Podcast

Bir Yaz Bölümü: Komün Hayat ve Çukur Doldurmak

Fularsız Entellik

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam fularsızlar, ne zamandır geyik yapmamıştık. Madem Yapay Zeka serisini bitirdik, bir yaz bölümü yapalım. Tatil anılarından ve çukur doldurmaktan başlayıp yine bir takım entel kuntel çıkarımlarda bulunacağız, elimde değil



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.432 kelime · ~12 dk okuma

Selam flarsızlar, yaz bitiyor hala şöyle boş boş konuştuğumuz, lak lak ettiğimiz bir bölüm yapmamıştık. Bugün o kutlu gündür. Aslında böyle hafif bölümler planlamıştım yaz boyunca ama sonra bir şeyler oldu. Uyandığımda kendimi Stochastic Gradient Descent algoritması anlatırken buldum.

Odamın duvarları kurşun kalemle yazılmış matrislerle doluydu. Her gün aynı şey oluyor. Gündüzleri saygın bir aile babası olarak yaşarken, geceleri odasına kapanıp uygunsuz hallerde yapay zeka modelleri kurcalayan bir canavara dönüşüyordum. O işlere de neden girdik?

Belki hatırlamazsınız. Dünyanın sonu serisi vardı. İnsanlığın önümüzdeki yüzyılda yüzleştiği varoluşsal tehditleri anlatıyordum. Yok efendim buzullardan çıkan antik virüsler, biyolojik silahlar, termonikler, kış derken yapay zeka riskini sona bırakmıştım.

Transkriptin tamamını oku

Ona biraz tarihsel arka plan olsun diye başlamıştım seriye. Yani bir seriyi bitirmek için ondan daha uzun başka bir seri yaptık. Girdiğimiz tavşan deliklerinin duvarları da sayılarla kaplandı. Ben bunlarla kısmen tatilde uğraştım bir de.

Biliyorsunuz öğretmenler olarak 12 ay maaş alıp 3 ay yatıyoruz. Podcastçılar olarak da hiç maaş almayıp 12 ay yatıyoruz. Dolayısıyla ben ya dünyanın en şanslı insanıyım ya da açlık sınırının altında yaşıyorum. Gerçi hayatımın bu evresinde tatil lafının kesinlikle rahatlamayla, eğlenceyle, macerayla bir alakası kalmadı.

Tatil şu andan itibaren tek bir şey demek, bu çocukla bütün gün ne yapacağız? Yani 1-2 saat harika geçiyor da arkadaş bu şey 24 saat bizimle birlikte gitmiyor ki bir yere. Neyse biz yine şanslıyız, yuva tatili 1 ay kadar. Etrafımdakiler 2-3 ay bu durumdalar.

Vallahi Covid zamanı o yaşlarda çocuğu olanların geçirdiği bunalımı en azından kısmen hayal edebiliyorum artık. O yüzden de bu insanların halk sağlığını tehdit eden her türlü açıklamalarını, davranışlarını, her türlü komploya inançlarını Tamamen anlayışla karşılıyorum. İnsan kafayı yer evde. Eskiden ne yapıyordu insanlar onu düşünüyorum.

Sık sık merak ediyorum. Bir sürü bebe yapıyorlardı bir kere. Antik Roma'da doğurganlık kadın başına 6-7 hatta 8'miş. Tahminler o seviyelerde.

Nüfusun da pek artmadığını düşünürseniz çocukların ne kadarının yetişkinliğe erişemeden öldüğünü tahmin edebilirsiniz. Yani milyarlarca, on milyarlarca ölü çocuktan oluşuyor tarihimiz. Neyse biz hayattakilere odaklanalım. Bir sürü bebe var, birbiriyle oynaya oynaya büyüyorlar.

Etrafta da onlara göz kulak olacak birileri var hep. Büyük aileler dip dibe yaşıyorlar. Zaten küçük yaştan itibaren ana babalarının yanında çalışıyorlar. Eski mezarlardaki çocuk iskeletlerinde bayağı ağır işçilikten oluşan deformasyonlar gözleniyor sık sık.

Aşağı yukarı bu halde binlerce yıl devam etti bu iş. Ölüm oranlarından tutun okul olmamasına, kırsal yaşama, çocuk hakları diye bir şey olmamasına kadar her şey aynıydı. Yani ta Antik Roma'dan, hatta Antik Roma'yı falan geç, avcı toplayıcılardan, onlardaki çocuk ölüm oranları da aynı. 1800'lere, 1900'lere toplumuna göre artık tüm bunlar aynen devam etti.

Sonra bir anda değişti bunlar. Bir anda derken öyle kanun geçirdin değişti değil. Zaten önceden başlamış o şehirleşme trendinin, bireysel hak trendinin, hijyen, teknoloji bunların hepsinin birleşimi bir noktada kritik eşiği geçince çocuk yetiştirmeyle ilgili her şey değişti. Yani çocuk yapıp yetiştirmek evrimsel açıdan yaptığımız en önemli şey.

Bu kadar kritik bir konuda, varlığımız için bu kadar temel bir konuda Tüm davranışlarımızın, geleneklerimizin, kurumlarımızın bu kadar kısa sürede, bu kadar dramatik biçimde değişmesi inanılmaz bir şey. Bence eşi benzeri yok. Bilmiyorum buna yakın bir örnek düşünmeye çalıştım da bulamadım. Bunları düşünüyorum çünkü tatilimiz bazı açılardan eski çağa dönüş gibiydi.

Normalde kendi evinin konforunda yaşayan ve ne yapacağız bu çocukla tüm gün sorununa çözüm arayan 6-7 aile birleştik eski püskü koca bir ev kiraladık. Daha önce de aynısını yapmıştık. Bebeler bahçede koşturup duruyorlar. Hatta tarlada bahçede beraber çalışıyoruz.

İlla ki birinin gözü hep üstlerinde ve tabii aman vebadan ölecek mi diye endişelenmemize gerek yok. Süper. Best of both worlds. Genel olarak bence ideal yaşam formatı da bu olmalı.

Grupça yaşamak. Elbette herkesin ufak bir özel alanı olsun. Özel alan konusunda eskiye dönemeyiz. Çok alıştık.

Uykunun bölünmemesine de çok alıştık zaten. Ki bu da eski çağlara kıyasla geçirdiğimiz büyük bir değişim. Belki çocuk yetiştirmeye rakip olabilir. Ama bu özel mekanlar, ortak mekanlara kıyasla ufak ve konforsuz olmalılar.

Mekanı ve bütçeyi ortak alanlara ayırmak insanları sosyalleşmeye zorlar. Bizim hayatımıza tam tersi şekilde inşa edilmiş. Özel alanlarımız büyük ve bence gerinden fazla konforlu. Bunlar giderek de büyüyorlar, ortak alanlar da bir yandan giderek küçülüyorlar.

Dikkat edin, ev ve iş yeri dışında vakit geçireceğiniz üçüncü yerlerin neredeyse hemen hepsi paralı. Gerçek anlamıyla ortak değiller, kamusal değiller. Geçici olarak kaynaşmanızı sağlayan, size kaynaşma imkanı kiralayan özel mülkler bunlar. Halbuki bir şekilde grupça yaşayabilirsek bu sorun azalıyor.

O üçüncü alanı kendi yaşam alanında yaratıyorsun. Zaten ben bunu eskiden beri sevdiğimden ötürü, belki sebebini bilmeden, içgüdüsel olarak sevdiğimden ötürü hayatımın çoğunu paylaşımlı evlerde geçirdim. Para kazanmaya başlayınca kendi daireme çıkmadım, daha güzel bir yere geçeyim, statüm artsın falan diye. Ev arkadaşlarıyla yaşamaya devam ettim.

Ne yazık ki bunun bir benzerini aile kurduktan sonra sürdürmek çok zor. Yaşam ona göre planlanmamış. Bundan sorumlu tek bir kurum kuruluşu yok zaten. Kültür o yönde değil.

İnsanların alım gücü de arttıkça o yönde ilerleme sağlıyorlar. Daha büyük evlerde yaşıyor aynı aileler. Kısacası yaşam ona göre planlanmıyor ama ihtiyacımız var. Her şeyimiz değişebilir ama sosyallik ihtiyacımız değişmiyor.

O değişirse zaten insan olmayı bırakmışız demek. Hatta primat olmayı bırakmışız demek. Peki bu bahçeli denizli komün yaşamı değirmenlerinin suyu nereden gelecek? Valla çok konfor istemiyorsanız fazla suya da gerek yok.

Bizim su faturası günlük 50 euroydu aile başına. Hem de sezonun ortasında. Zaten durduğun yerde de o kadar harcayacaksın. Gerçi bahsettiğim yer biraz değişik.

Piyasayı pek temsil etmiyor olabilir. Hırvat bir reis varmış zamanında. Komünistlerin ailesinden çaldıkları araziyi geri çalıyor. Hatta iki katını bir şekilde geri çalıyor.

Bu evi dikiyor. O zamanlar oralar beş kuruş para etmiyor. Turizm murizm yok. Kimse umursamamış.

Rahat bırakmışlar adamı. Yalnız öldükten sonra ailesi evi paylaşamamış. Herkesin hakkı var evde. Herkesin hakkı olunca da hiçbir şey yapılmıyor.

Herkes başka bir şey istediği için ne atılıyor, ne satılıyor, ne yatırım yapılıyor. Adamın oğullarından biri işletiyor. Oğlu dediğim de 60 yaşında. Zavallı üçüncü kalp ameliyatını geçirmiş yine.

Bir yandan karısı da hasta. Otoimün hastalığı var, ona bakıyor. Şimdi kim oturup uğraşacak o evle? Ondan para kazansa bile çoğu diğer akrabalarına gideceği için boşvermiş.

Boşvermişlik seviyesini şöyle açıklayayım. 30 senedir kiralıyorlar evi turistlere ve henüz internette değil. Hep aynı aileler gelip gidiyorlar zaten. Onlar içindeki bir grup artık çocukları çok büyüdüğü için gelmeyi bırakmış.

Biz de onların yerini dolduruyoruz. Kimin ne zaman nerede kalacağı da belli değil. Ne yapıyorlar biliyor musunuz? En kıdemli mizafirler Ocak ayında söylüyorlar ne zaman geleceklerini.

Sonra ikinci en kıdemli olanlar tarihlerini seçiyor. Öyle öyle paylaşıyoruz. Böyle gizli saklı acayip bir sistem. Bu 30 senenin 29'unda klima yoktu bu arada.

Belki oradaki eski ağustos sıcakları böyle değildi bilmiyorum. Ama bu sene herkes kavrulacağımızı bildiği için orada kalacaklar. Bizim grubun dışındakiler de dahil bir WhatsApp grubu oluşturduk bir şekilde. Klima parasının yarısını toplayıp taktırdık.

Yoksa uğraşmayacaktı adam. Bir Airbnb için böyle yaptığını düşünsene. Dairelerden birinde kısa devre var. Duşa girenleri bazen elektrik çarpıyor.

Hayati tehlike yok ama insan korkuyor yine de. Adama bunu anlatınca geldi gayet efkarlı. Arabadan bir içki çıkardı. Oturduk deniz kenarına.

Başladı anlatmaya. Eskiden burada çok genç vardı. Benim oğlanlardan biri elektrikçiydi. O olsa yapardı.

Ama şimdi hiçbiri durmuyor. Herkes başka yerlere gidiyor. Kendi hayatları var. Bir başladı böyle yarım saat çocukların hayırsızlığını dinledik.

Hayırsız da demiyor gerçi. Onları suçlamıyor. Ama hayat değişti artık. Ona içlenmiş.

Böyle böyle güneşi batırdık. Sonunda elde ettiğimiz sobut çözüm, duştan önce şalterleri indirmek oldu. Gayet normal. Gerçi bizim hanım için hakikaten normalmiş bu.

O dairede kalan arkadaşları yatıştırmaya çalışırken, ya çocuklara bir şey olmaz merak etmeyin biz de küçükken her duş aldığımızda ufak bir şok yerdik. Hatta yıllarca herkesin böyle yaşadığını sandık. Yani duş almanın böyle bir şey olduğunu sanarak büyüdük dedi. Hani sudan geliyormuş gibi şok.

Ben önce güldüm ama sonra ablası da olayı doğruladı. Ufak tefek elektro şoklu çocukluk anıları. İnsanın eşi hakkında böyle yıllar sonra da öğrenecek yeni bir şeyler bulması ilişkiyi gayet canlı tutuyor. Madem tatil matil diyoruz, bölümün bu kısmı için dışarı çıktım.

Bir parkta kayıt yapıyorum. Etraftan sesler gelebilir, doğal ortam. Bu yaz öğrendiğim en işe yarar şeyi paylaşacağım sizle. Sinir ağları değildi, çukur doldurmaktı.

Yol çukuru. Tatil dönüşü halen çocuğu satacak bir yer aradığımız için eşimin ailesine yamanmıştık. Orada kuzenleriyle oynar yine biraz rahatlarız dedik. O evi de zamanında bir aile reisi kendi elleriyle dikmiş, yine komünist rejimden çalarak.

Fakat yanlış noktaya dikmiş. Sonraları belediyeler arasında çizilen sınırlara denk gelmiş. Tam 3 belediyenin sınırı kesişiyor. 3 belediyenin çöp kamyonu, her gün o küçücük yoldan geçiyorlar fakat hiçbiri sahiplenmediğinden yıllarca bakımı yapılmamış, çukurla dolmuş.

Çukurlar da öyle stratejik yerleştirilmişler ki sağ sol yapıp kaçamıyorsun. İlla gireceksin birkaçına. Geleneksel olarak mahallede her sene sonunda düzelteceklermiş dedikodusu yayılıyor. Her seferinde de inanıyoruz sonra sıfıs.

Günün birinde hakikaten de bir ekip geldi. Yolun bir ucundan başladılar. Asfaltı gören ahali ilk defa gemi görmüş Kızılderililer gibi boş boş bakıyor. Anlam veremiyorlar, unutmuşlar o şeyleri.

Bu ekip çalıştı çalıştı, tam bizim eve yaklaşık 100 metre kala bıraktılar. Bir daha da dönmediler. Bıraktıkları nokta da başka bir sokakla kesişim değil ha. Resmen yolun ortasında bıraktılar.

Oraya kadar kaymak gibi sonrası için Toyota kamyonet gerek. Öyle yeni de değil, dağlık arazide kendini kanıtlamış bir Toyota kamyonet gerek. Veteran. Tabii bu sefer yeni bir tür dedikodu başladı.

Neden tam orada durdular diye. Şu anki Fikir Birliği, asfaltın bittiği noktadaki ev sahibinin o belediye başkanlarından birini tatile götürdüğü yönünde. Rüşvet vermiş adam yani. Ama düşüncesiz olduğu için bize sormamış.

Halbuki gelse, siz de 3-5 atın da gelmişken yolun hepsini yapsınlar dese verirdik. Şimdi o adam yüzünden sokağın o yarısındakilerle bizim taraftakiler arasında gerilim yaşanıyor. Eskiden bir ortak paydamız vardı. Muhtemelen Avrupa Birliği'ndeki en kötü yol üstünde oturuyoruz.

Her türlü zorluğa beraber göğüs gerebiliriz. Bunu düşünüyorduk. Şimdi resmen sınıf çatışması yaşıyoruz. Fakat bu yaz her şey değişti.

Bizim kayınpeder Bahçıvan. Ekip biçmekten anlıyor. Bahçede bir sürü şey ekili zaten. Sürekli bir şeyler yaparız.

Bu seferki proje epey bir toprak kazmayı gerektirdi. Makine falan yok. Sabah erkenden uyanıyoruz. Hava ısınmadan kazma kürekle dalıyoruz her gün.

Kanter içinde kalınca da cüb göle atlıyoruz. Dönüşte kadınlar yemek hazırlamış oluyorlar. Önümüze soğuk bira da koyuyorlar. Fıstık gibi ya.

Gayet konforlu yaşamları olan birer yük hayvanıyız. Yaşasın patriyarka! Düzinelerce el arabası dolduracak toprak çıktı. Almaya gelen giden de yok.

Dedim bari şu çukurları doldurayım. Kimseden izin almamıza gerek yok. Nasıl olsa dingonun ahırı. Fakat ilk denemeler başarısızlıkla sonuçlandı.

Meğer öyle toprak doldurmakla olmuyormuş bu işler. Zira aynı gün yağmur yağınca her yer çamur oldu. Geçen arabalara yapışa yapışa gitti bitti toprak. Pes etmedik.

Bahçeden bir dolu taş da kazmıştık. Toprakla onları karıştırınca daha sağlam oldular. Her gün çıkıp kontrol etmeye başladım. Çukurların durumuna bakıyorum.

Tamir etmeye çalışıyorum. Hiç olmamışsa bozup baştan yapıyorum. Resmen projeyi sahiplendim. Sadece bizim evin önündekileri değil, tüm yolu doldurmaya başladık.

Bir noktadan sonra bahçedeki işimiz zaten bitti. Onun için değil de çukurlar için kazı yapıyorduk. Yani bir grup çukur için başka bir grup çukur kazıyoruz. Keynes görse gururdan ağlardı.

Bir süre sonra gelen geçen bizi gördükçe selam vermeye, fındık fıstık atmaya başladı. Efsanemiz mahalleye yayılmış. Epey uzaktaki bir büfeden bedava içecek verdiler bir gün, o zaman anladık. Türkiye'de böyle şeyler normal olabilir gerçi de burada bu dayanışma ruhu en son herhalde 56'da Ruslara karşı devrime girişirken yaşanmıştır.

Komşulardan biri çıktı geldi, 40 yıldır bu anı bekliyormuş gibi kapımızda birkaç çuval çakılla belirdi. Onları da karıştırırsak çukurların daha sağlam biçimde dolacağını söyleyip esrarengiz biçimde kayboldu sisler arasında. Elimizde şimdi ne var? Taş, çakıl, toprak, yapışsınlar diye biraz da su.

Dört element. Beşinci element sevgi tabii. Hepimiz izledik filmi. Sevgiyle yoğuruyoruz bunları, sevgiyle dolduruyoruz.

O noktada durabilirdik aslında. Ama içimdeki ses ideal karışım oranlarını bulmak istedi. Ne kadar çakı koyacağız, ne kadar kum? Bunu bilemeyiz paşam dedim.

Bilinir dedi iç sesim. Deneme yanılmayla öğreneceğiz. Zaman yok paşam dedim. Bulunur dedi.

Çok da uzatma ya, işimiz var dedi. Zaman kazanmak için tüm denemeleri paralel biçimde yaptık. Çukurları numaralandırdık, her birine farklı oranlarda karışım koyup not ettik. Ve birkaç gün sonra hangisinin ne kadar göçtüğünü ölçtük.

Ne bulduk biliyor musunuz? Hiçbir şey. Bu uyduruk bir LinkedIn hikayesi olmadığı için, gerçek hayat olduğu için çukur performansımız gayet rastgele çıktı. Herhalde çöp kamyonları hangilerine denk gelmişlerse artık orayı bozuyorlar.

Bizim karışımların etkisi fazla olmuyor. Yine de en azından en kötü çukurları, ayı boğan, süspansiyon öldüren kategorisindeki çukurları Japonya'da olsa bakan intihar ederdi kategorisine geçirdik. Seneye daha da iyisini yaparız. Peki, kıssadan hisse ne?

Herkes kendi kapısının önünü süpürse tüm sokak temizlenir diyeceğimi sanmıyorsunuz inşallah? Medeniyeti yeniden keşfetmeye gerek yok. Belediyeye bu yüzden para veriyoruz. Ama daha önce de biraz paylaştığım bir fikrim pekişti.

Hayatımızı her gün doğrudan etkileyen sıradan problemlerin çözümü gereksiz derecede zor. Binlerce ufak sıyrıkla yaralanıyoruz her gün. Sorumlu belli değil çünkü. Belediye demek kesmiyor.

Belediye ayrı bir canlı değil. O da insanlardan oluşuyor sonuçta. Ve oradaki herkes, o insanların hepsi o koca bürokrasi makinesinin aralarına, köşelerine gizlenebiliyorlar. İlla kötülük yapmak istediklerinden değil.

Çoğunlukla tembellik ve aptallık karışımı bir sebebi var sorunlarının. O makineyi küçültmek mümkün olmayabilir ama biraz olsun şeffaflaştırmak mümkün olmalı. Mesela bir sokakta sorun olunca arayıp soracağın kişi ismen cismen belli olmalı. Burada ölçek önemli.

Her sokaktan aynı kişi sorumlu olursa ona belediye başkanı diyoruz zaten. Ulaşabileceğin biri olmuyor. Mahalle muhtarı diye bir şey var Türkiye'de ama onun görevleri başka. Çoğu da gereksizleşti zaten.

Onun yerine işte bu sokaktan, bu parktan şu kişi sorumludur. imanüel sorumludur. Koyacaklar resmini oraya. Her sorunu bizzat imanüel çözmeyecek.

Ama oranın sakinlerine karşı sorumlu olacak. Beceremezse de o kişiyi alıp o çukurlardan birine gömecek halk. Üstünü çakıl, taş, toprak, su ve sevgiyle kaplayacak. Abartıyorum tabii.

Taş koymaya gerek yok. Bu arada demin herkes kendi evinin önünü temizlese fikriyle dalga geçtim de şöyle bir doğruluk bayı var. O çukurları doldurdukça diğer şeyleri de umursuyorsun ister istemez. Sokağın tümünü sahipleniyorsun.

Ortak kaynakların trajedisinden bahsetmiştik ya. Herkesin kullanabildiği ama kimsenin sahip olmadığı kaynaklar çabuk tüketiliyorlar, umarsızca kullanılıyorlardır. Bir parkın, bir sokağın temizliği de ortak bir kaynak. İnsanlarda bir şekilde onu koruma bilinci yaratman lazım.

Bunun da en kolay yolu oraya emek vermek. Toplum hizmeti diye bir kavram var. Bazen bunu ceza olarak veriyorlar. Herkesi periyodik olarak, ayda bir gün, üç ayda bir gün, neyse, sadece birkaç saatliğine yaşadıkları yerde güzel bir şeyler yapmak için organize etsen o aidiyet duygusu da gelişir.

Zorlamadan olsa daha iyi tabii ama bir şekilde insanları yönlendirirsen, nac edersen... Ben pek umutlu değilim. Zorlamazsan yapmıyor insanlar. bin bir farklı yoldan heba ettiğimiz toplam zamanı düşündükçe, bunu görece ufak bir maliyet olarak görüyorum.

Birçok sorunu da engelleyecek. Ya öyle enflasyondu, sınır güvenliğiydi, faizlerdi, iklimdi, öyle sorunları değil tabii. Ama her gün aldığımız ufak tefek sıyırıkları azaltacaktır. Ne yazık ki toplumun organizasyonu bundan çok uzakta.

Yani bunları yapan ufak topluluklar vardır ama milyonların oradan oraya sürekli şehir değiştirdiği bu hengamede eriyip gidiyorlar. Pek umutlu değilim yani insanları bir yere ait hissettirme çabalarından. Bugün de dünyayı kurtaramadık anlayacağınız. Haftaya tekrar deneriz artık.

Yazın son anlarının keyfini çıkartmanızı dilerim veya benim durumumdaysanız yaz boyunca dayandığınız için tebrik ederim. Yakında görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)