Podcast

186 - Her Şeyin Bir Yaşı Var mıdır?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Siz de bazen bir şeyleri yapmaya geç kalmış gibi hissediyor musunuz? "Bu yaştan sonra olmaz, artık yapılmaz, o tren kaçtı geç kaldım, herkes yaptı ben hala yapamadım" diye düşünürken buluyor musunuz kendinizi ara sıra? Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Zira genç yaşlı fark etmeksizin herkesin sık sık yaşadığı bir his bu geç kalmışlık. 111 Hz'in bu bölümünde neden sürekli bir şeylere geç kalmış gibi hissettiğimizi anlamaya çalışıyor, her şeyin bir yaşı olup olmadığını sorguluyor ve bunu yaparken bazı "geç kalmış" isimlerin hayat hikayelerine göz atıyoruz.





Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kevser Yağcı Biçici

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.570 kelime · ~13 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.

Ne kadar da dolu her yer ya. Nereye otursam acaba? Eh, yaz geldi. Park, bahçe, sahil günleri başladı tabii. Doğrusu havayı böyle mis gibi görünce ben de bu fırsatı kaçırmak istemedim arkadaşlar. Aldım kitabımı yanıma, sandalyemi, termosumda da kahvemi, attım kendimi dışarıya. Ama yer bulmak biraz zor olacak gibi. Nereye otursam acaba? Aslında şu ağacın altı iyi gibi ama biraz yakın mı olur acaba orada oturanlara?

Aman dalga geçme benimle ya. Çok isterdim tabi ama benden geçti. 55 yaşından sonra ne aşkı Allah aşkına bırak. Ne varmış canım yaşında? Ay bana diyene bak. Sen daha az önce demedin mi? Hayatım boyunca hep gitar çalmak istemiştim ama bu yaştan sonra olmaz artık diye. E öyle tabi. Aşk her yaşta bulunur ama o enstrüman genç iken öğrenilir. Bu yaştan sonra olmaz artık. O tren kaçtı. Burada muhabbet pek bir derin. Yakınlarına oturup hiç de rahatsız etmeyeyim ben en iyisi. Biraz daha ileride bir yer vardır bulurum elbette. Hem yürümek de iyi geliyor zaten. Açılmış olurum. Sevimli dostlarımız bizden daha memnun burada olmaktan. Ne kadar da heyecanlılar baksanıza. Ya millet çoluk çocuk sahibi oldu. Ben hala mayayı gezdiriyordum.

Transkriptin tamamını oku

Hayır manyak benim canıma bak konu o değil. 38 yaşına geldim. Bu saatten sonra birini bulmam artık çok zor ya. Baya baya evde kaldım ya. Ay yok artık abartıyorsun yani şu an. Hem senin en azından sevdiğin bir işin var bir de bana bak. Keşke en başta bıraksaydın bu lanet işi ya. Ama artık çok geç. Köpeciklerin neşesi sahiplerine pek uğramamış sanırım. Neyse tamam biz devam edelim. Devam edelim de artık yorulmaya başladım ben ya. Şurada bir yerlere otursam iyi olacak artık.

Heh, buldum. Şu gençlerin önünde bir boşluk var. Oo, tamam tamam. Burası çok iyiymiş. Ee, manzarası da güzel. Gölge, oh. Ya millet çoktan işe girdi, parasımı kazanmaya başladı. Hayatımı düzene soktu. Ben hala aynı noktadayım. Bu saatten sonra bir balta hesap olabilecek miyim emin değilim valla. Takma bu kadar ya.

Ya o değil de bu Melis'in gezmediği yer kalmadı artık. Bak kız bütün Avrupa'yı bitirdi. Şimdi de Japonya'ya gitmiş baksana. Hadi ya oha! Bakayım. Ulan bu yaşa geldik daha burnumuzu sınırdan dışarı çıkaramadık be. Skandal resmen. Hayata geç kalmak böyle bir şey işte. Aa yok artık ama ya. Bu ne? Genç yaşlı fark etmeksizin herkes bir şeylere geç kaldığını düşünüyor. Hayır işin garip tarafı bence hiç kimse bahsettiği hiçbir şeye de geç kalmış falan değil.

Ama neden herkes böyle düşünüyor? Neden kendilerini hayata geç kalmış gibi hissediyorlar? Bu kadar karşıma çıktığına göre belli ki bu soruların yanıtını bulmadan bize rahat yok bugün. O halde ne yapacağımızı biliyorsunuz. Stüdyoda görüşürüz.

Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Şimdi gelin vakit kaybetmeden şu konuya bir el atalım birlikte. Hayata geç kalmış gibi hissetmek. Geç kalmışlık hissi ne demek? Bunu netleştirerek başlayalım.

geç kalmışlık hissini nasıl tanımlayabiliriz? Şöyle, kariyer, ilişkiler ya da kişisel gelişim gibi hayatın böyle çeşitli alanlarında belirlediğimiz hedeflere, zamanında ulaşamadığımıza dair içsel bir algı bu. Ve bu algının üzerimizde yarattığı duygusal bir durum. Bu şekilde tanımlayabiliriz. Ve inanır mısınız, geç kalmış hissetmek için böyle hangi yaşta veya hayatınızın hangi döneminde olduğunuzun da bir önemi yok.

Tabii ki belli zamanlarda bu duygunun yoğunluğu artabiliyor ama genel olarak herkesin her yaşta farklı şekillerde deneyimlediği bir his bu. Peki neden böyle hissediyoruz derseniz, bunun pek çok sebebi var tabii ama en önemlilerinden biri toplumsal normlar ve beklentilerin üzerimizde yarattığı baskı diyebiliriz. Sosyal psikolog Bernice Newgart'ın bu durumu sosyal saat kavramıyla açıklamış. Toplumun kendisini oluşturan üyelerden belli zamanlarda yerine getirmesini istediği görünmez ama güçlü bazı beklentileri vardır diyor kendisi.

Bu dinamikler her kültüre, her topluma hatta daha küçük topluluklara, mesela meslek gruplarına ya da sosyal sınıflara göre değişebilse de yok olmuyor, illa karşımıza çıkıyor. Mesela evlenmek, terfiye almak, çocuk sahibi olmak, kariyer değiştirmek, emeklilik ya da ev almak gibi pek çok yaşam olayı için işleyen böyle görünmez sosyal bir saat var. İşte Bernice Newgarten'da insanlar içinde yaşadıkları topluma uyum sağlama eğilimlerinden dolayı kendi içsel saatlerini bu sosyal saate göre ayarlamak konusunda ciddi bir baskı hissederler ve bu nedenle de kararlarını bu doğrultuda alabilirler demiş. Toplumun beklentilerini yine toplum tarafından uygun görülen yaşlarda gerçekleştirmediğimiz takdirde tehlike alarmları çalmaya başlıyor yani.

Tehlike diyorum çünkü genelde bu normlara uymayanlar kendilerini başarısız, uyumsuz, hayata geç kalmış gibi hissedebiliyorlar. Zaten yapılan çeşitli çalışmalarla sosyal saatin, ruh sağlığımız üzerindeki etkisi de kanıtlanmış durumda. Bu çalışmalardan biri de Nilay Peker Uludağlı ve Gülçin Akbaş'a ait. Journal of Adult Development'ta yayınlanan makalelerinde Türkiye'de yaşayan genç yetişkinler arasında yetişkinlik rollerini zamanında yerine getirmiş olduğunu düşünenlerin yani toplum tarafından uygun görülen yaşlarda evlenen ve çocuk sahibi olanların Bunları daha erken ya da geç yaşta yapanlara göre daha yüksek yaşam memnuniyetine ve daha düşük depresyon oranlarına sahip olduğunu belirtmişler. Biz farkında olmasak bile sosyal saatin etkisi bu kadar büyük yani üzerimizde. Ve bununla da bitmiyor ayrıca. Bir de yoğun başarı baskısı var biliyorsunuz.

Bizden beklenen her şeyi en iyi şekilde yapmamız gerekiyor. Çok iyi okullarda okumamız, çok yüksek notlar almamız, böyle dereceyle mezun olmamız, prestijli şirketlerde çalışmamız, çok büyük paralar kazanmamız, iyi yatırımlar yapmamız, hatta kendi alanımızda tanınan, örnek gösterilen biri olmamız isteniyor. Tüm bunları o görünmez sosyal saatin gösterdiğinden daha da erken başarabilirsek bir de ooo en büyük başarı, yıllar boyu anlatılacak çok büyük bir gurur kaynağı olarak sayılıyor. sosyal saate uyum sağlayıp sağlayamadığımızı anlayabilme, medya ve toplum baskısıyla içine attığımız bu başarı yarışında nerede olduğumuzu görebilme isteği ise bizi mecburen ve genelde olumsuz yönde kıyas yapmaya doğru itiyor. Şöyle bir düşünürseniz, bu özelliğimizi gündelik hayatımızda da sıklıkla kullandığımızı fark edeceksiniz siz de. Mesela, eminim, durup dururken, iş yerinde, spor yaparken ya da sosyal medyada gezinirken

Yeteneklerinizi, yaşam koşullarınızı ya da mesela ne bileyim işte fiziksel görünümünüzü birileriyle karşılaştırırken buluyorsunuzdur siz de kendinizi. Peki neden böyle yaptığımızı hiç düşündünüz mü? Bundan yıllar önce sosyal psikolog Leon Festinger bu konuda bir hayli kafa yoğurmuş ve 1954'te Sosyal Karşılaştırma Teorisi adını verdiği bir teori atmış ortaya. Festinger, insanlar kendi yeteneklerini, kendi performanslarını, görüşlerini ve davranışlarını diğer insanlarla karşılaştırarak değerlendirme yapma eğilimindedirler demiş.

Aslında kendimiz hakkında çok fazla bilgimiz olmadığını, kendimizi tanımak ve değerlendirebilmek için böyle bir referansa ihtiyaç duyduğumuzu ve işte tam da bu yüzden kıyas yaptığımızı söylüyor. Yani sosyal karşılaştırma son derece insani bir süreç ve hatta doğal bir ihtiyaç aslında. Üstelik doğru kullanıldığında bir hayli de işe yarayan bir özellik. Başkalarının daha iyi yaptığı şeyleri ya da olumlu yanlarını görmek bizim için de bir ilham, bir motivasyon kaynağı olabilir mesela. Başkalarını gözlemlemek, yeni hedefler belirlememiz ya da hedefimize ulaşmak için daha farklı bir yol denememiz gerektiğini hatırlatabilir bize.

Fakat olması gerektiği şekilde kullanmadığımız takdirde bu kıyas yapma olayı kendimize çevirdiğimiz bir silaha da dönüşebiliyor maalesef. Özellikle kıskançlık, haset gibi duyguları tetiklemeye başladığında işlerin pek de iyiye gitmediğini anlayabiliriz rahatlıkla. E bu durumlarda kıyas yapmak çoğunlukla motivasyon kaybına, özgüven kaybına sebep oluyor. Umutsuzluk, yetersizlik, geç kalmışlık gibi duyguları açığa çıkarıyor.

ve günümüzde sosyal medyanın da etkisiyle kıyasın böyle olumlu işlevlerinden çok daha böyle olumsuz etkileriyle baş etmeye çalışıyoruz dersek abartmış olmayız herhalde. Şöyle düşünebiliriz. Eskiden oldukça dar bir havuzda her birini tek tek tanıdığımız, üstelik çoğunluğu da bizimle aynı türde olan bir grup balıkla birlikte yüzüyorduk. Yüzdüğümüz yerler, gördüğümüz balıklar, yapabileceğimiz kıyaslar belliydi. Bize benzeyen ama bizden biraz daha iyi yüzen bir balığı görünce daha iyi yüzebileceğimizi anlıyorduk ve bunun için çabalıyorduk.

Ama sosyal medya hayatımıza girdikten sonra hepimiz kendimizi koskoca bir okyanusun içinde bulduk. Öyle değil mi? Ucu bucağı görünmeyen böyle bir su kütlesinin içinde farklı türlerde, sayısız balıkla birlikte yüzüyoruz şimdi. Yüzdüğümüzü sanıyoruz. Biri çok hızlı yüzüyor, diğeri çok güzel bir mercanın içinde yaşıyor ve biz de kendimizi hiç tanımadığımız bu balıklarla hemen kıyaslamaya başlıyoruz.

Ya da sık sık uzaktan gördüğümüz ama hiç konuşmadığımız bir balık arkadaşımızın sadece dışarıdan gördüğümüz o parlak parlak pullarına odaklanıyoruz mesela. İçinde ne yaşadığını bilmeden sadece gördüklerimizi esas alıp kendimizi onunla kıyaslamaya başlıyoruz. Bir süre sonra neden tüm çabalarımıza rağmen hala pullarımızın onunki kadar parlak olmadığını düşünüp kendimizi suçluyoruz? Neden diğeri kadar hızlı yüzemediğimizi, neden hala öyle bir mercana sahip olamadığımızı sorguluyoruz? Bunlara neden geç kaldığımızı düşünüyoruz? En sonunda da her şeyi bir kenara bırakıp yosunların arasına saklanıp kalıyoruz işte.

Biraz derinlere daldık galiba arkadaşlar, farkındayım. Ama daha konuşacağımız çok şey var. O halde en iyisi şimdi kısa bir ara verelim, yüzeye çıkıp derin bir nefes alalım, sonrasında kaldığımız yerden devam edeceğiz. Evet, aradan önce sosyal medyanın bize nasıl yanlış şekillerde kıyas yapmayı ettiğini konuşmuştuk değil mi?

geç kalmışlık hissini yaratan ve sürdüren en güçlü iki dışsal mekanizmanın en başta konuştuğumuz o sosyal saat ve sosyal medya olduğunu söyleyebiliriz sanırım artık. Zira sosyal saat hangi konularda ve ne zaman başarılı olunması gerektiğine dair normatif bir çerçeve sunuyor bize. E sosyal medyada bu normların sürekli ve genellikle de idealize edilmiş bir şekilde sergilendiği bir vitrin işlevi görüyor. Bu durum içsel zamanlamalarımızın sapmasına, kendimizi sürekli eksik, sürekli yetersiz, sürekli geç kalmış hissetmemize sebep oluyor haliyle. E geç kalmışlık hissi ise tükenmişlik, kaygı bozukluğu, depresyon gibi bir takım rahatsızlıkların sebepleri arasında sayılıyor çoğunlukla. E geç kalmışlık hissi bu kadar yıpratıcı iken erken başarıyı çok olumlu bir şey olarak görmemişse gayet doğal.

Ancak beklenenin aksine erken başarı da olumlu sonuçlar doğurmayabiliyor her zaman. Çünkü erken yaşta başlayan o yüksek performans kaygısı, belirlenen o imkansız standartlar ve her seferinde daha fazlasını yapmalıyım baskısı çok daha hızlı bir şekilde bir tükenmişliğe yol açabiliyor. Bu şekilde de başarı bir motivasyon kaynağı olmaktan çıkıyor ve bir bağımlılığa dönüşüyor. Bu durumda da kişi tabii ki sağlığını, ilişkilerini hatta bazen hayatın amacını kaybedebiliyor.

Üstelik erken başaranlar zirvede kalma baskısını çok daha yoğun yaşıyorlar genellikle. Bu da sürekli bir stres, sürekli bir anksiyeteye sebep oluyor. Beraberinde çeşitli fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkları da getirebiliyor. Yani en ideali her şeyin zamanında olması, olgunlaşması. Zamanında derken sosyal saatin belirlediği zamandan bahsetmiyorum. Kendi içsel saatimizden bahsediyorum. Herkesinki farklı.

Hayattaki yolunu beklenenden daha geç bulmuş, potansiyelini çok daha geç ortaya koymuş. Yani aslında sosyal saati değil, kendi içsel saatini takip etmiş pek çok kişi var. Hatta onlardan bazıları, tırnak içinde söylüyorum, geç de olsa başarı kazanabilmişler. Tabii bu kişilerin hikayeleri genelde geç gelen başarı örnekleri olarak anlatılıyor pek çok yerde. Fakat bu hikayelere yalnızca bu açıdan bakmak doğru değil bence. Çünkü çoğu başarıyı hedeflemedi bile muhtemelen. Geç diye öyle düşünmeden adım attılar ve tutkularının peşinden gitme cesaretini gösterebildiler. Dolayısıyla bu hikayelere geç de olsa bakın başarılı olmak mümkün demek yerine

İnsan istediği pek çok şeyi her yaşta yapabilir perspektifinden yaklaşmak daha doğru bence. E madem bu kadar konuştuk, o zaman gelin bu kişilerden birinin hikayesine daha yakından bakalım birlikte. 1960'lı yılların başında yazdığı bir yemek kitabı ve yaptığı televizyon programıyla adeta devrim yaratan birinden bahsedeceğim şimdi size. Amerikalılara Fransız mutfağını tanıttığı o farklı malzemeleri, farklı pişirme tekniklerini öğreterek onları yalnızca donmuş ya da konserve gıdaları tüketme kültüründen kurtardığı söylenir hep kendisinin.

Kimden bahsettiğimi anlayanlar olmuştur belki aranızda. Ünlü şef Julia Child'dan bahsediyorum. Onun hayat hikayesinden uyarlanan, kendisini de Meryl Streep'in canlandırdığı çok sevilen bir film var. Hatta Julie ve Julia diye. İzlemeyenlere öneririm. Oldukça keyifli, çok iyi hissettiren bir filmdir. Neyse, dağıtmadan konumuza dönelim. Çalışma hayatına reklamcı olarak başlayan Julia, buradan kovulunca oldukça ilginç bir işe başlamış.

İkinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü istihbarat elemanı olmuş kendisi. Fakat görevine bir süre devam ettikten sonra ayrılmak zorunda kalmış. Çünkü o sırada tanıştığı eşi Paul Child'ın işinden dolayı 1948 yılında Fransa'ya taşınmaları gerekmiş. Kimseyi tanımadığı, dilini bile bilmediği bir ülkeye gitmek birçokları için hayatın sonu olabilecekken, tam tersine Julia Child için hayat bundan sonra başlamış çünkü kendisi asıl tutkusunu orada, 36 yaşından sonra keşfetmiş.

Julia, Fransa'nın en önemli yemek okullarından biri olan Le Cordon Bleu'ya kaydolsa da hem yaşı hem de cinsiyeti gereği pek hoş karşılanmamış orada. Zira o dönemlerde kadınların profesyonel olarak yemek yapması pek de alışıldık bir durum değildi malumunuz. Ama Julia tüm zorluklara göğüs gererek okulunu bitirmeyi başarmış ve hemen ardından Paris'te tanıştığı iki kadınla birlikte kitap çalışmalarına başlamış. 10 yıl süren bir yazım süreci ve yayın evleri tarafından defalarca kez reddedilmeden eğminden sonra nihayet 49 yaşında ilk kitabı Mastering the Art of French Cooking'i çıkarmayı başarmış Julia Child.

Evet, bu kitabı gayet iyi biliyorum çünkü artık antik bir duruma düştü ve kendisi de yemek yapmayı çok seven sevgili eşimle birlikte San Francisco'ya gittiğimizde bir sahafın arka raflarında bu kitabı oldukça pahalı bir fiyata satın almak durumunda kaldım. Neyse, işte bu kitap ve hemen arkasından gelen yani 50 yaşındayken yapmaya başladığı The French Chef isimli televizyon programıyla Amerika'da çok büyük bir üne kavuşmuş kendisi. Julia Child, her insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinde kendi içsel saatinin yani kişilik yapısının, çevresel etmenlerin, yaşam koşullarına ne kadar önemli olduğunu gösteren bir örnek bence. Ama yetmedi diyorsanız gelin elimizi biraz daha arttıralım.

Şimdi de size bir ressamdan bahsetmek istiyorum. İsmi Anna Mary Robertson Moses. 1860'da bir çiftlikte doğmuş. Burada çalışarak büyümüş ve genç yaşında evlenip tam 5 tane çocuk sahibi olmuş kendisi. Allah bağışlasın. Kocasını erken yaşta kaybedince de ömrünü bu çocuklarına adamış. Çiftlik işleriyle uğraşan

Biri olarak bilinirmiş. Eviyle uğraşmayı, eşyalarını, süslemeyi çok severmiş. Nakış işlemeye, ipliklerle resimler yırpıp sevdiklerini hediye etmeye de bayılırmış. Fakat bir gün maalesef bunları yapamaz hale gelmiş kendisi. Zira 78 yaşına gelen Anna Marie'nin eklemlerinde artrit adı verilen bir hastalık başladığından iğneyi tutamaz olmuş.

Evet, hikayemiz burada bitmiş gibi duruyor ama sizin de anlayacağınız üzere bitmek şöyle dursun, daha yeni başlıyor. Anna Mary iğne tutamamaya başlayınca kardeşinin önerisi üzerine resim yapmaya başlamış çünkü. Tabii yine hobi olarak. İddialı falan değil. Geç kaldım da demiyor kendisi. Bazı tablolarını evine asıyor, bazılarını da hediye ediyormuş Moses. Hatta mahallesindeki bir eczaniye hediye ettiği bir resmini çok seven dükkan sahibi onu vitrinine bile koymuş.

Ve işte tam da bu olay Mary Ann'in hayatını değiştirmiş. New York'lu bir sanat koleksiyoncusu bu tabloyu o eczanenin vitrininde tesadüfen görmüş ve adeta büyülenmiş. Hemen onunla iletişime geçen bu adam onun diğer tablolarını da görmek istemiş. Sonrasında bu koleksiyoncunun yardım ve desteğiyle 79 yaşında bir kadın olan Anna Mary Moses'ın 3 tablosu New York Modern Sanat Müzesi'nde sergilenmeye hak kazanmış.

İşte bu önemli başarısından sonra tanınır hale gelen, eserlere çeşitli sergilere katılan ve satılmaya başlayan Mary Annie Moses'ı bir eleştirmen tarafından takılan Grandma Moses lakabı da herkes tarafından benimsenmiş ve hatta hala da öyle anılıyor kendisi. Bu arada 101 yaşında hayatına veda etmiş ve o güne kadar da resim yapmayı bir an bile bırakmamış. Bundan sonra bir şeylere geç kaldığınızı ya da artık sizden geçtiğini filan düşünürken yakalarsanız kendinizi, aklınıza kimleri getirmeniz gerektiğini biliyorsunuz herhalde. Julia Child'tan da, Grandma Moses'tan da öğrenebileceğimiz pek çok şey var bence.

Aşkın yaşı yoktur. Yasal gereklilikleri sağlayan herkes istediği zaman evlenebilir. Yaşlıların hobi edilmesi, enstrüman çalması ya da dans etmesi saçma değildir. Yalnızca arkadaşlarımız seyahat ediyor diye seyahate çıkmak ya da o kadar okuduk diye düşünerek hayatımızın sonuna kadar nefret ettiğimiz bir işi yapmak zorunda da değiliz.

Herkesin zamanlaması farklıdır arkadaşlar. Ki zaten hiçbirimiz doğrusal bir şekilde aynı yollardan geçerek yaşamıyoruz değil mi bu hayatı? Herkesin kendi yolu, kendine göre bir hızı var. Ve bu yolların hiçbiri öyle dümdüz gitmiyor. Bazen tökezliyoruz. Bazen düşüp kalkıyoruz. Bazen yol kenarında oturup bir mola veriyoruz. E bazen de yan yollara sapıp kayboluyoruz.

Ama sonra rotamızı tekrar oluşturup yolumuza devam ediyoruz. Önemli olan en kısa zamanda ya da belli bir sürede hedefe ulaşabilmek falan değil. Önemli olan ne zaman olursa olsun yola çıkma cesaretini gösterebilmek. ve tabii oraya gelene kadar geçirdiğimiz zamanı da kayıp olarak görmeden bize kazandırdıklarının farkında olabilmek. Kim bilir belki de sürekli arayıp durduğumuz o mutluluk, o tatmin duygusu işte bu adımı atabilmekten ve kimseyle yarışmadan, kendi hızımızda, tempomuzda, keyif alarak yolumuzu yürüyebilmekten geçiyordur. Ne dersiniz?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)