
1.783 kelime · ~9 dk okuma
Önünüzde devasa çelik bir küre duruyor. Bir denizaltı değil bu. Daha önce hiç görmediğiniz bir şey. Bir batiskamf. Ve siz, dünya tarihinin en derin noktasına inecek dördüncü insan olmak üzeresiniz. Kabine giriyorsunuz. İçerisi dar. Sadece iki kişilik. Soğuk çelik duvarlar kaplıyor dört yanınızı.
ve önünüzde yuvarlak, kalın bir pencere. Kilitler sıkıca kapanıyor. Artık geri dönüş yok. Kabinin içinde mekanik sesler yankılanıyor. Pencereden bakıyorsunuz. Şu an sadece mavi bir duvar görüyorsunuz. Ama birazdan iniş başlıyor. Önce yavaşça. Mavi duvar hareket ediyor.
10 metre. 20 metre. Kulaklar basınçla uğurluyor. Yukarıdan süzülen ışık hala var. Ama giderek soluklaşıyor. 100 metre. 200 metre. Artık mavi bir alaca karanlıktasınız. Işık son bir kez göz kırpıyor. Sonra... 1000 metre. Artık mutlak karanlıkla baş başasınız.
Vücudunuzdaki her hücre bu derinliğe ait olmadığınızı haykırıyor. Kabinin duvarları hafifçe çatırtıyor. Ve hala iniyorsunuz. 2000, 5000, 8000 metre. Karanlık. Mutlak karanlık. Ve basınç. Her yönden sıkıştıran, ezen, yok eden bir basınç. Öyle bir yer düşünün ki ışık bile ulaşamıyor.
Öyle bir derinlik ki tek bir pencere çatlağı bile sizi moleküllerinize ayırmaya yetişecek. Dışarıda ne var? Hiçbir insan gözünün görmediği, hiçbir canlının yaşayamayacağı varsayılan bu derinlikte sizi ne bekliyor? Belki de düşündüğünüz gibi boş bir hiçlik değil.
Belki de orada, o korkunç basıncın altında, o mutlak karanlıkta, milyonlarca yıldır kendi hikayesini yazan bambaşka bir dünya var. Ve siz şu an insanlık tarihinin en cesur, en çılgın keşif yolculuklarından birine çıkmak üzeresiniz. 21 Aralık 1872 İngiliz savaş gemisi HMS Challenger, Portsmouth Limanı'ndan tarihi bir sefer için demir almıştı. Normalde bir savaş gemisi olarak tasarlansa da bu sefer öncesinde tüm silahları sökülmüş ve yerlerine laboratuvarlar, ölçüm ekipmanları yerleştirilmişti. 243 mürettebatıyla birlikte inanılmaz bir görev için yola çıkmıştı HMS Challenger.
Daha önce kimsenin asla cesaret edemediği bir görevdi bu. Dünyanın etrafında uzun bir yolculuk yaparak tüm okyanusların derinliğini, tuzluluk oranını, akıntıları ve ekosisteminin bir haritasını çıkarmaktı mürettebatının vazifesi. Tam 3,5 yıl boyunca gece gündüz bu ölçümleri yapmışlardı. Yalnız mürettebatın bilim için hayati önem taşıyan bu görev sırasında yaşadıklarını anlamak adına onların neler yaşadığını da konuşmak gerekiyor. Bu kimi zaman aylarca kara parçası bile görmedikleri uzun keşif sırasında 60 kadar mürettebatın psikolojisi öylesine bozulmuştu ki daha fazla dayanamayıp kendilerini okyanusun derin sularına bırakmışlardı.
1875'te bir gün ses dalgalarıyla derinlik ölçümü yapıyordu bu ekip. Her zaman olduğu gibi belirli bir derinlikten dalgaların çarpıp geri dönmesini bekliyorlardı. Derinlik ölçümü basitçe böyle yapılıyordu. Bir sinyal gönder, onun bir yere çarpmasını ve geri dönmesini bekle. Arada geçen süreyi hesapla ve mesafeyi ölç. Fakat bu sefer bir sorun vardı.
Gönderdikleri bu ses dalgalarını okyanus deyim yerinde ise yutuyordu. Dipsiz bir kuyu vardı sanki okyanusta. Bekliyorlar, bekliyorlar ama yok. Normalde geçen süreden çok daha uzun bir süre sonra ilk sinyal gelecekti. Bu sinyal ise tam olarak 11 kilometre derinlikten yansıyordu. İnanılmaz bir mesafeydi bu.
HMS Challenger ve içindeki mürettebat korkunç bir boşluğun üzerinde duruyorlardı o an. Gemideki araştırmacılar daha sonra Challenger çukuru olarak anılacak bir yeri keşfetmişlerdi böylece. Dünyada bilinen en derin noktaydı bu. Yani o kadar derindi ki Everest dağını bir şekilde söküp buraya koysaydınız dağ bir buçuk kilometre suyun altında kalırdı.
Işığın bile ulaşamadığı ve korkunç bir basıncın bulunduğu bu bölgede herhangi bir canlının yaşayamayacağından neredeyse emin. Challenger'ın keşif gezisinden sonraki yıllarda da bu çukurdan haberi olan diğer araştırmacılar bölgeyi araştırmış ve aslında Challenger çukurunun çok daha devasa bir oluşumun bir parçası olduğunu keşfetmişlerdi. Challenger Vadisi Pasifik tektonik plakasının Mariana plakasının altına girmesiyle oluşan ve Mariana Çukuru olarak bilinen 2,5 km uzunluğundaki bir oluşumun parçasıydı. İşte Challenger Çukuru da bu oluşumun en derin noktasıydı.
Bu noktadaki basınç o kadar akıl almazdır ki bunun için bazı benzetmeler kullanılır. Mesela bu çukurun en dip noktasında bulunsaydınız, üzerinizdeki su kütlesi nedeniyle vücudunuzun her bir santimetresinde 1600 tane fil oturuyormuş veya 50 tane Jumbo Jet uçağı bulunuyormuş gibi hissederdiniz. Tabii böyle bir şey mümkünse. Veya vücudunuzdaki tüm moleküller ışık hızında bir anlamda patlardı.
Tabii bu karanlık bilinmezlik başta bilim insanları olmak üzere herkesin zihinlerinde çok büyük bir merak duygusunu da tetiklemişti. Hatta bu derinliğe inme cüretini gösteren İsviçreli birisi vardı. Profesör fizikçi ve mucit August Picard. Picard'ın o dönem için çılgınca sayılabilecek başka denemeleri de vardı aslında.
Mesela 1930'ların başında ilk insanlı stratosfer balonunu icat etmiş. Bununla ilk uçuşu da gerçekleştirmişti. Böylece daha önce hiçbir insanın ulaşamadığı bir yüksekliğe yani 21 kilometreye ulaşıp kozmik ışınlarla ilgili deneyler yapmıştı. Bu deneyden elde ettiği verileri de çok sevgili dostu Albert Einstein'ın teorileri için birer kanıt olarak sunup epey bir ünlü olmuştu.
Picard'ın eşi ise artık orta yaş krizinden midir nedir bilinmez. Bu adam kendini öldürecek diye telaş yapmış. Israrla Picard'ın bu balon işini bırakmasını istemişti. Fakat Picard biraz garip birisiydi. Eşinin bu talebini geri çevirmemişti elbette. Fakat enteresan bir yaklaşım da geliştirmişti. Ki zaten eşi de Picard'ın aklında çok daha tehlikeli bir planı olduğundan bir haberdi.
Tüm dünya gibi Picard'ın Challenger çukurundan haberi olmuştu elbette. Ve duyduğu andan itibaren kafasında yeni planlar kurmaya başlamıştı. Yaptığı hesaplamalarda stratosfere ulaşabilen balon konseptinin derin dalışlara da uygun hale getirilebileceğini fark etmişti kendisi. İşte bu tip dalışlar için kullanılan ve bir tür denizaltı olan batiskaf isimli aracı icat etmek için çalışmalara başlamıştı Picard.
Aslında bu araç bir tür denizaltı zeplini gibi çalışıyor ve yüksek basınçlı bir yolcu kabini ve benzinle dolu bir odadan oluşuyordu. Hava gibi sıkışmayacağı için benzini tercih etmiş ve bazı valtler yardımıyla benzin ve su devir daimi yaparak aracın suda dalmasını veya yükselmesini sağlayan bir tasarım geliştirmişti bu çılgın mucit. Yatay hareket içinse elektrikli iticiler kullanıyordu. Picard bu aracın ilk prototipini 1948'de tamamlamış ve 3 km derinliğe kadar ulaşabilen başarılı insansız dalışlar dahi gerçekleştirmişti. 1950'de ise tasarladığı bu aracı Fransız ordusuna satmış ve Trieste isimli gelişmiş bir modeli üretmek için işe koyulmuştu.
Uzun süren geliştirmeler, deneyler, denemeler sonrasındaysa yine Fransız ordusunun finansmanıyla Trieste'yi de tamamlamış ve 1960'da bu aracı dünyanın en uzun insanlı dalışına hazırlamıştı. Ama işte bu süreçte zaman da akıp gitmişti ve Picard'ın yaşı 76'ya dayanmıştı. Dolayısıyla insan bedenini bu kadar zorlayacak bir görev için uygun değildi artık. Yıllarca uğraş verdiği bu tarihi görevde yer alamayacaktı ne yazık ki. Fakat onun yerine hazır olan birisi vardı ve Picard'dan bayrağı devralıp göreve koyulacaktı. Hikayenin devamında olup bitenleri anlatacağım elbette. Fakat burada kısa bir ara verip derin bir nefes alalım bence. Zira bundan sonra epey derinlere dalacağız.
Evet, August Picard uzun süre boyunca gezegenin bilinen en derin bölgesine iniş yapmak için bir araç üzerine çalışmış. Yıllarını Trieste'nin tasarımı için harcamıştı. Ama işte Hayhat, artık bu görev için fazla yaşlıydı. Ancak bayrağı çok ama çok yakından tanıdığı birisine emanet edecekti.
Evet, kendisi de bir okyanus bilimci olan oğlu Jack Picard. Ve Amerikan ordusundan Don Walsh bu görevi Augustan devralmıştı. 23 Ocak 1960 sabahı göreve koyulmuşlardı Jack ve Don. Zar zor Trieste'nin kabinine yerleşmişlerdi önce.
Dalış için her şey hazırdı. Uzayı keşfeden astronotlardan esinlenerek, hidronot adı verilen bu iki adam toplamda 8 saat sürecek dalış ve yüzeye çıkışlarına başlamışlardı böylece. Daha önce hiçbir insanın gidip görmediği bir yere doğru ilerliyordu bu ikili. Tıpkı 1953'te ilk defa Everest dağına tırmanan Edmund Hillary ve Tenzing Norgay gibi insanlık tarihinde yepyeni bir sayfa açmak için yola koyulmuşlardı. Peki onları ne bekliyordu? Acaba bir canlı görecekler miydi? Sağ salim gidip geri dönebilecekler miydi?
Bu sorular eşliğinde dalışına başlayan ikili sadece 16 dakika sonra afotik bölgeye yani ışığın ulaşamadığı derinliğe ulaşmışlardı bile. Küçücük camlarından dışarıda sadece biyolüminesan yani ışık saçan küçük organizmalar görünüyordu. İkili ilerlemelerini bir radyo aracılığıyla ana gemiye bildiriyorlardı. Ama derinlik ve basınç göstergelerinden başka söyleyecekleri bir şey de yoktu aslında.
Zira zifiri karanlıktı her yer. Tabii sıcaklık da hızla düşüyordu kabinde. Dalışın neredeyse yarısındayken Jack ve Don ana gemiyle iletişimin kesildiğini fark etmiş ve bir miktar endişelenmişti. Fakat bunun böyle bir derinlikte normal olduğunu düşünüp dalışlarına devam ettiler. Artık dış dünyadan tamamen kopmuş iki insan daha önce hiç ulaşılmamış karanlık bir dehlize doğru yol alıyordu.
Fakat asıl endişe verici olan şey dalışın neredeyse sonuna geldiklerinde baş gösterecekti. Tamamen sessiz ve karanlık o derinlikte araçtan büyük bir gürültü kopmuştu. Kalın gözetleme penceresinin dış kısmı basınca dayanamamış ve çatlamıştı. Aslında bu tip bir tehlike için araçta güvenlik ekipmanları vardı ve hızlıca yüzeye çıkmaları için gerekli ayarlamalar yapılmıştı. Ama tabii ki kabinin çatlaması ve bir anlamda içe doğru patlaması durumunda hiçbir şey onları kurtaramazdı. Neyse ki çatlak sadece dış kısımda ve daha fazla ilerlemiyor gibi görünüyordu. Bu endişeler içerisinde Trieste'nin gövdesi Challenger çukurunun tabanını,
Dünyada hiç kimsenin görmediği, bırakın görmeyi, hayal bile edemeyeceği o karanlığın ortasına yavaşça iniş yapacaktı. İkili göstergelere baktığında derinlik 11.520 metre. Basınç 1099 atmosferik basınç olarak görünüyordu. Aracın ışığını açtıklarındaysa milyonlarca yıldır ışık görmemiş yerler aydınlanmış. Ve bu iki hidronot gözlerine inanamamıştı.
Zira hemen önlerinden bir yassı balık geçivermişti. Bu görevin onuruna Trieste balığı olarak da bilinir bu arada. Neyse. Hemen yukarıda birkaç tane karides ve deniz anası da süzülüyordu. Belli ki burası o kadar da sakin bir yer değildi. Akıntılar buraya da uğruyor, oksijen getiriyor olmalıydı.
Ama o basınç altında mikroorganizmalardan çok daha karmaşık bu canlılar. Nasıl olabiliyordu ki böyle bir şey? Yaşam her yerde bir şekilde yolunu buluyordu belli ki. Jack ve Don önce tozun dağılması için 15 ila 20 dakika kadar kalıp biraz daha gözlem yaptılar. Ardından ağırlıkları bırakıp yükselişlerine başlamış ve sorunsuz bir şekilde bu tarihi görevi tamamlamışlardı.
Tabii ki Amerika dahil oldu ve Nekton projesi kapsamında gerçekleştirilen bu dalıştaki kredi toplama işini kimseye bırakmamıştı. Walsh ve Picard derhal Washington'a getirilmiş. Dönemin başkanı Eisenhower'dan madalyalarını almıştı. Böylece Amerika dünyanın en derin noktasına Sovyetlerden önce ulaşmanın gururunu dünya ile paylaşıyordu. Zaten sonrasında da bu gururla yetinip projeden çekilmişlerdi.
ne de olsa daha büyük bir hedefleri vardı o sırada. Aya ayak basmak. Fakat düşününce bu aya ayak basmaktan çok daha zor bir görevdi aslında. Gerçekten de 52 yıl boyunca başka hiçbir insan o çukura inme cesaretini gösterememişti. Walsh ve Picard'ın o zaman tahmin edemeyeceği şey ise onlardan sonra oraya inecek üçüncü insanın, dünyanın en ünlü yönetmenlerinden birisi olacağıydı.
Evet 2012'de Titanic filminin yönetmeni James Cameron Challenger çukuruna inen üçüncü insan olmuştu. Bu dalışıyla ilgili de bir belgesel mevcut hatta. İlgilenenler izleyebilir. Sonrasında bir kişi daha bu çılgın göreve kalkışmıştı ki o da adını tarihe ilginç bir şekilde yazdırmıştı. Victor Vesovo'dan bahsediyoruz.
Bir gelişimci, macera tutkunu ve bir çılgın kendisi. 2019'da Challenger Çukuru'nun diğerlerinden birkaç metre daha derin bir noktasına inerek dünyanın en derin noktasına ulaşan insan ünvanına sahip olmuştu. Onun hikayesini ilginç kılansa kendisinin Everest dağına da tırmanmasıydı. Hem dünyanın en yüksek noktasına çıkmış hem de en derin noktasına inmişti. Dibi de görmüştü, zirveyi de.
İronik değil mi? Bu çukur elbette sonrasında birçok insansız araçla tarandı ve tahminimizden çok daha canlı bir ekosistemi olduğu keşfedildi. Fakat şunu da biliyoruz. Dünyamızın okyanuslarının sadece %5'ini keşfedebildi insanlık. Daha gitmediğimiz, görmediğimiz, bilmediğimiz nasıl yaşamların olduğunu, buralarda hangi canlıların varlığını sürdürdüğünü henüz bilmiyoruz.
İşte bu derinliklerde sayısız gizem keşfedilmeyi bekliyor. Belki de uzay araştırmaları kadar keyifli ve heyecan verici bir alan aslında. Belki de aradığımız cevapların bazıları gökte değil derinlerdedir. Onu da bize zaman gösterecek.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.