşamış bir pedagog ve yazar. Onu diğer meslektaşlarından ayıransa, daha 19 aylıkken geçirdiği bir hastalık sonucunda görme, duyma ve konuşma yetilerini kaybetmiş olması. Ta ki 6 yaşındayken ona bir çeşit işaret dili öğretecek olan Ann Sullivan'la tanışana dek.

Keller, otobiyografik eseri Her Şey Su ile başladı da öğrendiği ilk kelimenin ruhunu uyandırdığını, ona ışık, umut, neşe ve özgürlük verdiğini söylüyor. Dil öğrenmeden önceki dönemini ise aynı kitapta aynen şöyle anlatmış. Hiç kalın bir sisin içinde denizde bulundunuz mu? Hani beyaz karanlık her yeri kaplamıştır ve endişe dolu büyük gemi kıyıya doğru sesle yolunu bulmaya uğraşır ve siz kalbiniz çarparak bir şeyler olmasını beklersiniz. Eğitimime başlamadan önce ben işte o gemiye benziyordum. Ne pusulam ne de beni sesle yönlendiren bir aletim vardı ve limanın ne kadar yakın olduğunu bilmeme imkan yoktu.

Ruhum, ışık, bana ışık verin diye haykırıyordu. Kalın bir sis bulutunun ortasında denizin akıntılarına kapılmış pusulasız bir gemi. Keller işte böyle tarif ediyordu dil öncesi dönemini. Rüzgârın esişini, suyun serinliğini, çileğin tadını ve çiçeklerin kokusunu herkes kadar Keller de deneyimliyordu elbette. Ama zihninde bunları ifade edebileceği kelimeler yoktu. Bu yüzden de karanlıkta yaşadığını söylüyordu Keller. Peki ama karanlıkta yaşamak, hiç düşünememek anlamına mı geliyor?

Aslına bakarsanız bu cevap oldukça yüzeysel. Çünkü zihnimiz kelimeler olmadan imajlarla düşünebilme yeteneğine de sahip. Hatta pek çok sanatçı, özellikle de ressamlar düşünme süreçlerinin kelimelerden çok görüntüler üzerine kurulu olduğunu söylüyor. Bilim insanları da tek bir kelime bile bilmeyen insanların görsel düşünebildiği konusunda neredeyse hemfikir. Yine de kelimelerle düşünce arasında çok önemli bir ilişki var.

Hiç dil bilmediğinizi hayal edin. Gökyüzüne Ay'a baktığınızda ne düşündürdünüz? İşaret dilini 15 yaşında öğrenmiş doğuştan sağar biri eskiden gökyüzüne baktığında ne gördüğünü şöyle tarif etmiş. Ay her an bana saldırabilirdi ve ben annemle babamın güçlü olduğunu, beni Ay'ın saldırısından koruyacaklarını düşünüyordum. Ay başarısız olacaktı ve ben de Ay'la dalga geçecektim.

Bu çocuk kendisinden yüzbinlerce kilometre uzaklıktaki Dünya'nın uydusunu her an ona saldırabilecek bir canavar zannediyordu. Gerçekten çıplak gözle Ay'a baktığımızda onu Dünya'ya gerçek uzaklığından çok yakındaymış gibi hissetmiyor muyuz? Dil ile düşünce arasındaki garip ilişkinin en kritik noktası da işte tam burada yatıyor. Kelimeler bizi yanılgılarımızdan uzaklaştırıp gerçeğe, hakikate yaklaştırma gücüne sahip.

Gökyüzüne baktığımızda ayı sanki bizden en fazla 10 km uzaklıktaymış gibi görsek bile kelimeleri kullanarak ayın dünyanın uydusu olduğunu ve dünyaya uzaklığının 384.400 km olduğunu söyleyebiliyoruz. Çünkü kelimeler sayesinde bizzat deneyimleyemediğimiz şeyleri de öğrenebiliyoruz. Zihnimizdeki düşünceleri bir başkasına kelimeler sayesinde aktarabiliyoruz. Tıpkı şu anda düşüncelerimi sizlere aktarabildiğim gibi. Yani dil aslında biz insanları birbirimize bağlayan bir çeşit tutkal, yapıştırıcı.

Hatta dil yalnızca biz yaşayanları değil, geçmişte yaşamış olanlarla gelecek nesilleri de birbirine bağlayabilme gücüne sahip. Bir düşünün, kelimelerin olmadığı bir dünyada, Kopernik keşiflerini yazamamış, Galile'ye fikirlerini haykıramamış veya Newton o gözle görülemeyen kuvvete yerçekimi adını verememiş olsa, biz de belki ayın her an bize saldırabilecek bir canavar olduğunu düşünüyor olabilirdik. Çünkü kelimeler olmadığında yalnızca kendi aklımızın duvarları arasına sıkışıp kalırız. Ve zihnimizde tıpkı George Orwell'ın 1984'ünün o açık hapishaneye dönmüş dünyası gibi bir hapishaneye dönüşü verir. E zaten büyük biraderin yapmaya çalıştığı da bu değil miydi? İnsanları akıllarının dört duvarı arasına sıkıştırmak, hatta odanın tüm pencerelerini tahtalarla örtmek ve dışarıya açılan kapıların üstlerine kilit vurmak.

Ta ki odanın içi Helen Keller'ın sözünü ettiği o karanlığa bürünene dek.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)