Podcast

185 - Şanslı Olmak Nasıl Bir His?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümü dinliyor olmanız, aslında düşündüğünüzden çok daha karmaşık bir tesadüfler zincirinin sonucu… Kontrolümüz dışında gelişen pek çok unsur bir araya gelip hayatımızın gidişatını oluşturuyor. Bu anlamda şansın gerçekten de kritik olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bazı insanlar şanslı olduklarına inanırken bazıları da her ne yaparlarsa yapsınlar kötü şanslarının dönmediğini düşünürler. Bunun bilimsel bir dayanağı var mı, ya da daha şanslı olmak mümkün mü? 111 Hz'in bu bölümünde, şanslı insanların ortak özelliklerini konuşuyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.891 kelime · ~14 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Arkadaşlar merhaba. Ne kadar güzel bir gün değil mi? Baksanıza gökyüzü aydınlık. Etraf mis gibi çiçek kokuyor. Suyun dinlendirici sesi. Oh be huzurla doldum ya resmen. Ee zaten şunun şurasında yazı ne kaldı ki? Havalar ısınmaya başlayınca işte ben de böyle dinlenmek biraz deşayjı olmak için bu günü tümüyle kendime ayırdım. Bence çok da iyi ettim. Baksanıza doğa, manzara, dinginlik. Ne oluyor ya?

Yine mi bu dev martalar? Yeter ama artık ya! Burada da mı buldunuz beni? Kaç bölüm sizi çektim? Kaç bölüm size sabrettim ya? Ama bu kadarı da lütfen fazla! Hayır hayır gel gidin başımdan gidin! Neyse gittiler sonunda. Şurada keyifle bir kafa dinleyecektim ya. Neyse. Keyfimi hiçbir şey kaçıramaz.

Transkriptin tamamını oku

Ağaç yapraklarının rüzgarla dansı... Barış Bey, Barış Bey pardon böldüm ama sesinizi duyunca hemen tanıdım sizi. Şu anda tam bölüm açma aşamasındasınız onun da farkındayım ama... Merhaba, evet. Ya sanırım şu kuşlar... Yani saçınızda bir şey var. Şey, hani belki temizlemek istersiniz. Ben söylemiş olayım da. Saçımda bir şey mi var?

Ayy, uuuh, hayır ya. Aaa, ne güzel abi, uğurdur, uğur. Hemen bir dilek tut ya da çekilişe falan katıl. Ne uğuru, ne çekilişi ya? Abi şanslı günündesin değil mi ben sana? Sen dediğimi yap. Sağ ol kardeşim, sağ ol. Bakarız. Arkadaşlar soruyorum size ya, şans bunun neresinde? Güya huzurlu bir gün geçirecektim ama baksanıza her şey rezil oldu. Resmen insanlara teselli olsun diye söyleniyor bu uğurlu gelir falan filan gibi şeyleri.

Birden şans yüzüme güldü, kuş geldi beni buldu yani kocaman parkta. Başına talih kuşu kondu filan denir ya o misal. Neyse belki de ben büyütüyorum. Belki de benim yerimde başkası olsa şimdi bunu gerçekten bir şans olarak görüp mutlu mesut dilek tutardı ama ya şans böyle bir şey olamaz ki. Sahi şans ne ki esasında? Biz şanslı olmayı nasıl yorumluyoruz veya neleri uğur ya da neleri uğursuzluk olarak görüyoruz?

Evet zaten şu kendime ayırdığım dinlenme günü de çoktan son bulduğuna göre bu sorunun peşinden gitmekte hiçbir mahsur görmüyorum. O zaman şimdi ben saçlarımı iyice bir temizleyeyim sonra sizinle stüdyoda buluşalım. Bu bölümü dinliyor olmanız aslında düşündüğünüzden çok daha karmaşık bir tesadüfler silsilesinin sonucu. dünyaya gelmeniz için anne babanızın tanışması gerekiyordu. Belki aynı okula gitmeleri ya da bir vapur seferinde denk gelmeleri ya da o gün aynı sokaktan geçmeleri filan. E o karşılaşma işte bir şekilde gerçekleşti.

Sonra bu dili konuşuyor olmanız, internetin ortaya çıkması, podcast diye bir formatın oluşması, sizin yıllar içerisinde bir podcast dinleyicisine dönüşmeniz veya dinlediğiniz ilk podcastin şansa bakın ki tam da şansı konu alan bu bölüm olması. Belki algoritma karşınıza çıkardı, belki bir kelime gözünüze çarptı ya da eliniz yanlışlıkla değdi ama sonuçta buradasınız. Aynı şekilde benim de dünyaya gelmeme vesile olan o olaylar zinciri, içerik üretmeye ve podcast yapmaya karar vermem, bu bölüme ilham olacak bir kitap okumam ya da film izlemem, üstüne bugüne kadarki tüm bu teknolojik gelişmelerin sesimi kaydedip sizlerle paylaşmama izin vermesi, bu bahsettiklerim bile aslında iç içe geçmiş bir takım tesadüfi olayların çok kısa bir özeti yalnızca. Böyle düşündüğümüzde şansın hayatımızdaki büyük önemi nasıl inkar edilebilir ki?

Evet yani kafamızda bir hedef belirliyor ve adımlar atıyoruz ama önümüzdeki yolu oluşturan unsurların pek çoğu bizden habersizce bizim kontrolümüzün dışında gelişiyor, gelişmeye devam ediyor. Geleceğe dair bir takım plan ve hedeflerimizin bile ne oranda bizim dışımızda tamamen rastgele faktörler tarafından şekillendirilmiş olabileceğini hiç gerçekten düşündünüz mü? Ne var ki şans günlük yaşamda sık kullanılan bir kelime olsa da kimi zaman göz ardı edilebiliyor. Yani şanslı ya da şanssız olayların başımıza gelebileceğini kabul ediyoruz ama varlığımız ve eylemlerimiz noktasında şans faktörünün ne denli büyük bir yer kapladığını ya gözden kaçırıyoruz ya da bunu biraz böyle geri planda tutmak istiyoruz. E bunun da bazı sebepleri var. Sosyal ve psikolojik sebepleri.

İlk olarak eskiye göre bireyselliğin daha ön plana çıktığı bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle de kader birliği ve kolektif başarılardan çok meritokrasinin öncelendiği batı kültürlerinde. Harvard Business Review, meritokrasiyi yönetim gücünün kişilerin yeteneklerine yani liyakate dayandığı yönetim biçimi olarak ifade etmiş. Her ne kadar ideal görünen bir sistem gibi olsa da başarı ve donanımın kini zaman bireysel faktörlerin dışında bizi içine alan çok daha geniş çaplı sistemlerin bir sonucu olduğu gerçeğiyle yüzleşmeyebiliyoruz. İçinde bulunduğumuz ülkenin, şehrin, topluluğun, ailenin imkanlarının hayatta çizdiğimiz yola olan etkisi daha küçük görülüp başarı ve başarısızlık tamamen bireyin yeterlilik düzeyine atfedilebiliyor.

Bu durumun psikolojik açıklaması ise Harvard Üniversitesi profesörü Dr. Alan Langer'ın ortaya attığı the illusion of control yani kontrol yanılsaması terimiyle yapılabilir. Bu kontrol yanılsaması denilen şey aslında bir bilişsel önyargı. Şöyle ki biz insanlar olaylar üzerinde gerçektekine göre daha büyük bir kontrole sahip olduğumuzu sanabiliyoruz. Yani bir şey tamamen şans eseri gerçekleşmiş olsa dahi bunda bir şekilde bizim de etkimiz olduğunu düşünüyoruz.

Bunun sebebi kendimizi işte böyle rasyonel kararlar alan, elindeki verilere göre seçim yapan bireyler olarak görmemiz. Böylece hayatın bilinmezliğine karşı kendimizi hem daha önemli hem de daha güvende hissediyoruz. Örneğin tamamen şansa dayalı bir oyunda rakibimize göre daha yetenekli olduğumuzu varsayıyoruz. Ya da işte bir takım böyle totemler falan yaparak uğursuzlukları def etmeyi umuyoruz. Çünkü kontrolde olma hissine ihtiyacımız var.

Aynı zamanda beynimiz bağlantılar kurmak için sanki böyle hazırda bekliyor. Birbirleriyle böyle alakasız gibi görünen durumları bile bir şekilde ilişkilendirip bir sebep-sonuç ilişkisi yaratabiliyoruz. Bir sınav öncesi simit yediysek ve iyi sonuç aldıysak, bundan sonraki sınavlardan önce de simit yemeye başlıyoruz mesela. Sınavdan iyi sonuç almamızı sağlayan simit yeme eylemimizmiş gibi. Bu da bize çalışmanın yanında bir güç daha kazandırıyor. Artık şans da yanımızda.

Bu kontrol arzusunun izlerini aslında şansla ilgili bugün bile sürdürülen pek çok gelenekte bulabilmek mümkün. Bunlardan bazıları iyi şansı çekebilmek için uygulanırken bazıları da kötü şansı uzaklaştırmak için yapılıyor. İşte ne var? Filler var. Dört yapraklı yoncalar, at nalı gibi bir takım imgeler farklı kültürlerden gelmelerine rağmen kolektif olarak uğur getirdiklerine inanıyoruz bunların.

İşte merdiven altından geçmezsin değil mi? Kara kedi görünce yolunu değiştirirsin. Nazar boncuğu takarsın. Yıldız kayınca bir dilek tutarsın. Yılbaşında nar patlatmak var mesela. Ya da ayna kırılınca yedi yıl uğursuzluk getireceğine inanmak. Hepsinin temelinde işte böyle çeşitli eşyalar ya da eylemler aracılığıyla şansı kontrol etme arzusu var esasında.

Peki o zaman şansın gerçekten de var olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa bu sadece bakış açısı ve olaylar arasında ilişki kurmakla mı alakalı? Bir insanı diğerinden daha şanslı kılan nedir sahiden? Gelin şimdi sizinle 1945 yılının sıcak bir Ağustos gününe gidelim.

Tosutomu Yamaguchi, petrol kankerleri çizen bir teknik ressam olarak çalıştığı Mitsubishi Ağır Sanayi Şirketi tarafından Japonya'nın Hiroşimachi şehrine gönderilmişti. Normal şartlarda uzun sürmesi beklenen bu seyahat oldukça ani ve acı bir şekilde yarıda kesildi. Little Boy isimli atom bombası 6 Ağustos'ta şehre atılmıştı ve Yamaguchi'ye 3 kilometreden daha yakın olan bir mesafede patlamıştı. Yamaguchi'nin bulunduğu bölgedeki herkes anında ölürken o sadece yanıklar, kulak zarı yırtılması ve geçici körlükle kurtulmayı başarmıştı. Durumu pek iyi olmasa da memleketi Nagazaki'ye dönmüş hatta 9 Ağustos'ta işine tekrar başlamıştı. Patronu onun bu felakette atlatmış olmasına inanamıyor hatta hikayesini çılgınca buluyordu fakat o tam da başına gelenleri anlatırken başka bir şey oldu. O da gözleri kör eden bir ışıkla dolduğu sırada

Fatman isimli ikinci bir atom bombası bu sefer Nagasaki'ye atılmıştı. İnanması güç ama Yamaguchi bu patlamadan da sağ çıktı arkadaşlar. Ve her iki hikayeyi de anlatacak kadar uzun bir zamanı oldu. Zira kendisi 2010 yılında tam 93 yaşındayken öldü. Peki bu durumda Yamaguchi şanslı mı yoksa şanssız biri mi sizce?

Bu kişi dünya tarihinin en büyük trajedilerinden birine bir değil iki kez yakalanıyor. Kimileri bunun başlı başına şanssız bir durum olduğunu düşünebilir. Fakat her ikisinde de hayatta kalabilmesi bir yandan oldukça şanslı olduğunu da göstermez mi? Yoksa bu tamamen nereden baktığımıza mı bağlı? Dolayısıyla şans dediğimiz şey aslında soyut bir konsept mi? Hatta hayali bir konsept mi?

Bu soru üzerine kişilik özelliklerimizin şansa dair perspektifimizi nasıl belirlediğine dair bir araştırma yapılmış. Bloomsburg Üniversitesi profesörü Stephen Hales ve psikolog Jennifer Johnson yaptıkları deneyde iyimser ve kötümser bireylerin Yamaguchi'ninkine benzer olayları nasıl değerlendirildiğini incelemişler. Katılımcıların öncelikle iyimserlik ve kötümserlik spektrumunda nereye düştükleri belirlenmiş, daha sonra da böyle arada kalan durumları yorumlamaları istenmiş. Sonuçlar, iyimserlik oranı ve olayları şansa yorma arasında önemli ölçüde pozitif bir korelasyon olduğunu göstermiş arkadaşlar. Yani karamsarlığa yatkın biriyseniz başkalarının başına gelen olayları da uğursuz olarak görmeniz çok daha kolay.

Burada farkı yaratan esas faktörün iyi ve kötü olaylara verdiğimiz önem olduğunu da söylüyor araştırmacılar. Onlara göre ilimsel insanlar bir olaydaki şanslı unsurların şanssız unsurlardan daha ağır bastığını düşünüyor. Yaşanan kötü bir olayın içindeki iyilikleri görmeye hatta bu iyiliklere büyüteç tutmaya programlılar sanki. Yanı başınızda atom bombası patlaması hayatta kalmış olmanızın yanında daha önemsiz kalıyor örneğin.

Ne var ki burada dışsal bir faktör daha var. O da kelimelendirme. Amerikalı Nobel ödüllü psikolog Daniel Kaineman yaptığı bir araştırmada akciğer kanserini tedavi eden doktorlarla konuşuyor ve onlara iki farklı tedavi türüyle ilgili istatistik verileri sunuyor. Ameliyat ya da radyoterapi. Ameliyat kısa sürede daha fazla risk barındırsa da uzun vadede daha yüksek hayatta kalma şansı sağlıyor. Doktorların yarısına bu bilgi şöyle sunuluyor. İlk bir ay hayatta kalma şansı %90. Diğer yarısına ise şu cümleyi söylüyorlar. İlk bir ay %10'luk bir ölüm riski var.

Şimdi burada hayatta kalma şansının vurgulandığı veriyi alan doktorlar ameliyat opsiyonuna yönelmişler. Ölüm oranının vurgulandığı doktorlar da radyoterapi opsiyonunu tercih etmiş. Aslında gördüğünüz gibi her iki seçenek de aynı. Sadece onların sunuluş şekilleri farklı. Kelimelendirme. Yani sadece mizacımız değil, içinde bulunduğumuz çevre veya bize sunulan bilginin de iyimser olup olmaması duruma olan bakış açımızı etkileyebiliyor.

Ve bu da yine şansın aslında hayali bir konsept olup olmadığı noktasında gayet düşündürücü. Üzerimizde etkisi olduğunu hissettiğimiz ama gözümüzle göremediğimiz bir şey. Sihir gibi yani. Şimdi, tam da sihir demişken size göstermek istediğim bir şey var aslında. Şansı arttırmak mümkündür belki de ha, ne dersiniz? Daha önce hiç gitmediğimiz bir yere seyahat edeceğiz şimdi. Ama önce oraya giden treni yakalamak için şu 9.3 çeyrek denen peronu bulmam gerekiyor. Biraz işimiz var yani.

Ben şu gizemli peronu bulmaya çalışırken biraz ara verelim. Dönüşte sizi büyülü bir şatoda karşılayacağım. Arkadaşlar gelin gelin buradayım. Şu anda Hogwarts'ın karanlık mı karanlık olan iksir sınıfındayız. Evet büyülü şato diye bahsettiğim yer burasıydı tabi ki. Açıkçası treni yakalamak biraz yorucu olsa da sonunda bu odayı bulmak tüm zahmete değdi. Şu anda burada kimseler yok ve önümüzde her ihtiyaca uygun çeşit çeşit iksirler var.

Daha uzun vaktimiz olsa biraz deneysel takılabilirdik ama ben aslında tek bir iksir için buradayım. Yapımı çok zor olan ve bu nedenle de oldukça nadir bulunan bir iksir bu. Eee böyle nadir bir şeyi ortalıkta bırakacak değillerdi elbette. Bakalım neredeymiş? Buralarda bir yerlerde olması gerekiyor.

Bulmak üzereyim, eminim. Aha! İşte karşınızda. Felix Felicis. Bir başka adıyla Sıvı Şans. Harry Potter evreninde bu iksir sayesinde şansınız katlanıyor. Ve girişimlerinizin hepsi de güzel sonuçlar veriyor. Acaba biraz kullansak mı? Sadece bir iki damla. Belki de... Durun! Lütfen onu kullanmayın. Gerçekten çok ihtiyacım var. Sen de kimsin? Aa! Bir dakika ya! Gözlükler... Yara izi...

Evet evet sen Harry Potter olmalısın. Merak etme ben sadece bu bölümü için tamamen merakları gidermek amacıyla bir damla... Hayır şimdi olmaz. Çok önemli bir Quidditch maçımız var. Bunu arkadaşım Ron'a vermek zorundayım. Yoksa rezalet bir oyun sergileyip bizi kupadan edecek. Nasıl yani? Anlamadım. Bunu takım oyuncunuza mı vereceksin? Yalnız bu doping sayılmaz mı? Hayır hayır öyle değil. Aslında iksiri içmeyecek. Sadece içtiğini sanması yeterli. Onun sorunu tamamen zihninde bitiyor.

Eğer şansın onun yanında olduğunu düşünürse özgüvenin yerine gelir. Hee anladım. Plasibo etkisi diyorsun yani. Efendim? Neyse neyse tamamdır bu sende kalsın. Bu arada hazır buradayken maça gelsene. Griffindor'u tutuyorsan tabi. Evet yani eğlenceli olurdu ama benim bölüme devam etmem gerekiyor maalesef. Peki o zaman görüşürüz.

Gördünüz mü ya bak son saniye kaçırdık elimizden iksiri. Neyse stüdyoya dönelim bari. O Felix felisesi deneyebilmiş olsaydık gerçek etkisini de görebilirdik ama sevgili Harry Potter aslında farkında olmadan bize kritik bir bilgi vermiş oldu. İksiri takım arkadaşına gerçekten vermeyecek. Vermiş gibi yapacak. Çünkü performansının kötü oluşunu arkadaşının şanssızlığına değil onun kafasında yarattığı engellere bağlıyor. Yani günün sonunda önemli olan şanslı biri olmaktan çok şansın bizim yanımızda olduğunu düşünmek mi acaba? Ya da şanslı kişiler tam da böyle düşündükleri için mi şanslılar?

Birleşik Krallık'taki Hertford Shire Üniversitesi'nde deneysel psikolog olarak profesörlük yapan Richard Wiseman da bunu merak etmiş olacak ki şanslı ve şanssız insanların zihin yapısının birbirinden farklı olup olmadığını test edebilmek için kapsamlı bir araştırma başlatmış. 2003 yılında yayınlanan The Luck Factor isimli kitabında, ki şans kavramını psikolojik bir pencereden inceleyen ilk kitapmış kendisi, çok ilginç bir deneye yer veriyor Wiseman. Ve hipotezi de şöyle. Şansımızı belirleyen düşüncelerimiz ve davranışlarımızdır. Bu görüşünü test etmek için farklı bir yöntem deniyor. Öncelikle ekibi gazete ve dergilere bir ilan veriyor ve şans üzerine yapılacak çarpıcı bir çalışma için katılımcılar aradıklarını söylüyorlar.

Ve buna spesifik bir not da ekleniyor. Katılımcılar kendilerini ya çok şanssız ya da çok şanslı olarak gören insanlardan oluşmalı. Haftalar içerisinde birbirinden bambaşka özelliklere sahip tam 400 kişi buluyor Dr. Weissman ve deneyler zinciri başlıyor.

Bunlardan birini anlatmak istiyorum şimdi sizlere. Kendilerini şanslı olarak gören ve şanssız olarak gören kişilerden oluşan iki ayrı gruba bir gazete veriliyor. Ve içindeki resimleri saymaları isteniyor. Şanssız grubun fotoğrafları sayması ortalama 2 dakika filan sürerken şanslı grubun ortalamasıysa sadece birkaç saniye. Yine ne olmuş olabilir burada arkadaşlar? Bu farkın sebebi ne sizce?

İşte burada deneyin kritik faktörü devreye giriyor. Çünkü ikinci sayfada kocaman böyle bold harflerle şöyle bir cümle yazıyor. Saymayı bırakın. Bu gazetede 43 resim var. Sonra ortalarda farklı bir mesaj daha çıkıyor. O da şu. Saymayı bırakın. Deneyi yapan görevliye bu yazıyı gördüğünüzü söyleyin ve 250 dolar kazanın.

İşte kendilerini şanslı olarak gören kişiler bu yazıları görerek ya saymayı bırakmışlar ya da direkt sonucu söylemişler ya da vadedilen parayı kazanmışlar. Kendilerini şanssız olarak gören katılımcılarsa ya bu yazıları kaçırmış ya da görmelerine rağmen güvenmedikleri için durmamışlar. Nasıl? Her iki grupta eşit fırsatlara sahip olmalarına rağmen sadece şanslı olduklarını düşünenler bunları fark edip ona göre eyleme geçiyor.

Dr. Wiseman çalışmalarının sonucunda şanslı insanlar arasında bir takım ortak özellikler olduğunu da gözlemliyor. Yeni deneyimlere açık olmak, başına pozitif şeylerin geleceğine inanmak ve negatif durumlara karşı direnç göstermek. Bu kişiler bildikleri yerlere giderken bile yeni rotalar deniyor, yeni ve farklı insanlarla takılıyorlar, onlarla iletişim kurmak için gayret gösteriyorlar ve tabii ki sezgilerine güveniyorlar.

bir fikri hayata geçirmek istediklerinde ya da bir hayal kurduklarında da bunun gerçekten işe yarayabileceğine dair çok samimi bir inanç barındırıyorlar içlerinde. Yeni fikirler üretmekten çekinmedikleri, çevrelerini ve opsiyonlarını da böyle geniş tuttukları için bu fikirlerin tutma olasılığını da arttırmış oluyorlar. Wiseman'ın deneyinde kendilerini şanssız kabul eden bazı kişilerin gazetedeki resimleri görseler bile güvenemedikleri için dikkate almadıklarından bahsetmiştim sizlere. Güvenmek zor şey değil mi? Koşullara, insanlara ve tabii en önemlisi de kendine. Buradan şansın aslında bir çeşit riskli bir girişim olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü günün sonunda yeni yöntemler denemek, iç sesinizi dinlemek, pozitif olmak işe yaramayabilir. Hayallerinizin gerçekleşeceğinin bir garantisi yok ki.

Fakat şanslı olduğunu düşünen insanlar bunu biliyor ve bu durumda da gayet barışıklar. Sonuçtan bağımsız denemenin ve eforun gücüne inanıyorlar. risk almaya daha yatkınlar. Ve belki de var olan riskleri bile diğer kişilere oranla daha küçük görebiliyorlar. Çünkü oyunu kazanmak için önce oyunda olmak gerekiyor. Bölümün başında da bahsettiğim gibi bizden habersizce gelişen ve üzerinde hiçbir kontrolümüzün bulunmadığı olaylar hayatımızı etkiliyor. Hatta kimi zaman dönüm noktası oluyorlar. E bu da insanın gerçekten karar alma pozisyonunda olup olmadığını, hatta eylemleri üzerindeki ahlaki sorumluluğunu dahi sorgulatıyor.

Felsefenin çok önemli, çok tartışmalı sorularından biri bu. Ama yapılan tüm bu çalışmalar, kontrolümüzde olan faktörlerde olduğunu gösteriyor bize. Şans aslında doğru anı beklemekten çok karşılaşılan bu anlara alan yaratmak. Fırsatlara hazır olmakla ilgili. Ünlü tenisçi Serena Williams bunu çok güzel ifade etmiş. Başarımın şansla bir alakası yok demiş. Çünkü tenis kortunda çok uzun hatta sonsuz saatler boyunca sadece bir kez gelecek o an için çalıştım. Ne zaman geleceğini bilmesem de.

Bilimde bazen yanlışlar mutlu küçük kazalara dönüşebiliyor. Bundan hatalardan doğan keşifler bölümünde de bahsetmiştik hatırlarsanız. Evet hataların bu buluşları mümkün kılması bir şans olarak değerlendirilebilir belki ama bilim insanı faktörünü de gözden kaçırmamak gerekir. Bu kazalardan bir anlam çıkarabilmek için tabi belirli bir deha ve yıllara yayılan bilimsel çalışmalar bir adanmışlık lazım.

Günün sonunda uğur, talih, şans ya da fırsat adına her ne dersek diyelim onları görmeye ve kullanmaya hazır kişilerde yeşeriyor. Sabahtan akşama kadar her bir dakikanızın belirli olduğu bir gün düşünün. Doğumdan ölüme kadar yaşayacağınız her şeyin size bildirildiği bir hayat. Belki hiçbir risk olmamasının huzurunu yaşardık evet ama bu renklerden yoksun çok sıkıcı bir varoluş olurdu değil mi?

Asıl o zaman eylemlerimiz ve irademizin hiçbir önemi kalmazdı. Şans faktörü yaşamı tüm çılgınlığıyla denemek ve tek bir sonuca takılıp kalmamak da bizi özgürleştiriyor. Hayatı oynanıp bitirilmesi gereken monoton bir senaryo olmaktan da çıkarıyor. Her an her şeyin olabileceğini bilmek hayatın mutlu anlarının değerini görüp kötü günlerinde geçici olduğunu hatırlamamızı sağlıyor.

Keşfetmenin heyecanını ve yarına duyulan o merakı her yaşta hissedebiliyoruz. Hayattaki rastlantısallığı kabul ettiğimizde empati duygumuz bile gelişiyor. Herkesin aynı imkanlara sahip olmadığını ve bu durumun her zaman bireysel sebeplerden kaynaklanmadığını görüyoruz ve bununla ilgili proaktif bir tutum sergileyebiliyoruz. İnsanların daha iyi şartlarda yaşayabilmesi için alınan kararları destekleyebiliyoruz. Hatta buna öncülük edebiliyoruz.

Ya da tek bir eylemimizin başkasına ihtiyacı olan şansı yaratabileceğini anlıyoruz mesela. Hayatımızda bizim için şans olmuş kişileri, karşılaşmaları, konuşmaları, deneyimleri fark etmek, kutlamak için daha fazla sebebimiz oluyor. Şanslı olmak aslında bir hissiyat ve yaşam tarzı. O yüzden şans sizinle olsun demek yerine, şans sizsiniz diyerek bitirmeliyim bu bölümü belki de.

Bu arada hala vakit varken şu kuide çamaşırına da gideceğim galiba. Sonucu merak ediyorum gerçekten. Yeni bölümlerde de yollarımızın kesişmesi ümidiyle kendinize iyi bakın. Görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)