
2.402 kelime · ~12 dk okuma
Bazen sadece bir fikre çok takılıyor, o fikri ortaya atana biraz fazla odaklanıyoruz. Öyle ki mevzubahis fikri mükemmelleştiren kişileri gözden dahi kaçırabiliyoruz. Fakat gelişim dediğim şey ancak ve ancak bu aşamada gerçekleşir aslında. Rafineleştirilmeyen hiçbir fikir, ne kadar devrimsel görünürse görünsün, bir noktada işlevsiz kalır.
Bir çip üstüne 64 tane transistör koyan insanları düşünelim mesela. İnsanlığın geleceği hayal etmesini onlar sağlamıştı. Ama bir çipe 4 milyon transistör koyanlar, işte bize geleceği verenler asıl onlardı. Kanadalı bir yazar Malcolm Gladwell'in çok güzel bir tespiti var bu konuda. Şöyle der. İnsan hep kahramanları arıyor. Ama asıl önemli olan o müthiş icatlara giden süreçtir.
İşte biz de bu kahramanları konuşurken o icadı mükemmelleştirenleri ihmal ediyoruz sık sık. Isaac Newton'un da söylediği gibi, ''Daha ileriyi görebildiysem bunu omuzlarından baktığım devlere borçluyum.'' İşte bu ifadeyi kendimize pusula gibi görmek gerekiyor. Bilgisayarlar da, ellerimizdeki akıllı telefonlar da bunun en güzel ve en basit örneği açıkçası. Konu bu teknolojiler olduğunda hep bir rekabet, hep bir en birinci kimdi kavgasının ortasında buluyoruz kendimizi. Fakat bu kavgaların dışında birbiriyle birinci olmak için değil, daha iyisini yapmak için rekabet eden devler de var. Ki esas farkı yaratanlar da onlar oluyor.
Onlar sayesinde bir tıkla tüm dünya parmaklarımızın ucunda artık. Bir tıkla her şeye ulaşabilir durumdayız. Bilgisayarların tarihinin ikinci bölümünde o bir tıka nasıl geldiğimiz üzerine konuşacağız. Bugün cebimize sığan teknolojinin gelişimine tanık olacağız. Ve bölümün sonunda birçok şeyi çok net görmüş olacağız. Emin olun her şeyin bu kadar kolay olması hiç de kolay olmadı.
Bir önceki bölümde de anlattığımız gibi elektrik anahtarları ve sonrasında vakum tüplerinin kullanımıyla bilgisayar devriminin fitili ateşlenmişti. Ama bir noktada bizim de bugün bulunduğumuz gibi bir yol ayrımına gelmiştik. Teknolojinin dar boğazındaydık bir nevi. Yeni bir devrime ihtiyaç vardı. Ve şart olan o devrim 1947'de tüm dünyayı değiştirecekti.
Bu devrimin adı ise transistörler. Bu hikayeyi anlatmak için sizi bir yere götürmek istiyorum. Son dönemlerin popüler dizisi Severance'ı izleyenlerin de aşina olduğu bir yere. Bell Laboratuvarları'na. Modern teknoloji çağının doğduğu yerde burası.
Radyodan Unix işletim sistemine, transistörlerden C programlama diline kadar teknoloji dünyasını değiştiren neredeyse her şey bu laboratuvarlarda hayat bulmuştu. 7 Nobel ödülü kazanan bir yerdi burası. Adını da Graham Bell'den almıştı. Graham Bell telefonu icat ettikten sonra Fransız hükümeti kendisine o zamanlar 10 bin dolar gibi bir ödül vermişti.
Bu para da günümüzde 300 bin dolar gibi bir miktara denk geliyor. Graham Bell de bu parayı alıp çarçur etmek yerine tamamını yine bilime adamış ve Washington'daki Bell Laboratuvarını kurmuştu. İşte bu laboratuvarda 3 fizikçi çalışıyordu. John Bardeen, Walter Bratton ve William Shockley.
Kendileri Graham Bell'e Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılmak üzere kurulacak bir telefon sistemi için yardımcı oluyorlardı. Yeni teknolojiler geliştirmenin yanı sıra telefon konuşmasını sağlayan elektrik sinyallerinin daha kolay bir şekilde iletilmesini sağlamak ve bu sinyalleri daha uzağa taşımak için gece gündüz uğraşıyorlardı. İşte bu çalışmalar sırasında William Shockley'nin aklına çarpıcı bir fikir gelmişti. Yarı iletkenler.
Germanyum ya da silisyum gibi işlendiğinde elektriğin çok daha sorunsuz bir şekilde geçişini sağlayan maddelerle vakum tüplerinden daha verimli ve güvenilir bir çözümdü bu. Fakat Shockley'nin ilk deneyleri başarısız olmuştu. İşte bu noktada çalışma arkadaşları John Bardeen ve Walter Bratton'dan yardım istemiş ve onları bu fikri geliştirme konusunda görevlendirmişti. Bu iki fizik mühendisinin de katkıları sonucunda bugün nokta temaslı transistör olarak bildiğimiz ilk işlevsel transistör çıkmıştı ortaya. Ama işte transistör beraberinde bir entrikayı da getirmişti. Şöyle ki Bell laboratuvarlarının yönetimi bu transistörün patentini Bardeen ve Bratton'a vermişti. Fakat fikri ortaya atan Shockley'e hak ettiği değeri teslim etmemişlerdi.
Şimdi kendinizi onun yerine bir koymanızı rica ediyorum. Tarihin akışını değiştirebilecek bir fikir ortaya attınız. Fakat hakkınız verilmiyor. Nasıl hissederdiniz bu durumda? Eh aşağı yukarı hepimiz aynı cevabı veririz diye tahmin ediyorum. İşte Shocklin'in de gözü biraz kararmıştı bu noktada. Fakat o öfkesini doğru bir şekilde kanalize etmiş ve çok daha iyi bir transistör tasarlamıştı.
Junction yani bileşik olarak bilinen transistörü. Vakum tüplerinin ardından inanılmaz bir teknolojik sıçrama olacaktı bu transistörler. Öncelikle kat ve kat daha küçüklerdi. Bu da bilgi işlemek için devasa odalara hatta binalara ihtiyaç olmayacağı anlamına geliyordu. Diğer yandan kullanılmadıklarında hiç güç harcamıyorlardı. Yani enerji maliyeti açısından da çok verimliydiler.
Fakat en önemlisi neredeyse yüzde yüz güvenilirlerdi. Önceki bölümde de anlattığım gibi bir böceğin etkisiyle yanabilen bilgisayarların devrini sonlandıracaktı bu gelişme. Anlayacağınız devasa büyüklükteki bilgisayarların sahip olmadığı her şey vardı transistörlerde. İşte bu modern teknoloji tarihinin de dönüm noktalarından birisiydi. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Diğer yandan Shockley de göz ardı edilmemişti bu sefer. 1956 Nobel Fizik Ödülü Bardeen ve Bratton ile birlikte kendisine eşit bir şekilde dağıtılmıştı. Tabi bu ödülün verildiği sırada 3 bilim insanı da çoktan farklı maceralara atılmışlardı bile. Mesela John Bardeen işleri biraz daha ileri götürüp süper iletkenlik çalışmaları yapmaya başlamıştı.
ki bu çalışmalarıyla 1972'de bir Nobel ödülü daha kazandı kendisi. Breton ise Bell Laboratuvarında çalışmaya devam etmişti. Odağı daha çok biyoloji üzerineydi bu sefer. Canlı maddelerdeki elektrokimyasal süreçler ve kan pıhtılaşması üzerine çalışmalar yürüttü orada. William Shockley ise transistörlerden vazgeçmemiş ve sonunda kendi şirketini kurmuştu.
İyi ki de yapmıştı bunu. Zira bu teknolojinin rafineleştirilmesi ve daha da geliştirilmesini sağlamıştı böylece. Bunun için Amerika'daki üniversitelerde yetenek avına çıkmıştı Shockley. Bulabileceği en parlak ve gelecek vaat eden beyinleri bir araya getirmişti. Bunların arasında iki elektrik mühendisi, Robert Noyce ve Gordon Moore'da yer alıyordu.
Fakat ufak bir sorun vardı bu ekipte. Zira William Shockley biraz geçimsiz birisiydi. Çalışma tarzı epey sertti. Bir noktada Shockley Transistors şirketinden Noise ve Moore da dahil olmak üzere 8 kişi ayrılmıştı bu tutumu yüzünden. İşte bu 8 bilim insanı Shockley'nin şirketine çok yakın bir yerde, Kaliforniya'da Palo Alto'da Fairchild Semiconductor isimli bir şirket kurmuştu.
ki bu şirket günümüzde Silikon Vadisi adını verdiğimiz teknolojinin merkezi olan bölgenin başlangıcı olacaktı. Gelişim devam etmeli demiştik değil mi? Söz konusu bilgisayarlar olduğunda gelişimin de sınırı yok elbette. Ancak bu noktada transistörlerle ilgili bir problem vardı. Binlerce transistör kullanılan makinelerde bu parçaların tek tek elle bağlanması gerekiyordu.
Bu da gerçekten inanılmaz zaman alan, maliyetli ve insan hatasına çok açık bir süreçti. Fakat unutmayın, gelişim devam etmeliydi. İşte tam bu sıralarda Fairchild şirketinden Robert Noyce ve Kansas'taki Texas Instruments şirketindeki genç mühendis Jack Kilby çıktı sahneye. Birbirlerinden habersiz bir şekilde bu transistörleri tek bir paket haline getirmenin yollarını arıyordu ikisi de.
İlk olarak Kilby, monolit entegre devreleri isimli bir parça icat etti. Böylece transistörlerle birlikte diğer parçaların tamamı bir paket halinde üretilebiliyordu. Ancak Kilby'nin bu icadı da çok fazla işçilik gerektiriyordu. Başka bir çözüm gerekiyordu anlayacağınız. Robert Noyes ise tüm bu süreçleri otomatikleştirmenin bir yolunu bulmuş ve entegre devreleri neredeyse mükemmel hale getirmişti.
Bu sayede 1960'larda bilgisayarlar gittikçe küçülmeye başlamıştı. Bu esnada IBM'in patronu Thomas Watson da tarihe geçecek gaflardan birini yapmış ve şöyle demişti. Tüm dünyanın en fazla 5 bilgisayara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Talihsiz bir açıklamaydı tabi bu. Ne de olsa 20 yıl geçmeden kendi şirketi dahil dünyada 25 bin bilgisayarın satılacağını bilmiyordu Watson.
Neyse efendim. Gelişim bu dönemde son gaz devam ediyor. Entegre devrelerden geniş çaplı çiplere geçiliyor. Binlerce parça tek bir çipe sıkıştırılabiliyordu. Bu da ileride bir gün bir bilgisayarın tamamını tek bir çipe sıkıştırabileceğimiz anlamına geliyordu. Bugün çok olağan duyulan bu şey 60'ların en büyük teknolojik hayaliydi belki de.
Bu noktada çok önemli bir gelişme daha yaşanmıştı. 1968'de Robert Noyce ve Gordon Moore Fairchild şirketinden ayrılıp bu chip entegrasyonunu bir adım daha ileri taşımak amacıyla yeni bir şirket kurdular. Integrated Electronics. Kısa adıyla Intel. İşte bu çok önemli ilerlemelerin yanında tarihin en büyük teknolojik rekabetlerinden birinin de başlangıç noktası olmuştu.
Neler olup bittiğini anlatacağım elbette. Ama burada bir ara verelim. Zira bundan sonrası yokuş aşağı giden bir roller coaster'ın hızında ilerleyecek. Bir soluklansak iyi olur. Evet, hazırsanız hemen atlayalım şu teknoloji roller coaster'ına. Noyce ve Moore'un Intel'i kurduktan sonra yürüttükleri ilk çalışmalar hafıza çipleri üretimi üzerineydi. Fakat aradıkları keşif hiç beklemedikleri bir yerden gelecekti.
Şirkete elektronik hesap makineleri için çip sipariş edilmiş. Bunun üzerine işler değişmişti. Frederico Fagin ve Martian Edward Hofunda aralarında bulunduğu mühendisler her model için özel çipler üretmenin pek de akıllıca olmadığını düşünüyorlardı. Bunun üzerine tüm hesap makinelerinde çalışacak, programlanabilir ve evrensel bir çip üretmeye karar verdiler. İşte bu da bambaşka bir kilometre taşı olmuştu.
Zira genel amaçlı kullanılan tek çipli bilgisayarların yani mikro işlemcilerin doğuşuydu bu gelişme. Gelecek resmen gelmişti. Transistörlerle başlayan devrim onlarca yıl sonra mükemmele yaklaşmıştı nihayet. Fakat ister inanın ister inanmayın daha en büyük sıçramayı yapmamıştı bilgisayar dünyası.
1974'e gelindiğinde Inter, 8080 olarak bilinen ünlü mikro işlemcisini piyasaya sunmuş ve bilgisayarlarla ilgilenen herkes bu parçayı baz alarak kendi evinde bilgisayar üretmeye başlamıştı. Bunlardan birisi de Ed Roberts'ın ürettiği MITS Altair 8080'di. Önündeki LED ışıkları yüzünden bildiğimiz bilgisayara çok benzemese de yapabildikleri sayesinde binlerce satmıştı. E tabii Roberts da zengin olmuştu bu sayede. Ama mits Altair 8080'in tek etkisi bu da değildi. Bu bilgisayar başka birisine ilham olmuştu. Kaliforniya'da yaşayan bir elektronik dehası Steve Wozniaka.
Aslına bakarsanız Wozniak sadece hobi olarak bu işlerle uğraşan birisiydi. Yalnızca kendine meydan okuyordu. Tüm dünyayı sarsacağından habersiz bir şekilde uğraşıyordu bu işle. O zamanlar Intel'in rakiplerinden MOS teknolojinin 6502 mikro işlemcisini kullanarak kendine bir bilgisayar yapmıştı. Adını da Apple I koydu.
Hemen ardından bu tasarımını üyesi olduğu bir bilgisayar kulübünde arkadaşlarına göstermiş. Hatta hepsine birer tane sipariş etmişti. İşte o arkadaşlarından birisi olaya çok farklı açıdan bakabilen ve bu devrimsel teknolojinin dünyayı değiştirebileceğini gören başka bir deha idi. Sadece kendine bir tane bilgisayar almakla kalmayıp Steve Wozniak'a bunu geliştirmemiz lazım diyen birisi.
Kimden bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir sanıyorum. Evet, Steve Jobs. Jobs, Wozniak'ı ikna edip ailesinin garaşında Apple Computer Corporation şirketini kurmuştu. İkili ilk olarak 175 tane Apple 1'i 666 dolar 66 cent gibi bir fiyata satıp bir sonraki projeleri için gerekli bütçeyi topladılar. Ardından Steve Wozniak'ın önderliğinde Apple 2 bilgisayarını geliştirdiler. Sony televizyonlarından esinlenen ve zamanının çok ötesinde bir tasarıma sahip olan bu bilgisayar 1977'de piyasaya çıkmıştı. Bu da başka bir devrimdi aslında.
Zira Apple II dünyanın ilk kullanıcı dostu. El tipi mikro bilgisayarıydı. Hemen büyük bir sükse yapan bu makineyi insanlar, okullar ve küçük işletmeler 1298 dolar gibi bir fiyattan satın alıyordu. Çok kısa sürede 10 binleri bulan satışlara ulaşmıştı Apple 2. Sadece 2 yıl içinde 50 bin satış sayısını aşan bilgisayar sayesinde Apple'da dünyanın en büyük şirketlerinden biri haline gelmişti elbette. Peşinden RadioShack'in TRS-80'i ya da eskilerin çok iyi hatırlayacağı Commodore PET gibi bilgisayarlar çıkmaya başladı.
Bu piyasanın sıradan insanları hiç ilgilendirmeyeceğini düşünen IBM gelen başarı haberleri karşısında şok olmuştu elbette. Bir süre daha eski kafayla devam etselerdi işlerin böyle olmayacağını anlamışlardı. 1981'de Intel 8080 işlemciliği IBM Personal Computer yani PC'yi piyasaya sürmüşlerdi. Bu da piyasadaki büyük payı Apple'dan geri almak demekti onlar için.
PC'nin başarılı olmasının en büyük nedeni şuydu. Apple 2 dahil olmak üzere 70'lerdeki bilgisayarların neredeyse tamamı uyumsuzdu. Yani her biri farklı donanımlarla, farklı şekillerde kullanılıyordu. Ve birçoğu BASIC adında çok basit bir programlama diliyle programlanıyordu. Ama her bir model için farklı bir BASIC versiyonu söz konusuydu. Yani bir bilgisayar modeli için yazılan program başka bir bilgisayar modelinde çalışmıyordu.
E ne de olsa yazılım piyasası falan yoktu o yıllarda. Ta ki 1976'ya kadar. Bu büyük problemi bir öğretmen ve bilgisayar bilimcisi Gary Kildall fark etmişti. Bunun üzerine CPM adında bir işletim sistemi yazdı. Basitçe kullanıcı programlarıyla donanım arasında bir köprü görevi görüyordu.
Bu sayede tüm bilgisayarlarda aynı programlar CPM aracılığıyla hiçbir değişikliğe gerek kalmadan kullanılabilecekti. Bu sihirli dokunuşla tüm mikro bilgisayarlar evrensel bir uyumluluğa kavuşmuştu artık. Bugün bildiğimiz haliyle ilk bilgisayar işletim sistemiydi bu. Elbette IBM buradaki fırsatı hemen görmüş ve Killdoll'a bu işletim sistemini kendi bilgisayarlarına entegre etmek için 200 bin dolarlık bir teklif götürmüştü. Killdoll ise icadının potansiyelinin gayet farkındaydı. Dolayısıyla bu teklifi komik bulmuş ve geri çevirmişti. Fakat IBM'in de pes etmesi söz konusu olamazdı. Bir şekilde Apple'ın önünde olmalıydılar.
Bunun üzerine bir başka genç mühendisin kapısını çaldılar. Henüz yeni kurulmuş bir şirketin azimli ve çok zeki kurucusuydu o da. Microsoft'un sahibi Bill Gates'ten bahsediyorum. Teklifi kabul eden Gates hemen DOS adı verilen bir işletim sistemi tasarladı. Kimine göre IBM ve Bill Gates Gary Kildall'un fikirlerini çalmıştı.
Fakat ortada bir gerçek vardı. Microsoft işletim sistemine sahip IBM bilgisayarlar müthiş bir başarı hikayesi yazıyordu. Ama işte Bill Gates iyi bir mühendis olduğu kadar çok iyi bir iş insanıydı da. IBM'e DOS işletim sistemini sattıktan sonra bu yazılımın çok benzer bir versiyonu olan MS-DOS'u tutmuştu.
Bu işletim sistemi ile kompak ve del gibi şirketler de Gates'e gelerek IBM'in tek elinden kurtulmak istediklerini söylediler. Bunun üzerine IBM'in pazar payı gittikçe düşmüş ve bu mücadelenin galibi Intel ve Microsoft olmuştu. Dünyadaki neredeyse tüm bilgisayarlarda Intel işlemci ve Microsoft işletim sistemi kullanılıyordu artık. Bu sektörün öncüsü ve büyük balıkları diyebileceğimiz IBM, Apple ve Gary Kildall ilk başarılarının üzerine koymayı becerememişti bu dönemde. Fakat Apple'ın son bir silahı vardı. Kullanım kolaylığı. Steve Jobs için kullanımı kolay bilgisayarlar üretebilmek şahsi bir mesele haline gelmişti adeta. Gece gündüz bunun üzerine düşünüyordu.
ve Xerox'un efsane bilgisayarı Alto ona ilham olmuştu. Palo Alto araştırma merkezinde gördüğü ve 40 bin dolar değeri olan bu bilgisayar tarihte ilk kez bir yenilik sunuyordu. Basit metinler yazmak yerine bir fare aracılığıyla ekranda sağa sola kaydırılarak kullanılabilen simgeler vardı. Bu bildiğimiz haliyle ilk grafik kullanıcı arayüzüydü.
Şu anda tüm modern bilgisayarların temelini oluşturan bu fikrin arkasında ise Alan Kay vardı. Steve Jobs bu fikri geliştirmiş ve Apple Liza adı verilen bir bilgisayar tasarlamıştı. 1983'te çıkan bu bilgisayar 10 bin dolar gibi bir fiyata sahip olması sebebiyle büyük bir ticari başarı yakalayamasa da sonrasında gelecek başka bir devrim için temel oluşturmuştu. Ertesi yıl çıkacak olan Macintosh'un temeliydi bu. Ocak 1984'te George Orwell'in 1984 kitabından esinlenilen, IBM'in monopolisine gönderme yapılan ve Ridley Scott'ın yönettiği bir reklam filmiyle tanıtılan Macintosh, inanılmaz bir sükse yapmıştı. Bu şeyden 2 yıldır çalışıyoruz. Çok yakın olduğumuz herkese, bu harika bir şeydir.
Böylece Steve Jobs, teknoloji dünyasının yeni rockstarı olmuştu. Sonrası? Sonrasını az çok biliyorsunuz zaten. Apple ve Microsoft birer şirketten daha fazlasıydı artık. Tüm dünyaya yön veren aktörlerden ikisi oldular. Her anlamda modern dünyanın mimarlarıydı bu iki şirket. Bilgisayarların bu yolculuğu aslında insanlığın kolektif dehasının bir yansıması.
Basit hesap taşlarından yapay zekaya uzanan bu serüvende, her adım bir öncekinin omuzlarında yükseldi. Abaküs'ten transistörlere, entegre devrelerden mikro işlemcilere. Her biri kendi çağında devrimseldi. Her biri kendinden sonra gelecek olan devrimin tohumlarını attı.
Bu hikayenin belki de en etkileyici yanı rekabetle işbirliğinin, bireysel deha ile kollektif çabanın iç içe geçmiş olması. Shockley'nin transistörlerinden Jobs'ın vizyonuna, her büyük sıçrama aslında yüzlerce insanın küçük katkılarıyla şekillendi. Bugün cebimizde taşıdığımız işlem gücü bir zamanlar bir oda dolusu bilgisayarın yapamayacağı işleri yapıyor ve bu güç önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Belki kuantum bilgisayarlarıyla, belki henüz hayal bile edemediğimiz başka teknolojilerle. Ama ne yöne evrilirse evrilsin. Bilgisayarların hikayesi, insanlığın kendini aşma hikayesidir aslında. Ve her yeni gün bu hikayede bir satır daha yazılıyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.