Podcast

159 - Korku Katilidir Aklın

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Frank Herbert tarafından yazılan ve 1965'te ilk kitabı yayınlanan Dune, çok derin ve etkileyici bir bilim kurgu destanı. Fakat Dune'u sadece bu sözlerle tanımlamak da haksızlık olur. Zira satır aralarına baktığınızda ekolojiden dinlere, psikolojiden politikaya kadar birçok kavramı etraflıca ele alıyor bu hikaye. İnsanın zihnini köreltebilen korku gibi duyguları da incelikle işliyor elbette. 111 Hz'in bu bölümünde bu hikayede çizilen haritayı takip ediyoruz. Dune’un felsefesi üzerinden korkularımızla yüzleşmenin yolunu arıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.030 kelime · ~10 dk okuma

Korkmamalıyım. Korku katilidir aklın. Korku mutlak yıkım getiren küçük ölümdür. Onun etrafımdan ve içimden geçip gitmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiğinde onun izlediği yolu görmek için gözümü kullanacağım.

Korkunun geçtiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım. Okuyanlar hatırlayacaktır. Az önce duyduklarınız Dune serisinin daha ilk sayfalarında okuduğumuz cümlelerdi. Paul Atreides'in içinden geçirdiği bir dua ya da bir telkin demek daha doğru olur sanırım.

Paul bu cümleleri aklından geçirirken, bir Benecesrit rahibesi olan Gaius Helen Mohiam'ın testine maruz kalıyordu. Dışarıdan bakan biri için çok basit bir test gibiydi bu. Paul sağ elini metal bir kutuya koyacak ve Gaius Helen ona söyleyene dek elini bu kutudan çıkartmayacaktı. Gayet kolay değil mi?

Transkriptin tamamını oku

Fakat bu, zayıf bir zihin için aşması son derece zor bir testti. Çünkü kutunun içinde en büyük korkuları, en büyük endişeleri bekliyordu o kişiyi. Sonsuz bir acı. Kelimenin tam anlamıyla bir ıstırap. Ancak fiziksel bir acı da değildi Paul'ün hissettiği. Bene Ceseritler, insan duygularını, insan psikolojisini manipüle etmekte uzman kişilerdi.

Bir fikri aklınıza kolaylıkla yerleştirebilirler. Seslerini kullanarak düşüncelerinizi rahatlıkla değiştirebilirler. Tek bir sözleriyle insanın sinirlerini uyarıp acı çekmelerini sağlayabilirler. İşte Paul'ün de başa çıkması gereken esas şey buydu. Tüm o akıl oyunlarına karşı koymalı, dirayetini korumalı, odaklanmalıydı.

Ama işte, testin tek zorluğu bu da değildi. Hissettiği acı bir yana, soğukkanlı da olmalıydı Paul. Zira boynunun dibinde, rahibinin elinde tuttuğu Gom Cabbar'ın da soğukluğunu hissediyordu. Geri çekildiği an, iğnenin ucundaki zehrin etkisiyle ani bir ölüm karşılayabilirdi onu. Tam bir kapana kısılma anı.

Bir yanınızda aniden ölme ihtimali, diğer yanınızdaysa ıstıra. Korkularıyla yüzleşmeliydi Paul. Onların geçip gitmesine izin vermeliydi. Korkunun aklını yenmesine müsaade edemezdi. Hayatta kalabilmek için tüm o acıya katlanmalı, zihnini ve vücudunu kontrol edebilmeliydi.

Fakat her geçen saniye daha da artıyordu o acı. Daha da ve daha da derken aniden elini kutudan çıkartmasını emretti Gaius Helen. Sadece bir sözüyle Paul'ün duyduğu o korkunç ıstırabı sonlandırmıştı rahibe. Üstelik genç adamın kutudan çıkardığı elinde hiçbir yara izi de gözükmüyordu.

Korku onun etrafından ve içinden geçip gitmiş. Paul testi geçmiştir. Tekrardan merhaba sevgili arkadaşlar. Biliyorum biraz böyle gergin bir giriş oldu. Çünkü bu bölüme ilham olan o evrenin atmosferini sizlere de hissettirerek başlamak istedim.

Takip edenlerinizin malumudur. Geçtiğimiz hafta HBO'nun yapımını üstlendiği Dune Prophecy isimli bir dizi başladı. Frank Herbert'ın 1965'te yayınlanan ilk kitabındaki Macera'dan 10.000 yıl kadar öncesini anlatan bu dizide Bene Gesseritlerin hikayesinin köklerine iniyoruz. Konu Bene Gesseritler ve onların yöntemleri olunca ben de Dune'u ve bu destanın altında yatan felsefeyi biraz konuşalım istedim.

Zira bu sadece bir bilim kurgu hikayesi değil. Satır aralarında ekolojiden dinlere, psikolojiden politikaya kadar birçok kavramı etraflıca ele alıyor Dün serisi. Üstelik bunu da soluksuz akıp giden bir macera ve harika bir hikaye anlatımıyla başarıyor. Öyle ki bilimkurgu yazılımının ustalarından Arthur C. Clarke bile Dune'un sadece Yüzüklerin Efendisi ile kıyaslanabileceğini söylemiş. E pek de haksız sayılmaz açıkçası. Sonuçta bugün milyonlarca hayranı olan Star Wars gibi uzay maceralarının ya da birçok süper kahraman filminin de yine ilhamını oluşturuyor bu Dune serisindeki kitaplar.

Ama tabii Dune'un etkilediği tek şey sinema ya da edebiyat değil. Dediğim gibi birçok farklı duyguyu, birçok farklı kavramı ele alan bir kitap serisi bu. Ki biz de bugün Dune'un felsefesi üzerinden korkularımızla yüzleşmenin yolunu arayacağız. KORKU Genelde dış faktörlerden dolayı duyduğumuz bir histir bu değil mi? Duyduğumuz bir sesten ya da gördüğümüz bir gölgeden. Bunlar bizi korkutur mesela. Ya da acı. Sadece fiziksel bir his olduğunu düşünmeye teşneyizdir. Fakat en büyük yanılgalarımızdan biri de budur. Çünkü esasında zihnimizde kendi düşüncelerimizin etkisiyle yaşarız bu duyguların büyük bir kısmını.

iç dünyamızda yarattığımız devasa bir çöl gezegeninde kaybolmamıza yol açar bu hisler. Ama her zehrin bir panzehri de vardır değil mi? Kaybolduğumuz o devasa çölü tıpkı Paul gibi aşmanın hatta o çölü yeşertmenin de yolları vardır. İşte 111 Hertz'in bu bölümünde o yolları bulabilmek için bir arayışa koyulacağız. Ve belki de burada konuştuklarımız o çöllerden çıkmanın bir haritasını çizecek bize. Bunun için de önce korkunun tam olarak ne olduğunu anlayabilmemiz gerekiyor. Korkuyu böyle en basit şekliyle nasıl tarif edebiliriz biliyor musunuz?

vücudun geri kalanına tehlike sinyalini hızla ileten bir his. Böyle tanımlayabiliriz. Bir tehlike anı yaşandığında beynimizin amigdala bölgesi savaş ya da kaç tepkisini vererek bu hissi tetikler. Ancak bu tehlikeleri atlattıkça yani deneyim, tecrübe kazandıkça beynimiz de bilişsel anlamda daha yüksek bir seviyeye erişir.

Böylece korkuyu deneyimlerimize göre düzenleyebiliriz. Onu kontrol edebiliriz. Mesela bir korku filmi izlerken gerilsek de kendimizi güvende hissettiğimiz için beynimiz savaş ya da kaç mekanizmasını devreye sokmaz. Fakat gerçek bir tehlike, gerçek bir yaşam tehlidi ya da bir bilinmezle karşı karşıya kaldığımızda savaş ya da kaç tepkisi daha güçlü bir şekilde devreye girer.

Bu da beynimizdeki bilişsel bölgenin inaktif hale gelmesini sağlayan bir etki oluşturuyor. Böylece beynimizin stratejik ve karmaşık düşünme yeteneğinden yoksun kalıyor. Çocuk sağlığı ve nöroloji alanında çalışmalar yapan Dr. Alison Escalanti bu tür bir korkunun gerçekten de aklın katili olabileceğini ifade ediyor. Zira ona göre korkunun etkisi altındayken daha çok bir vahşi hayvan gibi tepkiler veriyoruz.

Bölümün en başındaki anı hatırlayın. Paul'ün gerçek bir insan olup olmadığını test etmeye çalışan Helen Mohiam ona şöyle diyor kitapta. ''Hayvanların kapandan kurtulmak için kendi bacaklarını ısırarak kopardıklarını duydun mu hiç? İnsan kapanda kalmayı seçer, acıya dayanır, tuzağa kuranı alt edebilmek için ölü taklidi yapar.'' İşte bu da bizi diğer canlılardan ayıran bir özelliğimizi ön plana çıkarıyor.

duygularımızı, özellikle de korku gibi güçlü olanları kontrol edebilmeyi öğrendiğimizde başımıza gelen birçok sorunu aşabiliyoruz. Escalanti de buna vurgu yaparak korkularla yüzleşme meselesine dikkatli bir şekilde yaklaşmamız gerektiğini ifade ediyor. Onun incelediği nörolojik ve modern psikoloji çalışmaları üzerinden yaptığı tespite göre, biz olumsuz duygularımızdan kaçtıkça zihnimiz onları daha güçlü hale getirme eğiliminde bulunuyor. Escalanti bu eğilimin özellikle de kaygı ve korku gibi duygularda görüldüğünü söylüyor. Olumsuz duygularımızla ya da anılarımızla yüzleştiğimizde ve onları anlamaya çalıştığımızda daha mutlu hissedebildiğimizin de altını çiziyor.

Ama kendisinin bir de uyarısı var. Burada mevzubayis olumsuz duygu ve anılar daha çok gündelik problemleri kapsıyor. Escalanti, travmaya dayalı deneyimlerin mutlaka ama mutlaka bir uzman eşliğinde ele alınması gerektiğini vurguluyor. Peki korkularımızdan kurtulmak, zihnimizi özgür kılabilmek o kadar kolay mı? Yani sadece onlarla yüzleşmek yeterli mi?

Ne yazık ki bu o kadar da basit bir süreç değil arkadaşlar. Şimdi gelin tekrar hatırlayalım Paul'ün içinden geçirdiği o sözcükleri. Ne diyordu? ''Korku geçip gittiğinde onun izlediği yolu görmek için gözümü kullanacağım.'' diyordu değil mi? Atreides hanedanının prensi. İşte bu da zihnimizdeki çölden çıkabilmek için başka bir ipucunu veriyor bize. Ve o ipucunun da izini süreceğiz elbette fakat burada kısa bir ara verelim, geri geldiğimizde kaldığımız yerden devam ederiz.

Ne diyorduk? Korku geçip gittiğinde onun izlediği yolu görmek için gözümü kullanacağım. Bu sözden yakaladığımız ipucunu takip edecektik değil mi? Bu cümleden şunu çıkarabiliriz. Korkunun panzehirleri bilgi ve merak arkadaşlar. Ve bunu da doğrudan düğünü yaratan hikaye üzerinden anlatmak istiyorum sizlere.

1950'lerin başı. O yıllarda Oregon sahilindeki devasa kum tepeleri o bölge için epeyce bir problem yaratıyordu. Rüzgârın da etkisiyle dağılan kumlar sık sık yakınlardaki otoyolu tıkıyordu. Sırf bu yüzden birçok insan otoyolu kullanmaktan çekinip yolunu uzatmaya başlamıştı.

Fakat elbette bu çözülmesi gereken bir problemdi. Ve bunun için de ABD Orman İdaresi bir deney istasyonu kurup çalışmalara başladı. Ve en nihayetinde bu devasa kum tepelerini nasıl kontrol altına alabileceklerini buldular. Ve işte düğünün hikayesi tam da burada başlıyor. 1953'te henüz daha 33 yaşında genç bir gazeteci olan Frank Herbert çalıştığı dergi tarafından işte tam bu bölgeye gönderilmiş. Kendisinden ekolojik bir gözlem yapması istenmiş. Kumulların nasıl kontrol alındığına dair bir makale yazması bekleniyor. Çölü andıran bu alanda uzunca bir süre dolaşıyor Frank Herbert ve yüzlerce fotoğraf çekiyor.

Ve dolayısıyla kumullara olan merakı da her geçen gün artmaya başlıyor. Hatta bu ilgisini şöyle anlatıyordu röportajında. Kumullar beni büyülemişti. Bu kadar küçük görünmelerine rağmen tüm evrene yayılabilecek güçtelerdi. Büyük bir dalga gibiydiler. Sadece daha yavaş hareket ediyorlardı. Fakat kumulları bir sıvı gibi ele alırsanız onlara hükmedebilirsiniz.

Frank Herbert'ın kumullara olan bu ilgisi zamanla ekolojik bir merakın daha ötesine gitti. Oregon'da geçirdiği o günlerde sadece çöle değil, çöl anlatılarına da ilgi duymaya başlamıştı kendisi. Birçok dini, mitolojik anlatının çöl coğrafyalarında başladığını ilk kez burada fark etmişti. Bölgedeki çalışması bittiğinde dil bir makale kısa bir öyküye yetecek kadar bilgi biriktirmişti.

Oregon'dan evine dönünce de dinmedi tabii ki bu merakı. Öyle ki çölle ilgili 200'den fazla kitap okumuştu. Üstüne 6 yıl boyunca Arapça bile çalışmıştı. Dilek Olay 12 yıllık bir araştırma sürecinden bahsediyoruz. Ve işte böylesine titiz bir çalışmanın sonucunda 1965'de 6 kitaplık Dune serisinin ilk romanını çıkardı ortaya.

Bir zamanlar insanların yanından geçmeye dahi çekindiği o kum tepeleri, edebiyat tarihinin en nadide eserlerinden birinin yazılmasına vesile oldu yani kısaca. Bunun ateşleyicisi ise Frank Herbert'ın merakıydı elbette. Bilginin izini sürerek epik bir anlatı kurabilmişti bu usta yazar. Şimdi bu bölümün biraz gerilerine gidelim. Ne demiştik? Bir bilinmezle karşılaştığında beynimiz bilişsel bölgesini inaktif hale alıyor. Frank Herbert'ın da korkuyu alt etme, zihni özgürleştirme gibi kavramları bir çöl temasında ele alması tesadüf olmasa gerek. Gerçek bir çölde kaybolduğunuzu bir düşünsenize.

Böyle uçsuz bucaksız bir boşlukta ve korkunç bir sıcaklıkta yolunuzu bulamadığınızı bir hayal edin. Akıl almaz bir bilinmezlik hali. Böyle bir durumu düşünmek bile tüyler ürpertici olabilir bir çoğumuz için. Aslına bakarsanız Herbert çöl üzerinden çok sayıda metafor kurmuştu anlatısında. Yaşadığı dönem ve geleceğe dair cevaplar saklamıştı kumların altına. Mesela Arrakis çöllerinden çıkan ham madde yani baharat. Baharatı kontrol eden tüm galaksiyi de kontrol edebilirdi. Devletlerin ham madde yarışını hatırlatıyor bu bize. Daha önce düğün filmiyle ilgili yaptığım YouTube videosunda da göstermiştim. Baharatın yani Spice kelimesinin Space sözcüğüyle olan benzerliğini bir düşünün. Kitabın yazıldığı yıllarda ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışları kaplıyordu manşetleri. Uzaya hükmedebilen gezegenin de süper gücü haline gelebilirdi.

Bir yandan da Herbert, insanlığın doğayla kurduğu bağı satır aralarına gizlemişti. Doğayı ve ekolojiyi anlamak, onlara adapte olmak, zihnen özgürleşmenin aşamalarından biriydi ona göre. Bunu da yine kitaptan bir hikayeyle anlatacağım şimdi size. İlk kitapta Pol'den bile önemli bir figür var aslında. Hikayenin tüm akışını belirleyen bir şey. Arakis gezegeninin ekosistemi.

Bu engin çöle adapte olmayı başarmış bir grup değiştiriyordu hikayenin tüm seyrini. Arrakis'in daimi sakinleri. Fremen der. Bu insanlar çölün tüm olumsuz koşularını doğdukları günden beri biliyorlardı. Hangi yolun güvenli olduğunu, çölde nasıl hareket edilebileceğini ve suyun kıymetini özümsemişlerdi.

Çöl onlar için bir bilinmez değildi artık. Dolayısıyla da korkusuz ve özgür insanlardı. Hatta çölün derinliklerinde gizlenen devasa kum solucanları bile gözlerini korkutmuyordu Fremenlerin. Dahası bu vahşi yaratıkları çölde seyahat etmek için dahi kullanmayı öğrenmişlerdi.

Arrakis'in coğrafyasını kendi avantajlarına çevirmişlerdi. Tehlikeli yabancıları bu avantajlar sayesinde alt edebiliyorlardı. Yani kısaca bir fremenin zihninde korku diye bir şeyin kırıntısını dahi bulamazdınız. İşte bu çöl insanlarının tek bir amacı vardı. Arrakis'i yeşil ve bereketli bir gezegene dönüştürmek.

Terraform ve bu uğurda tüm benlikleriyle bir kehanete bağlıydılar. Lisanel Gaib, nam-ı diğer Muad'Dib isimli Mesih'in o gezegene gelip oraları yeşerteceğine inanıyorlardı. Ve o kişi de Pol Atreides'ti elbette. Frank Herbert, Fremenler üzerinden çok önemli iki şeyin altını çiziyor aslında. Zihnen özgür olmak için iki kritik aşama daha.

Öncelikle yaşadığınız şartlara adapte olmalısınız. O şartları tanımalısınız. Yaşadığımız doğal afetleri düşünün mesela. Doğaya aykırı hareket etmenin hiçbir faydasını göremedik değil mi tarih boyunca? Her ihmalimiz, ekolojiye aykırı yaptığımız her hareket bize çok pahalıya patladı şimdiye kadar. Doğaya adapte olmak yerine onu manipüle etmeye çalıştığımız her an daha da karanlık bir yere çekiyoruz yaşamı.

Bu sadece doğa için de geçerli değil üstelik. Karşılaştığımız zorluklardan yakınmak yerine, tıpkı Fremenler gibi onları anlamaya, onlara adapte olmaya çalışmak, bu cesareti bulabilmek gerekiyor. Onlardan alınabilecek bir diğer ilham ise şu. Bir şeye körü körüne bağlanmamak. Frank Herbert'ın Dune serisinde verdiği en önemli mesaj belki de bu.

Sorgulamanın, eleştirel düşünebilmenin çok önemli bir anahtar olduğunu hatırlatıyor bu hikaye bize. Fanatikçe inandığımız her şey bizim korkularımızı kaldırmak bir yana daha da derinleştiriyor aslında. Yani demem o ki bir şeyi sorgusuz sualsiz savunduğumuz her an kendimize yine o sözü hatırlatmamız gerekiyor. Korku katilidir aklın.

O yüzden bölümün başındaki o Gomcabbar testini tekrar anımsamanızı rica ediyorum. O test aslında Paul'ün ben kimim diye sorgulamaya başlamasına sebep olan bir andı. Korkularını, acılarını, varoluş amacını, üzerine dikilen kurtarıcı ceketini ve daha pek çok şeyi o testten sonra sorgulamaya başladı Paul. Çünkü aydınlanmanın anahtarı budur. Sorgulamak.

korkularınızdan sıyrılmanızı, onlarla barışmanızı, bilgiye, bilgeliğe ulaşmanızı ve en sert koşullara bile adapte olmanızı, körü körüne bağlandığınız şeyleri aşmanızı sağlayan şey budur. Ancak bu şekilde zihninizi özgür kılabilirsiniz. Ancak bu şekilde kaybolduğunuz o çöllerden bir çıkış yolu bulabilirsiniz. E madem öyle, bu yolculuğumuzun sonunda kendinize şu soruları sormanızı rica ediyorum sizden. Ben kimim ve kim olmak istiyorum?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)