
4.668 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 13 Şubat 2024'te alıyoruz. Önce bir yerel gündem potpolisi yapalım. Yarın, yani bu kaydın yayınlanacağı 14 Şubat 2024'te ilginç bir buluşma gerçekleşecek. Erdoğan Mısır'a gidiyor. Sisi'yle görüşecek. Tabii akla 5 yıl önceki yerel seçimler geliyor. İşte pazar günü. Sisi mi diyeceğiz? Binali Yıldırım mı diyeceğiz?
Dolayısıyla yarının Tren Topik videosunu şimdiden paylaşayım. Muhalif siyasetçiler de bayılırlar etkileşime. Bir kıspının Tren Topik dinleyicisi olduğunu da biliyorum. Efendim söyleyin danışmanlarınıza sabahtan yapsınlar paylaşımları. Biraz da alay alın Erdoğan'a bitti gitti işte siyaset bu kadar. Partiler artık adaylarını açıkladılar. Yeniden Refah İstanbul'da aday çıkarıyor. Başak Demirtaş da adaylıktan çekildi. İmamoğlu için iyi haber bunlar.
Şimdi Dem Parti'yi de aday çıkarıyor ama... Vallahi Dem Parti'yi daha yakından takip eden gazetecilerle konuştum, partideki danışmanlara ulaşmaya çalıştım. Kimsenin vaziyeti derli toplu anladığı yok. Başak Demirtaş neden aday değil? Neden adaylı da şimdi çekildi? Yani ortada Dem Parti adına doğru yönetilmiş bir süreç yok. Tabanada pek izah edemedi bu tavrını. Fakat... Vaziyeti tabanına izah edemeyen diğer parti de Dem parti ile beraber MHP oldu. MHP lideri Devlet Bahçeli'ye göre, Dem partinin ayrı aday çıkartması sinsi bir oyunmuş. Öyle diyor.
CHP ile DEM'in ayrı ayrı aday belirlemesi sinsi bir oyundur. Çünkü CHP demek, DEM demektir. CHP, DEM demek değildir de CHP ne demektir anlayabilene aşk olsun. Hatay adaylığı üzerinden yaşananlar, bir partinin yönetme kapasitesini nasıl yitirdiğinin göstergesi gibi. Lütfü Savaşı Hatay'da aday gösteren YP yönetimi, kendi gösterdiği adayın arkasında duramıyor. Kardeşim madem aday gösterdiniz savunun. Yok savunmayacaksanız da adayınızı rezil etmeyin.
12 Şubat'ta öğrendik ki Haluk Levent'e Hatay için adaylık teklifi gitmiş. Levent de teklif geldiğini doğruluyor. Sörcü TV'den Can Coşkun'un sesiyle dinleyelim. Alük Levent denildi. Doğru, Alük Levent'e teklif gidiyor Atay Büyükşehir Belediyesi konusunda. İsmail Saymaz'ın notlarına göre 3 gün önce gidiyor. Dolayısıyla kendisi de kabul etmediğini beyan ediyor. Neden kabul etmediğini de tweetinde duyuruyor. Canlarım, ahbap başkanıyım ve siyasi bir kimliğe giremem. Diğer siyasi partilerden de teklifler geldi. Onur duyuyorum ama siyasete girmeyeceğime dair kararım kesin. Bu ülke için yapacağımız çok şeyler var.
E sizin adayınız var. Lütfü Savaş'ı göstermediniz mi ya? Adam kampanyasına devam ediyor orada. Daha ne aday arıyorsunuz? Ne oldu? Bunca tepkiyi öngöremediniz değil mi? Sizler seçimden sonraki kurulta hesaplarıyla uğraşırken halkın tepkisini hesaba katamadınız değil mi? Tam böylesi durumlar için eski Türkçe'de çok güzel bir laf var. Buna idare-i maslahatçılık diyorlar. Yani bir işi gerektirdiği gibi değil de günün şartlarına göre yapma. Şartlara göre uyum sağlama.
Bir ay önce, bir buçuk ay önce Lütfü Savaş'a ada gösteriyordunuz. Anketler şöyle güzel, böyle güzel diye. Şimdi şartlar değişti, Lütfü Savaş'ın yerine ada yarıyorsunuz. E bakalım bulabilecek misiniz? 20 Şubat'a kadar vaktiniz var. Teklif götürdükleriniz de bu saatten sonra teklifi kabul ederlerse tabii. Mustafa Kemal'in ifadesi ne kadar güzel. İdare-i maslahatçılar diyor, esaslı devrim yapamazlar.
İdari masrafçılarla vakit kaybetmeyelim bence. Bu bölümde Türkiye'nin en büyük sorununu konuşalım. Bunu halka sorsak en büyük 3 sorun belli. Ekonomi, terör ve sığınmacılar. Fakat bana sorarsanız bu 3'ü de bu bölümde anlatacağım sorunlardan daha büyük değil. Bu bölümün konusu Türkiye'nin en büyük sorunu olan demografik deprem olacak. Ne demeye mi çalışıyorum? Gelin konuşalım.
6 Şubat 2024 günü Türkiye İstatistik Kurumu adrese dayalı nüfus kayıt istatistiklerini yani nüfus verilerini yayınladı. Biliyorsunuz artık sokağa çıkma yasağı olan nüfus sayımları yapılmıyor. Gençler bilir mi bilmem ben şahit olan son kuşağım sanırım. Eskiden nüfus sayımı yapılacağı gün sokağa çıkma yasağı ilan edilir.
nüfus memurları ev ev gezer, istatistikler bu şekilde kayıt altına alınırdı. Fakat 2006 yılında çıkarılan 5490 sayılı nüfus hizmetleri kanunu ile bu uygulamaya son verildi. Artık veriler dijital ortamdan takip edilmeye başlandı. E iyi de oldu. Bu tarihten itibaren her yılın Şubat ayının ilk haftasının sonunda nüfus verileri TÜİK tarafından açıklanıyor. Fakat bu yıl TÜİK'in 2023 yılına yani Cumhuriyet'in 100. yılına ilişkin yayınladığı istatistikler depremin 1. yıl dönümü nedeniyle yeterince dikkat çekemedi. Önce haberin manşetlere nasıl taşındığına bir bakalım.
Türkiye İstatistik Kurumu 2023 yılının adrese dayalı nüfus istatistiklerini açıkladı. Türkiye'nin nüfusu 2023'te 2022'ye göre 92.824 kişi artarak 85.372.000 olduğu TÜİK nüfus istatistiklerine göre nüfus artış hızı binde 1.1 ile 15 yılın en düşüğü. 15 yılın en düşüğü.
Medyamız nüfus artış hızının 15 yılın en düşüğü olduğunu söylüyordu çünkü adrese dayalı nüfus kayıt istatistikleri 15 yıldır yayınlanıyordu. İyi de daha önce de nüfus memurları gelip sayardı. Onlara bakılmamış son 15 yılın en düşüğü denmiş. Halbuki daha önceki nüfus sayımlarına bakılsaydı yani 1927'deki ilk nüfus sayımından bugüne dek nüfus artış hızı tek tek incelenseydi başka bir tabloyla karşı karşıya kaldığımız görülecekti.
2023'teki nüfus artış hızı sadece son 15 yılın değil, tüm cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesiydi. Hem de yavaş yavaş bir düşüş değil, adeta bir demografik şok yaşanıyordu. 2000'li yıllar boyunca her yıl ortalama 760 bin artan Türkiye nüfusu, 2022'de 599 bin, 2023'te ise sadece 92 bin artabildi. Yıllık nüfus artış hızı oranı binde 1.1'di sadece. Tabii ki mesele Erdoğan'ın 3 çocuk tavsiyelerini de hatırlattı. Muhalifler, Erdoğan'ın bu bakış açısı üzerinde hiçbir zaman derinlikli biçimde düşünmedi. Kenel'de alaya alınan, bazen de kızılıp geçilen konuşmalar da bu 3 çocuk konuşmaları. Şimdi o halde madem bu konuyu gündemimize alıyoruz, biz de bu konuşmaları biraz daha yakından inceleyelim. Hadi gelin.
Şimdi bir siyasetçi olarak Tayyip Erdoğan, ta 80'lerdeki Beyoğlu ilçe başkanlığından bu yana, sonra il başkanlığı var, ardından İBB süreci var, başbakanlık vs. derken yani herhalde binlerce kez nikah şahidi olmuştur diye düşünüyorum. Binlerce kez. Fakat Erdoğan, 2010'lu yılların başından bu yana her nikah töreninde aynı konuşmayı yapıyor. Artık bir klasiğe dönüşmüş konuşmanın en popüler kısmı şu şekilde.
Hep evli çiftlere bir tavsiyem var. Bunu da artık herkes biliyor. Şimdi bunu tabi burada tekrar edeceğiz. Özellikle bir olur, garip olur. İki olur, rakip olur. Üç olur, denge olur. Dört olur, bereket olur. Gerisi Allah kerim.
Şimdi 1 olur, garip olur, 2 olur, rakip olur, 3 olur, denge olur, 4 olur, bereket olur kısmı bu konuşmanın buzları eriten ilk kısmı. Burası konuşmanın bol reytingli, goy goy kısmı. Sonuçta mutlu bir gün, çiftimiz evlenmiş, yüzler gülüyor, onlarla gurur duyuyoruz. Konuşmaya başlayınca buzları eritiyoruz. Fakat bir yandan da siyasetçisiniz. Yani ettiğiniz lafın arkasını doldurmanız lazım. Böyle boş boş tekerleme gibi konuşamazsınız. Bakın Erdoğan'ı çok kez eleştiririm ama Türkiye'de bunu yapabilen tek siyasetçidir. Muhalifler konuşmasının arka planına pek odaklanmaz, didişmeyi tercih ederler ama
Erdoğan takipçilerine mutlaka bir arka plan da sunar. İstisnasız her konuşmasında kâh ima yollu, kâh açıklayıcı bir arka plan sunmaya çalışır. Bu nikâh şahitliği konuşmasında da buzlar eritildikten sonra arka plana geçiliyor. Her konuşma böyle. Önce bir olur, garip olur, dört olur, bereket olur kısmı sonra şöyle devam ediliyor. Çünkü nitelikli nesillere ihtiyacımız var. Milletler ailelerden oluşur, değil mi?
Yıllarca bu ülkede maalesef doğum kontrolü ettiler ve neslimizi kurutma yoluna gittiler. Ama inşallah bu vasıflı nesil bu dengeyi bozacak ve böylece milletimiz çok daha güçlü bir şekilde geleceğe yürüyecek. Vurguyu fark ettiniz değil mi? Bu nüfus meselesinde Erdoğan bir biçimde cumhuriyetin nüfus politikasıyla didişiyor. Oraya sataşıyor. Peki bizim bir fikrimiz var mı bu nüfus konusunda? Cumhuriyetin hangi şartlarda ne yapmaya çalıştığını biliyor muyuz? Nüfus politikası neydi ve bugünkü durum ne? Gelin beraber 90 küsur yıl geriye gidelim ve bu nüfus meselesinde biraz derinleşelim. Gittiğimiz tarih 25 Nisan 1926.
O tarihte, yani 25 Nisan 1926'da, resmi gazetede yayınlanan bir kararname, bu sıralar çokça tartışılan bir kurumun da doğumunu haber veriyordu. 3517 sayılı Merkezi İstatistik Dairesi İhtihası'na ve vezaifine müteallik talimatnameye dair kararname ile Merkezi İstatistik Dairesi Başbakanlığa bağlı olarak kurulmuştu. Başbakanlığa bağlı bir daire olarak oluşan Merkezi İstatistik Dairesi'ni biz bugün TÜİK olarak anıyoruz. Peki neden merkezi istatistik dairesinin kurulması isteniyordu bu tarihte biliyor musunuz? Çünkü nüfusumuzu bilmiyorduk. Nüfusu saymak için böyle bir daire kuruldu. Evet, TÜİK'in kuruluş amaçlarından ilki Türkiye'nin nüfusunu tespit etmekti. Böylece 1926'nun yaz aylarından başlanmak üzere hazırlıklara başlandı.
Merkezi İstatistik Dairesi'nin ilk görevi, bir yıl içinde Türkiye'nin nüfusunu tespit etmekti. Hazırlıklar biraz gecikmeyle 1927'nin sonbaharında tamamlanabildi. Türkiye, ilk kez 27 Ekim 1927'de sayılacaktı. 14 Ekim'den itibaren devletin yarı resmi yayın organı Hakimiyet Milliye Gazetesi'nde, sayım Türkiye'ye şu şekilde duyuruldu.
28 teşriğinin evvel günü hepimiz bulunduğumuz yerlerde kalacak, sayın memurlarının gelmesini bekleyeceğiz. Milletçe kuvvetimizi, sayımızı bilelim. Bunu 28 teşriğinin evvel cuma günü öğreneceğiz. O gün memlekette nüfus sayımı vardır. Hepimiz yazılmaya mecburuz. Nüfus sayımından dolayı hiç kimseden yeni vergi alınmayacaktır. Nüfus sayımı ücret, masraf verilmeyecektir. Bütün masrafı devlet hazinesi ödemiştir. Memleketi iyi idare etmek için hükümetin her köyde, her şehirde ne kadar nüfus olduğunu bilmesi lazımdır. Bu suretle devlet işleri daha iyi, daha muntazam olur. Anadolu insanı tabii çok acı çekiyor 19. yüzyıl boyunca. Bir kere küçülen imparatorluğun göçlere etkisi çok fazla. Hele ki Balkanlardan akın akın Anadolu'ya geliyor muhacirler.
Bu kaydı dinleyen pek çok dinleyicimizden, Atatürk'ün Türkiye sınırları dışında olduğunu eminim. Yahu Cumhuriyet'in kurucusunun bile Atatürk'ün toprağı Cumhuriyet'in dışındadır. Balkanlardan gelenler, Kafkasya'dan gelenler... Böylece 1800'lerin başında 9.4 milyon olan Anadolu nüfusu, 1900'lerin başında 15 milyona dayanıyor.
Peki bu tarihlilerde böyle nüfus memurları var da sayım mı yapıyor? Yok. Peki biz nereden biliyoruz bunları? Valla benim kaynağım ekonomi tarihçisi Şevket Pamuk. 1927'deki bu ilk nüfus sayımının hikayesi çok ama çok enteresan. İş Bankası yayınlarının Cumhuriyet'in 100. yıl serisi için çıkardığı Cumhuriyetin İlk Sayımı adlı bir kitap var. Orada bizdeki en önemli ekonomi tarihçilerinden Şevket Pamuk'un bir makalesine de yer verilmiş.
Hocanın dediğine göre Osmanlı'da da nüfus sayımları yapılırmış ama bugünkü gibi değil. Yani, yalnızca bu sayımlara dayanarak bugünkü Türkiye sınırlarında kalan nüfusu çıkartmak çok zormuş. Ama Şevket Pamuk, nüfusa ilişkin tahminler yürütülebilecek kaynakları derlemiş ve şöyle diyor makalesinde Şevket Hoca. Bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan alanın nüfusu 19. yüzyıldan önce hiçbir dönemde 10 milyonun üzerine çıkmamıştı. Türkiye sınırları içinde kalan nüfus 16. yüzyılda önemli bir artış göstererek belki 8 milyona ulaşmış, izleyen 200 yılda ise dalgalı bir seyir izlemiştir.
Bugünkü sınavlar içindeki Türkiye'nin nüfusu üzerine 1830 ve 1840'larda yapılan tahminler 9 ila 10 milyon arasında değişiyor. Dünya nüfusu da benzerdir. 16.-17. yüzyıllara kadar insanlığın nüfus grafiği son 500 yıla göre oldukça yataydır. Yani böyle neredeyse düz gider ama 16.-17. yüzyıl başlayınca grafik bir anda dikleşir. Her ne olduysa 16.-17. yüzyılda olmuş, işte o her ne olduysa o şey bizim başımıza 19. yüzyılda gelmişti. Karl Polanyi bu şeye büyük dönüşüm adını veriyor.
Üretim ilişkilerinin tümüyle değişmesi de yaşanan. Katı olan her şey buharlaşıyordu. Kapitalist üretim ilişkilerinin hakim hale geldiği tüm bölgelerde nüfus artış hızı da yükseliyordu. Çünkü kapitalizm, büyüme üzerine kurulu bir ekonomik modeldi. Büyümediği zaman iflas ediyordu. Bizim bu topraklar 19. yüzyıla dek hiç 10 milyon olmamıştı ama 19. yüzyılın sonunda 15 milyonu görmüştük.
Peki, 1927 nüfus sayımının sonucu neydi? Bakın çok enteresan. 15 milyonduk 1900 yılında ve 1927 nüfus sayımının sonucu neydi? Cevap 13.9. Evet, 100 yılın başında 15 milyon olan bugünkü Türkiye sınırları 1927'de 13.9 milyondu. Bu tabloda 1900'lerin başından başlayarak yıllarca süren kesintisiz savaş süreci kuşkusuz temel nedendir. O yüzden Erdoğan'ın ifadesi, yani neslimizin çoğalmasını istemediler anlatısı, Cumhuriyet'in ilk yılları için geçerli değildir. Tam tersine, Cumhuriyet'in ilk yıllarında nüfus artışıyla övünen, nüfus artışını teşvik eden, mümkün olduğunca nüfusu büyütmeyi arzulayan bir anlayışı var da Erken Cumhuriyet'in. Nitekim 10. Yıl Marşı'na bile yansımış. Ne diyor?
Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlarından oluşan Türk Ulusu, 10. yıl marşında her yaştan 15 milyon genç şeklinde tarif ediliyordu. 1950'de 20 milyonu geçmiştik. 1960'da 28 milyona ulaştık. 1980'de 45, 90'da 55, 2000'de 65 milyona dayandık. Nüfusumuz hızla artıyordu ama bu esnada demografimizde bazı değişiklikler de gözlemeye başlamıştık.
Nüfusumuz 90'lı yıllardan itibaren yaşlanmaya başlamıştı. Cumhuriyetin ilk 70 yılında görmediğimiz bir eğilim 90'lardan itibaren gözlenmeye başlamıştı. Ortanca yaşımız büyüyordu. Yani tüm Türk vatandaşları küçükten büyüye soldan sağa dizilse, tam ortada kalanımızın yaşı artık öyle eskisi gibi 10'lu yaşlarda değildi. 1935'te ortanca yaşımız 21.2'ydi bakın.
1940'ta 19, 50'de 20, 60'da 21,5, 70'de geri 19'a düşüyor, 80'de 20. Yani yatay bir grafik var. Bizim ortalama yaşımız genellikle 19-21 arasında Cumhuriyet'in ilk 70-80 yılında. Demografik grafik istikrarlı yani. Fakat 1990'da ortanca yaşımız 22.2'ye yükseliyor. 2000'e geldiğimizde ise tam ortasındakinin yaşı 25 olan 65 milyon kişiye ulaşıyoruz.
90'lı yıllardan itibaren yaşlanmaya başlamıştık. Hala oldukça gençtik, bunu kabul edelim ama gençlerimizin nüfus içindeki oranı yavaş yavaş, yavaş yavaş azalıyordu. Yaşlılarımızın oranı artmaya başlamıştı. Bu nedenle ortanca yaşımız azar azar artıyordu. 100 yılın başında ortanca yaşı 25 olan 65 milyon kişiydik. 20. yüzyılda neredeyse hiç yaşlanmamış fakat 100 yılın sonuna doğru yaşlanma alametleri göstermeye başlamıştık.
Peki, Cumhuriyet'in 100. yılında ne durumdayız? Tegeret'e haberden Tuna Östunç'un sesiyle dinleyelim. Yaşlı nüfus arttı, ortanca yaş 34'e yükseldi. Erkek nüfusu 42.734.071 kişi, kadın nüfusu 42.638.306
kişi. 100 yılın başında 25 olan ortanca yaşımız, 2022'de 33,5'tu. 2023'de 34'e çıktık. 2030'da yıllarda 40 olacağız.
Nüfusumuz değişiyordu. Fakat bu değişimi şu anda kimse layıkıyla tartışamıyor. Bu konuyu uzun uzun anlatacak televizyon formatları yok. Çünkü konuşan kafalar, o bildiğiniz konuşan kafalar, hem daha ucuz hem de daha çok reyting getiriyor.
Kimse uzun uzun meselelerin ehemmiyetini takip etmiyor. Zaten herkesin kendince haklı olduğu bir fikri yok. Kimsenin daha fazla bilgiye de ihtiyacı yok. Hakikatin önemi pek kalmadı. Herkes haklı olmanın peşinde koşuyor. Kimsenin soruları yok. Herkesin cevapları var. İyi de bugün anladığımız bir mesele değildi ki bu. Yani yaşlanma meselesinden bahsediyorum. Daha önce hiç mi tartışılmamıştı?
Yok, öyle değil. Aslında 90'lı yıllarda değişimi ilk fark edenlerin başında TÜSİAD geliyor. TÜSİAD, Ocak 1999'da, yani Cumhuriyet'in 75. yıl etkinlikleri kapsamında, Türkiye'nin fırsat penceresi, demografik dönüşüm ve iz düşümü başlığı taşıyan son derece kapsamlı bir rapor hazırlıyor. Raporun linkini açıklama alt kısmında bırakacağım. Arzu edenler raporu inceleyebilirler. Fakat raporun detaylarını eğilmeden önce bir reklamları dinleyelim.
Aradan önce TÜSİAD'ın 1999'da hazırladığı Türkiye'nin fırsat penceresi başlıklı raporunu atıf yapmıştım. TÜSİAD bu raporda temel bir tezi işliyordu. Türkiye'nin önünde bir demografik fırsat penceresi duruyordu. Fırsat vardı yani. Bu pencere açık kaldığı süre boyunca Türkiye gelecek yüzyıla hazırlanmalıydı. Bu pencere de yaklaşık 25 yıl kadar açık kalacak, 2030'larda kapanacaktı. Çok önemli bir fırsat ayağımıza gelmişti. Hazırlık yapmalıydık. Peki neydi bu fırsat? Bu sorunun cevabını dinlemeden önce sizleri bir dakikalık bir temel kavramlar dersine götürmem gerekiyor sanırım. Şu bağımlı nüfus meselesinin anlaşılması lazım. Çok özür dilerim.
halk sağlığı kavramları video sözlüğü adında bir YouTube kanalı var. Bu YouTube kanalından Prof. Dr. Osman Hayran'dan genç nüfus, üretken nüfus, yaşlı nüfus ne demek onu bir önce dinleyelim. İnsan topluluklarını demografik açıdan incelerken yani nüfusun yaşa, cinsiyete, yerleşim yerine, doğumlara, ölümlere, göçlere göre dağılımını incelerken nüfusu özellikle yaş etsinden çeşitli kategorilere ayırarak inceleriz.
Bu kategoriler genç nüfus, üretken nüfus ve yaşlı nüfus olarak başlayacağı üç gruptur. Genç nüfus dediğimiz grup 0-14 yaş grubudur. 15-64 yaş grubu üretken nüfus, 65 yaş üzeri nüfus ise yaşlı nüfus. Şimdi, yaşa göre kategorizasyon belli. Genç nüfus var 0.14, üretken nüfus var 15.64 ve yaşlı nüfus var 65 artı. Dikkat edin, yetişkin nüfus değil, üretken nüfus diyoruz çünkü temel kavram setimiz kalkınma ekonomisi başlığı altındadır.
Yani 15-64 aralığı üretken nüfus. Bunun dışındakiler de üretken olmayan nüfus ya da üretken değilse ne olacak? Bağımlı nüfus. İşte arkadaşlar bu genç nüfus ile yaşlı nüfusun toplamına bağımlı nüfus deniyor. Bu bağımlı nüfusun üretken nüfusu oranına da bağımlılık oranı deniyor.
Yani toplumun ne kadarı üretken ne kadarı bağımlı. Bağımlıların üretkenlere oranı ne? İşte biz buna nüfus bağımlılık oranı diyoruz. Cumhuriyetin ilk 80 yılında nüfus bağımlılık oranımız sizce ne durumdadır? Yüksek midir düşük müdür? Ben size söyleyeyim çok yüksekti.
Neden çok yüksekti? Çünkü çok fazla çocuğumuz vardı. Hakikaten kaba doğum hızına bakıyorsunuz. Yani Anadolu kadını en az 5 çocuk yapmış zaten maşallah. 1930'larda bağımlılık oranımız %80'lerde bakın. Yani inanılmaz bir yüksek bir oran bu. Her yer bebek dolu.
E ikinci dünya savaşından sonra da benzer bir akım var. Baby boomer kuşağı diyorlar hatta değil mi? Bugün yetmişli yaşlarında olan insanlara boomer diyoruz. Neden? Onlar baby boomer kuşağına doğdular çünkü. E zaten 1980'e kadar nüfusun yarısı köyde yaşıyor. Çoluk çocuk koşturuyor böyle her yerde. Bu da tasarruf edemeyen, gelirinin tümünü tüketen bir hane halkı gerçeğini dayatıyor ekonomiye. Özel tasarruflar yetersiz kalınca, kamu tasarruflarıyla ayakta kalıyor sanayi.
Bu nedenle 1960'larda nüfus planlaması tüm ekonomilerin gündemine giriyor. Yani sadece Türkiye'nin değil, tüm batı ekonomilerin. 1960'larda devlet planlama teşkilatının kurulmasının ardından bizde de bu artış hızının planlanması fikri ortaya atılıyor. Erdoğan'ın... Yıllarca bu ülkede maalesef doğum kontrol üretiler...
Ve neslimizi kurutma yoluna gittiler. Demesi de bu bahsettiğim planlamacı döneme hedef alıyor. Çünkü kente yerleşmeye başladıkça çocuk yapılan bir şey değil, düşünülen bir şeye dönüşüyor. Düşünülüp karar verilen bir şey. Bu noktada İslamcı anlatı bu değişimde hep geleneksel olanı dayatmaya savundu.
Kentte yaşıyorduk, kadınların iş gücüne katılım oranı giderek artıyordu. Yani daha az çocuk yapmak bir tür zorunluluktu çünkü evde mesai saatleri içinde kimse bulunmuyordu. Çünkü kadınlar çalışmayınca geçinilemiyordu. Hele ki işsizlik artarken. Ve 90'lı yıllardan başlayarak işsizlik oranı her yıl artacaktı. Çünkü üretken nüfus oranı artıyordu. Bizde işsizlik oranı artışıyla kadınların iş gücüne katılım oranı paralel hareket eder. Erkek işsiz kalınca ev hanımları da iş aramaya başlar.
Hatırlayın 2008 krizinden sonra işsizlik patlayınca dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in dediklerini. Ne demişti? Kadınlar iş gücüne katıldığı için işsizlik artıyor demişti. Dolayısıyla ekonomik gidişat ile kaba doğumuzu arasında doğrudan bir ilişki vardır desek yanlış olmaz. Kente göçün ardından erkek bir süre daha evin tüm giderlerini üstlenmeye çalışır fakat bunu başaramadığında kadın da iş aramaya başlar.
İşte böyle bir yeni aile modelinde 5 çocuk, 6 çocuk, 7 çocuk yapılamaz. Artık aileler 2'şer, 3'er çocuk yapmaya başladılar böylece. Sadece evin hanımı değil, aynı zamanda kızlar da ilkokuldan sonra eve kapatılmaz, eğitime devam ederler. Bu, kent hayatına özgü bir durumdur.
Hatta ilerleyen zamanlarda iş hayatına girmeye hazırlanır kadınlar. İşte bu toplumsal düzende çocuk artık ya nasip diye yapılan bir şey değil, düşünülen bir şeye dönüşür. Çocuk düşünüyor musunuz? şeklindeki bir bakış açısı da İslamcıların eleştiri konusu olur. Nurettin Yıldız'ın ifadeleri enteresan. Yeni evlenenler ya da işte evliliğinde belli bir noktaya gelenler şöyle bir cümle kullanırlar. İşte iki çocuk yaptık daha yapmayacağız inşallah.
mübarek börek yapıyordu sanki, iki çocuk yapmış daha yapmayacak. Sen çocukluktan çıkalı kaç gün oldu? Sen yaratıldığında nutfeydin, leş kokuyordun. Sen, sen, ana rahmine değil de çamaşıra damlasaydın, çamaşır makinesini bile kokutacak kadar pis bir suydun.
Nurettin Yıldız ne derse desin hayat ile teori çatıştığında hayat kazanıyorsa teoriniz çürüktür. Siz istediğiniz kadar bu işler düşünülmez ya nasiplenilir gerisi Allah kerim deseniz de çocuk yapmak düşünülecek şeydir, düşünülüp karar verecek şeydir. Zaten Türkiye toplumda böyle yapıyor. 90'lı yılların başından itibaren daha az çocuk yapmaya başlıyoruz ve muradımıza erişiyoruz. Çünkü daha az çocuk yaptıkça 90'larda bağımlılık oranımız yavaş yavaş düşmeye başlıyor.
Neden? Çünkü artık çocuklarımız büyüyor. Üretken nüfusa karışıyorlar ve yerlerine o kadar fazla sayıda yeni çocuk yapmıyoruz. Eskisi kadar çok çocuğa bakmıyoruz. Köy hayatında 6-7 çocuğa bakan aileler, kentte 2 artı 1 evlerde 1-2 çocuğa bakabiliyorlar. Böylece çocuklar büyüyor ve üretken nüfusun toplam içindeki oranı giderek artıyor.
Bu sayede bağımlılık oranımız %70'lerden %60'lara geriliyor 1990'larda ve grafik de aşağı yönlü. Yani bu eğilim sürdükçe belli ki bağımlılık oranımız düşmeye devam edecek. Çünkü çocuklardan kurtuluyoruz. İşte Tussauds'ın raporu da bu fırsata parmak basıyor. Bu fırsata literatürde demografik fırsat penceresi deniyor.
Nedir bu demografik fırsat penceresi? Kulak verin anlatayım. Şimdi, yaşlanan her toplumun bir zaman sonra bağımlılık oranının %50'nin altına indiği bir dönem yaşanıyor. Yani genç nüfustan yaşlı nüfusa geçiş sürecinde böyle bir kısa evre bu.
Eğer toplumlar bu kısa evrenin, bu dönemin önemine uygun hareket ederlerse, gelecek kuşaklara, yani daha yaşlı kuşaklara, daha müreffeh bir toplum bırakıyorlar. Yani öyle bir aşama ki bu, nüfusun büyük kısmı üretken nüfus haline geliyor. Bağımlı nüfusun oranı çok düşük. Neden? Çünkü nüfusun hem çocuk oranı az, hem de henüz yaşlı oranı o kadar artmamış yaşlı oranı az.
İşte demografik fırsat penceresi bu. Daha teknik bir tanım yapacak olursak, bağımlılık oranının %50'nin altında bulunduğu yaklaşık 25-30 yıllık bir süreçten bahsediyoruz. İşte Ocak 1999'da, TÜSİAD bu fırsatın ayağımıza geldiğini raporluyor. Şöyle deniyor giriş kısmında. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun 75. yılında yeni bir aşamanın eşiğinde durmaktadır.
Tüm sosyal göstergeler arasında en ağır, en yavaş evrilen nüfus ve demografik değişkenler bu aşama ile ilgili ipuçlarını vermektedir. Projeksiyonlar, Türkiye'de demografik geçiş döneminin neredeyse sona erdiğini, yani toplam nüfusun artık sabitlenmeye doğru gittiğini göstermektedir. Bakın yıl henüz 1999. Bu tespit TÜSİAD'ın başarısı da değil bu arada. Bakan görüyor zaten. 80'lerde binde 25 oranında artan Türkiye nüfusu, 90'larda binde 15 hızına geriliyor. 1999 itibariyle 2000'li yıllarda ne olacağı bilinmiyor ama sosyolojik değişimlerin yörüngesi 3 aşağı 5 yukarı bellidir. Nitekim 2000'lerde nüfusumuz binde 15'in altında bir seviyede artmaya devam ediyor. Yani hız düşmüş ama binde 12'nin de altına inmiyor.
Bu süre boyunca bağımlılık oranımız düşüyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez bağımlı nüfus oranı 2005 yılında %50'nin altına iniyor. İşte TÜSİAD diyor ki 1999 yılında, yakında bir demografik fırsat penceresi açılacak. üretken nüfusun toplam içindeki payı hiç olmadığı kadar yüksek olacak. Doğru adımlar atılırsa, Türkiye bu 25-30 yıl içinde 3-4 kat büyüyebilir ve 21. yüzyıla hazırlanabilir. Bu konuda Avrupa dışındaki en popüler örnek de Japonya'dır. Demografik fırsat penceresinin açıldığı dönemde toplam bağımlılık oranının en düşük seviyelere indiği bilinmektedir.
Japonya'da toplam bağımlılık oranı 1970'den sonra %50'nin altına düşmüş ve bu durum 2000'e kadar sürmüştür. Japonya'da kalkınma çabalarının yoğunlaştığı dönemde doğurganlık oranlarında da büyük düşüş yaşanmış ve demografik fırsat penceresinin açık olduğu zaman diliminde kişi başına düşen gayri safi yurt çağsıla miktarı büyük artış göstermiştir. Buna göre 1950 yılında kişi başına düşen milli gelir sadece 153 dolar iken 2000 yılında 38 bin doları geçmiştir. Yaşlanan her toplumun başına gelen bizim de başımıza gelecekti. Demografik bir geçiş süreci yaşayacak. Bu süreçte çocuk ve yaşlı oranımız bize bir fırsat verecekti. 25 yıl hazırlık yapabilirsiniz diyecekti. Çocuk da yok, yaşlı da yok. Ama bu 25 yılda hazırlık yapmazsanız çok fazla yaşlınız olacak, dikkat edin.
Dolayısıyla söz konusu bu demografik fırsat penceresini değerlendiremezseniz demografik bir kriz penceresi açılacaktı. O halde 2005'te açılan demografik fırsat penceresini doğru değerlendirmek durumundaydı. Zira 2005'ten başlamak üzere 25 yıl boyunca üretken nüfusumuz bağımlı nüfusun üzerinde olacak fakat 2030'lı yıllardan itibaren yahşi nüfus oranı giderek artmaya başlayacaktı. O halde kabaca 2005-2030 arası Türkiye'nin gelecek yüzyılı için hazırlık dönemi olmalıydı. Yakın zamanda üretken nüfusun payı artacaktı. O halde işsizlik sorun olmaya başlayacaktı mesela. Demek ki istihdamı arttıracak tedbirler almalıydık. Nüfuzumuz artmayı durdurduğunda ekonomik büyüme nicel değil nitel olmak zorundaydı. Daha fazla istihdam mümkün olmadığı bir aşama olacaktı. Çünkü nüfus artışısı duracaktı bir süre sonra.
Şimdi nüfusumuz durduğunda istihdam artışı artık oluşmayacak. İstihdam artışına dayanan bir büyüme de dolayısıyla artık hayal olacak. E peki ne yapmak lazım? İşte bu noktada istihdam edilen kişi başına çıktı. Yani verimlilik önem kazanacak. Verimlilik ne demek? Verimlilik için de teknolojik yatırım önem kazanacak. Yeni dönemde niceliğin artmayacağı gerçeğinden hareketle niteliği arttırmaya odaklanmalıydık.
İnşa edilen okul, inşa edilen hastane, yol, baraj sayısından çok bunların niteliği önemliydi. Demografik fırsat penceresi sürecinde bunu yapan kazanacaktı. 99 TÜSİAD raporu şöyle diyor. Yani yapılan yatırımın miktarı, inşa edilen okul, fabrika, otoyol, baraj vs. adedinin fazla oluşuyla sağlanabileceği ve ilerlemenin öncelikle bu rakamsal artışa bağlı olduğu düşüncesinin terk edilmesi zamanı çoktan gelmiştir. Günümüzde esas vurgu, kantiteden kaliteye, nicelikten niteliğe kaymıştır.
TÜSYAD'ın günahları çoktur fakat uyarıyı dikkate almakta fayda var. Zira ideolojiniz her ne olursa olsun, ister sağcı ister solcu olun, yaklaşan bir hakikate karşı hazırlanmalıydık. 2000'li yıllardan 2020'li yılların sonuna dek üretken nüfusumuz yüksek oranda olacaktı, ancak 2030'lardan itibaren yaşlı nüfusun oranı artmaya başlayacaktı. 2050'lerde ise nüfus artış hızımız duracak ve takriben 100 milyon civarında artık tepe noktayı görmüş olacaktık. O halde daha fazla hastane, okul, yol vs. den ziyade bunların niteliklerinin arttırılmasına ihtiyacımız vardı. Artık büyümenin motoru nicelik artışları değil verimlilik artışları olmalıydı. Artık şöyle şeylerle övünmemeliydik.
taşına toprağına kurban olduğumuz vatanımız için gece gündüz demeden ter döküyoruz. Bu anlayışla 17 yılda Elazığ'a ne kadar yatırım yaptık biliyor musunuz? 14 katrilyon yatırım yaptık. Çocuklarımız en rahat ortamlarda eğitim alsınlar diye 2289 adet yeni derslik inşa ettik. Fırat Üniversitemize fakülte, ensüsü, meslek yüksekokulu ve diğer yüksekokullardan oluşan 11 eğitim kurumu daha ekledik. Bugün 42.000'den fazla öğrencisi olan üniversitemizin öğrenci sayısı son 17 yılda 25.000 artış gösterdi.
Yüksek öğrenim öğrencileri için 5545 kişi kapasiteli yurt binaları açtık. Bu yıl merkezde 1750 kişi kapasiteli yüksek öğrenim yurdu daha açıyoruz. Türkiye biraz önce Erdoğan'dan dinlediğiniz biçimde sabit sermaye yatırımlarından daha çok beşeri sermayesini arttırmak zorundaydı. Nitelikli eğitim bu noktada çok önem kazanıyordu. Çünkü daha fazla okula, daha fazla camiye, daha fazla hastaneye, daha fazla yola ihtiyacımız kalmayacak günler yaklaşıyordu. Nüfusumuz artmamaya başlayacaktı. Öyleyse nasıl büyüyecektik?
Cevap çok açıktı. Üretimde teknoloji kullanımı artmalı, yaşlı bir nüfusun üretim yapabileceği altyapı oluşturulmalıydı. Önemli olan nicelik değildi. Nitelik artışı yaşanmalıydı. 99 TÜSİAD raporuna göre üniversite sayısı yeterliydi mesela. Daha fazla üniversiteye değil, daha nitelikli üniversitelere ihtiyaç vardı.
İlk ve orta öğretimde eğitimin niteliği artmalı, üniversiteler araştırma-geliştirme faaliyetlerin temel belirleyicisi olmalıydı. Yani sayı değil nitelik artmalıydı. Fakat Erdoğan'ın bakış açısı daha farklıydı. 2019 eğitim yılı açılışında sayıyla övünüyordu Cumhurbaşkanı, 8 milyon üniversitelerden bahsediyordu. Bizim lise çağlarında üniversiteye girmedeki oran neydi onu da söyleyeyim.
onda bir. Yani on öğrenciden bir tanesi üniversiteye ne yapıyordu? Girebiliyordu. Ama şimdi neredeyse tamamı girebiliyor. Bu noktaya geldi. Şimdi birileri şunu diyor. E girecek de ne olacak yani? Çok şey olacak. Allah'ın izniyle işte bu sekiz milyon üniversiteli diyorum ya. Işte bu sekiz milyon üniversiteli işi tam manasıyla kavradığı zaman efendim işte işsizlik var. Olabilir.
Yani her üniversiteyi bitirdiği zaman iş sahibi olacak diye de bir şey yok. Bunu dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız. Erdoğan'la didişmeyi bırakalım. 2005'te açılan demografik fırsat penceresini doğru değerlendiremedik. Bu çok açık. Üzerine çok uzun uzun konuşulacak kadar önemli bir konu bu. Niteliği arttırmak yerine nicelikle övündük. Fakat önümüzdeki yıllarda niceliği arttırmanın hiçbir anlamı kalmayacak. Zira artık nüfusumuz artmayacak. Bu durumda daha fazla yola, daha fazla okula veya hastaneye ihtiyacımız kalmayacak. Gelecekteki hükümetler bunlarla övünemeyecekler.
Zira demografik fırsat penceresi olarak tarif edilen 25 yıllık dönemi, hiçe sayan toplumların önüne demografik kriz penceresi açılacak. Fırsatı doğru değerlendiremeyen Türkiye gibi ülkeler, bir demografik krizle karşı karşıya kalacaklar. Nedir o kriz? Bağımlılık oranının yeniden artması fakat bu artışın yaşlı bağımlılığından kaynaklanması. Demografik fırsat penceresi kapanmaya başladı. Bağımlılık oranı %46.3 ile hala %50'nin altında ama artık grafik yukarı yönlü. 2023 için bağımlılık oranımız, yaşlı nüfusun üretken nüfusu oranı 2007'de %10.7 idi.
2023'te bu oran %15'e yükseldi. Yani çocuk bağımlılık oranımız düşerken yaşlı bağımlılık oranımız artıyor. Ve bir süre sonra yaşlı bağımlılık oranına odaklanan bir bağımlılıkla yaşamaya başlıyoruz. Bu oran Cumhuriyet tarihimizde daha önce görmediğimiz bir orandır.
Fırsat penceresinin açık olduğu dönemde verimlik artışı yaratamayan Türkiye ekonomisi bugün yaşlısına bakmakta zorlanıyor. Ekonomi 65 yaş üstü nüfusa kaynak ayırmıyor. Bakın büyüyoruz. Bu anlamda teknik bir ekonomik kriz yok fakat bir bölüşüm şoku yaşıyoruz. Kaynaklarımızı ihtiyacı olan kesimlere ayırmakta zorlanıyoruz.
İhracatçı emiyor kaynakları, tekstilci emiyor, inşaatçı emiyor, turizmci emiyor. Ve bu kaynakları emen bu taraflar, bu güçler söz konusu bu kaynakları aşağı ile paylaşamıyorlar. Yani kılcal damarlara kan gitmiyor. Bir kriz var, ortada bölüşüm krizi var. Son 20 yılı heba eden iktidar yaşlanan nüfus sorunu karşısına debeleniyor. Emekli maaşları bunun en somut örneğidir.
Demedi mi ki yılbaşında emekli beklesin gerekeni yapacağım Sayın Cumhurbaşkanım? Ben hakkımı istiyorum. Başka bir şey istemiyorum. Ama 10 milyara nasıl geçim yapacağım ben ya? Benim kiram 15 milyar. Sizde de oturuyorum. 15 milyar veriyorum. Çıkarmaya çalışıyor ben. Çıksam 25'e verecek oraya da. Ben nasıl geçim yapacağım şimdi? Emekli ağlıyor sokakta, caddede. Ağlıyor ama. Çok zoruma gidiyor.
2023 itibariyle genel bağımlılık oranımız %46.3 ile hala %50'nin altında. Yani pencere hala açık. Fakat artık dönüşüm için yeterli vaktimiz de belli ki kalmadı. Bağımlılık oranı grafiği son 15 yıldır yatay seyrediyordu ama artık başını yukarı kaldırdı. Bundan sonra bağımlılık oranımız giderek artacak. 2030'larda %50'lerin üzerine çıkacak. 2040'larda %60'lara tırmanacak.
100 yılın başında her 100 kişiden 6'sı 65 yaşın üzerindeydi. Bugün her 100 kişiden 10'u 65 yaşın üzerinde. 2050'de her 100 kişiden 20'si 65 yaşın üzerinde olacak. Ve iş gücümüz nitelikli değil. Hemen hepsi hizmet sektöründe çalışıyor istihdamın. Nüfus diplomalıdır ama eğitimli değil. İlk ve orta öğretimde dil eğitimi verilemiyor. Teknik bilgi ve beceriler kazandırılamıyor.
Türk insanı okuduğunu ve dinlediğini anlayamıyor. Üniversite eğitimi de giderek nitelik kaybediyor. Böyle bir nüfusla yaşlı bağımlık oranı giderek artan bir demografiye hazırlanıyoruz. Ve... Bu bölümde değinmeden olmaz ama başlı başına bir bölüm boyunca konuşulmayı hak eden bir diğer konu da göçmen nüfustur.
Burada resmi veri yok ama şunu biliyoruz. Göçmen nüfusta kaba doğum hızı Türkiye ortalamasının çok çok üzerindedir. Yani yakın gelecekte göçmen nüfus oranı bugünkünden çok daha yüksek olacak. Türkler yaşlanırken gençlerin yapacağı işleri sanırım göçmenlere yaptırmayı planlıyoruz. Planlıyor muyuz emin değilim ama işte.
Evet, birileri bir plan yapıyor belli ki. Bizi de didiştiriyorlar. Böyle böyle başlıyor Türkiye 100 yılı. Geride bıraktığımız fırsatları yiyip tüketerek. İşte Türkiye 100 yılı. Yarın değil, hemen şimdi deniyordu ya şarkıda. Yarın değil, hemen şimdi. Doğdu üstümüze nazlı Dilali Doğruya döndürdük kalplerimizi Türkiye 100 yılı geliyor tam vakti
Tren Topiği pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar Türkiye'den vazgeçmeyin, umudunuzu tüketmeyin. Başka bir toprağımız yok. El birliğiyle toparlamak zorundayız. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.