
1.423 kelime · ~7 dk okuma
Ege denizinin açıklarında, Yunan adalarının arasında soğuk bir kış günü. Saat sabahın altısı. Sponger dalgıçlar yine her zamanki gibi deniz süngeri toplamak için dalmaya hazırlanıyorlar. Rüzgâr sert esiyor, dalgalar tekneyi sallıyor. Gökyüzü kurşuni, deniz çelik griyesi. Hava öyle soğuk ki dalgıçların nefesleri buhar olup gökyüzüne karışıyor.
Kaptan Dimitrios Kontos endişeli gözlerle ufku tarıyor. Her an hava daha da kötüleşebilir. Belki de bugün dalış yapmak için doğru zaman değildir. Ama aileler bekliyor. Ekmek parası kazanılmalı. Antikythera adasının açıklarında, bilindik sularda oldukları için biraz daha risk alabilirler.
Fakat 60 metre derinlikte, hayatlarını kazanmak için her gün indikleri bu sularda farklı bir şey bekliyor onları bugün. Su her zamankinden daha soğuk, daha karanlık. Dalgıçlardan birisi, Elias Stadiatis, ağır dalış giysisinin içinde zorlukla hareket ederken denizin dibinde alışılmadık bir şekil fark ediyor. Önce bir kaya parçası sanıyor gördüğü şeyi.
Fakat yaklaştıkça bunun devasa bir gemi olduğunu anlıyor Stadiatis. Antik bir gemi. Yüzyıllardır bu soğuk sularda uyuyan bir enkaz. Mermer sütunlar, kırık amforalar, kim bilir kaç bin yıldır dokunulmamış hazineler. İşte tam o anda karanlık suların içinde bir şey parlıyor. Bir anlık bir yansıma. Belki de sadece bir balığın pullarından yansıyan ışıktı bu.
Ama hayır, bu başka bir şey. Elyas yaklaşıyor bu ışıltıya. Kireç tabakasıyla kaplı yeşilimsi bir metal parçası. Küçük, önemsiz görünen bir şey. Binlerce yıllık tortunun altında neredeyse görünmez olmuş. O an bilmiyor ama elinde tuttuğu şey sadece antik bir eser değil.
Bu küçük metal parça, insanlık tarihinin en büyük gizemlerinden birini barındıran, binlerce yıllık bir sır. Öyle bir sır ki, türümüze dair tüm bildiklerimizi değiştirecek, antik dünya hakkındaki tüm varsayımlarımızı altüst edecek bir gizem. Size anlattığım bu hikaye bir kurgu değil. Gerçek bir keşif anıydı aslında.
Stadiatis gerçekten de tarihi bir keşfe imza atmıştı o gün. Karşılaştığı şey bir Roma gemisinin batığıydı ve içinde bir sürü antik eseri saklıyordu ve aralarındaki bir parça o sular kadar derin sorularımıza bir yanıtı gizliyordu. Yapılan incelemelerde geminin M.Ö. 205'te battığı keşfedilmişti. Arkeologlar dönemine göre oldukça lüks eşyaların bulunduğu bu gemiden çok sayıda mücevher, eski para ve heykel çıkarmıştı. Bir de incelerken gereksiz buldukları bir eşya daha vardı bu kalıntılar arasında. Evet, girişte de bahsettiğim 15.087 kodlu parçaydı bu.
Bir kutu içinde bazı dişliler bulunan ve ne olduğunu anlamadıkları bir parçaydı bu. Kireçlenmiş, üstünde okunmayan yazılar bulunan bu parça alelade bir şeymiş gibi 50 yıl boyunca Yunanistan'daki bir müzede binlerce ilgisiz ziyaretçinin gözünden kaçmıştı. Ancak keşfinden 50 yıl sonra sakladığı gizem de ortaya çıkacaktı. 2200 yıl önce tasarlanmış bu şey içinde müthiş bir gizemi de saklıyordu aslında.
15.087 kodlu parça. Avrupa'da mekanik hesap makinelerinin kullanılmaya başlanmasından tam 1800 yıl önce inşa edilmiş, kullanılmıştı. Kısacası o dönemdeki insanların sahip olduğu teknolojik gelişmelerle ilgili tüm bildiklerimizi yerle bir ediyordu bu antik tasarım. Zira bildiğimiz anlamda tarihin ilk bilgisayarıydı bu. Antik Hitera mekanizması.
Bu olağanüstü mekanizma ilk keşfedildiğinde kimsenin dikkatini çekmemişti. Temelde bir ahşap kutu içinde paslanmış pirinçten yapılmış dişlilerden oluşan bu sistem ilk bakışta sıradan bir şey gibi görünüyordu. Fakat detaylı incelemeler sonucunda araştırmacılar mekanizmanın içinde hassas bir şekilde işlenmiş en az 24 ila 25 adet dişli bulunduğunu gördüler. Bu dişliler o kadar özenli bir şekilde ayarlanmıştı ki bugün benzerini ancak ünlü saat markalarının tasarımlarında görebilirsiniz. İşte bu tip teknolojiye sahip bir mekanizmayla en son 16. yüzyılda karşılaşmıştık. Yani bu tarz bir gelişmişliğe 16. yüzyıla kadar yaklaşılamadığını düşünüyorduk. O yüzden Antikytera mekanizması neredeyse 2000 yıl kadar yanıldığımız anlamına geliyordu.
Fakat asıl soru şu. Bu dişlilerden oluşan parça ne işe yarıyordu? Arkeologlar ilk incelemeleri sonucunda bunun bir saat, takvim ya da hesap makinesi olabileceğini düşünmüştü. Belki de gezegenlerin oyuncak bir modeliydi. Belki de ilk olarak antik Yunanlılar tarafından icat edilen ve daha sonra İslam dünyasının astronomları tarafından geliştirilen bir usturlaptı olabilirdi.
Özellikle de İbrahim El-Fezari tarafından geliştirilen bir yön bulma aracıydı bu. İşte bu gizemi çözmek için birçok çalışma yapıldı zaman içinde. İlk çalışmalardan biri 1959'da Princeton'da. Bir bilim tarihçisi olan Derek de Sola Price tarafından yapılmıştı. Dişlileri yakından inceleyen Price, mekanizmanın o zamanlar kullanılan takvime göre gökyüzündeki gezegenler ve yıldızların konumlarını tahmin etmeye yaradığını tespit etmişti.
ana dişli yılı ilerleterek gezegenlerin, güneşin ve ayın hareketlerini temsil eden daha küçük diğer dişlileri döndürüyordu. Yani ana dişliyi hangi tarihe getirirseniz o tarihte gezegenlerin, güneşin ve ayın konumunun ne olacağını öğrenebiliyordunuz. Dolayısıyla bu mekanizma Bryce'a göre en basit haliyle bir bilgisayardı. Müthiş bir astronomik sahne.
ya da karmaşık hesaplamalar yapabilen günümüzdeki analog bilgisayarlardan birisi. Antikytere mekanizmasına bilgisayar denmesinin sebebi de şu aslında. Mantık olarak bilgisayarlara çok benziyor. Kullanıcı olarak bazı değişkenleri giriyorsunuz ve karmaşık matematiksel hesaplamaları yapmasını sağlıyorsunuz. Bugün modern bilgisayarlarda bu girdileri dijital olarak sıfırlar ve billeri kullanarak yapıyoruz.
Bu mekanizma ise dişlilerin matematiksel oranlarını kullanıyordu. Kullanıcının tek yapması gereken ana dişliyle tarihi girmekti. Böylece mekanizma ilgili dişlileri döndürecek ve hesaplamaları yapacaktı. Örneğin güneşin gökyüzünde çizdiği açıyı gösterebiliyordu size. İşte bu çalışma mantığına en yakın olanı 16. yüzyılda tasarlanmış dişli oranlarını kullanan mekanik hesap makineleriydi.
Elbette 1959'da gerçekleştirilmiş bir incelemeden bahsediyoruz. Pek tabii ki Price'ın çalışmaları, bugünkü teknolojiler olmadan yapılan bir analizdi. Modern teknolojinin sunduğu gelişmiş inceleme yöntemleri sayesinde özellikle de 2000'lerde bilim insanları Antikytera mekanizmasının gizemlerini çözmeye başladılar. Öyle ki mekanizmanın tüm parçalarını içeren bir tür kullanım kılavuzu dahi çıkarmışlardı.
Bu çalışmaları ve sonuçlarını da konuşacağız elbette. Fakat burada kısa bir ara verelim. Denizaltı macerası, zamanda yolculuk derken bir molayı hak ettik ne de olsa. Evet, ne diyorduk? 2000'lerde bilim insanlarının Antikythera düzeneği için bir kılavuz hazırladığını anlatacaktım değil mi size? E hadi devam edelim öyleyse. Bu kılavuzun hazırlanması için öncelikle bir dil çözümlemesi gerekiyordu.
Bunun için parçanın üzerinde bulunan antik Yunanca yazılardan da yararlanıldı. Özellikle de Nature dergisinde yayımlanan bir rapor bu makineye dair inanılmaz bulgular ortaya koyuyordu. Bu rapora göre sadece dişlilerden oluşan antik hitere mekanizması bir ay ya da güneş tutulmasının hangi ayda, hangi günde ve hangi saatte olacağını tam olarak hesaplayabiliyordu. Bununla da kalmayıp artık yılı da öngörebiliyordu.
Yani 4 yılda bir Şubat'ın 29 gün olacağını hesaplayabiliyorduk bu mekanizmayla. Ayrıca Burç Kuşağı'na göre güneş ve ayın konumlarını çok doğru şekilde analiz edebiliyordu ve ayın evrelerini gösteren özel bir mekanizma içeriyordu. Bu mekanizma ayın, dolunay ve yeni ay döngülerini kusursuz bir şekilde takip edebiliyordu. Üstelik o dönemde bilinen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün konumlarını da çok hassas bir şekilde saptayabiliyordu. Etkileyici değil mi? Ama daha bitmedi. Antikytera ayrıca iki ya da dört yılda bir gerçekleştirilen olimpiyat oyunları gibi büyük etkinlikleri de gösteriyor. Kaç gün kaldığını hesaplıyordu. Yani basit bir mekanik takvimden çok daha öteye giden bir sistemdi bu.
Hatta bu mekanizmaya dair çok enteresan bulgular da vardı. Mesela antik çağlarda ayın yörüngesinin eliptik olduğu bilinmiyordu haliyle. Ancak bu makineyi kim yaptıysa epicyclic yani uydu dişlisi dediğimiz bir dişli kullanmış ve ayın eliptik yörüngesindeki değişken hareketlerini tam olarak göstermişti. Fakat burada bir sıkıntı vardı.
İnsanlığın bu uydu dişlisi teknolojisine antik çağlarda sahip olması çok ilginç bir şeydi. Kimse bu insanların böylesine geliştiğini ne görmüş ne de duymuştu. Tüm bu fonksiyonlar bir araya geldiğinde ortaya döneminin çok ötesinde inanılmaz karmaşık bir teknolojik başarı çıkıyordu. Bu mekanizma bilinen tüm antik çağ teknolojilerinin çok ama çok ötesindeydi.
Anlayacağınız gerçekten de sıra dışı bir şeyden bahsediyoruz. Ama daha temel bir soru daha var. O da, bu mekanizmayı kim yaptı? Yani tasarlayan, hayata geçiren kimdi bu tasarımı? Bununla ilgili de bazı teoriler var elbette. Literatürü tarayan araştırmacılar, bu Antikytera düzenine dair bir kayda ulaştı aslında.
Cicero'nun yazılarında güneşin, ayın ve gezegenlerin konumlarını tespit eden bir cihazdan bahsedildiğini görmüşlerdi. İncelemeyi derinleştirenler en sonunda gayet de tanıdık bir isimle karşılaştılar. Tüm oklar Arşimet'i gösteriyordu. Fakat bu mekanizma tahminlere göre Arşimet'in ölümünden sonra yapılmış olmalıydı.
O nedenle mekanizmanın üzerindeki kelimelerden yola çıkarak Korint kolonilerinin bu cihazın yapımından sorumlu olabileceğine karar verdiler. Fakat bugün Siracusa olarak bildiğimiz İtalya'nın güneyi de bir Korint kolonisiydi. Ve Arşimet tam da burada doğmuştu. Yani doğrudan Arşimet üretmiş olmasa da çok yüksek ihtimalle onun tasarımıydı bu.
Peki bu tip bir mekanizma tasarlanıp üretilebiliyorsa bugüne kadar neden böyle bir şeye hiç rastlamamıştık? Yani arkeolojik çalışmalarda bulabildiğimiz en gelişmiş mekanizma neden 16. yüzyıldan öncesine dayanmıyordu? Birçok farklı fikirle, otomatik makineler ve hatta robotlarla ilgili taslak tasarımlarla karşılaşmıştık. Ancak hiçbir şekilde böyle bir parça çıkmamıştı karşımıza. Son derece garip gerçekten.
Yani gizem tam olarak çözülmüş değil. Ancak bu Antikitera mekanizması, antik çağlarda bizim tahminimizin çok ötesinde bir gelişmişlik düzeyi olduğunun da kanıtlarından birisi. Belki Silurian hipotezinde anlatılanlar doğrudur. Ki bunun ne olduğunu merak edenler, ya ilk medeniyet biz değilsek Silurian hipotezi isimli bölümümüzü de dinleyebilir. Belki de bizim yaşadığımız bir tür endüstriyel devrimin eşiğindeydi antik çağdaki insanlar ve sonra...
Sonra ne oldu bilmiyoruz. Ancak bu devrim o dönemlerde yaşanmış olsaydı, kaybettiğimiz binlerce yılda neler başarabilirdik hayal bile edemiyor insan. Belki de Mars'ı çoktan kolonileştirmiş ve yıldızlar arası seyahat edebilen bir tür olmuştuk bile. Kim bilebilir ki?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.