
1.857 kelime · ~9 dk okuma
Sıradan bir akşamüstü. Durgun bir pazar günü. Kadıköy sokaklarında aylak aylak yürüyorsunuz. Gençsiniz daha. Hayatın ağırlığı henüz çökmemiş omuzlarınıza. O güzel yaz akşamının tadını çıkarıyorsunuz. Arkadaşlarınızla
buluşacağınız mekana ulaşıyorsunuz. Eh, biraz da erken varmışsınız. Ama telaşa mahal yok. Onları beklerken şöyle bir bardak soğuk bir şeyler içesiniz geliyor. Oturuyorsunuz bir masaya. Buz gibi bir bira veriyor barmen size. Büyük bir yudum alıyorsunuz. Oh! O kadar iyi geliyor ki. İkinci yudumu almak için bardağı kaldırdığınız anda gözünüz barın diğer tarafındaki birine takılıyor. Bir an göz göze geliyorsunuz.
Ufak bir bakış. Ama ne bakış? Sonra ufak bir baş dönmesi. Biradan mı acaba derken bir daha bakıyorsunuz. O da bakıyor. Yok yok, biradan değil bu baş dönmesi. O bakıştan. Simülasyon devrede. Bardağı kafaya dikip cesaretinizi topluyorsunuz önce. Ardından bir anda kalkıyorsunuz yerinizden. Ağır adımlarla yaklaşıyorsunuz. Yaklaşıyorsunuz.
Merhaba. Merhaba. 10 yıl ileri sar. Lanet olsun ya! Lanet olsun! Seninle tanıştığım güne de lanet olsun! Gidiyorum ben ya! Defol git be! Asıl sana lanet olsun! Git sakın bir daha geri gelme! Yüzünü bile görmek istemiyorum senin pislik! Hadi be! Simülasyon başarısızlıkla sonuçlandı. 10 yıl geri sar. Simülasyon yeniden başlatılıyor.
Bardağı kafaya dikip cesaretinizi topluyorsunuz önce. Ardından bir anda kalkıyorsunuz yerinizden. Bir adım attıktan sonra... Beklediğiniz arkadaşlarınız kahkahalarla içeri giriyor. Selamlaşıyorsunuz.
O esnada kafanızı çevirip barın diğer tarafına bir daha bakıyorsunuz. O kişi yok. Gitmiş. Oğlum var ya, diyorsunuz. Tam da zamanında geldiniz ha.
Yaşamın özeti aslında yaşamadıklarımızda gizlidir. Ve her insan bir noktada yaşayamadıklarımı yaşayabilseydim neler olurdu acaba diye düşünür. Tıpkı Hugh Everett gibi. Fakat Hugh Everett hayıflanmakla kalmamış, bunu bilimsel bir teoriye de dönüştürmüştü. Kendi yaşanmamışlıklarından ilham alarak çoklu evrenleri hayal etmişti Everett.
Bir anlamda zihinlerimize yeni bir tohum ekmişti. Üstelik genç sayılabilecek bir yaşta ölmeden önce yapmıştı bunu. Ve biz hala bu tohumu ağaca dönüştürmeye çalışıyoruz. 1954 yılının sıradan bir akşam üstünde. 27 yaşında bir Princeton mezunu olan Hugh Everett arkadaşlarıyla koyu bir sohbete dalmıştı. Birçoğu fizik bölümü mezunu olan bu arkadaş grubu haliyle dönemin en popüler konusu kuantum mekaniği üzerine fikirler ortaya atıyordu. Teoriler adeta havada uçuşuyordu. Genç Hugh da bir noktada ipleri koparmış. Adeta zihnindeki zincirlerini kırmıştı. Evet.
Kuantum mekaniğinin kafaları en çok kurcalayan sorularından birine kendince bir cevap bulmuştu o akşam kendisi. Hiçbir şey tesadüf değilin sıkı dinleyicileri bilir. Bol bol konuştuk bu meseleler üzerine. Hatta üzerine dört bölümlük bir seri bile yaptık. Ama kısaca üzerinden geçelim. Kuantum fiziğinde elektron gibi temel parçacıklar tek bir durumda değil bir süperpozisyondadır.
Ölçülene kadar aynı anda birden fazla yerde, hızda ve yönde olabilirler. Ancak bizim deneyimlediğimiz makro evrende bir şey ya bir yerdedir ya da başka bir yerde. Masanızdaki bardak masanızdan başka bir yerde değildir yani. Kesinlik hakimdir kısacası. Makro evrende belirsizlik, süperpozisyon filan yoktur.
Zaten makro evrende bir anlığına da olsa bir cismin süper pozisyonda olduğuna şahit olsak bu görebileceğimiz en ilginç şeylerden biri olurdu herhalde. Birçoğumuz da akıl sağlığına ciddi bir darbe alabilirdi. Bayağı çıldırabilirdik hatta. Fakat esas konumuz bu değil. Şimdi… Büyük bir sorun var ortada. Hem de çok büyük bir sorun.
Bizim deneyimlediğimiz bu oldukça tahmin edilebilir makro evren. Süperpozisyon okyanusunda yüzen, belirsizliğe mahkum atom altı parçacıklardan oluşuyor. Ama nasıl? Nasıl olabiliyor ki böyle bir şey? İşte bu fikrin arkasındaki kişi bizim Hugh Everett'tı. Bir anlamda trajedilerle örülü bir ömür sürmüştü kendisi. Hadi gelin ilk olarak onun fikirlerini ve bu iddiasını dayandırdığı bilimsel arka planı bir konuşalım.
Sonra onun yaşam öyküsünü irdeleyip aradaki bağlantıyı birlikte kuralım. Everett'ın iddiası şuydu. Bizim deneyimlediğimiz evren, yani makroevren esasında tek bir gerçeklikten oluşmuyor. Aslında yaşadığımız her şey, var olan her şey, gerçekleşebilecek milyonlarca olasılıktan biri olarak karşımıza çıkıyor. Tanıdık bir ifadeyle açıklayayım size.
Bir çoklu evren hayal etmişti Averills. Kuantum mekaniğiyle yönetilen, tüm olasılıkların sonsuz sayıda evrende gerçekleşme ihtimali bulunan, her aldığımız kararda bu evrenlerden birine adım attığımız bir kuantum makro evreni. İşte genç Hugh, arkadaşlarıyla sohbet ederken hayal ettiği bu evren fikrini o masada bırakmamıştı. Öyle ki 1957 yılında yayımlayacağı doktora tezinin konusu olarak da bu fikri seçmişti.
Ama tabi Everett'ın fikri bugün için bile oldukça sıra dışıydı. Dolayısıyla tezinin herhangi bir bilimsel dergide yayımlanması çok ama çok zordu. Fakat Everett için bir nevi havada kalan bu teorisi takip eden yıllarda fizikçiler arasında bayağı bir popüler olmuştu. E tabi bilim kurgunun da odağına aldığı bir konu olması sayesinde popüler kültürde kendine geniş bir yer buldu bu çoklu evrenler fikri.
Kuantum teorisinin paradokslarıyla ilgilenmeyen ya da bu konulara dair fikri bile olmayan milyonlarca insanın ilgisini buralara çekmeyi başarmıştı Everett. Her ne kadar Everett tam olarak bunu kastetmemiş olsa da çok çok basite indirgediğinizde bu teori şöyle yorumlandı. Hayatta aldığımız tüm kararlar, evlendiğimiz kişi, yaşadığımız yer, saçımızın rengi, öğlen ne yediğimiz… Her bir kararın bir alternatifi başka bir evrende, başka bir şekilde gerçekleşiyor. Çılgınca değil mi? Hatta biraz fazla kurgusal geliyor kulağa. Bir çoklu evrende mi yaşıyoruz? Her kararımızda yeni bir evren mi yaratıyoruz? Bunu şu an için kesin olarak bilme şansımız yok maalesef.
Fakat bu öngörünün çok da göz ardı edilemeyeceğine dair bazı nedenlere sahibiz. O nedenler üzerine konuşacağız elbette. Ama şimdi kısa bir mola versek iyi olur. Ne de olsa derin meselelere giriyoruz. Kısa bir soluklanmak hepimize iyi gelecektir. Evet, hazırsak çoklu evrenlerin gerçek olabileceğine dair nedenler üzerine konuşabiliriz.
çoklu evrenlerin bir olasılık olduğunu gösteren nedenlerden ilkiyle başlayalım. Şimdi… Everett çoklu evrenler fikrini ortaya atmadan önce fizikçiler bir çıkmaz içindeydi. Zira atom altı evren için kullandıkları yasalar makro evren için başvurduklarından apayrıydı. Bu ikisi arasındaki uçurumu kapatmaya çalışırken de haliyle beyinlerini oldukça zorlamaları gerekiyordu. Şöyle örneklendireyim bunu.
Kuantum mekaniğinde parçacıklar ölçülmediklerinde herhangi bir özelliğe sahip değiller. Onun yerine dalga fonksiyonuyla ifade edilirler. Bu fonksiyonda bir parçacığın sahip olabileceği tüm farklı olası özellikleri ifade eder. Ancak tek bir evrende tüm bu özellikler aynı anda var olamazlar. O nedenle bir parçacığa baktığınızda yani ölçtüğünüzde çökmesine ve bir özelliğe bürünmesine neden olursunuz.
Bu fikri de yine daha önce konuştuğumuz Schrödinger'in kedisiyle ifade edebiliriz. Tamamen bir düşünce deneyinden ibaret olan bu deneyde siz bakmadığınızda kedinin hem canlı hem de ölü olduğunu varsayarız. Fakat çoklu evrenler varsa kutuyu açarsam kediyi öldürebilirim diye korkmanıza gerek yoktur. Çünkü kutuyu açtığınızda zaten kedinin ya ölü ya da canlı olduğu başka bir evrenin de kapılarını açıyor olursunuz.
çoklu evrenlerin olası olabileceğini gösterebilecek ikinci neden de gerçekliğin sonsuz olmasını sağlamasıdır. 2011 yılında ünlü fizikçi Brian Greene, The Hidden Reality, Parallel Universes and the Deep Laws of the Cosmos isimli kitabında evrenin ne kadar büyük olabileceği hakkında fikrimiz dahi olmadığını söylüyor mesela. Evet, evrenin çok ama çok büyük olduğunu biliyoruz. Dünyadan yola çıkıp herhangi bir yönde sonsuza kadar gidebiliriz gibi görünüyor. Bu büyüklük karşısında birçoğumuz da evrenin sonsuz büyüklükte olduğunu düşünüyoruz haliyle. Eğer böyleyse yani evrenin kıyısına ulaşamıyorsak kesinlikle çoklu evrenler vardır diyor Brian Greene. Bunu da şu şekilde mantığa oturtuyor. Evreni ve içindeki tüm maddeyi bir deste oyun kağıdı olarak düşünebiliriz.
Nasıl ki bir destede 52 kağıt varsa evrendeki maddenin de bir sınırı var. Destedeki kağıtları yeterince karıştırdığınızda önünde sonunda kartların sırası tekrar edecektir. Aynı şekilde sonsuz bir evrende maddenin de bir şekilde kendini tekrar etmesi ve benzer özelliklerde düzenlenmesi gerekir. Dolayısıyla da mevcut tüm cisimlerin Ufak farklarla aynılarını içeren, sonsuz paralel alanlardan oluştuğu bir çoklu evren modelinden bahsedebiliriz. Ve haliyle bu evrenlerde madde tekrar tekrar aynı şekillerde dizilebilir. Üçüncü
nedene gelirsek. İnsan olmanın garip bir tarafı var. Belki de tüm bu konuştuklarımız beynimizin bir düzen oluşturma eğilimiyle alakalıdır. Her hikayenin bir başı ve sonu olduğunu düşünmek isteriz. Hatta istemekle de kalmayız çoğu zaman. Eminizdir bundan. Ve buna evrenin hikayesi de dahil. O nedenle büyük patlama teorisi birçoğumuzu tatmin etmez. Çünkü cevapladığından çok daha fazla soru ortaya çıkarır. Büyük patlamadan önce ne vardı? Büyük patlamayı tetikleyen neydi? Peki bir gün evrenin sonu gelecek mi? Peki ya sonra? Ondan sonra ne olacak?
Tüm meraklı zihinler bunları bilmek ister. Ve çoklu evrenler bu sorulara kısmen cevap olabilir. Bazı fizikçilere göre çoklu evrenlerin sonsuz bölümleri brain ya da membranlar olarak bilinen kısımlardır. Bu membranlar farklı boyutlarda bulunurlar. Ancak biz bunları algılayamayız.
Çünkü kendi membranımızda biz sadece uzayın 3 boyutuna ek olarak 1 zaman boyutunu algılayabiliriz. Zira sadece bu 4 boyutu algılayabilecek şekilde evrildik. İşte bazı fizikçiler bu membranların paket içindeki bir ekmeğin dilimleri gibi bitişik bir şekilde var olduğunu düşünüyorlar. Çoğu kez yakın görünseler de birbirlerinden ayrılar. Fakat bazen, bir şekilde bu evrenler birbirlerine çarpıyor ve birbirlerinin alanlarını ihlal edebiliyor. Bu çarpışmalar o kadar şiddetli gerçekleşiyor ki her seferinde büyük bir patlamaya neden oluyorlar. Bu sayede paralel evrenler tekrar ve tekrar ve tekrar yeniden başlıyorlar. Yani bir nevi resetleniyorlar.
çoklu evrenlerin mümkün olabileceğine dair dördüncü ve son nedene gelelim şimdi. Yalnız bu epey ilginç gelebilir size. Çoklu evrenler gözlemlerimiz sayesinde mümkün olabilir. Evet. Gözlemlerimiz. Mesela Avrupa Uzay Ajansı'nın Planck Teleskopu önceki bölümlerde de konuştuğumuz kozmik mikrodalga arkaplan ışınmasıyla ilgili veriler topluyor.
Evrenin ilk dönemlerinden bu yana mesaj getiren bu ışımayı inceleyen araştırmacıların bazıları burada çoklu evrenlerin kanıtlarını bulduğuna inanıyor. 2010'da İngiltere, Kanada ve Amerika'dan araştırmacıların oluşturduğu bir ekip bu ışımada bazı garip dairesel desenlere rastladılar. Öngörülerine göre bu desenler diğer evrenlerle çarpışan evrenimizin yara izleri olabilir. 2015 yılında Avrupa Uzay Ajansı'ndan Rang Ram Chari'le benzer bir keşif yaptı bu arada. Chari işe bu haritadan bildiğimiz her şeyi silerek başladı. Yıldızları, toz ve gaz bulutlarını… Her şeyi sildi haritadan.
Bu durumda geriye koca bir boşluk kalmasını beklersiniz değil mi? Ama sıkı durun. Zira hiç de öyle bir sonuç çıkmıyor ortaya. Charlie, belirli bir frekans aralığında bu haritada olması gerekenden 4500 kat daha parlak bazı yamalar buldu.
Onun da diğer ekipten bağımsız bir şekilde yürüttüğü çalışmalar sonucunda edindiği öngörü aynıydı. Tüm bunlar başka evrenlerle çarpışma sonucu oluşan izler olabilir. Hatta bir röportajında şöyle diyor Cherry. Biri bu izlere başka bir açıklama getiremiyorsa şu çıkarımı yapabiliriz. Doğa zar atıyor olabilir. Ve biz de birçok evren arasında tesadüfen ortaya çıkan evrenlerden birinde olabiliriz.
Şimdi başa dönelim ve bu çılgın fikrin arkasındaki kişi Hugh Everett'ın hikayesine gelelim. Gerçekten çok zeki bir fizikçi olan Hugh Everett epey saplantılı biriydi. Hayatının tam merkezinde sadece işi ve teorileri bulunuyordu. Eşi ve çocuklarıyla çok sorunlu ve mesafeli bir ilişkisi vardı. Tüm zamanını çoklu evren ve çoklu dünya gibi teorileri geliştirmeye adamıştı. Diğer yandan sigara ve alkol bağımlısıydı maalesef.
Bir gün Pentagon'da çalışmalarını sürdürürken kendisine bir haber geldi. Kızı intihar girişiminde bulunmuştu. Haberi aldığında Everett'ın söylediği tek şey ise şuydu. Bu kadar üzgün olduğunu bilmiyordum. Neyse ki kızı hayatta kalmıştı. Ancak bu olay karşısında kurduğu cümle Everett'ın ailesi ve çocuklarıyla olan ilişkisini özetliyordu. Çocuklarını ve ailesini sürekli ihmal etmişti. Ve maalesef bunu düzeltecek vakti de olmamıştı.
Kızının intihar girişiminden kısa bir süre sonra bağımlılıklarının da etkisiyle henüz 52 yaşındayken kalp krizinden hayatını kaybetmişti. Fakat kızı daha sonra tekrar intihara kalkışmış ve maalesef başarılı olmuştu bu sefer. Arkasında da bir not bırakmıştı. Şöyle yazıyordu o notta. Babamla başka bir evrende son bir kez daha görüşmeye gidiyorum. Sözün özü.
Maalesef elimizde başka evrenler olduğuna dair sağlam bir kanıt söz konusu değil. Bu da standart modelin açıklayamadığı olguları açıklamaya çalışan hipotezlerden birisi sadece. Belkilerle, ya öyleyselerle dolu tüm bu arayışımız. Belki de birbiri üzerine binmiş evrenlerden birinde yaşıyoruzdur. Belki bir cep evrende. Belki olabilecek her şeyin, tüm olasılıkların kendine ait bir evreni vardır.
Ancak her durumda çoklu evrenler bir şeyi vurguluyor. Bizler bir kazanın eseriyiz. Evrenimiz şu anda olduğu halini alması için ayarlanmış değil. Sonsuz olasılıklardan rastgele birisinde yaşıyoruz sadece. Ve belki biz de başka bir evrende, en güzel halimizle başka hayatlara karışıyoruzdur. Kim bilir?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.