Podcast

5 - Müzikofili: Müzik ve Beyin Öyküleri

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Herkes müzik dinlemekten keyif alır. Ama bazı insanların müzikle kurduğu ilişki keyif almanın çok ötesinde. Bu bölümde, müzik dehalarının zihnine ve müziğin mucizevi etkilerine bir yolculuk yapacağız. Dinlediğimiz müzik bizi nasıl etkiliyor? Bir müzik dehasının zihni nasıl çalışır? En ilginci de, yıldırım çarpması ile müzisyenlik arasında nasıl bir bağlantı olabilir?



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Zuhat Taşer

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Müzik Seçimleri: Umut Barış Genç

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.966 kelime · ~10 dk okuma

Merhaba, ben Barış Özcan. 111 Hertz'e hoş geldiniz. Beethoven'ın Ay Işığı sonatını muhakkak duymuşsunuzdur. Müziğe ilgi duysun ya da duymasın, dinleyen herkesi ilk notasından itibaren etkisi altına alan bu eser, Beethoven'ın şüphesiz en ünlü parçalarından biri. Aynı zamanda kendisinin duyma yetisini kaybetmeye başlamasının ardından hayat verdiği ilk parçalardan da biri. Parçanın notalarına gizlenmiş melankoli duygusunu eminim şimdi çok daha iyi anlamışsınızdır. Tamam, Ayışık'ın sanatını zaten biliyordunuz.

Peki, yıldırım sonatını hiç duymuş muydunuz? Hayır, çok büyük ihtimalle duymadınız. Çünkü bu sonat Beethoven gibi bir efsane tarafından bestelenmedi. Aslına bakarsanız bir müzisyen tarafından bile bestelenmedi. Parçanın bestecisi Tonici Coria, 42 yaşına kadar kendi halinde bir doktordu. Ta ki...

Sıkı durun çünkü müzik tarihinin en sıra dışı hikayelerinden birini. Kazara müzisyen Tony Cicoria'nın bir gecede bir müzik dehası oluşunun hikayesini dinlemek üzeresiniz. Tony, New York eyaletinin ufak bir kentinde yaşayan ve o güne kadar müzikle pek de öyle alakası olmayan bir doktordur. Bir hafta sonu ailesiyle birlikte vakit geçirmek için göl kenarındaki evine gider.

Transkriptin tamamını oku

Güzel bir sonbahar akşamını hayal edin şimdi. Havada böyle hafif hafif esen bir rüzgar var. Tony, annesine telefon etmek için evden dışarı çıktığında, ufukta ona doğru yaklaşan yağmur bulutlarını görür. Hızlı adımlarla evin karşısındaki telefon kulübesine ulaşır ve içeri girip annesinin numarasını tuşlar.

Tony annesiyle konuşurken yağmur bulutları da fark ettirmeden ona doğru gelir. Konuşmayı bitirip ahizeyi yerine koyar ve elini ahizeden çekmeye daha fırsat bile bulamadan... Zavallı Tony daha ne olduğunu bile anlayamadan kendisini kulübenin dışında bulur. Gözlerini açar ve vücudundaki yanıkları fark ettiğinde anlar ki kulübeye yıldırım düşmüştür.

Tony o gün sağlık ekiplerinin müdahalesiyle son anda hayata döner. Hastaneye götürülen Tony'nin bedeninde sıra dışı herhangi bir şey başlangıçta tespit edilemez. Haliyle kendisini taburcu edip hemen evine gönderirler ama aradan 2-3 hafta kadar geçtikten sonra bir takım tuhaflıklar ortaya çıkmaya başlar. O güne dek müzikle pek ilgilenmeyen Tony, birdenbire piyano dinleme isteğiyle böyle kıvranmaya başlar. Bir plakçıya giderek piyanoya dair bulabildiği ne varsa toplayıp eve gelir ve saatlerce, hiç bıkmadan, usanmadan piyano resitalleri dinler.

Fakat Tony bununla da yetinmez. Artık piyano çalmayı, öğrenmeyi hatta kendi bestelerini yapmayı istemektedir. Bu takıntısı öyle bir noktaya gelir ki karısı gözü piyanodan başka bir şey görmediği için Tony'i terk eder. Ama bu durum Tony'nin kısa bir süre içerisinde profesyonel bir piyaniste dönüşüp konserler vermeye başlamasına engel olamaz.

2008 yılında çıkardığı albüme ise Notes from Accidental Pianist and Composer adını verir. Yani kazara piyanist ve besteciden notalar. Tony'nin bu sıra dışı hikayesini inceleyenlerden biri de dünyaca ünlü sinir bilimci ve yazar Oliver Sacks'tır. Oliver Sacks ailesi sayesinde küçük yaştan itibaren müzikle iç içe büyümüş bir insan. Daha 5 yaşındayken en sevdiğin şey ne bakalım diye soranlara o Bach yanıtını verir. Ergenliğindeyse Mozart dinleyip kendinden geçer. Öyle bir adam.

Ebeveynleri de doktor olan bu Oliver, Oxford'da biyoloji ve fizyoloji eğitimi alır. Ardından laboratuvar çalışmalarında yer almaya heves eder. Fakat Oliver o kadar sakar bir insandır ki kırıp döktüklerine daha fazla dayanamayan üstleri kendisini laboratuvardan kovar. Böylece Oliver da mecburen hastalarla ilgilenmek durumunda kalır. Ama bu talihsizlik Oliver'ın kariyerinde çok büyük bir kırılma noktası olacaktır.

Oliver'ın bu mecburi görevlerinden birinde bitkisel hayatta olan bir grup hastayla ilgilenmesi gerekir. Bu hastaların 1920'lerde çok sayıda kişiye etkileyen uyku hastalığı salgınının kurbanları olduğu düşünülmektedir. Ve hastaların her biri ortalama 30-40 senedir bitkisel hayattadır. 30-40 sene bitkisel hayatta.

Evet, doğru duydunuz. İşte Oliver bu hastaları L-DOPA adı verilen deneysel bir ilaçla tedavi etmeye karar verir. İlacı alan hastalar yeniden hayata dönünce olanlar olur ve Oliver bir anda ülke çapında bir kahramana dönüşür. Hatta bu olay önce Oliver'ın kaleminden kitaba daha sonra da The Awakenings yani Uyanışlar adıyla sinemaya uyarlanır. Hatta ve hatta o filmde de Oliver'ı Robin Williams oynar. Bu mucize bütün tıp dünyasında konuşulurken Oliver hayata dönen hastaların rehabilitasyonuyla ilgilenmektedir.

Yıllardır uykuda olmanın etkisiyle hareket etmek ya da konuşmak gibi böyle en basit görevleri bile yerine getirmekte oldukça zorlanan bu hastalara yardımcı olabilmek için çocukluk tutkusu olan müzikten faydalanmaya karar verir. Kliniğe getirttiği bir piyanoyla her gün hastalarına düzenli olarak konserler vermeye başlar. Ve çok geçmeden o konuşamayan, hareket edemeyen hastaların ayağa kalkıp dans ettiklerine, şarkı söylediklerine tanık olur. İşte böylece Oliver müziğin insan üzerindeki o mucizevi etkisini keşfetmiş olur.

Oliver yıllar sonra Kazara müzisyen Tony Chicoria'da dahil olmak üzere pek çok vakai konu olan Müzikofili Beyin ve Müzik Öyküleri adlı kitabını da okuyucularıyla buluşturur. Peki, çok güzel. Müzikofili nedir? Oliver kitabında şöyle açıklamış. İnsanlığın şafağından beri müzik insanları bir araya getirdi. İster şarkı söylemek, ister dans etmek, rahatlamak ya da delirmek olsun müziğe karşı duyduğumuz bu ortak sevgimiz, bu müzikofilimiz bütün insanları bir araya getiren bir evrensel bağı oluşturdu.

Şimdi bu noktada geçmiş bölümlerimizden biri olan, podcastlerimizden biri olan Kahramanın Bin Yüzü bölümünü hatırlatmak istiyorum sizlere. Hikayelerin nasıl evrensel olduğunu anlatmıştım sizlere o bölümde. İşte Oliver müziğinde aynı hikayeler gibi zihnin bilinçli kısmını geçerek çok daha derinlere uzanabildiğini keşfetmiş. Üstelik sinir bilimci olduğu için beyninin müzikle olan etkileşimini doğrudan inceleme fırsatı bulmuş.

Oliver'ın yaptığı araştırmalara göre bir müzisyenin beyni müzikle ilgilenmeyen başka birininkinden kayda değer ölçüde farklı. Öyle ki tecrübeli bir anatomist bir beynin bir müzisyene ait olup olmadığını çıplak gözle bile bakarak söyleyebilir. Ama mesela aynı tanıyı bir ressam, bir yazar ya da bir matematikçinin beyni için yapabilmek mümkün değil. Oliver'a göre bu farklılık doğuştan gelen bir özellik değil. Müzik eğitiminin bir sonucu. Özellikle de erken yaşlardaki müzik eğitiminin çocukların beyninde muazzam bir etkiye sahip olduğunu söylüyor. Fakat hiç müzik eğitimi almadıysanız endişe etmeyin bence. Çünkü bu durum aynı ölçüde olmasa bile her yaşta gerçekleşebiliyor. Hatta bir araştırma piyano egzersizinin beyni yalnızca dakikalar içerisinde

değiştirmeye başladığını ortaya koymuş. Ancak müzikal yetenekleri geliştiren tek faktör eğitim değil. Bazı rahatsızlıklar da bir yıldırım çarpması kadar olmasa bile müzeye yatkınlığı geliştirme potansiyeline sahip. Oliver'ın küçük bir çocukken en keyif aldığı zamanlar evdeki piyanoları akord etmek için gelen Enrico'nun ziyaretleriymiş.

Ama bir gün Enrico hastalanıp yerine bir başkasını gönderdiğinde Oliver hayatının şokunu yaşamış. Çünkü bu adam Enrico gibi bir baston çubuğa ihtiyaç duymadan yönünü bulabilmekte ve gözleri de normal bir biçimde görebilmekteymiş. Oysa Oliver o güne dek piyano akord eden herkesin kör olduğunu düşünmekteymiş. Oliver bu çocukça inanışında pek de haksız değil aslına bakarsanız. Gerçekten de görme duyusunu kaybetmek çoğu zaman duyma yetisinin ve dolayısıyla da müzik yeteneğinin güçlenmesi sonucunu doğurur. Özellikle de bu durum küçük yaşta gerçekleşirse. Akla ilk gelen örneklerden Andrea Bocelli 12 yaşında.

Ray Charles 5 yaşında ve benim de en büyük favorilerimden Stevie Wonder ise daha 1 yaşına bile gelmeden görme yetisini kaybetmiş. Peki biz bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Araştırmalar görsel girdiler aniden kaybolduğunda beynin görsel korteksinin çalışmayı bırakmadığını aksine başka duyulardan gelen verilerin bu bölgeye de dağıtıldığını gösteriyor. Yani daha önce görsel verileri işleyen beyin hücreleri, işitsel verileri de işlemeye başlıyor. Bu da işitme duyusunun güçlenmesine sebep oluyor. Öyle ki kusursuz müzik kulağı denilen, duyulan herhangi bir sesin hangi notayı içerdiğini tam isabetle anlayabilme yeteneğinin normal müzisyenler arasında görülme oranı sadece %10 iken, kör müzisyenler arasında %50'den fazla.

Ama bu sıra dışı yeteneklere sahip müzikal dehalar her zaman dehalar arasından çıkmıyor. Bazen bu üstün müzikal yetenekleri olan insanlara zihinsel engelliler arasında da denk gelebiliyoruz. Oliver'ın bu türde karşılaştığı ilk hastası Martin olmuş. Martin 3 yaşındayken ağır bir menenjit geçirmiş ve hastalığı sesiyle uzuvlarında bazı zayıflıklara yol açmış. Ayrıca karakterini ve zekasını da etkileyen rahatsızlık daha dürtüsel ve garip davranışlara dolayısıyla okuldaki akranlarına uyum sağlayamamasına sebep olmuş.

Ancak bu hastalık, Martin'de bazı sıra dışı yetenekler de geliştirmiş. En büyük tutkusu müzik olan Martin, bir parçayı dinlediğinde duyduğu melodileri olduğu gibi söyleyebilmekte, hatta piyanoda çalabilmekteymiş. Yani gördüğü her şeyi aklında tutabilen, fotoğrafik hafızaya sahip insanlar vardır ya, işte onlar gibi Martin'de fonografik bir hafızaya, duyduğu her şeyi aklında tutabilme becerisine sahip olmuş. Basit işlerde çalışarak kendi başına bir hayat idame ettiren Martin'in hayatı boyunca en büyük zevki kilise korolarında ilahiler söylemekmiş. Ancak yaşı ilerledikçe durumu kötüleşmiş ve sonunda bakım evinde yaşamak zorunda kalmış. Ve işte burada da yolları Oliver'la kesişmiş.

Martin, Oliver'a 20.000'den fazla operayı ezbere bildiğini söylemiş. 20.000'den fazla opera. Ki bunların içerisinde Oliver'ın favorilerinden bahankiler de var.

Şimdi bu iddianın doğruluğuna pek de ihtimal vermemiş tabii başlangıçta Oliver, Martin'i teste tabi tutmuş. Fakat bunun sonucunda yalnızca iddiasının doğru olduğunu görmekle kalmamış, ayrıca bu sıra dışı adamın notaları her bir enstrüman için ayrı ayrı ezbere bildiğini de keşfetmiş. İşi bir adım daha ileri götürmeye karar veren Oliver, Martin'e daha önce hiç duymadığı bir Debussy parçasını dinletmiş ve yalnızca bir kez dinlemesinin ardından parçayı piyanoda kusursuz bir şekilde çalabildiğini, hatta bununla da kalmayıp farklı anahtar notalara transpose edebildiğini görmüş. Müzisyen olanlar ya da müzik kulağı iyi olanlar bunun ne kadar zor bir işlem olduğunu gayet iyi anlamıştır herhalde. Peki Martin'in bu imkansız gibi gözüken yeteneğinin ardındaki sır ne? Öncelikle Martin'in babası da bir opera sanatçısı ve bu yeteneğinin en azından bir kısmı doğuştan gelmiş, böyle söyleyebiliriz. Diğer yandan Martin'in ciddi görme problemleri var ve belirli bir yaşa kadar gözlük kullanmamış.

Ancak Oliver'a göre bunların hiçbiri bu olağanüstü yeteneği açıklamak için tek başına yeterli değil. Asıl önemli detay erken yaşta geçirdiği menenjitin onun beyninin sol lobunda yarattığı hasar. Beynin analitik tarafı olarak da bilinen bu bölgeyi kullanamayan Martin için günlük hayatın sıradan işleri bile çok zor hale gelmiş. Ama aynı durum Martin'in beyninin müzikle ilgili olan sağ lobuna erişimini öyle bir arttırmış ki Martin olağanüstü yetenekleri olan işte az önce anlattığım gibi müzikkal bir dehaya dönüşmüş.

Tıpkı görme duyusunu kaybeden müzisyenlerin işitme duyusunu daha iyi kullanmaya başlamasına benzer bir şekilde Martin de sol beynindeki hasarı sağ beynini daha iyi kullanarak telafi etmiş. Şimdi tüm bu hastaların hikayelerini duyduğumuza göre gelin biz yeniden en başa bizim o kazara müzisyen Tony Cicoria'ya geri dönelim. Tony'nin bir gecede müzisyen olmasının sırrı neydi acaba? Tamam o da diğer vakalardaki gibi başına gelen bir felaketin karşılığı olarak böyle bir yetenekle ödüllendirilmişti belki ama Martin'de ya da Enrico'da olduğu gibi bu felaket onun bir parçasını kaybetmesiyle sonuçlanmamıştı. Tony dışarıdan bakıldığında hala aynı Tony, aynı insandı.

Oliver'a göre Tony dışarıdan aynı gözükse bile beyni öyle ya da böyle mutlaka bir şekilde değişmişti. Bu sırrı aydınlatmak için Tony'e daha fazla araştırma yapmayı teklif etti. İşte işler burada biraz karışıyor çünkü Tony önce kabul ediyor ama bir süre düşündükten sonra bu kararından vazgeçiyor. Düşününce her şeyi oluruna bırakmanın daha doğru olduğu sonucuna varıyor. Sonuçta bu durum onun için bir lütuf. Bu lütfun ona ne şekilde bahşedildiğinin pek de bir önemi yok ona göre.

Tony'nin mucizesi bir gizem olarak kalmaya devam edebilir ama müziğe ve beyne dair tüm bu öykülerin bize anlatmaya çalıştığı bir şey var. Başımıza gelen en büyük felaketler bile beraberinde saklı mucizelerle gelir. Durumumuz ne kadar kötüye giderse gitsin, hala nasıl çalıştığını tam olarak kavrayamadığımız beyinlerimiz sayesinde yeni koşullara en beklenmedik şekillerde adapte olabilme gücüne sahibiz. Kim bilir belki de Nietzsche bizi öldürmeyen şey güçlendirir derken bunu kastediyordur. En başta bahsettiğim ay ışığı sonatını gelin bir kez daha dinleyelim.

Eğer dikkatinizi verirseniz bu eseri bu kadar unutulmaz kılan özelliğinin Beethoven'ın alçak notalarda gezinmesi ve bu gezinti sırasında parmaklarının sert vuruşları olduğunu fark edebilirsiniz. Duydunuz mu? Sizce bu Beethoven'ın parçayı bu şekilde bestelemesi basit bir müzikal tercih miydi? Hayır.

Hatırlarsanız Beethoven'ın da başına bir felaket gelmişti. Böyle herhangi bir talihsizlik de değil. Olabilecek en kötü felaket. Müzikal kariyerinin en verimli zamanlarındayken o duyma yetisini kaybetmeye başlamıştı.

Düşünsenize, bütün hayatınızı müziğe adayıp, bin bir zorluklarla, mücadelelerle müziğin başkenti Viyana'ya kadar geliyorsunuz ve tam ilk senfoninizi bestelemişken, bir anda işitme duyunuzu kaybetmeye başlıyorsunuz. İşte böyle bir durumda yerinde kim olsa ruhsal bir çöküntüye sürüklenecek olan Beethoven ne yaptı biliyor musunuz? kaybolan işitme duyusunu piyanodan yayılan titreşimleri hissederek telafi etmeyi öğrendi. Hem de ağzına sıkıştırdığı bir tahta çubuğu piyanonun gövdesine yaslayarak yaptı bunu. Ve bu yüzden de işitme duyusunu kaybetmeye başladığı daha ilk zamanlarda bestelediği Ay Işığı sonatında titreşimleri daha güçlü hissedebildiği o alçak notaları tercih etti.

Piyanonun tuşlarına yaptığı sert vuruşlarla da bu titreşimleri daha güçlü hale getirdi. Yani anlayacağınız, Beethoven kendi düştüğü bu zor duruma adapte olmayı öğrendi. Ve kim bilir belki de bu ölümsüz eserini rahatsızlığına rağmen değil, rahatsızlığı sayesinde bestelemeyi başardı.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)