
2.190 kelime · ~11 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Dışarıda çok güzel bir hava var. Sonbaharın bitmeye yüz tuttuğu böyle yavaş yavaş kış aylarına doğru geçtiğimiz şu günlerde böylesi bir havaya rastlamak için de inanılmaz bir yürüme isteği uyandırdı. E ben de o halde evde ne işim var Barış dedim kendi kendime. Doğru sokağa attım kendimi. Yılın dışarıda üşümeden yürüyebileceğimiz bu son günlerinden biridir belki de. Eğer siz de hazırsanız kulaklıklarınızı takıp bana yürüyüşümde eşlik edebilirsiniz. Hadi, üşenmeyin. Takın kulaklıkları. Yolda yürüyelim biraz. Hep beraber sokağa çıkalım. Ama çıkmadan önce bir müzik de seçeyim. Yürürken birlikte müzik de dinlemiş oluruz. Fena olmaz.
Doğrusu dışarıda olmak gibisi yok. Belki de bunu daha sık yapmalıyız. Hatta uzmanlara göre belki değil, kesinlikle yapmamız gereken bir aktivite bu. Çünkü araştırmalara göre günlük yürüyüş yapan insanların yaşam sürelerinin uzadığı insülin direnci kazandıkları, kalp ve akciğer sağlıklarını korudukları ortaya çıkmış. Yani yürümek kendimizin en iyi versiyonuna bir adım daha yaklaştırıyor bizi. kendimizin en iyi versiyonu mu? Bir dakika, bir dakika. Barış abi biz güncelleme bekleyen robotlar mıyız ya? Böyle bir üst segmentimiz falan olsun, bir versiyon üstümüz. Dediğinizi duyar gibiyim. Her ne kadar bir üst sürümle kendini geliştirecek teknolojik varlıklar olmasak da bizim de kendimizi güncellememiz gerekiyor ve bunun da bazı yolları var.
Be your best version falan da deniyor yani kendinin en iyi versiyonu ol. Kişisel gelişim işte motivasyon alanında yaygın olarak kullanılıyor bu tamir. Hatta bazıları felsefe bile ediyor. Ve bu felsefe bir bireyin potansiyelini en üst düzeye çıkarmayı, kendini geliştirmeyi, en iyi versiyonunu elde etmeyi hedefliyor.
Üstelik bunun için illa kararlarımızda radikal değişikliklere gitmemize de gerek yok. Yapacağımız ufak tefek değişikliklerle böyle bir hedefe ulaşabiliriz aslında. Bu felsefeyi temel olarak şu ilkelere dayandırabiliriz arkadaşlar. Hayat yolunda daha emin adımlarla yürüyebilmenin ilk koşulu olan kendini tanımakla başlıyor aslında her şey.
kendi güçlü yönlerinizi, zayıf yönlerinizi tahlil etmek, hedeflerinizi, ilgi alanlarınızı belirlemek gerekiyor öncelikle. Ben mesela barış olarak neleri daha iyi yapabilirim? Hangi konularda daha az yetenekliyim? Hangi konulara daha çok ilgim var? Olmayı amaçladığım barış yani en iyi versiyonum tam olarak nerede duruyor?
İşte tüm bu sorulara vereceğimiz objektif cevaplar, içten cevaplarla yolculuğumuz başlıyor. Bu yolculuk sürekli bir gelişim sürecinde olmayı da beraberinde getiriyor elbette. Her gün bir öncekinden daha iyi olmak, sürekli kendini bir adım daha öteye taşımak, asla olduğumuz halle yetinmemek, Bunu kendimize bir baskı oluşturacak şekilde yapın demiyorum elbette. Daha sağlıklı bir noktadan ele almak gerekiyor bu konuyu. Yaptığınız bir işi acaba nasıl daha iyi yapabilirsiniz yahut aynı sonucu daha hızlı bir şekilde elde etmenin bir yolu var mıdır acaba diye düşünebilmeyi, hatta bunu bir alışkanlık haline getirmeyi gerektiriyor. Tabii ki tüm bunları yaparken hedef belirlemek de bir o kadar önemli.
Bu hedefler kişisel olabilir, mesleki olabilir, duygusal olabilir ya da fiziksel olabilir. Spesifik amaçlar üzerine yol almak kafamızın dağılmasını engelleyeceği gibi motivasyonumuzu da arttıran bir şey. İlgimizi, alakamızı başka konulara bölüştürmek yerine belirlediğimiz o tek hedefe tutkuyla ilerlemek bizi en iyi versiyonumuza bir adım daha yaklaştırabilir. Bu kendinin en iyi hali olmakla ilgili böyle birçok farklı yaklaşım var. Üstelik bunların büyük bir kısmı çok basit gündelik çözümler. Mesela her gece yatmadan önce bir sonraki günün planını yazmak bu yolculuk için güzel bir adım olabilir. Üstelik yapması da o kadar da zor bir şey değil yani gayet rahat bir şekilde.
Ben bir zamanlar düş defteri falan diyordum böyle yattığım yerin yanına koyduğum bir defter vardı. Yatmadan önce o günün özetini yarınki isteklerimizi, arzularımızı, yapmak istediklerimizi yazabileceğimiz gibi sabah kalktığımızda da eğer hatırlayabiliyorsak ya da kendimizi hatırlamaya zorlarsak gece gördüğümüz düşleri yazacağımız bir şey. Amacımıza ulaşmak ve gündelik işlerimizi düzenlemek için yaptığımız buna benzeyen şeyler bizi nihai hedefimize gittikçe yaklaştıran türde aksiyonlar. Ya da yakınlarınızdaki bir hayvanın başını okşayabilirsiniz mesela. Hatta imkanınız varsa bir hayvan sahiplenebilirsiniz. Hayvanlarla vakit geçirdikçe onların sizi çoğu insandan daha fazla anladıklarını fark edeceksiniz.
Çünkü ağır eleştirilerde bulunmuyorlar, sizi koşulsuzca seviyorlar. Karşılıksız sevilme duygusu kendinizi daha iyi ve zinde hissetmenizi sağlayabilir mesela. Bu konuda diğer bir yaklaşım da anı yaşamak. Ama öylesine değil, her şeyiyle bir anı yaşamak. Peki bundan kastımız ne olabilir? Bunu bir düşünelim. Mesela bakışlarınızı yakınlarınızdaki bir şeye odaklayabilirsiniz.
Bu durumda ben şu anda tam olarak yanından geçmekte olduğum manavın tezgahındaki armudu seçtim mesela kendime. Siz de öyle herhangi bir nesneyi seçebilirsiniz. Şimdi bu armuda, sanki hayatınızda ilk kez bir armuda bakıyormuşçasına dikkat kesilin. Böyle renklerine, şekline, kokusuna filan odaklanın. Elinize bir güzel alın. Merhaba, bakabilir miyim acaba? Tabii, buyurun.
kokusuna dikkatinizi yöneltin. Burnunuza yaklaştırın ve ilk kez kokluğu gibi içinize çekin. Her bölgesi aynı mı kokuyor? Sonra bir ısırık alın. Ağzınızda tadı ilk hissettiğiniz yere odaklanın. Hangi tat daha vaskın? Tatlı mı yoksa ekşi mi? Daha sonra bir ısırık daha alın ve onu ilk ısırığınızla karşılaştırın. Armudun her bölgesinde aynı tat mı var?
Yoksa ufak tefek de olsa farklılıklar olabilir mi? Evet, basit bir armut değil mi? Ama işte bu ve benzeri pratikler o anda kalmanıza, dolayısıyla o anı doyasıya yaşamamıza yardımcı oluyor. Ve öylesine basit bir armudu bile o basitlikten kurtarıyor.
İşte ona böyle yeni bir bakış açısıyla yaklaştığımız gibi kafamızdaki düşüncelere de, gündelik hayattaki problemlerimize de, çevremizde gelişen diğer olaylara ve insanlara da yine aynı şekilde yargısız gözlerle bakmamızı sağlıyor. Bu tekniğin bir ismi de var bu arada. Mindfulness yani bilinçli farkındalık. Kolay gelsin. Teşekkürler.
Evet, bu noktaya kadar ne yaptık? Genellikle hayatımızdaki motivasyonlar üzerine konuştuk. en iyi halimize ulaşma serüveninin bir de fiziksel bir boyutu var. Amaçlarımıza ulaşabilmek için neye ihtiyacımız var? Elbette sağlıklı bir bedene, zinde bir vücuda. Onu da unutmamak lazım değil mi? Çünkü her şeyin başı sağlık. Her gün yapacağınız böyle egzersiz, düzenli spor, nefes egzersizleri, açma germe hareketleri, hatta şu an yaptığımız gibi ufak yürüyüşler, bütün bunlar vücut zindeliğimizi beklenmedik şekilde artırır.
Tabii ki diğerlerine nazaran fiziksel açıdan biraz daha yorucu bir eylem bu. Hatta tam da yorgunluktan bahsetmişken yürüyüşüme şöyle ufak bir mola versem iyi olacak, o aklıma geldi. Hazır çevremden de mis gibi kahve kokuları yükseliyor. Oh, kokuyu takip edelim bakalım.
Hah, kahve kokusu bir kafeden geliyormuş tabii ki. Çok iyi oldu buraya denk geldiğimiz. Hoş geldiniz. Teşekkürler, hoş buldum. Ne alırdınız? Öncelikle bir su rica edebilir miyim lütfen?
Tabii ki. Hemen getiriyorum. Yürüyüş gibi egzersizler vücudumuzda fazla sıvı kaybına sebep olabiliyor. Ayrıca günlük vitamin ve mineral ihtiyacımızı karşılamak da son derece önemli. Buyurun, suyunuz. Teşekkür ederim. Afiyet olsun. Kendimizin en iyi haline ulaşmak için kendimize ve bedenimize iyi bakmamız gerekiyor. İşte bu noktada bölümümüzün sponsoru Redoxon'dan bahsetmek istiyorum sizlere.
Redoxon'un hem yetişkinler hem de çocuklar için farklı çözümleri var. Redoxon üçlü etki ve Redoxon kitsin içeriğindeki C-D vitaminleri ve çinko, bağışıklığın normal fonksiyonunu destekliyor. Böylece kendinizi daima iyi hissetmenize yardımcı oluyor. E kendini iyi hissetmek demek, çevreniz için de daha çok çabalayabilmeniz anlamına geliyor tabii ki.
Diğer yandan redokson bedeninize destek olurken ruhunuza da iyi geliyor. Siz insanlara, hayvanlara ya da doğaya faydalı şeyler yapmak için çabalarken redokson iyiliğinizin gardı olarak her zaman kendinizi hazır hissetmenize yardımcı oluyor. Artık kahvemi söyleyebilirim. Affedersiniz bir fincan kahve rica edebilir miyim acaba? Tabii ki.
Kendimizin en iyi versiyonuna ulaşmak için yaşadığımız toplumu, çevreyi, doğayı gözetmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bunun da en iyi yollarından biri iyilik yapmak. Bu konuyla ilgili çok sevdiğim bir hikaye de var. Tam yerine denk gelmişken böyle kahvem gelene kadar şimdi size o hikayeyi anlatayım.
Bir zamanlar İstanbul'da kahvecilik yapan biri varmış. Onun bu kahvehanesi her dinden, her milletten insanlarla dolup taşarmış. Yine böyle bir gün, kabadayılıyla nam salmış bir yeniçeri bu kahvehaneye gelmiş. Herkese bir selam verdikten sonra giyiminden kuşamından Rum olduğu anlaşılan birine bakarak, ''Herkese benden kahve, Rum hariç.'' demiş.
Kahveci herkesin kahvesini doldurmuş, birer birer vermiş. En son iki fincan kahveyi almış ve Rum'un yanına oturmuş. Kabadayı tam hiddetlenecekken kahveci, bu kahveler senden değil benden diyerek lafı Kabadayı'nın ağzına bir güzel tıkıştırmış. Aradan yıllar geçmiş. Bir adada bu Rumlar isyan çıkartmış. E şansa bakın ki isyanı bastırmaya giden askerlerin içerisinde bizim bu kahveci de varmış. E kader bu ya, bu iyi yürekli kahvecimiz esir düşmüş. Köle pazarında satışa çıkarılan kahvecimiz boynunu bükmüş, kaderini beklerken bir Rum tarafından satın alınmış. Satın alan Rum, kahveciye beni takip et demiş.
E kaderine razı yeni efendisini takip etmiş bizim kahveci. Issız bir sokağa geldiklerinde de Rum kahveciye dönüp beni tanıdın mı diye sormuş. Kahveci yüzüne dikkatlice baktıysa da bir türlü çıkaramamış. Ben o kaba dayıya rağmen kahve getirdiğin kişiyim. Sen unutsan da ben o kahvenin hatırını kırk yıl unutmam. Artık özgürsün var yoluna git deyip kahveciyi azat etmiş.
Buyurun kahveniz. Çok teşekkürler. İşte bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır sözünün geldiği yerde rivayete göre böyle bir hikayeymiş. Sosyal birer canlı olan biz insanlar birbirimize görünmez iplerle bağlıyız arkadaşlar. Yaptığımız her şeyin, gösterdiğimiz her davranışın iyi ya da kötü bir şekilde bize döneceğinin farkında olarak yaşamalıyız.
Ünlü psikolog Kemal Sayar'ın şu sözlerini sizinle de paylaşmak istiyorum. ''Bir kez kalpten çıkıp da paylaşıldığında insana misliyle geri dönmemiş bir iyilik yoktur.'' Peki neden iyilik yapıyoruz? Bizi iyiliğe iten şey ne? Gelin biraz da bunun üzerine konuşalım şimdi.
Bilinen doğada iyilik yaptığı kesin olarak gözlemlenen tek canlı insanlar. David Hamilton'ın tezine göre iyilik yapan bireyler toplum tarafından daha fazla kabul görürler. Bunun aksine daha kötücül, daha bencil bireyler sosyal kabullenilme açısından zorluklar yaşarlar. E bu da iyi bireylerin genlerinin bir sonraki nesle aktarılma olasılığını kötücül alışkanlıkları olanlara göre daha olanaklı kılar.
Atalarımızın geçmişte komün hayat yaşarken bizlerin aksine daha bariz ve çok ciddi sonuçlara sebebiyet verebilecek sorunlarla karşılaştıkları kesin. Ve bu zorlu yaşam koşulları atalarımızı diğerleriyle iş birliği yapmak zorunda bırakmıştı. Böylelikle toplulukları içerisinde daha güçlü empati yeteneği ve duygusal ilişkilenme açısından daha başarılı olanların hayatta kalma ve bir sonraki nesle genlerine aktarma şansları daha yüksek olmuş. iyilik tamamıyla genetik faktörlere dayanıyor demiyorum elbette. Sonuçta alimden zalim, zalimden alim doğar gibi iyiliğin genetik faktörlere dayanmadığını öğütleyen çok anlamlı atasözlerimiz de mevcut. Fakat türümüze özgü olduğunu düşündüğümüz bu iyilik kavramına yakın bir davranış başka bir türde daha gözlemlendi. Afrika gri papağanlarında.
Current Biology dergisinde yayınlanan bir makaleye göre bir grup araştırmacı kuşlardaki iyilik yapma davranışlarını sınamak için bir deney yaptı. Öncelikle iki kuşu birbirlerini görecek şekilde yan yana kafeslere kapattılar. İki kafeste de araştırmacılarla papağanların yiyecek ve başka nesnelerin takasını yapabilecekleri birer delik bulunuyordu. Kuşların her ikisi de metal bir jetonu verdiklerinde karşılığında yiyecek alabilecekleri şekilde eğitildiler. Araştırmacı avcunu açıyor, papağanlar da jeton verirlerse yiyecek takası gerçekleşiyordu.
Daha sonra kuşlardan birine birden çok jeton verilirken diğerine hiç verilmedi. Hiçbir jeton. Elinde jeton olmayan kuştan bir jeton talep edildi. Fakat kuş herhangi bir jeton veremediği için besin takası gerçekleşmedi. Ve işte tam bu noktada ilginç bir şey oldu. Yandaki diğer jeton sahibi kuşun kendi jetonlarından birini alıp diğerine verdiği gözlemlendi.
Böylelikle kendisi jetonlarından birini kaybederek alabileceği besin miktarını azaltacak olsa da aç kalmak pahasına komşusuna yardım etmiş oldu. Hayvan davranışları açısından devrim niteliği taşıyan böyle bir deneyin sonuçları zekasıyla hayrete düşüren kargalarda dahi gözlemlenememiş bu arada. Dolayısıyla kalabalık gruplar halinde yaşayan bu kuşların bireysel çıkarlarından çok sürü çıkarını gözetecek şekilde evrimleştiği düşünülüyor. Aslında biz de iyilik yaparak bir takım sosyal kazanımlar elde ediyoruz doğrusu. Tüm bu sosyal kazanımların yanı sıra iyilik yapmanın fiziksel faydaları da böyle tek bir podcast bölümüne sığdırılamayacak kadar fazla.
İyilik yapmak antidepresan etkisine benzer bir etki yaratıyor bünyemizde. Yapılan çalışmalar iyiliğin fiziksel sağlığımızla doğrudan ilintili olduğunu açıkça ortaya koyuyor. İster iyilik yapan, ister iyilik yapılan taraf olun fark etmiyor. Her iki durumda da beynimiz oksetosin hormonu salgılıyor.
Kalp koruyucu ya da işte sevgi hormonu olarak da bilinen bu hormonun kan basıncımızı düşürerek böyle genel olarak kalp sağlığımıza faydalı olduğuna, özgüvenimizi ve imserliğimizi arttırdığına dair çok ciddi bulgular mevcut. Üstelik hadi iyilik yapan ya da yapılan taraf olmayı bir kenara bırakın. Bir iyiliğe tanık olmak bile beynimizin bu hormonu salgılamasına yetiyor. Mesela British Columbia Üniversitesi'nin konuyla ilgili yaptığı bir araştırmada bir grup insana bir günde harcamaları için 50 dolar verilmiş. Gün sonunda parayı kendisi için harcamak yerine başkaları için harcayanların daha mutlu hissettikleri gözlemlenmiş. Deney sonunda başkaları adına para harcayan bireylerin salgıladıkları endorfin düzeyinin spor yapan bir bireyin salgıladığı miktara neredeyse eşit olduğu çıkmış ortaya. Üstelik bu hormon ağrıları azaltma işlevi de görüyor.
Evet, kahvem de bitti bu arada benim. Eee madem öyle, hadi tekrar sokağa çıkabiliriz. Elinize sağlık. Kahve çok güzeldi. Her şey için çok teşekkür ederim. Rica ederiz. Yine bekleriz.
Şöyle bir çevrenize bakın şimdi. Bu toplumu nasıl daha güzel bir hale getirebilirim? Çevremdeki bu insanlara nasıl daha faydalı olabilirim diye bir düşünün. Belki de yaşlı bir teyzenin karşıdan karşıya geçmek için sizin yardımınıza ihtiyacı vardır. Ben yardımcı olayım isterseniz. Çok teşekkür ederim evladım. Belki o teyze o anda su almaya parası çıkışmayan bir gence yardım eder.
Al evladım al. Çok teşekkür ederim teyzeciğim. Sonra o genç tek başına ağır bir kutuyu taşımaya çalışan başka bir adama yardım eder. Tek başınıza yorulmayın. Durun yardım edeyim. Sağ olasın kızım. Yorgun düşmüş bu adam yemeğini sokakta yaşamak zorunda kalan biriyle paylaşır. Buyur kardeşim. Gel beraber yiyelim. Teşekkür ederim. Eksik olma abi. Ve kim bilir belki de o kişi birinin cüzdanını düşürdüğünü fark eder ve o cüzdanı sahibine ulaştırır. Pardon.
Pardon, affedersiniz, pardon. Buyurun. Cüzdanınızı düşürdünüz de arkanızdan seslendim epey. Çok teşekkür ederim, sağ olun. Eksik olmayın. Böylelikle bir çember tamamlanır. İyilik çemberi. Siz iyi oldukça, kendinize iyi baktıkça, bu uğurda çabaladıkça etrafınıza da iyiliğiniz dokunacaktır.
Zira iyilik bulaşıcıdır arkadaşlar. Siz de sokağa çıkıp herkese iyiliğinizi bulaştırabilirsiniz. Belki de yaptığınız iyilik tıpkı benim cüzdanım gibi döner dolaşır sizi bulur.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.