
2.915 kelime · ~15 dk okuma
İnanması zor ama tam bir sene olmuş. Hayır, son çıktığımız podcast bölümünden bahsetmiyorum. Hamas'ın İsrail'e sızıp 1200 kişiyi öldürmesinden bahsediyorum. Onun üstünden bir sene geçmiş.
Bir yandan sanki daha geçen ay olmuş gibi geliyor, bir yandan da o günden bu yana sanki 10 senelik olay yaşanmış gibi. On binlerce Filistinli öldü. Bir milyondan fazla Lübnanlı evini bırakıp kaçtı. Sayısız suikast gerçekleşti.
Filmlerde bile görmediğimiz istihbarat harekatları oldu. Gitti gidecek derken Netanyahu yine alıştığımız yerde yedi cephede birden savaştıklarını söylüyor. Yedi düvel muhabbeti orada da var yani. Bölgesel savaş fiilen başladı.
Ben bunların hiçbirini günbegün takip etmiyorum. Eskiden haberleri öyle takip ederdim. Her gün eve gazete gelirdi, her akşam haberler izlenirdi. Şimdi ise gündemle ilişkim abur cubur yemek gibi.
Günlerce perhiz yapıyorum ama bir kere ambalajı açınca da hapur hupur indiriyorum. Aslında esas yorucu olan eskiye kıyasla çok daha fazla içerik olması değil, çok daha fazla anlatı olması. Aynı görüntüleri bile bambaşka şekilde yorumluyor insanlar. Bu demokrasinin beklendik bir sonucu, teknolojinin de, ama zihnen çok yorucu.
Hiç dezenformasyon olmasaydı bile yorucu olurdu. İşte belki de siz tam da gündemi benden daha iyi takip ettiğiniz için aşırı yüklenmiş ve ipin ucunu kaçırmış olabilirsiniz. Benim de bugünkü amacım tüm meseleyi özetlemek gibi çılgınca bir şey değil, onu Beyhan Budak bile yapamaz. Onun yerine son bir seneyi bir zaman çizgisine oturtmak ve ara sıra eskiye doğru parantezler açarak gelişmelerin biraz altını doldurmak.
Benim 7 Ekim saldırısından aklımda kalan şey, bir grup militanın bir müzik festivalini basması, önlerine geleni katletmeleri, bunu da videoya çekip yayınlamalarıydı. Fakat toplam ölümlerin sadece dörtte biri o festivalde yaşanmış. Çünkü orası bir süre hedeften sadece biriydi. Sabah saatlerinde, dört bin küsur roket atışı eşliğinde binlerce insan Gazze sınırını yüzü aşkın farklı noktadan delip İsrail'e girdi.
Karakolları ele geçirdiler, yakın köyleri bastılar. Daha sonra da iki yüzden fazla rehineyle birlikte Gazze'ye döndüler. Daha da fazla rehine alacaklardı ama İsrail hem bunları püskürttü hem de Gazze'ye dönmekte olan tüm araçlara ateş açma emri verdi. İçinde kim var kim yok bakmadan yani rehinelerin bir kısmını kendileri öldürdüler.
Belki aklınızda kalmış karelerden biridir. Yol boyunca dizilmiş ve hurdaya dönmüş bir sürü araç vardı. İlk günlerde pek belli değildi ama bunlar tank ve helikopter ateşiyle o hale geldiler. İsrail ordusunda Hanibal Direktifi diye gizli bir direktif var.
Bir tek bana söylediler, aramızda kalsın. Geçen seneye kadar gizliymiş, sonra basın yasağını kaldırmışlar. Kısacası askerlerin rehin alınmasını önlemeye çalışıyor. Yani rehin almaya çalışanlar ne pahasına olursa olsun durdurulmalı.
Eğer bunun tek yolu askerleri de öldürmekse, ölecekler. Eminim Gilad Şalit olayını hatırlayan vardır. 2006'da Hamas tarafından kaçırılmış bir askerdi. Tam 5 sene rehin kaldı.
Sonunda İsrail ile Hamas anlaştı. 1027 tane Filistinli mahkum saldılar onun karşılığında. Bir kişi için 1027 kişi. Bu belki ilk seferinde iyi bir propaganda aracı olmuştur.
Biz kendi insanımıza bu kadar değer veririz diye. Ama her seferinde öyle yüz kişi bin kişi salamazsın ki. Bu direktif sözde birkaç sene önce kaldırılmış. Ama bazı gazetelerin araştırmaları 7 Ekim günü uygulandığını ortaya çıkardı.
Zaten ortada müthiş bir kafa karışıklığı da var. Kim dost kim düşman belli değil. Helikopterle geldiğin ortama kimi ateş edeceksin? Hamaslıları da hava kuvvetleri gelince kaçmamaları öğütlenmiş.
Kalabalığın arasında dursunlar ki askerler anlayamasın. Böyle bir atmosfer içinde Gazze'ye kaçan araçlardan vurabildiklerini vuruyorlar. Kaç kişinin böyle öldüğü bilinmiyor. Bilinmez de zaten.
Ama kurbanların ezici çoğunluğu başka yerlerde öldürüldüklerinden görece küçük bir sayı olmalı. Esas önemli mesele bu kadar büyük bir harekatın önceden bilinip bilinmemesi. Önceden bilindiği kesin de devletin hangi seviyelerinde ne kadar bilindiği belirsiz. Hamas iki sene bunun planlamasını yapmış.
Hatta bazı tatbikat videoları yayınlanmış. New York Times'a göre en az bir sene öncesinde de bazı İsrailli yetkililerin eline detaylı planlar geçmiş. Bunlara ek olarak saldırıdan az bir süre önce sıkılaşan abluka'nın getirdiği gerginlik yüzünden Suudi Arabistan'da, Mısır'da uyarı göndermişlerdi bir patlama yaşanacak burada diye. ABD de doğruladı bunu.
Sonuçta ya istihbaratçılar bunları ciddiye almadılar, bir kısmı her zaman olan şeyler dediler, diğer kısmına da ihtimal vermediler. Hamas'ın işgal gibi büyük bir işe kalkışabileceklerini düşünmediler. Ya da onlar ciddiye aldı ama ilettikleri yöneticiler bir şey yapmadı. Artık iş bilmezlikten mi yoksa bilerek olmasını istediklerinden mi?
Onu Netanyahu ölüm döşeğinde imana gelip her şeye itiraf etmedikçe tam olarak bilemeyiz. Zaten ortada bir komplo olsa da olmasa da pek bir şey değişmiyor. Herkes aşağı yukarı aynı davranıyor. Yani sorumluluğu sürekli reddediyorsun ve başkasını atma peşindesin.
Neyse saldırı başladı ve başladıktan 3 saat sonra henüz daha saldırganların hepsi püskürtülmemişken İsrail Gazze'yi bombalamaya başladı. Sonra Gazze'yi tam abluk altına aldılar. Savunma Bakanı'nın açıklamasını hatırlıyorsunuzdur. Elektrik, su, yakıt, yemek hiçbir şey vermeyeceğiz.
Hayvanlarla mücadele ediyoruz ve buna uygun davranıyoruz diyecek de. Gazze'deki tek enerji santrali de yakıt alamayınca üç gün içinde üretimi durmuş. Onun elektriği gidince deniz suyunu tuzdan arındıran tesislerin çalışması durmuş. Bütün her şey duruyor.
Anca birkaç gün sonra biraz gevşettiler Ablukay'ı. Aslında bildiğin savaş suçu. 2 milyon kişiyi böyle topluca cezalandırmak ama hiçbir yaptırımı yok. İngiltere Dışişleri Bakanı, eski başbakan da David Cameron, ta 3 ay sonra Ocak ayında çıktı.
Şunu diyor, Bravo ya, tespit gibi tespit. O kadar da gereksiz bir tiyatro ki bu. Hiçbir şey demesen daha iyi veya de ki, kardeşim burada özel bir durum var. İsrail bizim müttefikimiz.
Etrafı onu yok etmek isteyen ve devlet olmayan kuvvetlerle dolu. Yani devletlerin tabi olduğu kurallara tabi değiller. Savaşma biçimleri de farklı. Asimetrik savaş yürütüyorlar.
O yüzden kanun kural işletmiyoruz. İsrail çok abartmasın yeter. Zaten herkesin bildiği durum bu. Bu arada hep İsrail ablukası falan diyorum da Gazze'nin diğer yanında dünya bitmiyor.
Orada Mısır diye bir ülke var. Tek bir geçiş noktaları var, resmi geçiş noktaları. Hamas iktidara geldiğinden beri onu kapıyorlar. Bu hareket devam ederken ABD, Gazze'den kaçacak siviller için bir koridor açılmasını istemişti.
Mısır reddetti. Bunlar ülkeye doluşur, kontrol edemeyiz dediler. Bizim İslamcılar Mısır'ın bu tutumuna ne diyorlar mesela? Çok merak ediyorum.
Siz benden daha iyi biliyorsunuzdur. Yani gidip Starbucks basan insanların Mısır'la Gazze'nin komşu olduklarını bildiklerini hiç sanmıyorum. Yeri gelmişken birkaç basit bilgi vereyim. Gazze ile Batı Şeria'yı karıştıranlar olabilir.
Batı Şeria doğuda. Kuş uçuşu 100 km arası. İsrail ile Ürdün arasında bir bölge. Gazze'den yaklaşık 15 kat daha büyük.
Fakat fiziken parçalanmış. İçinde bir sürü İsrailli yerleşimci yaşıyor. Onların güvenlik koridorları var. Zaten Filistin meselesinin çok önemli bir kısmı o.
Nüfus yapısını değiştirsinler ve o bahaneyle güvenlik koridorları açalım. Tüm bölgeye askeriyenin müdahale etmesi kolay olsun. Orada Hamas'ın daha yumuşak bir versiyonu hakim. El-Fetih.
Uluslararası kamuoyunun tanıdığı Filistin iktidarı da onlar. Bu iki bölge 1967'deki savaş sonrası İsrail'in kontrolüne girdi. 6 gün savaşı da deniyor. Çünkü İsrail ilk günde Mısır'ın hava kuvvetlerini yok edip hava üstünlüğünü sağlayınca onları, Suriye'yi ve Ürdün'ü tokatlamaları sadece 5 günlerini almış.
ABD ile ilişkileri de zaten bundan sonra sağlamlaşıyor iyice. Bir de bunlara ek olarak 2 milyon Filistinli İsrail vatandaşı olarak İsrail sınırları içinde yaşıyorlar. Her 5 İsrail'den biri Arap yani. Çoğu 48'deki savaş sonunda yeşil bölge denen sınırların içinde kalanların torunları.
Bunlar ne diyor olan bitenlere? Ta Mart ayında bir anket vardı, Pew Research'un yaptığı. Gazze Harekatı'nda İsrail fazla mı ileri gitti sorusuna. Neredeyse hiçbir Yahudi evet demiyordu, %4 sadece.
Arap vatandaşların evet oranı ise %74'tü. Beklendiği gibi halk epey bölünmüş. Benim beklemediğim kısım o geride kalan %26. Her 4 Arap'tan biri İsrail'in fazla ileri gitmediğini düşünüyordu.
Velhasıl İsrail içindeki durum bu. Saldırının ertesi günü bir de Hizbullah olaya dahil oldu. Hamas'a desteğini açıklayarak Lübnan'dan roket sallamaya başladılar. Bir de bunun arka planını vereyim.
Lübnan, İsrail'in kuzeyinde. İnanılmaz karışık bir yakın tarihi var. Geçenlerde bunların iç savaşının bir özetini okuyordum, fenalaştım resmen. İç savaş kalıp da kimse yanıltmasın, bölgedeki herkes işin içinde ve sürekli taraf değiştiriyorlar.
Kabahatler ile mesele, yıllarca Hristiyanların domine ettiği iktidar yapısının İsrail kurulduktan sonra ve 67'deki savaştan sonra dalga dalga gelen Müslüman sığınmacıların nüfus yapısını değiştirmesiyle bozulması. İsrail bunları defalarca işgal etmiş. 70'lerde Filistin Kurtuluş Örgütü Ürdün'den kovulup Güney Lübnan'a yerleşmişti. Bunları temizlemek için sınır ötesi harekat yapıyorlar.
Sonunda bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü geliyor. Fakat İsrail kontrolü bunlara bırakmıyor. Güney Lübnan ordusu isimli bir Hristiyan milis kuvvetine bırakıyor kontrolü. Ama bir yandan da Filistin Kurtuluş Örgütü halen bitmemiş ve başka milis kuvvetleri de var ortamda.
Ve Birleşmiş Milletler gücünün de pek yetkisi yok. Saçma sapan bir durum yani. 82'de İsrail tekrar geldi. Bu sefer Beyrut'u kuşattılar ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nü Tunus'a sürdüler.
Bir kukla rejim kuracaklardı ama adayları suikasta uğradıktan sonra tekrar güneye çekilip orada bir tampon bölgeyi oluşturdular. İli işgal, artı FKÖ'nün yokluğu, artı Şii'lerin genel olarak güç paylaşımında kazık yediklerini düşünmeleri ortada bir boşluk yarattı, bir ihtiyaç yarattı. Hizbullah denen örgüt de bu ihtiyacı karşıladı. 80'lerde ortaya çıkıyorlar.
Yeni gerçekleşmiş olan İran devriminden feyiz alıyorlar. Sadece feyiz almıyorlar, para ve mühimmat da alıyorlar. Ve 15 yıllık iç savaş bittikten sonra silahlarını bırakmayan tek grup oldular. Ama öyle kıçı boklu bir gerilla sürüsü olarak devam etmek yerine bir siyasi partiye, bir sosyal harekete evrildiler.
İran desteğiyle de Lübnan ordusundan daha güçlü bir hale geldiler. Şimdi düşünsene seçime giriyorsun, rakip partinin resmen ordusu var ve ülkedeki en büyük ordu. Bu halleriyle parlamentoyu ele geçiremediler gerçi de kontrol ettikleri bölgelerde devlet bunlar tam anlamıyla. Yani yabancı bir devletin aracısı ülkende devlet içinde devlet olmuş.
Temmuz ayında yapılmış bir anket gördüm. Arab Barometer diye bir şirketin anketi. Lübnan halkının Hizbullah'a güven oranını %30'larda buluyorlar ve tamamen mezhebe bağlı. Şiilerin ezici çoğunluğu destekliyor, Sünnilerin, Dürzilerin ve Hristiyanların da %10'undan azı destekliyor sadece.
Yıllar boyunca İsrail'le çatışıyor bunlar. 2000 yılında İsrail Güney Lübnan'dan nihayet çekilince krediyi de bunlar topluyor. 2006'da bir daha savaşa giriyorlar. Yine bir asker kaçırma olayı var.
İsrail yine işgal ediyor. Yine Birleşmiş Milletler aracılığıyla bir ateşkes sağlanıyor. Ve yine sözde Hizbullah'ın silahlarını bırakması şartlardan biriydi. Taraflar bunu imzalıyorlar ama tabii ki bırakmadılar.
Yaptırımı uygulayacak kuvvet yok ki. Lübnan Devleti mi gidip silahlarını alacak? Yapamayız biz, kusura bakmayın kardeşim dediler açık açık. Birkaç sene sonra da bu grup Suriye'deki iç savaşta Esad'a destek olmaya gitti.
Yani bir savunma kuvvetinden dışarıya güç yansıtan bir kuvvete dönüştüler. Epey savaş tecrübesiyle kazanıp döndüler. Ellerindeki esas güçse birçok ülkede bile olmayan bir roket ve füze koleksiyonu. İsrail bombardımanlarından önce 150.000-200.000 arası roket sahibi oldukları tahmin ediliyordu.
Nükleer caydırıcılığın yoksa ikinci en iyi caydırıcılık bu olmalı. O yüzden zaten dünyadaki en iyi silahlanmış devlet dışı grup olarak görülüyorlardı. İşte 8 Ekim'de bunlar sahneye çıktı. Gazze bombardımanı bitene kadar roket saldırısına devam edeceklerini söylediler.
Roketler o kadar uzun menzilli değil, öyle Tel Aviv'e kadar gelmiyorlar, sınıra yakın yerlere düşüyorlar ama oradaki 60 bin İsrail'li bölgeyi boşaltmak zorunda kaldı. Bu tehditler arasında İsrail savaş durumunda olduklarını açıkladı, tarihinin en sağcı kabinesini kurdu ve Gazze'ye kara harekatı başlattı. 13 Ekim'de ufak ufak girdiler, iki hafta sonra da esas işgal başladı. Aynı günde Beyaz Saray sözcüsü, ''herhangi bir kırmızı çizgimiz yok'' diyecekti.
Birkaç ay içinde, Şubat'ın sonundaydı galiba, Hamas'ın açıklamasına göre 30.000 Filistinli ölmüştü. Şu anki tahminler 40.000'den fazla.
Bunların yarısından fazlası da yaşlı kadın ve çocuk. Yani kalan erkeklerin hepsinin militan olduğunu farz etsek bile en azından bunlar sivil. Bu arada nüfusun yarısının 18 yaş altı olduğunu hatırlatayım. O yüzden çok çocuk ölümü var.
Sadece ölümler de değil, bölge yaşanılmaz hale geldi. Daha aylar önce uydu görüntülerinden yapılan tahminlerde Kuzey Gazze'de neredeyse hasarsız bina kalmadı, tüm Gazze'deki binaların da yarısından fazlasının yıkık veya hasarlı olduğu söyleniyordu. Bu noktada durup birkaç soru soralım. İlk soru da Hamas bunların olacağını bilmiyor muydu?
Sonuçta sınırı delip karakol basmakla yetinmemişsin. Bilerek sivillere hedef almışsın, barbarlık yapmışsın. Bunun İsrail'i orantısız güç kullanmaya zorlayacağı belli. Zaten adamların zorlanmaya da ihtiyaçları yok.
Açık politikaları orantısız güç. Veya Escalation Dominance deniyor. Karşı tarafa verdiğin cevabın şiddetini sürekli yükseltebiliyorsun ama onlar aynı oranda yükseltemiyorlar. Son tokadı hep sen atmış oluyorsun ve hep en şiddetli tokadı atıyorsun.
Caydırıcı bir unsur. Ama işte Hamas caymamış. Ne bekliyorlardı acaba? Belki bu kadarını beklemiyorlardı.
Göstermelik bir harekat sonunda rehine takası için anlaşacaklarını düşündüler. Belki de İsrail ordusuna Gazze'de ağır kayıplar verdirip orada bir siyasi krize yol açacaklarını düşündüler. Belki de tam da bu kadarını beklediler. Tam da bu yıkımı umdular.
ve uzun vadede İsrail'in izole edilmesini amaçladılar. Bir sürü şey okudum, dönüp dolaşıp bunların bir kombinasyonu söylüyorlar. Kimsenin de öyle %100 bildiği bir şey yok. Belkileri bir kenara koyarsak, en az 3 tane gerçek sonucu oldu harekatın.
Şu anda Hamas'ın popülerliği sadece Gazze'de değil, Batı Şeria'da da arttı. Benzer biçimde Netanyahu'nun da popülerliği arttı. İç politikada tabii. Saldırının hemen sonrasında dibe vurmuştu.
Şimdi hiç olmadığı kadar yüksek. Bugün seçim olsa partisi birinci oluyormuş. Bir de uluslararası bir etkisi oldu. ABD-Arap uluculuğundaki Suudi Arabistan-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi durdu.
14 Ekim'de, yani Kara Harekatı başlar başlamaz, Suudiler konuşmalarına askıya alındığını söylediler. Yakın zamanda görmüşsünüzdür, Bin Salman, Filistin sorunuyla ilgilenmiyorum, ben Suudi sorunlarıyla ilgileniyorum demişti. Adamın bunları salladığını hiç sanmıyorum ama onun vizyonu ne olursa olsun, adamın halkı Arap sonuçta ve böyle bir atmosferde İsrail'le el sıkışamaz. Mevzubahis normalleşme, İran'ın bölgedeki etkisini sınırlayacak bir adımdı.
İran orada Suudilerin doğal rakibi, saldırılarda parmağı olmadığını iddia etse de Hamas'ın finansörü. Bir yandan da Çin, İran ile Suudi Arabistan'ı barıştırmak istiyorlar. Tüm bunları birleştirerek kendinize en uygun teoriyi oluşturabilirsiniz arkadaşlar. İşin içinde ABD var, Yahudiler var, Çin var, daha ne olsun?
Hamas ne bekliyor diye sorduk. İkinci bir soru da İsrail'in amacı. Nedir Gazze'deki hedefleri, ne bekliyorlar? Resmi hedefler rehinelerin dönmesi ve Hamas'ın yenilmesi.
Neredeyse 100 rehine kalmış. Tamam, objektif bir hedef bu. Ama Hamas'ın yenilmesi ne demek belli değil. Yıkıntılar arasında gerilla savaşına devam ediyorlar hala.
Öyle bir grubun yenilmesi tam olarak neye benzer? Ele geçireceğin belli bir nokta, bir bayrak yok ki. Zaten bu belirsizliği yüzünden hedef seçilmiş olmalı. İstersen savaşı sonsuza kadar uzatabilirsin.
Ne de olsa militanlar bitmez. Orada genç, işsiz, umutsuz bir sürü erkek var. Militanlar bitse Hamaslı bitmez. Hamaslı bitse bile gider birilerini öldürürsün.
Bunlar Hamas militanıydı dersin. Sonsuza kadar uzatabilirsin yani. Hadi diyelim ki oradan çıkmak istedin. Bu sefer de yıkıntılar eşliğinde git bir poz ver.
Zafer bizimdir. İsrail'e uzanan eller kırılır gibi bir konuşma yap. Bitti gitti. Kaldı ki Hamas'ı yenmek pratik bir şey olsaydı bile politik bir hedef değil.
Sonra ne olacak çünkü? Gazze'yi kim yönetecek? Temmuz ayında Çin Arabuluculuğunda Hamas ve El Fethi bir araya geldiler ve Gazze'nin yeniden inşasında ve ileriki yönetiminde ortak hareket edeceklerini bildirdiler. Anladığım kadarıyla pek somut bir anlaşma değil, herhangi bir takvimi yok.
Daha ziyade Çin'in statüsü artsın diye yapılmış bir girişim gibi, Çin'e ayıp olmasın diye imzalamışlar gibi. Ama gelen tepkilere bakmak önemli. Her ülke resmi bir açıklama yapıyor. Hemen hepsi de olumlu bir adım olarak görmüş, Türkiye dahil.
İstisnalları tahmin edeceksiniz, ABD ve İsrail. Yeni yönetimde kesinlikle Hamas olamaz dediler. Şimdi her şeyden izole olarak bakınca bu normal gelebilir. Sonuçta Hamas bunların ölümcül düşmanı.
Fakat aynı Netanyahu yakın geçmişte Katar'ın Hamas'a para göndermesini desteklemişti. Sebep de uluslararası kamuoyunca tanınan Filistin otoritesi zayıflasın, bunlar bölük pörçük kalsınlar. Bunu şimdilerdir reddediyor da eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert söyledi bunu geçen seneki bir röportajında. Zaten bu Hamas'a para yardımı muhabbeti olmasaydı dahi, sırf Batı şeriyedeki yerleşke politikası bile oradaki Filistin otoritesini zayıflatmaya yeter.
Bunlar tarihi yerleşkeler falan değil. Şunu bilmiyordum mesela, 4'te 3'ü 1993'teki Oslo görüşmelerinden sonra yapılmış. Orada imzanı atmışsın, bir çivi bile çakmaman gerekiyordu. Ondan beri de zaten bunların yasa dışı olduğu, uluslararası yasayı çiğnediği defalarca belirlendi.
Ama daha bu sene bile genişletmeye devam ediyorlar. Bu arada o Oslo görüşmeleri de ilginç. Filistin otoritesinin kuruluş noktası orası. 30 seneyi geçmiş.
Daha dün gibi hatırlıyorum. Yok ama şunu hatırlıyorum dün gibi. Bill Clinton'ın ara bulucu olarak ortada durup böyle bir dev gibi bir metre tepeden bunlara baktığı fotoğraf aklıma kazınmış. Bunlar dediğim de İsrail Başbakanı İsaak Rabin ve Arafat.
İlk defa el sıkışıyorlar. Büyük bir olay. Filistin devletine giden bir yoldu. Halkların çoğu da destekliyordu.
çift devletli çözüm denilen nane işte. Gazze, Batı şer'i ve Kudüs'ün İsrail ve yeni bir Filistin devleti arasında paylaştırılması. Fakat ne oldu? İki tarafın fanatiklerinin yaptıkları saldırılar, Başbakan İsak Rabin'in suikasti ve bir takım siyasi manevralar sonucu, defalarca sabotö edildi bu süreç, defalarca yeniden başladı, her seferinde biraz daha zayıfladı ve sonunda öldü.
Şu an böyle bir destek yok. Şu an İsraillerin dörtte üçü iki devletle çözüme hayır diyorlar. Batı şeria halkında zaten umut kalmadı ve tam da Netanyahu'nun istediği gibi orada El-Fetih'e destek yerlerde. Velhasıl bu şartlarda iki olası amaç var.
Ya geçenlerde Mersheimer'ın dediği gibi, ailenizin realist siyasi bilimcisi John Mersheimer'ın dediği gibi etnik temizlik, Bunun için herkese öldürmeleri şart değil. Zaten bu gerçekçi de değil. Aşağı yukarı ölen insan kadar bebek doğmuş son bir senede. Nüfus pek değişmiyor.
Ama orayı yaşanmaz hale getirince, yaşanmaz halde tutunca yavaş yavaş uluslararası baskı artacak ve Mısır istemeye istemeye Filistinlileri alıp bir yere yerleştirecek. Herhalde plan budur. Başka bir alternatif göremiyorum çünkü Mershimer'da oturup açıklamıyor lojistiğini de. Ya da böyle bir amaç yok.
Aslına bakarsanız herhangi bir amaç yok. Bir şey yapmış olmak için oraya girdiler. Amaç statükonun devamı. Yani işgal ve terör döngüsü devam edecek.
Bu da iki taraftaki Şahin kanadı iktidarda bırakacak. Belki orayı Batı şeriyedeki gibi bölerler. Belki başka şeyler olur. En son geçen ay Netanyahu Mısır sınırındaki koridoru da kontrol etmeyi şartlarına eklemişti.
Meseleyi uzatacak bir istek daha. Aynı zamanda Araplardan oluşan uluslararası bir barış gücü konuşuluyor aylardır. Komşuların bir kısmı buna niyette, bir kısmının hiç bulaşmaya niyeti yok. Ama tüm bunlar siyasi çözümler değiller.
Yani kimin askeri nerede olacak, hangi koridor kimde kalacak bu ayrı bir mesele. Yönetim ayrı mesele. Sonuçta bildiğimiz tek şey İsrail'in amacının bilinmediği. Öyle komple zafer, Hamas'ın yenilmesi gibi açıklanan amaçların da gerçek birer amaç olmadı.
Ben burada biraz ara vereceğim. Zaten içim şişti bunlardan bahsede bahsede. Ama merak etmeyin bir iki güne kalmaz devam edeceğiz. 1 Nisan 2024'e döneceğiz.
Oradan başlayarak kronolojik sırayla gideceğiz. Çünkü 1 Nisan Hira'nın olaylara doğrudan dahil olduğu tarih. Biraz da onların nükleer programı ve ABD'nin rolü hakkında öfürürüz. Şimdilik hepinize ve tüm Sabır Küpü patronlarıma çok teşekkür ederim.
Yakında görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.