
4.764 kelime · ~24 dk okuma
Trendspor'dan herkese merhabalar. Bu hafta lider değişti Süper Lig'de. Galatasaray Lig'in yeni lideri oldu. Fenerbahçe kendi sahasında Alanya Spor'a karşı puan kaybı yaşadı. Beşiktaş transferin son günlerinde atağa kalktı ve çok çarpıcı transferler yaptılar. Ve son olarak da Afrika Uluslar Kupası'nda şampiyon fil dişi olduğu 4 tane konu başlığımız var. 4'ünü de inceleyelim, başlayalım.
Öncelikle liderle başlayalım Galatasaray'la. Galatasaray kendi sahasında Başakşehir'i yendi. 2-0 yendi ve bir maça daha Barış Alper Yılmaz damgasını vurdu. Milli oyuncu. Bu sezon çarpıcı bir istatistikliğe imza atıyor. Farklı farklı pozisyonlarda oynamasına rağmen oynadığı neredeyse her pozisyonda en azından bir maçın adamı olmayı başarıyor. Birçok maça damga vurdu. Bu maça da sol kanatta oynarken damga vurdu ve
Bu sezon 5 farklı pozisyonda çıktığı en az 5 maçta maçın adamı olmayı başardı Barış Alper. İşte Başakşehir maçında sol açık olarak, Samsun Spor maçında sağ açık olarak, Gaziantep maçında sol back olarak, Kupa'daki Ümraniye maçında sağ back olarak ve milli takımda Hırvatistan'a karşı en önde center forward olarak bu sezon içerisinde tam 5 kez Maçın adamı olmayı başardı. Bu çok çarpıcı ve hiçbir futbolcunun yapamayacağı bir şey. Ama fizik olarak çok anormal bir seviyeye çıktığı için, ligin çok üzerinde bir fizik kaliteyle oynadığı için sanki Barış Alper böyle kendisinden küçük yaş grubuyla mücadele ediyormuş gibi bir durum yaratıyor. Hangi pozisyonda oynarsa oynasın, fizik gücünü kullanarak rakiblerini ezebiliyor. Tabii bu maçın şöyle bir bakış açısıyla okunması gerek.
Galatasaray 3-4 maç önce oynadığı lig maçında Gaziantep maçını yine Barış Alper'in son dakika golüyle kazandırdığı maçı zar zor kazanmıştı. Hem de kendi sahasında olmasına rağmen bir problemdi bu. Ve ondan sonra oynadığı 3 maçta ipleri sıkı tuttu Galatasaray ve maçları erkenden kopardı. Özellikle Samsun maçı 15 dakikada 2-0 oldu.
Daha sonra Kupa'daki Bandırma maçı da ilk yarıdan 3-1 oldu. Ve son olarak Başakşehir maçı da ilk yarı 2-0 neticelenmişti. Yani ilk yarıdan iki farkı buldu Galatasaray Ard Arda oynadığı üç maçta. Fakat bu üç maçta da ikinci yarılar çok fazla Galatasaraylıların istediği gibi gitmedi. Hatta özellikle son ikisi yani Bandırma ve Başakşehir maçlarında bir şekilde 2-1'e gelse durum son dakikalarda 2-2'ye de gelebilecek gibi bir enerjisi çekilmiş bir Galatasaray gördük 2. yarılarda. Bu önemli bir eleştiri noktası. Galatasaray'ın burada bir öz eleştiri yapması lazım. Özellikle başlayan ilk 11 ile bitiren ilk 11'in hücum güçleri arasında çok büyük fark vardı. Yani 3 maçtır Barış ve Kerem başlıyor kanatlarda ve 3 maçtır Zaha ile Tete bitiriyor. Bitiren isimlerin Zaha ve Tete'nin çok daha fazla Galatasaray'ı geriye çektiğini, Galatasaray'ın baskı yemesine sebep olduğunu,
Hem kontra atakları sürükleyerek rakibi geri koşturamadığını görüyoruz, hem de yeterince sert savunma yapamadığını görüyoruz. Şimdi Barış ile Kerem arasında kariyerlerinin tam tezat dönemleri yaşanıyor. Barış belki de kariyerinin en özgüvenli, en formda dönemini geçirirken, Kerem Aktürkoğlu da kariyerinin en stresli, en kırılgan döneminden geçiyor. Ve o yüzden Kerem'in top kontrolleri, pasları vs. Barış'a göre çok daha geriye gitmiş durumda. Barış'ın da çok daha fazla yapamadığı işleri yaptığını, hatta ilk yarıda bir pozisyon var Mertense ekstra pas falan çıkarıyor. Onlar artık böyle oyun görüşü çok yükselmiş, çok tecrübeli oyuncuların yapacağı bir iş. Ama Barış o kadar özgüvenli ki onları bile yapabiliyor artık. İkisi arasında böyle büyük bir fark var oyun tarzı olarak ama bir açıdan fark yok. Her ikisi de özel antrenörlerle çalışıyorlar, fizik antrenörleriyle çalışıyorlar. ve her ikisinin de fizik gücü yüksek. Yani Kerem en kötü maçını çıkarsa bile yaptığı devamlı koşullarla rakiplerinin beklerini öne çıkarttırmıyor. Rakip kendi yara alanından kolay kolay çıkamıyor Kerem-Barış ikilisi önde oynadığında. Fakat ikisi de ikinci yarıda çıktığında veya Barış-Bek'e geçtiğinde o zaman ön taraf Icardi ve Mertens gibi daha tecrübeli biraz veteren oyuncular da ikinci yarı daha da yorulduğu için bir de Zaha ve Tete beklenen enerjiyi getiremedikleri için Galatasaray geri çekilmeye başlıyor.
İlk yarı Galatasaray yarı alanında hiç göremediğimiz Başakşehir Bekleri, ikinci yarı Galatasaray yarı alanında oyun kurmaya başlıyor. Hatta o offside olup sayılmayan gol öncesinde Leo Dubois Galatasaray yarı alanında, orta sahanın orada pası denize atan ve oyunun yönünü değiştiren isim. Ve onu takip etmesi gereken Tete kendisine yeterince yakın ve sert olamıyor mesela pozisyon öncesinde. En kötü halinde bile olsa Kerem, Dubois'un oraya kadar çıkıp o kadar rahat oyun kurmasına izin vermiyor. Bence arada önemli bir fark var. Galatasaraylıların bunu biraz düşünmesi gerekiyor. Özellikle tribünde humurdanmaları yapan kitlenin biraz ilk yarıdaki Galatasaray performansı ile ikinci yarıdardaki son haftalarda Galatasaray performansları arasındaki farkı düşünmesi gerekiyor.
İlk yaradaki kanatlar rakip backleri hapsediyor, boğuyor, öne çıkarmıyor, oyun kurdurmuyor, müthiş bir press yapıyor. İkinci yaradaki kanatlarsa Galatasaray taraftarının kendi yara alanında rakip backleri izlemesine sebep oluyor. Niye back üzerinden veriyorum bu örneği? Çünkü Başakşehir Teknik Direktörü Çağdaş Hoca'nın alameti farikası backler üzerinden oyun kurması. Yani A planının en baskın olayı back oyuncularının merkeze kadar girip bir altı numara gibi oyun kurmalar. Özellikle bunu yapabilmek için
Sağ back olan Dubois'ı ters ayakla sol back oynatıyor. Sol back olan Lima'yı ters ayakla sağ back oynatıyor. Bunların ikisi de çok tecrübeli oyuncular. Ve kariyerlerinde böyle hani diğer back'te oynamışlıkları olsa da ikisi de orijinal pozisyonunun zıttında oynaması sırf Çağdaş Hoca'nın orada merkeze girip oyun kurması.
Fakat Kerem ve Barış'ın başarısından bahsederken burada esas payı Okan Burak'a vermek gerekiyor. Çünkü Okan Burak rakibini çok iyi analiz etmiş. Ve Barış'la Kerem Akturkoğlu her iki BK'de Lima ve Dubois'a birebir markaj uyguladılar. Ve merkeze girip oyun kurmalarına izin vermediler. Direkt onları tuttular.
Merkezde kalabalık olunca hem Başakşehirli oyuncular hem Galatasaray'da Toreira, Kerem Demirbay, Mertens, Barış ve Kerem Beşlisi merkeze yığılınca orada fizik kalitesi yüksek olan Galatasaraylı Barış, Toreira, Kerem Aktürkoğlu, Mertens de küçük cüsseli bir oyuncu olsa da çok çabuk ve presse çok iyi katılan bir oyuncu. Ve Kerem Demirbay da çok koşan, tempolu, bu Nesliga'dan gelen bir oyuncu olduğu için. Koşu mesafesi hep yüksek bir oyuncudur Demirbay. Bu beşli fizik olarak, net olarak Başakşehir'e üstünlük sağladı. Onları sindirdi ve ilk yerden orta sağ üstünlüğünü çok net bir şekilde Galatasaray ele geçirdi. Yani burada Okan Hoca'nın net sonuç aldığını görüyoruz. Ama daha net bir sonuç var. Normalde Barış Alper sağ açık, Kerem Aktur kolu da sol açık başladı. Zaten daha iyi oynadıkları pozisyonlar bunlar.
Fakat rakip böyle bir eşleşme yaratınca, yani her iki bekini ters ayakla oynatınca, Okan Hoca da çok zeki bir teknik adam ve daha zayıf olan Lima karşısına çok daha güçlü olan birebirler de barışı attı. Yani Dibua da çok cüsseli, iri bir oyuncu değildir ama Dibua da yere çok daha sağlam basan bir oyuncudur. Lima ise ikili mücadelelere de çok daha yumuşak kalan, artık veteran olmuş, zaten cılız bir oyuncu. Onu Barış ile eşleştirdi ve golde çok net bir şekilde teke tek kalınca Barış geriden gelmiş olmasına rağmen limaya fiziğini koydu ve ilk golü o sayede buldu. İkinci golde de yine Barış'ın deliciliği var. Dönen topta Mertens'in şutları ard arda golü getirdi.
Gol ile ilgili de şunu da söylemek istiyorum. Biliyorsunuz Başakşehir de Fenerbahçe'ye karşı oynadı. Bunlar tabi iki takımın oynadıkları maçlar birbirlerine referans. Başakşehir yine Fenerbahçe'ye karşı da çok geride bekleyen, kapalı oynayan bir takım ve o maçta hatırlarsanız Fenerbahçe rakip ceza sahasına girme rekoru kırmıştı topla.
Yani rakip cezası aslında en çok topla buluşan süperlik takımı olmuştu bir maç özelinde. Bu 2014-15'ten beri tutulan, neredeyse 10 yıldır tutulan Opta istatistiklerinde binlerce maç içerisinde birinci sırada oldu Fenerbahçe için. Fakat o maçtan sonra da demiştim ki, Başakşehir gibi takımlara karşı aslında ceza sahasına girme rekoru kırmaktansa, ceza sahasını bu kadar zorlamaktansa rakip çok gömüldüğü için uzaktan şutları daha çok denemek lazım. Ki Fenerbahçe de o maçı 1-0 kazandı son dakikadaki penaltı golüyle. Penaltıyı getiren gol ceza sahası dışından vurulan nihayet bir uzaktan şutla yakalanmıştı ve o penaltı da gol olmuştu. Aslında bu kadar gömülen takımlara karşı uzaktan şut
Karamboller yaratabilir, kontur piyede kalabilir. Kaleci önündeki savunmaya veya hücuma çarpıp top yön değiştirebilir. Penaltı olabilir Fenerbahçe maçında olduğu gibi. Veya o kalabalıktan kaleci topu göremez veya geç reaksiyon yapabilir. Bu ikinci gol de tam öyle oldu. Mertensin Şut'u önce rakibe çarptı ve Volkan kontur piyede kalıyordu. Ayağıyla kurtardı. İkinci tekrar Mertense geldi. Bu kez şutunu attığında da Volkan Babacan topu geç gördü ve refleksi geç olduğu için bu gol bu şekilde gerçekleşmişti. Şimdi Barış Lima örneğini verdim. Birebir eşleşme ve Okan Hoca'nın anlık reaksiyonunu verdim. Buradan da Fenerbahçe maçına geçelim.
Çünkü bu maç içindeki güzel dokunuşları İsmail Hoca'dan pek fazla göremiyoruz. İsmail Hoca belli bir plan istikrarını sürdüren bir hoca. Maç öncesi videolarımda şundan bahsediyordum. Alanya Spor'da Oğuz Aydın çok önemli bir oyuncu ve sürekli Oğuz Aydın'a kontra atak planlarıyla çıkmaya çalışan bir Alanya Spor var. Haftalardır böyle ve Oğuz Aydın da bu sezonun en ciddi çıkışı yapan en formlu oyuncusu. Çok büyük ihtimalle de yaz transfer döneminde dört büyüklerin ilgisi altında olacak ve transfer yapmasını da bekliyorum.
Şimdi Oğuz Aydın bu kadar baskın bir performans sergiliyorken, oyun planı da bu kadar barizken, nasıl Çağdaş Hoca'nın bekleri oyun kurucu yapması planı çok ağ planı ve baskın bir plansa ve Okan Hoca bunu görüp ona göre önlem alıyorsa, Fatih Hoca'nın da en baskın planı iki kanada çok süratli iki oyuncu kullanması. Yani en hızlı üç oyuncusundan iki tanesini mutlaka kanatlarda oynatıyor. Eskiden sabek olan Augusto'yu sol açık yapıyor. Eskiden sol açık olan Oğuz'u da sağ açık yapıyor. Bu sayede de kanatları çok önde kullanıyor. Ertel çoğu zaman center forces oynuyor. Kanatları arkaya koşturan bir plan yapıyor. Şimdi ben şunu düşünmüştüm. Çoğu zaman Ferdi hücumlara çok çıktığı için, Fenerbahçe'nin en güçlü yeri sol tarafı olduğu için
Savunmada haliyle Ferdi'ye sürekli kademe getirmeniz gerekebiliyor. Ferdi veya birçok hücumu güçlü bir savunma oyuncusu, hücuma çıkmak isterken savunmada da risk alabilir. İlk gol böyle oldu biraz. Şimdi Oğuz bu kadar baskın diyorum. Aslında birebirde en iyi rakip durduran oyuncu da Osterwolde. Özellikle bunu Fenerbahçe'nin ilk Nordschleland maçında, iç sahada oynanan maçta görmüştük ve Osterwolde çok süratli bir kanat oyuncusunu parçalamıştı maç boyunca.
adım attırmamıştı ve Fenerbahçe çok net bir galibiyet almıştı. Şimdi böyle bir örnek de var elimizde ve Oğuz Aydın en önemli isim. Ki sabekten Mert de Osei Samuel Afrika Uluslararası Kupası'nda olduğu için haftalardır üç günde bir maça çıkıyor. O da yorgun aslında. Bu maçta Osterwolde sol back oynasa ve Oğuz'la bire bir eşleşse, Ferdi de bu maçlık sağ back oynasa bence maça göre iyi bir plan olurdu diyorum. Fakat bu tip hamleleri çok fazla İsmail hocadan göremiyoruz.
Ve Fenerbahçe bu maçla birlikte kendi sahasında bu sezon 9 puan bırakmış oldu. Normal karşılanabilir normal bir sezonda ama bu sezon normal bir sezon değil. Yani zirvedeki iki takımın kolay kolay puan kaybetmediği bir sezon. Ve Galatasaray'a baktığımızda kaybettiği puanlar çok daha beklenen maçlarda. Yani Kayseri deplasmanı, Sivas deplasmanı. Özellikle Ocak ayında oynanmış bir Sivas Deplasmanı, Fenerbahçe Deplasmanı beraberlikleri var ve Hatay Deplasmanı'nda da bir mağlubiyeti var Galatasaray'ın. Yani tüm kayıpları Deplasman'da. Fenerbahçe'nin ise Deplasman'da sadece Adana Demir Spor beraberliği var. Bu da normal karşılanabilir. Birçok eksiği de vardı Fenerbahçe'nin. Ama iç sahada Galatasaray'a, Samsun'a, Trabzonspor'a ve Alanya Spor'a beklenmedik puanlar kaybetti Fenerbahçe ve şu anda ikinci sıraya düşmesinin nedeni bu iç sahadaki performans sıkıntısı veya gerginlik veya o stresi yönetememekle ilgili sıkıntı. İsmail Hoca'yı sadece küçük dokunuşları eksik kaldı diye eleştirmeyeceğim. Daha çok bu iç sahadaki stresi yönetememekle ilgili bir eleştirim olacak kendisine.
Çünkü maç sonunda yayıncı kuruluşa bir demeç verdi ve şunları söyledi. İyi başladık. Maç başından sonuna kadar bütün oyun kontrolü bizim elimizdeydi. Oyunlarım çok coşkulu, çok istekliydi. Taraftarlarımız, türbünlerimiz çok coşkulu, çok istekli. Fakat iki kere kalemize geldiler. Maalesef ikisi de gol oldu.
Sonuçta 2-1 öne geçtik. 2-1 öne geçtikten sonra birazcık daha oyunun temposunu düşürüp sonuçta bu puan maçı şampiyonluğa iniyoruz. Tabi ki 3. gole 4. gole atmak için oynamalıyız ama çok erken bir gol yedik. O arada birazcık oyunun temposunu düşürebilseydik, birazcık daha rakibi kontrol altına alabilseydik bu maçtan 3 puanla ayrılabilirdik. Şimdi bunu söyledi İsmail Hoca ama 2. golle İsmail Hoca'ya dikkat edin inanılmaz bir sevinç yaşıyor. Ve maç içerisinde de çok gergin
gözüküyor. Sürekli sinirli, hırslı, takımı da hırslı. Kendisi daha da hırslı ama biraz o heyecanı da gösteriyor, çok fazla gösteriyor. Yani İsmail Hoca yeterince sakin değildi ki, oyuncuları 2-1 bulduktan sonra sakinleşip biraz daha topu çevirebilsin.
Yani belki tabii oyuncular hocadan bağımsız böyle olmalıydı diyebilirsiniz ama hocanın bunu bekliyorsa kendisinin de öyle bir vücut dili sergilemesi gerekirdi diye düşünüyorum. Ve rakibi Okan Buruk'tan en ayrılan yeri de bana burası gibi geliyor. Ben birçok teknik direktörün çok sayıda basın toplantısına katıldım. Hem İsmail Hoca'nın ilk döneminde de, ikinci döneminde de, bu döneminde de, hem Okan Hoca'nın Galatasaray'da birçok basın toplantısını izledim ve bence iki hoca arasındaki en belirgin fark burada ortaya çıkıyor.
Okan Hoca'nın Manchester United deplasmanı öncesi bile, Bayern Münih maçları öncesi bile basın toplantısında şakalaştığını, gülerek basın toplantısına katıldığını ve o stresi, baskıyı ağzından çıkacak bir lafın ona nasıl geri döneceğini falan hiç o kadar hissetmediğini görüyorsunuz. Yani çok daha rahat espriler yapıyor vs. Fakat İsmail Hoca'da bu böyle olmuyor. Yani basın toplantılarında da, saha kenarında da. Çünkü bence bu şuradan geliyor. Aslında 12 yaş fark var İsmail Hoca ile Okan Hoca arasında. İsmail Hoca lehine. Yani tecrübelenmek ve deneyimlenmek için. Fakat Okan Hoca'nın hem futbolculuğunda hem teknik direktörlüğündeki başarıları, oynadığı büyük maç sayısı ve kazandığı kupalar onu o koltukta çok daha rahat oturmaya sevk ediyor. UEFA Kupası var. Futbolculuğunda milli takımla dünya üçüncülükleri, büyük Avrupa şampiyonaları. Inter'de forma giyme gibi bir apolete sahip futbolcu olarak. Futbolculuğu bu kadar büyük bir ismin teknik direktörlüğü de beklenenin oldukça üzerinde çıktı.
Daha ilk serüveni Elazığ'dan başlayarak Rize'ye çok iyi futbol oynattı. Oradan gitti Akisar'a çok iyi futbol oynattı. Türkiye Kupası'nı kazandırdı. Oradan Başakşehir'e gitti, şampiyon yaptı. Galatasaray'da da ilk senesinde 88 puanla bir şampiyonluk aldı. Tüm bunları başarınca hem futbolculuk hem teknik direktörlük çok daha rahat oturuyor o koltukta. Çünkü CVC kuvvetli. Fakat İsmail Hoca'nın teknik direktörlüğünde Sivas Sporu TFF 1. Lig'den Süper Lig'e çıkarmak dışında dişe dokunur bir başarı gözükmüyor. Eh yani Fenerbahçe'yi çalıştırmak için de Sivas Sporu TFF 1. Lig'den Süper Lig'e çıkarmış olmak yetmiyor normal şartlar altında. Fakat ikinci dönemindeki birleştirici rolü, camianın evladı gibi soyut kavramlar bir şekilde hocayı tekrar o koltuğa oturtuyor. Ama o koltuğa otururken liyakat konusunun tam altının dolmadığını görüyoruz. Yani Erol Bulut bile ki ben Erol Bulut'un Anadolu'da yaptıkları daha başarılı. Alanya Sporu'a ilk beş vesaire yaptırdı, kafaya oynattı.
En azından diyebiliyorsunuz ki bir Anadolu takımını süperlikte kafaya oynattı Erol Bolu. Ki onun mesela liyakat konusu ne kadar eleştirilmişti. Aslına bakarsanız o da bir eski Fenerbahçe futbolcusu, camia çocuğu olarak tek bakacaksak. Ama o bile, o bile diyorum zaten hani öyle olmalı, o bile dememeliyim. O dahi o koltukta hiç rahat oturmuyordu, doğal olarak oturmuyordu. Ama İsmail Hoca'nın daha da rahat oturmaması biraz buradan geliyor.
Tabi Jesus'ta böyle bir problem yoktu. Jesus'ta başka problemlerden dolayı şampiyonluk yarışını kaybetti. Hani tek parametre değil bunlar. Ama bence Okan Hoca'ya karşı... Mesela Jesus bu zaafı yaşamıyordu. Jesus çok daha dolduruyordu Fenerbahçe Teknik Direktörlüğü'nü. Çok daha kendinden emindi, özgüvenliydi. Çünkü kariyeri getiriyordu. Yani liyakatle oraya gelmişti.
Fakat İsmail Hoca'da bu baskı çok hissediliyor. Keşke Anadolu'da büyük başarılar elde edip üstüne bir de Fenerbahçe futbolculuğu, apoletiyle, camianın evladı olma şekliyle geliyor olsaydı. Yani hem liyakat hem de Fenerbahçelilikle birlikte geliyor olsaydı. Ama sadece Fenerbahçelilikle gelmiş olunca bence bu stres ve gerginlik durumu orada hissediliyor. Özellikle bu haftalarda hissediliyor. Özellikle yaptığı açıklamanın yani basın toplantısında
yayıncı kuruluşa verdiği açıklamayla kendi tavırlarının örtüşmemesi açısından etkiliyor. Ama bunlar dışında yani bu puan kaybı sadece hocanın gerginliğinden değil bence. Bu dönemde yani ara transfer dönemi gelmeden önce Fenerbahçe ile arkadaşlarla konuşurken açıkça şunu söylüyordum. En iyi futbol oynayan takım Fenerbahçe bu haftalara kadar diyordum yani ikinci yarıya başlayana kadar.
Fakat Fenerbahçe'nin kendi ayağına sıkma iyi giderken bozucu hamleler yapma ihtimali yüksek bir kulüp diyordum. Çünkü hem baskı altında yönetimde ve 9 senedir gelmeyen şampiyonluk da bu baskıyı daha da arttırıyor. Hem de ekonomik olarak para harcayalım, o eksiği de giderelim, bu eksiği de giderelim derken, yapmaya çalışırken bozma ihtimalinden bahsediyordum. Türk futbolunda bir obezlik var. Bunu geçmiş dönemlerde transfer bölümlerinde falan hep işlediğim bir konu bu. Türk futbolunda bir transfer obezliği var ve bakış açımız tamamen şu. Hiçbir yeni gelen transfer eldekinden daha kötü olamaz kafasıyla yaklaşıyoruz her transfere. Her transfer, yeni gelecek her oyuncu her halükarda elimizde olandan daha iyidir. Destroy ile yaklaşıyoruz. Ve en kötü, kulübede zenginlik olur diyoruz. Ama bozucu etki edebileceğini düşünmüyoruz. Yeni gelene verilecek süre eldekini bozabilir demiyoruz. Taktiği bozabilir demiyoruz. Uyumu bozabilir demiyoruz.
bizden 10 kat 20 kat daha pahalı olan premier lig gibi ligler bizim kadar transfer yapmıyor. Biz toplum olarak her yeni geleni elimizdekinden daha iyi otomatik olarak kabul ettiğimiz için elimizdekini değersizleştirme ve dışarıdakini hep daha iyi görme gibi kendi kendimizi alçaltan bir duruma sokuyoruz. Bu Türk sporunda da böyle. Spor basında da böyle, tribünlerde de böyle. Kendine karşı, kendinden olana karşı bir küçümseme hali. Aslında bir eziklik psikolojisi. Bütün Türk futbolunda bu var. Ve sürekli bir değişim ve sürekli bir transfer sirkülasyonu bu yüzden oluyor. Ve şunu söyleyeceğim. Mesela bu sezonun Türk futbolu için en büyük maçı, biliyorsunuz Hırvatistan-Türkiye maçıydı Deplasman'daki ve dünya üçüncüsü olan. Bir önceki Dünya Kupası'nda da dünya ikincisi olan Hırvatistan'ı deplasmanda yendik. Ve lider olarak biliyorsunuz Euro 2024'e gidiyoruz. Bu sezonun en büyük maçı Hırvatistan-Türkiye maçıydı. Bu en büyük maçın, en vitrin maçın en iyi iki oyuncusu kahramanı Galatasaray'dan Barış Alper, Fenerbahçe'den de İsmail Yüksekti değil mi?
Fakat Galatasaray'ın Barış Alper'e yaklaşımıyla, Fenerbahçe'nin İsmail Yüksek'e yaklaşımı arasında çok fark yok mu? Bir şekilde Galatasaraylı Barış Alper Fenerbahçe forması giyiyor diyelim. Sezonun ilk yarısında öyleydi ve bir şekilde ilk 11'e kapağı attı diyelim Fenerbahçe'nin. Şöyle düşünüyorum, muhtemelen Ali Koç yönetimi Barış Alper'in önüne devre arasında bir transfer yapardı. Barış kardeşim çok iyisin, güzelsin ama bizim kaybedecek bir şeyimiz yok, transfer yapmalıyız derdi.
Çünkü işte o kaybedecek bir şeyimiz yok, her halükarda daha iyi olacağına dair inanç. Bu mesele İsmail'de çok yaşanıyor. İsmail bir türlü ilk 11'de gayet iyi olduğuna ve yükselen bir performans olduğuna, genç ve gelecek vaat eden bir oyuncu olduğuna ve sabredilmesi gereken bir oyuncu olduğuna ikna edemiyor insanları. Her halükarda Milan'dan gelen Krunic'in İsmail'den daha iyi olduğuna inanılıyor. Ve Krunic'i monte etmeye çalışırken uyum bozuluyor. Fenerbahçe ara transfer döneminden beri ilk yarıdaki dominasyonunu, fizik kapasitesini, pres kabiliyetini kaybediyor durumda. Yani daha geriye gittiği açık.
Tamamen kaybetmiş diyemeyeceğim. Hala güçlü bir takım Fenerbahçe. Yeniden galibiyetler alabilecek. Şampiyon da olabilecek. Çok da zengin bir kadroya da sahip. Kaliteli kadroya da sahip. Fakat zaten çok iyi gideni bozmak gibi bir problemle de karşı karşıyalar. Ve Krunic döndüğünden beri verilen geçişler, ilk golde Krunic'in kendi ceza sahasına gelirken savsaklanması, Fenerbahçe'nin topu kaybettikten sonraki pres gücünde yaşanan düşüş,
Bunlar hep bu değişimler yüzünden gerçekleşen şeyler bence. Ve son 5-6 haftada 2 beraberlik var. Ve Başakşehir maçında son dakikada penaltı olmasa son 6-7 haftada 3 beraberlik olacaktı. Bunlar bu transfer döneminden sonra, birçok yeni transfer, Çağlar, Bonucci, Kurunic dışarıdan baktığında çok büyük CV'ler gelmiş olmasına rağmen. Fakat gelmeden önce zaten
Osterwolde çok iyiydi. Yani zaten genç, zaten gelecek vaat eden, ciddi de bir bonservisle aldığın ve çok da iyi giden Osterwolde'yi kesmek şart mıydı diye insan soruyor. Osterwolde'nin son çıktığı maçta, Başakşehir maçında Pionte'yi sağdan sildiğini hatırlıyoruz. Neyi kötüydü, neyi yetersizdi ki illa onun önüne hemen bir oyuncu alınıp ilk 11'e yerleştirilmek durumunda kalınıyor.
Bunları bilmiyorum. Fenerbahçe camiasının biraz sorması gerekiyor diye düşünüyorum. Galatasaray'da mesela son 3 maçta Keçiören'den Barış Alper ve Erzincan'dan gelen Kerem Akturk oldu kanatlarda. Ve 3 maçtır 8 milyon euro verdikleri Wilfried Zaha 25 dakika 45 dakika sonradan oyuna giriyor. 3 maç üst üste.
Bu Fenerbahçe'de ne kadar yapılabiliyor, ne kadar yapılamıyor? Galatasaray'da nasıl değerlendiriliyor? Bunu biraz düşünmek lazım. İsmail ve Barış Alper formaları değiştirse, Galatasaray ve Fenerbahçe'de olsalar, bugünkü durumları nasıl olur? Kadrodaki değerleri, tribünlerdeki değerleri nasıl olur? Bunlar üzerine biraz düşünmek lazım. Burada bir bölüme ara verelim. Döndüğümüzde Beşiktaş transferleri ve Afrika Uluslar Kupası ile devam edelim.
Şimdi Beşiktaş'a kısa değineceğim. Çünkü yeni transferleri göremedik. Bir görelim. Nasıl oynuyorlar? Umarız bir Beşiktaş'ta düzelmeyi izleyelim. Ondan sonraki haftalarda daha uzun konuşuruz. Ama Beşiktaş için ara transfer döneminde böyle bir son gün hamleleri herhalde kimse beklemiyordu. Beşiktaşlılar dahi umudu kesmişti. Hatta bizim bir önceki Transpor bölümümüzde UEFA listeleri belirlenmek üzereydi.
Ve şunu söylemiştik, Galatasaray ve Fenerbahçe transferlerini yaptı, listelerini verdi. Beşiktaş ve Trabzonspor'da ise garip bir durum yaşanıyor. İlk yarıyı çok kötü geçirmiş olmalarına rağmen ve sezonun ikinci yarısına transferlerdeki hamlelerle daha iyi girmeleri beklenirken, aksine çok sayıda oyuncu kaybettiler ve kan kaybettiler demiştim. Her iki takımda 4-5 tane oyuncu kaybetti Beşiktaş ve Trabzonspor. Fakat yerlerine de oyuncu alamadılar. Beşiktaş sadece Simenson aldı, Trabzonspor'da hiç adam alamadı demiştim.
Ama Beşiktaş transferin son günlerinde hem stoper, hem 6 numara El-Mustrati, hem 10 numarası Muçi'yi aldı. Ve 4 tane takviyeyle gidenlerin yerine çok daha hazır oynayan veya potansiyelli oyuncular takviye etmiş oldu. Mesela Trabzonspor onu yapamadı. Üçüncülük yarışı için de önemli. Trabzonspor direkt ilk 11'inden Bakasetas, Abdülkadir Ömür gibi 8 numaralarını kaybetti. Ama sadece 32 yaşındaki Münye'yi sağ beke transfer edebildiler.
Hani o açıdan Beşiktaş'ın daha farklı bir dönem geçirdiğini son gün transferleriyle birlikte görüyoruz. Tabi bu kadar pahalı transferler beklemiyorduk. Bu Arnavut 10 numara muçi 10 milyon euro bedelle transfer edildi. Ve ara transfer döneminde Türk takımlarının yaptığı en pahalı 3. harcama oldu. Daha önce biliyorsunuz Cagne 13 milyon euroya Kasımpaşa'dan Galatasaray'a gelmişti.
Yine Zaniyolo'da 15 milyon euroya, Roma'dan Galatasaray'a gelmişti. Muci'de 3. oldu. 10 milyon euroya Beşiktaş'ın transfer ettiği en pahalı ara transfer olduğu 3. sırada oldu. Tabi El Mustafa'da o kadar pahalı hatta daha da pahalı.
1 milyon euro kiralama, 10 küsur milyon euro da satın alma opsiyonu var. 2,5 da bir bonus var. Tabi o şimdi henüz gerçekleşmediği için yani yaza gerçekleşmesi beklendiği için ona ara transferde ödenmiş bir para olarak saymıyoruz. Bir de Joy World transfer edildi, Nothing Imports'dan, Stopper. Ve omurgaya 3 tane takviye. Bir sağ stoper, bir 6 numara, bir de 10 numara muci. Ben şimdi şu açıdan bu transferleri olumlu görüyorum. Benim yaptığım Beşiktaş yayınlarında hep diyordum ki birinci önceliği Beşiktaş'ın iyi bir 10 numara. Çabuk, kısa, yaratıcı, kreatif bir 10 numara. Çünkü Beşiktaş hiç Beşiktaş gibi oynayamıyor. Sıradan bir Anadolu takımı gibi. yarattığı xG'de 8. 10. sıralarda, sezon başından beri. Üretim yok. Yani Semih Kılıçsoy gibi bir potansiyel çıkıyor. Fiziğiyle zorluyor, atıyor. İşte bazen Jetson genelde bu sezon kötü geçiriyor, istikrarsız ama bazı maçlarda biraz öne çıkabilir. Aynı şekilde Rashid ise bu sene istikrarsız ama bazı maçlarda işte tek başına öne çıkabilir. Ama bunlar hep bireysel ve fiziksel zorlamalarla.
Fakat bunlara top atacak, bunlara oyunu yönlendirecek bir beyin yok sahada. Ve o yüzden yaz döneminde de diyordum ki Beşiktaş bir tane Mertens bulsun. Kısa, çabuk, bu ortamı organize edebilecek, işte ne bileyim Raşit Sayı'yı, arkasındaki Jetson'u, Cenk'i vesaireyi organize edebilecek bir beyin lazım Beşiktaş'a diyordum. Nihayet genç, potansiyelli, çabuk bir on numara transferi geldi Muci ile.
Bir kere en ihtiyaç olan pozisyona geldiğini düşünüyorum ve son dönemde hocanın da Fernando Santos'unu bu 4-3-3 illetinden vazgeçip 4-2-3-1'e döndüğünü görüyordum. Çünkü Beşiktaş 11'inde 4-3-3 inanılmaz bir kısırlık yaratıyor. Hem Jetson hem... Amir tabi sakatlandı işte Salih veya başka altı numaralar. Hem işte Amir Jetson oynadığında, Salih Jetson oynadığında sekiz numaralar öne top taşıma, top atma, final pas oynama konularında hep çok eksik kalıyorlardı. Böyle yapmaktansa bir altı numara bir Jetson bir de on numarayla çok daha iyi olur diyordum. Tabi hoca nihayet Santos bunu gördü diğer hocaların aksine. Ve son haftalarda Semih, Rachissa, Gezal vs. yapmaya çalıştı. Rachissa'yı 10 numara gibi yapmaya çalıştı. O biraz daha hücumda kalabalık sağladı ve son 1-2 maç daha iyi gidiyor en azından. Şimdi bu 3 transferle daha iyi olacağını zannediyorum. Çünkü benim birinci önceliğim 10 numara, birinci düşündüğüm isim alındı. İkinci sağ stoper derdim.
Sol stoperde bir şekilde Koli idare ediyordu. Zaynuddinov yedek sol stoper oluyor falan ama sağ stoperdeki isimler Amarti, yeni sakatlıktan dönen Tayyip dönüyor, Necip vs. o kadar idare edemiyorlar ki bir de genelde takımların sağ stoperi daha baskın olur. Ama Southstoper'ler çok aksıyordu. Oraya net oyun kuruculuk falan değil, net oraya fizikli, kesici, savunması sağlam bir Southstoper gerekiyor diyordum. Joy Worrell gerçekten çok güçlü, ikili mücadelelerde sağlam, özverili, lider karakterli bir klasik ada futboluna uyan bir Southstoper. Yani o açıdan da tam düşündüğüm gibi.
Ben teşhislerin doğru konudan inanıyorum ve nihayet bir 6 numara, ne Onana, ne henüz yeterliliği doğru olan genç Demirege oraya çok sağlam, alan kapatan, fizikli ama hareketsiz de olmayan bir 6 numara şart diyorduk ve El Musrati de o şekilde bir oyuncu olarak oraya geldi. Onun orada pozisyon alması Amir Aziz Ahmetovic iyileştikten sonra onu öne atabilir, 8 numaraya atabilir mesela. Hani diğer oyuncuları da iyileştirecektir. Jetson'u da daha rahatlatacaktır. Amir sakatlıktan dönünce daha rahatlayacaktır. Bu üç transferinde geliş bakımı açısından doğru hamleler olduğunu düşünüyorum. Ama oyuncuları henüz son performanslarını izlemedim. Biraz biliyorum El Musati ve Warhol'u. Ama son performanslarını bilmiyorum. Onları da bir gördükten sonra daha netleşir. Ama bence tercih edilen pozisyonlar ve oyuncu tiplemeleri çok doğru. Yani direkt benim kafama uyan tipte.
Bakalım umarız Beşiktaş biraz daha toparlar ve sezonun ilk yarısı çok kötü geçti ama sezonun ikinci yarısını daha iyi bir şekilde getirirler umarım. Ve son olarak Afrika Uluslar Kupası. Afrika Uluslar Kupası'nı fildişi kendi ülkesinde düzenlenen turnuvada kazanmayı başardı. Bir nevi bir peri masalı. Çok kötü başlayan turnuvayı mükemmel bir şekilde bitirdiler. Tebrik ediyoruz kendilerini. Afrika Uluslar Kupası ile ilgili biraz bilgiler vereyim bu bölümde. İlk kez 1957 yılında düzenlenmiş Afrika Uluslar Kupası ve 1968'den beri de 2 yılda 1 şeklinde düzenlenmeye devam ediyor.
1957'de sadece 3 ülke arasında oynanmış bu turnuva. 57'deki ilk turnuva Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında oynanmış ve ilk şampiyon da Mısır olmuş. Güney Afrika'da aslında bu turnuvaya katılacakmış ama ırk ayrımcılığından dolayı katılamamış. Bu tarihten itibaren katılanlar da artmış yani 57'den itibaren her dönemde artmış ve hatta artık tüm Afrika ülkeleri turnuvaya katılmaya başladılar. Bu yüzden de öneleme turnuvaları yapma gereği doğdu. En çok kazanan ülke işte ilk turnuvayı da kazanan Mısır 7 kez kazandılar.
Onları beş kez de Cameroon takip ediyor ama Cameroon son yıllarda biraz düşmüş. Bu turnuvada biraz kadrolarına baktım. Hiç eski Cameroon gibi değiller. Dört kez kazanan Ghana var. Üçüncü sırada onlar. En başarılı Afrika ülkesi sıralamasında.
Üç kez kazanan Nijerya vardı. Bu turnuvada da final oynadı. Dördüncü büyük Afrika ülkesi olarak Nijerya görülüyordu. Şimdi bir de onlara Fildişi eklendi. Çünkü Fildişi de bu senede kazanınca üçüncü kez kazanmış oldu. Ve Nijerya ile birlikte en büyük Afrika futbolu ülkesi olma konusunda dördüncülüğü artık paylaşıyorlar üç kez kazanarak. Cezayir ve Kongo'nun da ikişer şampiyonlukları var. Ve onlardan başka da birden fazla şampiyonlu olan ülke yok.
Afrika Uluslar Kupası şu açıdan Türkiye'ye yakın hissettiriyor. Çünkü Süper Lig'den çok fazla futbolcu oluyor Afrika Uluslar Kupalarında. Bunu da herhalde İlhan Cavcav'a borçluyuz. İlhan Cavcav'dan bu yana Türk futbolu Afrikalı futbolcuları çok seviyor. Yani Jeremy gibi yıldızları İlhan Cavcav Real Madrid'de ve Dünya Futbolu'na satmadan önce Süper Lig'de pişiriyordu. Tabii sonra iyi Afrikalı futbolcuları büyüklükler bizden önce süpürmeye başladı ama yine de bizim Süper Lig'de çok sayıda Afrikalı oyuncu oynuyor. Bu gelenek sürüyor ve bizden çok oyuncu da devre arasında bu turnuvaya katılıyor. Takımların durumu da biraz
Negatif etkilenebiliyor ama biz Afrikalı oyuncuları seviyoruz ve onlardan vazgeçmiyoruz açıkçası. Bu turnuva yüzünden onları transfer etmekten çekinmiyoruz. Hatta Beşiktaş bu yüzden bu sezonu eba ediyor diyebiliriz yani. Tabi fildişinden biraz bahsedelim çünkü turnuvaya çok garip bir şekilde başladılar.
Grup aşaması bittiğinde hiç istenen bir oyun yoktu ve teknik direktörlerini de gruplar bitince gönderdiler. Hatta bir yardımcı ile birlikte gönderdiler. Ve geçici bir hocayla, başka bir yardımcı hocayla da yollarına devam ettiler ve 4 eleme sonunda şampiyon oldular. 4 maçla şampiyon oldu yeni hocaları. Şöyle, gruplarda yine Nijerya vardı finalde yendikleri Nijerya. Onlar 1-0 yenildiler. Aslında ilk maç 2-0 ile başladılar. Sonra Nijerya'ya 1-0 yenildiler ve son maçta Ekvator Ginesi'ne 4-0 yenildiler.
Bu farklı mağlubiyete rağmen 3 puanlı en iyi üçüncülerden bir tanesi olup bir şekilde gruptan çıkmayı başardılar ve orada alınan ani bir karar, hocanın gönderilmesi vs. derken bir şekilde tekrar toparlandılar. Son 16'da Senegal'i penaltılarla elediler. Toparladılar diyorum ama şans da çok yardım etti. Son 16'da Senegal penaltılarla elendi. Penaltılardan önce de maçın başında yenik duruma düşmüşlerdi ama beraberlik golünde 86'da buldular maçın sonlarına doğru.
Daha çarpıcısı, çeyrek finalde Mali'yle eşleşiyorlar. Yine 1-0 yenik duruma düştüler. 90'da 1-1'i buldular. Beraberlik golünü attılar. Uzatmaların da sonunda 120. dakikada da 2-1 buldular. Galibiyet golünü atıp. Yarı finalde yükseldiler. Yarı finalde Kongo'yla eşleştiler. Onlar da 1-0 yendiler. Yine Haller attı golü. Finalde de Nijerya'ya karşı yine 1-0 geri düştüler. Ama yine geri dönmeyi başardılar. İkinci golü yine 81. dakikada Haller attı.
çok şık bir gol attı. Ayağının tabanıyla, öndirekte çok güzel bir vuruş yaptı. Biraz İbrahimovic'i andıran bir goldü. Spiker de söyledi bunu, doğru söyledi. Güzel bir gol oldu ve turnuvaya Haller'de damgasını vurup şampiyonluğu getirmiş oldu. Tabii Haller adına da çok sevindim çünkü en iyi döneminde, bundan yaklaşık iki yıl önce bir testis kanseri yaşamıştı.
Ve futboldan bir ara uzak kalmıştı. Ve onun dönmesi ve ülkesine bu şampiyonluğu kazandırması da güzel bir hikaye oldu. Ve Fildişi bu şekilde şampiyonluğu aldı. Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Bu haftanın da sonuna geldik. Gelecek hafta gündemi konuşmaya devam edeceğiz. Görüşmek üzere, hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.