
2.416 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Sen kimsin? Merhaba. Başım... Üzgünüm. Biraz acele ettim. Merhaba masanın üzerindeki. Acaba bir ankete katılmak ister misin? Sen de kimsin? Sadece beş soru. Evet, uykulu olduğunu biliyorum. Fakat eminim bu sorular kendine gelmen için sana yardımcı olacaktır. Ne oluyor ya? Burası... Neredeyim ben?
Açar mısınız kapıyı? Anketi bitirdiğinde memnuniyetle sohbet edebiliriz. İlk soruyla başlayalım mı? Ya ne anketi? Ankete filan katılmak istemiyorum. Çıkarın beni buradan! Hemen çıkarın! Hey! Açın kapıyı! Hey! Duyuyor musunuz? Çıkarın beni buradan! Çıkarın! Sadece...
Sadece beş soru mu? Sadece beş soru. Sonunda ne alacağım? Cevaplarına bağlı. Pekala. Harika. Hadi başlayalım öyleyse. İlk olarak, sen kimsin? Ne yani? İlk sorun bu mu? Adını söylemen yeterli. Ben... Ben... Şey... Sorun değil. Cevabı bilmiyorsan, bilmiyorum diyebilirsin. Ne oluyor ya burada? Telaşlanmana hiç gerek yok. Cevap, bilmiyor. İkinci soru. Hangi şehirde doğdun?
Bir dakika, bir dakika. Bilmiyorum. Cevap, bilmiyor. Üçüncü soru. Herhangi bir ülke ya da şehir ismi söyler misin? Aklına ilk geleni söyleyebilirsin. Ne? Ne bileyim ya? Grönland? Cevap, Grönland. Dördüncü soru. Bay Egan'ın favori kahvaltısı nedir? Bilmi... Ne saçma sapan sorular bunlar ya. Değil mi? Cevap, bilmiyor.
Beşinci soru. Hatırlatmak isterim ki bu son soru. Hatırladığın kadarıyla annenin gözleri neren? Tamam ama artık burada ne olduğunu bana açıklayın lütfen yeter. Cevap, bilmiyor. Öyleyse cevapların, bilmiyor, bilmiyor, bilmiyor, Grönland ve bilmiyor. Ne yaptınız bana? Seni tebrik ederim. Bu mükemmel bir skordu. Ne? Neden bahsediyorsun? Sen de kimsin?
Sorman gereken sorunun bu olduğuna emin misin? Nasıl yani? Anlamadım. Sana sorduğum ilk soru bir ipucu olabilir. Ben kimim?
Merhaba arkadaşlar, farkındayım biraz tuhaf, biraz gizemli bir giriş oldu ama izlemiş olanlar daha ilk sorudan ne olduğunu anlamıştır herhalde. Son dönemin en enteresan dizilerinden Severance dizisinin giriş sahnesinin bir yorumuydu az önce dinlediğiniz. Dizi izlemeyenler de hiç telaşa kapılmasın, ne olduğunu anlatacağım sizlere birazdan. Hazır dizinin ikinci sezonu daha birkaç gün önce başlamışken, biraz böyle bu dizi üzerine, Severance üzerine konuşalım istiyorum bugün. Zaten dün yayınladığım YouTube videosunda da biraz bazı şeyler konuştum ama o sadece küçük bir perspektifti. Burada biraz daha işin felsefi kısımlarına gireceğiz. Zira bu hem seyir zevki hem de senaryosu itibariyle üzerine konuşulmaya fazlasıyla değer bir dizi.
varoluşa, kendine yabancılaşmaya, kimliğe, bilince, hafızaya dair birçok soru işareti bırakıyor kucağınıza. Ve en önemlisi de izleyiciyi ben kimim sorusuna yöneltiyor. Bu çok basit gibi duyulsa da aslında cevaplaması oldukça zor bir soru ki izleyiciler de bu sorgulamayı daha ilk andan itibaren yapsın diye böyle gizemli bir giriş sahnesi yazmış dizinin senaristleri. Biz de Severance'ın uğradığı bazı felsefi duraklara uğrayacağız bugün.
Ve işte bu soru üzerine düşüneceğiz. Ben kimim? Ama önce biraz bu dizinin hikayesinden bahsetmek istiyorum sizlere. Severance temelde insan bilincini ve anılarını ikiye bölmeyi konu alan bir hikayeye sahip. Yüzyıldan fazla bir süre önce, Keir Egan adındaki bir filozof tarafından kurulan ve onun varisleri tarafından yönetilen Lumen Industries şirketinde yaşananları izliyoruz biz bu dizide. Bir teknoloji firması bu.
ve LUMO'nun geliştirdiği beyne yerleştirilen bir çip sayesinde de karakterlerin işleri ve özel yaşamları birbirinden ayrılabiliyor. Yani işten çıktıklarında mesai saatinde olup bitenleri hiçbir şekilde hatırlayamıyorlar, işte başka özel hayatlarında başka bir kimliğe sahip hale geliyor bu ayrılmış olan insanlar, ayrık insanlar. Bir bedende iki farklı yaşamdı diyebiliriz onlarınkine. Lumon'da çalışan bu karakterler her gün 9-5 mesailerini yapmak için bir asansör aracılığıyla şirket binasının alt katına, bodrum katındaki ofislerine iniyorlar. İşte bu sırada beyinlerine yerleştirilen çip devreye giriyor ve ikinci kimliklerine, iş kimliklerine geçiş yapıyorlar.
iş yaşamında sürdürdükleri bu benliklerine ini yani içsel deniyor. Her biri makroveri departmanında çalışan bu içseller günün 8 saati boyunca öz benliklerinden habersiz bir şekilde hayatlarına devam ediyor. Yani açıkçası yaptıkları işin ne olduğunu da tam olarak bilemiyoruz. Kendileri de bilemiyor.
Retrofuturistik bir estetiğe sahip bilgisayarların ekranlarındaki anlamsız bir takım sayıları analiz edip dosyalandırıyorlar. Ve tırnak içinde bazı hataları yakalamaya ya da düzeltmeye çalışıyorlar diyelim. Bir insanın öz benliğini bile isteye unutmasını istemesi. Bu kulağa çok tuhaf hatta biraz da çılgınca bir fikir gibi gelebilir. Ama dizideki karakterlerin en azından ilk sezon itibariyle birçoğunun yaşadığı bir takım acılar var.
Mesela baş karakterimiz Mark Scott'ın Autis'i yani dışsalı eşini kaybetmiş ve bunun acısıyla baş etmekte güçlük çeken biri. Gerçek yaşamdaki acısını bir nebzede olsa hafifletebilmek, daha az yaşayabilmek için Lumon'da işe başlamış ve zihnini ikiye ayırmayı da kabul etmiş. Bir nevi acısını günün 8 saati yok sayarak dindirmeyi tercih etmiş Mark. İçseli başarılı ve pozitif bir kişiliğe sahip. Hatta böyle biraz opportunist diyebiliriz. Dışsalı ise tam tersine içine kapanık ve olukça depresif bir karakter.
Şimdi Mark'ın verdiği bu kararın üzerine biraz düşünelim isterseniz. Gerçek yaşamdaki acılarınızı dindirebilmek için hafızınızı ve bilincinizi ikiye bölmek kağıt üstünde çok mantıklı bir şey gibi duyuluyor değil mi? Yani hem acılarınızı hafifletiyorsunuz hem de mesai bittiği an son 8 saat sanki hiç yaşanmamış gibi hayatınıza devam ediyorsunuz. Bir nevi hiç çalışmamışsınız gibi bir his bekliyor sizi. Kimileri buna keşke gerçekte de olsa hemen kabul ederdim diyebilir belki.
Aslına bakarsanız bu yavaş yavaş ihtimali üzerine konuştuğumuz da bir gelişme. Son yıllarda böyle beyne çip takma ve bazı nörolojik problemleri aşma konusunda epeyce mesafeye kat edilmeye başlandı biliyorsunuz bilim insanları tarafından malum. Hepimizin adını duyduğu Neuralink var mesela. Beyin ve bilgisayarlar arasında iletişimi sağlayan bir arayüz geliştirmeye çalışıyorlar. Ve hatta geçtiğimiz günlerde üçüncü kez bir insanın beynine yerleştirildi bu çip.
Felç hastası kişilerin beynine entegre edilen bu çip sayesinde hastalar bilgisayar oyunu oynayabiliyorlar. Ya da 3 boyutlu nesneler tasarlayabilecekleri bilgisayar programlarını kullanmayı öğrenebiliyorlar. Hatta yakın zamanda Neuralink ile görme engelli maymunların görebilmesi için bir takım deneyler yapılacağı dahi söyleniyor. Fakat dizide olduğu gibi böyle bilinci ve hafızayı ikiye ayırabilmek için daha çok zamanımız var. Ki bilinç dediğimiz şeyi de fiziksel olarak açıklayabilmiş değiliz henüz. Severance'ın danışman ekibinde yer alan beyin cerrahı Dr. Vijay Agarwal da henüz dizide tasvir edilen şeyleri gerçekleştirecek bir aşamada olmadığınızı söylüyor.
Şu anda nörolojik amaçla kullanılan mikroçiplerin beynin düzgün çalışmayan bölgelerine elektrik sinyali göndererek fiziksel hareket gibi işlevleri sağlayabildiğimizi ifade ediyor kendisi. Ki bunu biyonik uzuv teknolojilerinde de görebiliyoruz artık. Fakat neurobilim dünyasının şu an beynin farklı bölgelerini yönetebilecek gelişmeler üzerine yoğun bir şekilde çalıştığını da ekliyor. Severance'daki gibi hafızayı kontrol edebilecek teknolojilerin gerçekleşmesi ihtimalinin pek de uzak olmadığını ifade ediyor.
hafızamızın bir kısmını diye kapatmak, acıları ya da unutmak istediğimiz bir takım anıları silebilmek. Her ne kadar bunlar çok pozitif şeyler gibi duyulsa da önemli bir felsefi tartışmayı da beraberinde getiriyor elbette. Yaşadığımız olumsuzluklar, gündelik yaşamda başımıza gelen bir takım olaylar, bunlar üstüne geliştirdiğimiz fikirler ve onun ötesinde şekillendirdiğimiz bir takım duygularımız. Bunların hepsi aslında bizi biz yapan şeyler değil mi? Biz. Ya da dizide hani you deyip duruyorlar ya siz. Bunlar benliğimizin bir parçası çünkü. Yani bunlar olmadan ben kimim sorusuna vereceğimiz cevaba pek de güvenemeyiz. İşte Severance'ın en çok yoğunlaştığı konulardan biri bu. Bilinç nedir ve o olmadan hayatımızın bir anlamı var mıdır?
Bu noktada hemen düşünce tarihine bir göz atmak gerekiyor bence. Aydınlanma çağı düşünürlerinden John Locke'ın görüşlerinden faydalanabiliriz. Locke kimliğimizin bilinç ve hafıza sürekliliğinden doğduğunu savunan bir filozoftu. Ve ona göre bizi biz yapan şey geçmişte yaşadığımız iyi ya da kötü deneyimlere karşı geliştirdiğimiz farkındalık. Yani bir kişi geçmişte yaşadığı şeylerin farkında bile değilse artık geçmiştekiyle aynı kişi de olamaz. Yeni bir kimliğe sahiptir.
Severance'da da buna benzer bir durum söz konusu. İçseller ve dışsalların birbirlerinden haberinin olmaması tek bedende iki farklı kimliği barındırmaları anlamına geliyor. Bu karakterlerin hafızaları ikiye bölündü. Yani hafıza süreklilikleri kesildiği için de aynı bedende farklı deneyimler yaşıyorlar, farklı ilişkiler geliştiriyorlar.
Ancak burada özgür iradeye dair çok ince bir çizgi de yer alıyor. Zira içseller iş yerinde bir birey olarak kendi deneyimlerini yaşarken özünde dışsalların verdiği bir kararın sonuçlarına katlanmak zorundalar. Bunu şöyle örneklendirebiliriz. Bir dışsal o gün işe gitmek istemezse içselin varlığından dahi söz edemiyoruz.
Descartes'in o meşhur sözü vardır ya hani ''cogito ergo sum'' der. Düşünüyorum, öyleyse varım. İşte düşünüp düşünemeyeceğiniz bile başka bir bilinç tarafından belirleniyorken varlıktan ya da bir kimlikten ne kadar bahsedebiliriz ki? Severance'ın bizi sorgulamaya yönelttiği bu şeyleri bir bilimkurgu fantezisi gibi değerlendirmek de mümkün elbette fakat alt metninde gündelik yaşantımıza dair çok ciddi çıkarımlar yapabileceğimiz birçok alan barındırıyor bu dizi. Hafıza ve kimlik kadar kararlarımızı kim veriyor, bilinç dediğimiz şey nedir gibi bir takım meseleleri de deşiyor. Dizinin üzerinde durduğu bu iklik yani dualizm meselesi de modern çağa önemli eleştiriler getiriyor.
Bunları da konuşacağız elbette ancak öncesinde kısa bir ara verelim. Epey derin meselelere daldık. Şöyle yüzeye çıkıp bir nefes alıp dinlensek iyi olacak. Nasılsınız? Ara iyi gelmiştir diye umuyorum. Severance'ın üzerinde durduğu ikilik meselesi üzerine konuşacaktık biraz değil mi? İçinde birçok felsefi alegori var. Bunlardan ilham alan bir dizi bu. Mesela bir simülasyonda mı yaşıyoruz isimli bölümümüzde de bahsettiğimiz Plato'nun meşhur mağara alegorisi. Lumon şirketi de kendi çalışanları için bir çeşit mağara ya da bir simülasyon en temelinde. İşte buna benzer başka bir şey daha var.
Plato'nun at arabası alegorisini de kendilerine pusula olarak belirlemiş bu dizinin yapımcıları. Daha önceki bir bölümümüzde de kısmen konuşmuştuk aslında bu konuyu, bu aklın ve ruhun insanı nasıl düzenlediğini bir alegoriyle anlattığını Platon'un. Bu alegoride insanı bir at arabasına benzetmişti hatırlarsanız bu kadim düşünürümüz. At arabasının kontrolünde logos yani akıl yer alınmış. Hakikati arayan, felsefi bir ideale ulaşmaya çalışan ve insana yön veren bir şey temsil ediyor bu logos dediğimiz şey. Ezginlerin ucundaysa ruhu temsil eden iki at yer alıyor.
Dizginlerin sağ tarafında Timos yani iradeyi simgeleyen beyaz ve son derece uysal bir at var. Bu at iyi niyet, erdem, düzen gibi bir takım kavramların bir tasviri Platon için. Ruhun kolayca yönetilebilen ve doğru yolda ilerlemeye çalışan bir yönetimi. Dizginlerin solundaysa Epithemia yani arzunun bir sembolü olan siyah bir at var. Bu at da hırs gibi, kaos gibi kavramların bir tasfiri aslında. Ruhun kontrolü zor ve başına buyruk yanlarını temsil ediyor bu taraf. İnsan
bilincindeki iç çatışmaları düşünelim şimdi. Hepimizin bazı arzuları ve bazı hırsları var değil mi? Her ne olursa olsun, ne yaparsak yapalım bunları sürekli gerçekleştirmek için çaba veriyoruz. Yani siyah atın gitmek istediği yöne doğru meylediyoruz.
Ama kendi çıkarlarımız ya da ideallerimize ulaşmak için bağlı kalmamız gereken bazı erdemler, bazı etik kavramlar, idealler de yer alıyor. İşte akıl ya da bilinç bu yüzden ben kimim sorgulamasında çok önemli bir rol oynuyor. Gerçekte olduğumuz kişi bizim arabamızın da gideceği yönü tayin ediyor bu alegoride. Yine diziye dönelim, Severance'daki bir örnek üzerinden gidelim şimdi. Lumon'daki çalışanların bilinçleri ve hafızaları ikiye ayrılmıştı değil mi? İki farklı kimlikten söz ediyorduk burada. Evet, nihai kararı dışsallar veriyor gibi gözüküyor. Fakat bir içselin bu akışı bozmaya karar verdiğini, at arabasının dizginlerini ele aldığını bir düşünün,
Böyle bir durumda iki kimliğin arasında bir çatışma meydana geliyor. Bir nevi bireyin kendine yabancılaşmasına şahit oluyoruz aslında. Dizide Mark Scott'ın yaşadığı da tam olarak bu. Itselin'in Lumon'da yaşanan tuhaflıklara karşı bir reaksiyon göstermesiyle hikayedeki kırılma da başlıyor. Onun kendi içinde adeta bir aydınlanma yaşayan bu ikinci benliği, kontrol mekanizmasını da böyle yer yer ele geçirmeye başlıyor.
Ara vermeden hemen önce size Severance'ın alt metninde gündelik yaşantımıza, modern dünyaya dair bir takım ciddi çıkarımlar barındırdığını söylemiştim hatırlarsanız. İçsel ve dışsal kimlikleri arasında yaşanan bu ikilik, Severance'ın yaratıcı ekibi içinde bir araç gibi kullanılmış aslında. Bu çatışma üzerinden modern çağın en çok tartışılan konularını masaya yatırıyorlar. Bunlardan biri de kendine yabancılaşma konusu ve geç kapitalizm eleştirisi. Şimdi bunları da şöyle izah etmek istiyorum sizlere.
Sanayi devriminden sonra global çapta bir sosyal hiyerarşi değişikliği yaşanmıştı. O dönemin geleneksel yapısı kırılmış, insanlarda bir sınıf bilinci yerleşmeye başlamıştı. Bunu doğuran en büyük etkilerden birisi de emeğin ücretlendirilmesiydi elbette. Sanayi devrimiyle birlikte insanlığın %99'u emeğini satarak yaşamını sürdürüyordu. Fakat bu, insanın kendisine yabancılaşmasına dair bir durumu da beraberinde getiriyor.
Kapitalizm eleştirisinin felsefi temelini oluşturan biri var, Karl Marx. O da bu konunun altını çiziyor. O da emeği işçinin dışında olarak değerlendiriyor. Yani bir insan çalışırken kendini olumlamıyor, aksine inkar ediyor. Bu yüzden de insanın sadece iş dışında kendisi gibi hissettiğini düşünüyor Marx.
Severance da bu görüşü destekler ve eleştiri yapıyor özünde. Lumon çalışanları benzer bir şekilde kendine yabancılaşmaya başlıyor. Hani deyim yerinde ise iş yerindeki benliklerini inkar ediyorlar. Dışsallar iş hayatlarında yaşadıkları hiçbir şeyi bilmiyorlar ve hatta umursamıyorlar. İşte tam da bunun tasviri bu. Tabi Severance'ın bu geç kapitalizm eleştirisi sadece bunlarla sınırlı değil. Aslında baş karakterin ismi bile bu amaçla özel olarak seçilmiş. Lumon'da çalışan XL'ler isimleri ve soy isimlerinin ilk harfleriyle anılıyorlar. Yani mesela baş karakter Mark Scott'a iş yerinde XL olduğu versiyonda Mark S diyorlar. Mark.
Hızlı okuduğunuzda kimi ima ettiklerini anlamışsınızdır herhalde. Bunun yanında çağın büyük şirketlerinin odağı korumak ve verimliliği artırmak için yaptığı düzenlemelere yönelik eleştiriler de var. Bunu mekan tasarımlarından karakterin temsil ettiği arketiplere kadar her yerde görebiliyoruz. Mesela Lumo'nun insan kaynakları sorumlusu Milchick. Koşullar ne olursa olsun hep gülümseyen bu karakter içsellerin düşüncelerini ve hislerini ofis etkinlikleriyle ve küçük kutlamalarla yönlendirmeye çalışıyor.
şirketin kimliğini içsellerin de benimsemesi için çabalıyor. Böylece bu içseller LUMO'nun ilkelerini kimliklerinin yani benliklerinin bir parçası olarak görmeye başlıyorlar. Dün YouTube'da yayınladığım pazar videosunda işte işin biraz daha bu konularına parmak basmıştım. Merak edenler o videoyu da izleyebilirler. Ama tam da bu noktada Severance'ın kendine yabancılaşma meselesindeki eleştirisini çok daha net bir şekilde görmeye başladığımızı fark ediyoruz. Mark'ın gerçek hayatta hiç sevmediği eniştesinin yazdığı bir kişisel gelişim kitabı var.
İşte bu kitap içselinin eline geçiyor bir şekilde. Düşünün o ofiste okunabilecek tek şey yönergeler olduğunda böylesine klişe, böylesine sıradan bir kişisel gelişim kitabı bile bir uyanışın ateşini yakabiliyor. Özünde bu kitapta yazanları bir safsata gibi değerlendirebiliriz. Ama dedim ya içseli için aydınlanmanın ilk adımı oluyor bu kitapta okudukları. Yani kısaca aynı bedende birbirine yabancı iki benliğin mücadelesini izliyoruz o ilk sezon boyunca.
Bu noktada diziyi eskiden izlediğimiz başka dizi ve filmlere de benzetebiliriz. Tıpkı The Matrix ya da Westworld'de olduğu gibi katmanlı ve derin bir anlatıya sahip çünkü. Yarattığı gizemi ve görsel dünyayı takip etmek bile tek başına keyifli. Ama zihni zorlayan sorular bu diziyi işte son yılların en özel, en gizemli, en düşündürücü yapımlarından biri haline getiriyor.
Evet, dizinin sorgulamamızı en çok istediği soru en başta da sorduğumuz o soru. Ben kimim? Fakat bunu çok boyutlu bir şekilde yapmamızı da talep ediyor. Bizi mutlu eden başarılarımızı, tatmin eden duygularımızı bırakmadan acılarımızla, hayal kırıklıklarımızla ya da bizi zorlayan duygularla da barışabilmek. İşte bunu ne kadar iyi yapabildiğimizi düşündürüyor bize. Ya da yapamadığımızı.
Ben kimim sorusu kadar düşünmemiz gereken bir başka soru daha var bence. Ben ne zaman ben oluyorum? İşte bu soruyu da düşündürüyor bize Severance. O asansörün kapısı her kapandığında yeni bir ben uyanıyor. Ve belki de hepimiz her sabah o ofis binalarının asansörlerine bindiğimizde farkında bile olmadan kendi Severance prosedürümüzü yaşıyoruz.
İçimizdeki irade ve arzu atları logosun dizginlerini çekiştirirken biz de Mark S gibi parçalanmış kimliklerimizi bir araya getirmeye çalışıyoruz. Ve belki de asıl soru şu. O asansörün kapısı açıldığında gerçekten kim olduğumuzu hatırlayabiliyor muyuz?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.