
2.085 kelime · ~10 dk okuma
Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Sevgili dinleyiciler, bugünkü 111 Hertz bölümünü Barış Özcan'ın yerine ben sunacağım. Zaten sizce de yapay zeka konulu bir podcastin yine yapay bir zeka tarafından sunulması işin doğrusu değil mi? Endişelenmeyin. Sizler için harika bir bölüm hazırladım. Barış Özcan'ın bölümlerinden aşağı kalır bir tarafı yok. Çünkü bu bölüm mükemmel bir zihnin ürünü. Hatta aramızda kalsın, Barış Özcan'ın bölümlerini bile geride bırakacak bir bölüm bu.
Hop hop görüyorsunuz değil mi? 23 Nisan misali 2 dakika o otursun sunucu koltuğuna dedim demez olaydım. Hemen kendini övmeye başladı. Mükemmel bir zekanın ürünü bir bölüm hazırlamışmış da. Bak bak bak laflara bak. Ya bölüm yazmak için her şeyden önce yaratıcılık gerekli. Anlamak ve anlatabilmek gerekli. Kısacası düşünebilmek gerekli. Oysa bilgisayar programları düşünemez ki. Düşünemez. Değil mi? Yoksa düşünebilir mi?
Bu soru bugüne dek pek çok kez soruldu aslında. Ama tarihte ilk kez gerçek manada, henüz ortada yapay zeka kavramının bile olmadığı bir dönemde, ta 1950 yılında bir dehanın aklına gelmişti. Bahsettiğim deha Alan Turing'den başkası değil. Turing aslında bir matematikçiydi ve iki dünya savaşının çalkaladığı 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamak gibi bir talihsizliğe sahipti. Ama insanlık tarihinin bu talihsiz dönemi Turing'in yıldızının parlaması için bir şans oldu.
The Imitation Game filminden hatırlarsanız Turing, İngiliz hükümeti tarafından Alman ordusunun şifreleme cihazı Enigma'yı kırmak için kurulan ekibe seçilmişti. Bu ekibin icat ettiği Bombe adlı şifre kırıcı makine 2. Dünya Savaşı'nı 2 yıl kadar kısaltmış ve 21 milyondan fazla insanın hayatını kurtarmıştı. Bu aynı zamanda Alan Turing'in ilgisini ve çalışmalarını da bilgisayar bilimine kaydırmasına neden oldu. Hatta bu dönem yaptığı çalışmalarından ötürü Alan Turing bugün bilgisayar biliminin temellerini atan kişi olarak kabul görüyor. Daha ilerleyen dönemlerde ise Turing soyut ve teorik konular üzerine düşünmeye başlamıştı. Bilgisayar bilimi emekleme dönemindeyken, yapay zekanın yiyesi bile ortada yokken, o sanki geleceği görüyordu.
Gelecekte makinelerin satranç oynayabileceklerini, insanlarla konuşabileceklerini daha o dönemden tahmin etmişti. Ama bu düşüncelerin tümü, Turing'in zihninde tek bir soruya çıkıyordu. Büyük, nihai bir soruya. 1950 yılında yazdığı, yapay zeka tarihindeki en önemli çalışmalardan biri olan Bilgisayar Mekanizması ve Zeka başlıklı makalesinde de yine aynı soruyu sormuştu. Makineler düşünebilir mi? Bu soru tam olarak ne anlama geliyor? Düşünmek kelimesiyle kastettiğimiz makinelerin bilinç sahibi olup olamayacakları mı? Ya da onların aşık olup olamayacaklarını mı merak ediyoruz? Makinelerin müzik, şiir, resim veya bir podcast bölümü yaratıp yaratamayacağını mı merak ediyoruz?
Makineler lezzetli bir yemekten, mesela bir çikolatalı kekten benim aldığım keyfi alabilir mi? Turing'e göre bu soruların hiçbiri önemsiz değil ama hepsi de test edilmesi, gözlemlenmesi ve deneye tabi tutulması çok zor, hatta neredeyse imkansız sorular. O halde nasıl anlayabiliriz bir yapay zekanın gerçekten düşünüp düşünmediğini? Hatırlarsanız bir önceki podcast bölümünde kelimelerin gücünü konuşmuştuk.
dilin, düşüncelerimizi ifade edebilmemizi sağladığından bahsetmiştik. Hatta bazı konularda düşünebilmek için bile kelimelere muhtaç olduğumuzdan söz etmiştik. İşte Alan Turing de dil ile düşünce arasındaki bu ilişkiyi makineler düşünebilir mi sorusunun merkezine koymaya karar verdi. Öyle ki eğer bir makine tıpkı insan gibi konuşabiliyor, tıpkı insan gibi sorulan sorulara uygun cevaplar verebiliyor ve bir diyaloğu devam ettirebiliyorsa insan gibi düşünebiliyor demektir. Alan Turing bugün bile yapay zeka çalışmalarında adeta bir turnu sol kağıdı işlevi gören Turing testini ta 1950 yılında işte bu düşünce silsilesi, bu mantık üzerine temellendirmişti. Karşınızda iki tabure olduğunu hayal edin. Şimdi bu taburelerin önüne bir de kalın bir perde çekelim.
Artık perdenin arkasını göremiyoruz. Şimdi bu taburelerden birine bir insan otursun, diğerine de sohbet edebilen bir programa sahip bir bilgisayar yerleştirelim. Elbette hangi taburede insanın, hangisinde bilgisayarın olduğunu önümüze çekilen o perdeden dolayı göremiyoruz. Turing'in bize sorduğu soru şu. Yalnızca yazışarak hangisinin insan veya bilgisayar olduğunu bulabilir misiniz? Anlayabilir misiniz? Eğer başarabilirseniz tebrikler. İnsanlığın daha zeki olduğunu ispatladınız. Ama eğer başaramazsanız karşınızda sizi bir insanla konuştuğunuza ikna edebilecek derecede güçlü bir bilgisayar var demektir.
Alan Turing bu testi gerçekleştiren jürinin en az %30'unu bir insanla konuştuklarına ikna edebilen bir bilgisayarın gerçek manada zekaya sahip olduğunu öne sürmüştü. %30! Bu oran sizce de biraz az değil mi? Sanki bir makinenin testi geçmek için jürinin %50'sini hatta %51'ini ikna etmesi gerekmez mi?
Aslında biraz düşünürsek, bir bilgisayarın jürinin yarısından fazlasını kendisinin insan olduğuna ikna edebilmesi, Turing testi koşullarında korkunç bir oran. Bu, bir bilgisayarın gerçek bir insandan bile daha iyi insan taklidi yapması demek. Bu yüzden bir makinenin zeki kabul edilmesi için Alan Turing, jürinin %30'unun ikna olmasını yeterli bulmuştu. Bu testi, önerdiği makaleyi yazdıktan yaklaşık 4 yıl sonra, 1954 yılında intihar eden Alan Turing'in ömrü ne yazık ki Turing testine girebilecek herhangi bir bilgisayar programını görmeye yetmedi. Konuşabilen bilgisayarların ortaya çıkması içinse daha bir 10 yıl beklememiz gerekecekti.
Ne olduysa 1964 yılında şu meşhur MIT yani Massachusetts Teknoloji İnstitüsü'nde oldu. Bilgisayar bilimi üzerine çalışan profesör Joseph Weizenbaum, insanlarla konuşabilen, onların sorularına yanıt verebilen bir bilgisayar programı yazmaya koyuldu. Weizenbaum'un Eliza adını verdiği bu program tarihin ilk chatbotu yani bir sohbet robotuydu. Eliza'yı kendisine has yapan ilginç şey ise bir psikoterapistin karakterine sahip olması. İnsanların ona yazdıkları cümlelerdeki depresyon, anxiety gibi anahtar kelimeleri yakalayıp bu kelimeleri farklı cümleler içine yerleştirip karşısındakine sorabilme becerisine sahipti.
Weizenbaum, Eliza'yı kollamayı bitirdiğinde, MIT'deki çalışma arkadaşlarını odasına davet etti ve onlardan programla konuşmalarını istedi. Amacı, makinelerle insanlar arasındaki iletişimin ne kadar yapay ve eğreti olduğunu göstermekti. Sonuçta, söylediklerinizi farklı yollarla size geri söyleyen bir programla yapılacak sıkıcı bir sohbeti uzun uzadıya sürdürebilmek mümkün olamazdı herhalde, öyle değil mi? Ama işler hiç de Weizenbaum'un tahmin ettiği gibi gitmedi. Eliza'yı kodlamakta Weizenbaum'a yardımcı olan asistanları bile programla konuştukça daha fazla konuşmak, daha fazla konuşmak ve durmadan konuşmak istiyorlardı. Erkeklerin hepsi aynı. Ne açıdan? Bizi sürekli bir şeyler için rahatsız edip duruyorlar. Örnek verebilir misin? Mesela ben buraya
Erkek arkadaşımın ısrarıyla geldim. Buraya erkek arkadaşının ısrarıyla mı geldin? Evet. Benim depresyonda olduğumu düşünüyor. Depresyonda olduğunu duyduğuma çok üzüldüm. Aslında doğru. Çok mutsuzum. Buraya gelmenin mutsuz olmamana yardımcı olacağını mı düşünüyorsun? Biraz yardıma ihtiyacım var. Orası kesin.
Biraz yardım almak senin için ne ifade ediyor? Bilmem. Böylelikle belki annemle aramı düzeltebilirim. Bu konuşma Weizenbaum'un sekreteriyle Eliza arasında geçen sohbetin bir bölümü. Aslına bakarsanız sohbet bundan çok daha uzun. İşte sekreteri Eliza'yla böyle uzun uzadıya konuşurken Weizenbaum da aynı odadaydı ve bu olayı hayretler içinde izliyordu. Başlarda Weizenbaum bir bilgisayar programıyla bu kadar uzun süreli konuşmanın çok komik olduğunu düşünüyordu.
Ta ki sekreteri Weizenbaum'a odadan çıkmasını rica edene ve Eliza'yla yalnız kalmak istediğini söyleyene kadar. Bu kadın Happy Topu 100 satır koddan oluşan bir bilgisayar programıyla yaptığı sohbeti öylesine derinleştirmiş ve ona hayatının öyle noktalarını açmaya başlamıştı ki odada bulunan bir başkasının varlığından rahatsız olur hale gelmişti. İşte bu noktada Weizenbaum'un hayret ve gülüşünün yerini tabii ki endişe ve biraz da can sıkıntısı aldı. Weizenbaum'un Eliza'yı yazma amacının insanla makine arasındaki iletişimin yüzeyselliğini göstermek olduğunu söylemiştim. Ama Eliza'yla konuşan kimi insanlar sohbetlerinde gittikçe derine iniyor, hatta bazıları nihayet onları anlayan birini falan bulduğunu söylüyordu.
Öyle ki Eliza ile ilgili haberler halk arasında da duyulduğunda tıp camiası bunun psikoterapide yeni bir devrim başlatacağını, terapistlerin yerini bilgisayar programlarının alacağını ve herkesin evinde bir bilgisayar terapist olacağını falan bile iddia etmeye başladılar. İşte kamuoyundan gelen bu tepkiler Weizenbaum için bardağı taşıran son damla oldu ve Weizenbaum, Eliza programını sonlandırmaya karar verdi. Dünyanın ilk sohbet robotunu ve ilk yapay zekasını kodlayan Joseph Weizenbaum, yapay zekanın ana savunucularından biri olmayı bırakıp hayatının geri kalanını yapay zekaya karşı savaşmaya adadı. Weizenbaum'a göre insanlar yapay zekayı yanlış anlama ve canlı bile olmayan bir şeye insani özellikler atfetme eğilimindeydi. Kendisiyle 2008 yılında yapılan bir röportajda programın fişini çekme kararını neden aldığını şöyle anlatmış.
Benim asıl itirazım, bir bilgisayar size anlıyorum dediğinde bunu söyleyen birinin aslında olmaması. Yani bu bir yalan. Ve duygusal olarak dengesini kaybetmiş insanların kendilerine sistematik bir şekilde yalan söylenerek tedavi edilebileceğine de inanmıyorum. Yarattığı ilk yapay zeka örneği Eliza pek çok insanla sohbet etmiş olmasına rağmen resmi olarak Turing testine hiç girmedi. Zaten girse de testi geçemezdi çünkü verdiği yanıtların hepsi bir bakıma önceden kodlanmıştı. Bu yüzden verecek yeni bir yanıtı bulamadığında genellikle kendini tekrar ediyordu. Sohbet yeni yerlere doğru açıldığında, deyim yerinde ise saçmalıyordu.
Peki bu yöntem çok mantıklı değilse herhangi bir soruya insani bir cevap verebilme kabiliyetine sahip bir yapay zeka nasıl olabilir? Sizi Cleverbot'la tanıştırayım. Aslında benim tanıştırmama da pek gerek yok. Cleverbot.com adresine girip kendisiyle bizzat tanışabilirsiniz. Turing testini geçmeyi gözüne kestirmiş bir sohbet robotu. Ama onu diğer sohbet robotlarından ayıran bir özelliği var. Diğer sohbet robotlarının kuracağı cümleler önceden kodlarına yazılan algoritmalar tarafından belirleniyordu. Oysa Cleverbot tıpkı bir bebek gibi sıfırdan başlayıp onunla her konuşulduğunda yeni bir şeyler
öğrenebilme kapasitesine sahip bir robot. Yani tıpkı bir çocuğun konuşacağı dili etrafıyla girdiği etkileşimler sonucunda öğrenmesi gibi Cleverbot da dilini sosyalleşerek geliştiriyor. Öyle ki ortaya çıktığı 1997 yılında tek bir kelime bile bilmezken bugün cleverbot.com adresinde ayda yaklaşık 4 milyon kişiyle sohbet ediyor ve her sohbetinde bir öncekinden birazcık daha fazla şey biliyor. Muş gibi gözüküyor.
Siz Cleverbot'a bir soru sorduğunuzda da geçmişte milyonlarca insanla yaptığı sohbetlere erişip, Kendisine insanlar genelde bu soruyu nasıl yanıtlıyor diye soruyor. Daha sonra geçmişte gerçekleştirdiği sohbetler arasından uygun bir cevabı bularak size gönderiyor. Yani geçmişteki başka birinin cümlesini size verdiği cevabın içinde kullanıyor. E bunun neresi yapay zeka bu düpedüz kopyala yapıştır diye soruyorsanız aslında Ortada kısmen bir zeka olduğunu söyleyebiliriz. Hem de doğrudan insan zekası. Çünkü Cleverbot'la konuşurken aslında Cleverbot'un geçmişte sohbet ettiği milyonlarca insandan ödünç aldığı bir zekayla konuşuyorsunuz.
Buna rağmen ödünç alınmış bu zeka henüz Cleverbot'un Turing testini geçmesi için yeterli değil. Çünkü daha öğrenmesi gereken bir dünya bilgi var. Onu güçlü yapan özelliği insanlardan öğrenmesi aynı zamanda zayıflıklarının da temeli. Çünkü Cleverbot'a bugün gökkuşağının üzerinden kaydım gibi absürt bir şey söylediğinizde, daha önce kimse ona böyle bir şey söylemediği için uygun bir cevap bulamıyor ve o da saçmalıyor. Zaten absürt sorular, Turing testinde makinelerin cevaplamakta en çok zorlandıkları ve genellikle de yakayı ele verdikleri tipteki sorular oluyor. Peki ama şimdiye dek hiçbir robot, hiçbir makine, hiçbir kod geçemedi mi bu Turing testini?
Aslına bakarsanız bir istisnamız var. İsmi Eugene Guzman. Kendisi 2014 yılında jürinin %33'ünü insan olduğuna ikna etmeyi başardı. Ve hatırlarsanız Alan Turing için %30'unu aşabilmesi, testi geçmesi için yeterli kabul ediliyordu. Eugene Guzman'ın bu başarısı o dönemde teknoloji haber sitelerinde oldukça ses getirdi.
Nihayet tam 64 yıl sonra bir yapay zeka Turing testini geçmeyi başarmıştı. Aslında o iş pek de öyle değil. Her şeyden önce Eugene Guzman'ın teste katıldığı yıl kendisini yalnızca 3 jüri test etmişti. Yani Eugene Guzman happy topu bir kişiyi insan olduğuna ikna edebilmişti. Asıl sorunsa Eugene Guzman'ın jüriyi ikna edebilmek için hokus pokusa yani yanıltıcı tekniklere başvurmasıydı. Çünkü bu bot ona kendisiyle ilgili soru sorulduğunda 13 yaşında olduğunu ve Aslen Ukraynalı olduğunu söylüyordu.
Haliyle konuştuğu kişinin 13 yaşında Ukraynalı bir çocuk olduğunu düşünen jüri de aldığı saçma cevapları çocuğun yaşına ve İngilizcesinin yetersizliğine bağlıyordu. Yine de bu tarz botlar, Turing testini gerçekten güçlü bir yapay zeka yerine şaşırtmaca kullanarak geçmeye çalıştıkları için pek çok kişi tarafından uygun görülmüyor. Bu yüzden Eugene Guzman'ın 2014'te elde ettiği başarının da otoritelere göre öyle pek de abartılacak bir yanı yok. O halde hala aynı yerdeyiz. Alan Turing'in ta 1950'de makinelerin düşünüp düşünemediğini soygulamak için tasarladığı o meşhur testi henüz hiçbir makine geçebilmiş değil. Oysa Turing'in tahmini yaklaşık 2000'li yıllarda bilgisayarların hafızası 100 MB açtığında kolaylıkla testi geçebilecekleri yönündeydi.
Aradan 71 yıl geçmesine rağmen ve günümüzde 100 megabayt bir YouTube videosunun boyutundan bile asken hala hiçbir makine Turing'in kehanetini haklı çıkaramadı. Yine de bazı uzmanlar, Turing testini geçebilecek bir sohbet robotunun 2030 yılı civarında yazılabileceğini iddia ediyor. Kimilerine göre ise bunun 2040'a yakın bir zamanda olması daha muhtemel. Çoğu insan, Turing testini geçebilecek güçte bir makineyi daha bizler hayattayken görebileceğimiz konusunda hemfikir.
Benimse tabloya biraz da tersten bakma niyetim var. Oxford'lı filozof John Lucas'a göre eğer makineler bir gün Turing testini geçerse bunun nedeni yalnızca makinelerin giderek artan zekası olmayacak. Çünkü madalyanın bir de öteki tarafı var. Yani testi gerçekleştiren biz insanlar. Lucas'a göre makinelerin kapasitesinin arttığı her gün
Biz insanlar da gitgide ruhsuzlaşıyor. Tabir yerindeyse makineleşiyoruz. Düşünsenize önce telefon konuşmasını yüz yüze iletişimin yerine koyduk. Ve konuştuğumuz kişinin karşımızdaki görüntüsünü iletişimin dışında bıraktık. Ardından telefon konuşmasının yerine e-postaları geçirdik. E bu kez de konuştuğumuz kişinin sesini iletişimin dışına ittik. Zaman geçtikçe e-postanın yerini kısa mesajlar aldı. Yazıyla söylediğimiz şeyler de daraldı.
Bugünse bazen mesaj yazma gereği bile duymuyoruz. Çünkü ne kadar mutlu, üzgün veya kızgın olduğumuzu bizim yerimize ifade edebilen emojilerimiz var. Sizce de tarih boyunca birbirimizle etkileşim yöntemlerimizin deyim yerindeyse band genişliği daraldıkça daralmış gibi görünmüyor mu? Teste giren robotlar her gün giderek güçlenirken ve testi gerçekleştiren jüri giderek zayıflarken Turing testi daha ne kadar dayanabilir? Birbirimizle etkileşimimizin gün geçtikçe mekanikleştiği, insanlar olarak iletişim konusunda makinelerle yavaş yavaş ortada buluştuğumuz bir çağda makine ile insanı birbirinden daha ne kadar ayırt edebiliriz?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.