Podcast

160 - Çok Yönlülüğümüzle Parlamak

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir konuda derinleşmek mi daha önemli, yoksa çok sayıda konuda az şey bilmek mi? Günümüzde, kökeni modernleşmenin iş bölümü anlayışına uzanan bir uzmanlaşma trendi var. Bir de bunun karşısında, Rönesans’tan günümüze çok yönlü olmayı arzulayanlar var. İş dünyasında ve kişisel gelişimde çok yönlü olmanın avantajları ile uzmanlaşmanın sağladığı derinlik arasında nasıl bir denge kurulabilir? 111 Hz’in bu bölümünde çok yönlülük ve uzmanlaşma kavramlarını ele alıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Uğur Yıldırım

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.356 kelime · ~12 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.

Platon'un diyaloglarında Eikaz'da çok fazla konuşuldu ancak pistisinin ne olduğunu kimse yeterince bakmıyor bence. Bu konuda yeterli literatür çalışmasında yapıldığını düşünmüyorum açıkçası. Ne açıdan böyle dediğinizi biraz daha açıklamanızı rica ediyorum. Sonuçta bu kavramları inanç diye çevirmiyor muyuz?

Eykaze için farklı bir durum var tabii ki. Ama lütfen kusuruma bakmayın, pistis konusunda yanılıyorsunuz. Bu direkt inanç olarak tanımlanmalı. Kaldı ki biz de epistemolojide olaya böyle bakarız. İşte tam olarak burasıyla ilgili sorun yaşıyorum. İnanç kavramı önermesellik taşıyor, öyle değil mi? Ve bana sorarsanız, pistis önermesel değil. Aslına bakarsanız bu konuyu biraz daha derinlemesine tartışmak gerekiyor.

Transkriptin tamamını oku

Haklısınız. Fakat ben Antik Gündön uzmanı olmadığım için konuya o kadar hakim değilim. Tabi, dilediğiniz zaman tartışabiliriz. Ki siz de haklısınız, biraz dağıldık. Konumuza geri dönersek... Doğru, çok dağıttık konuyu. Ne diyorduk? Evet, Platon'un mağaralık orasında neyden bahsettiğine bakıyorduk. Tekrar hatırlatalım aligörünün başına.

Allegorinin başında bu metaforun aslında eğitim hakkında olduğundan bahsediyor. Bu konu aslında çok hızlı geçiliyor. Yani genelde Mara'nın gerçeklik üzerine bir pratik olduğu falan söyleniyor. Ama haksız da sayılmazlar. Ne de olsa gerçeklik üzerine bir tartışma da var. Sadece ana konuyu kaçırmamak gerekiyor.

Tabi tabi ki ona da girelim bence. Ya arkadaşlar ben bu kanalı yıllardır takip ediyorum. Çok da güzel içeriklerine falan denk geldim ama bu haftaki sohbetten pek de bir şey anlamadım açıkçası. Yani videoyu izlemeye Platon falan konuşacaklar diye başladım ama sanki bu iki profesör yabancı bir dille konuşuyorlar gibi geldi bana. Baya felsefe hakkında hiçbir şey bilmiyorum gibi hissediyorum şu anda.

Arada hepiniz böyle hissetmişsinizdir eminim. Bir konuda uzman kişileri dinlerken hiçbir şey anlamayıp moraliniz bozulmuştur illaki. Bu okulda da olabilir, benim gibi böyle internetten video izlerken de. Aslına bakarsanız bu üzerine konuşabileceğimiz harika bir konu. Öyleyse Platon'u ve bu kavramları şimdilik bir kenara bırakıp uzmanlaşma ve çok yönlülük meselesi üzerine konuşalım bugün.

Tekrardan merhabalar arkadaşlar. Az önce de söylediğim gibi bugün uzmanlık ve çok yönlülük üzerine konuşacağız. Bunun için de öncelikle uzmanlaşma halinin tarihine bir bakmamız gerekiyor. Rönesans'ta bu hiç böyle değildi. O dönemde eğitim alacak kadar şanslı olanlar farklı yönlerde gelişir, topluma birçok alanda katkı sağlardı.

Örneğin, Leonardo da Vinci'yi resimlerinden hepimiz biliyoruz. Peki onun sadece bir ressam olmadığını ne kadar biliyoruz? Da Vinci, modern uçaklardan yüzyıllar öncesinde uçma teknolojisini geliştirmeye çalışmış bir mühendis de aynı zamanda. Uçma teknolojisini geliştirebilmek adına yıllarca kuşların fizyolojisini çalışmış bir biyologtu da. İnsan fizyolojisini çok iyi biliyordu, insan anatomisi üzerine çizimler yapıyordu.

Yani o hem bir sanatçı hem bir bilim insanı hem de bir mühendis. Evet en çok sanat alanında parlıyor ancak bu diğer alanlarda başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Hatta Leonardo da Vinci'nin demir çubukları elleriyle bükme yeteneğinden Mona Lisa'dan olduğu kadar gurur duyduğu söylenir. Mesleklerde veya akademide uzmanlaşma modern çağıyla başlıyor. Adam Smith 1776'da Wealth of Nations yani Ulusların Zenginliği kitabında ekonomik ilerlemenin en temel lokomotiflerden biri için iş bölümü demiş. İş bölümü modern dönemde hızla artıyor. Ancak Adam Smith dahi 200 yıl öncesinden bizlere bu konuda bir uyarıda bulunmuş.

haddinden fazla iş bölümünü zihinsel sakatlanmanın izlediğini ve bunun bir sınırı olması gerektiğini ifade etmiş kendisi. Aslında böyle demesi de gayet normal. Çünkü kendisi de sadece bir ekonomist değildi. Felsefe, astronomi, edebiyat ve hukuk üzerine de yazan çok yönlü biriydi.

Şöyle düşünebilirsiniz. Orta çağda bir çantacıysanız, çantayı neredeyse baştan sona sizin yapmanız gerekiyor. Belki böyle bir iki tane çırağınız ya da kalfanız olabilir ama işin büyük bir kısmı sizde. Kumaşı, deriyi filan almanız gerekiyor, onu kesip biçmeniz gerekiyor. Ardından ölçümlerini, çizimlerini yapmanız lazım. Bunları bir şekilde hallettiğinizde de artık işte dikişler, zımbalar derken günler geçiyor.

Modern dönemde ise bu iş olabildiğince kolaylaşıyor. Hatta gelin bunu direkt bir çantacının üretim süreci üzerinden ele alalım. Kesip biçme. Bunun için bir kişi alalım. Ölçümler ve çizimler için bir kişi daha. E bir kişi de dikiş için lazım olacak. Alım satımla da ilgilenecek birileri lazım değil mi? Evet, ekip tamam.

Kesip biçen kişinin eli alışık olduğundan işini çok hızlı yapacak hale geliyor tabii ki. Ancak dikiş dikmeyi hiç bilmiyor. Dükkanın başında duran kişinin matematiği gayet iyi, alımsatımı yapıyor ve gayet de güler yüzlü ama o da hiç çizim yapamıyor. Her bir işçi kendi alanında gelişiyor. Gün geçtikçe daha hızlı ve iyi oluyor o alanda. Yani her biri yaptığı işte uzmanlaşıyor.

Günümüzde ise iki akademisyenin konuşması gibi bir uzmanlaşma söz konusu. Akademiden şirketlere her birimiz dar iş tanımlarından, neredeyse tek bir fonksiyonu olan işlerden sorumlu hale geldik. Hiperuzmanlaşma diye adlandırılan bir çağda yaşıyoruz artık. Görece yeni bir meslek ismi olan yazılım geliştirici bile artık biraz fazla genel kalıyor. Hem kodlama, hem tasarım, hem test etme fonksiyonlarını tek bir tanım altında toplamak dahi zor bir hale geldi.

Günümüzün iş dünyası ise bu durumdan oldukça memnun. Çalışanları bir konuda yüksek düzeyde uzmanlaştırmak oldukça efektif. Hatta efektif olmanın da ötesinde fazlasıyla verimli. E ne kadar verimli olduğunu şöyle bir örnekle anlayabiliriz. Mesela bir hukuk firmanız var ve 20 tane çok iyi avukat çalıştırıyorsunuz diyelim. Ancak hiçbirinin uzmanlaşma alanı olmasın. Bu durumda size gelecek müşterilere vereceğiniz en iyi avukatlarınızın dahi tekrar konularına çalışması gerekecek. Eğer 20 avukatınızın her biri farklı hukuk alanlarının farklı alt dallarında uzmanlaşmışsa gelecek müşterilere kimi sunacağınız bellidir. Bu şekilde hem avukatlarınızın iş yükünü azaltırsınız hem de müşteriler sizin her biri kendi alanının önde geleni olan bu avukatlarınızdan oldukça memnun kalır.

Harvard Business Review'da yayınlanan bir makaleye göre, bir firma hiperuzmanlaşmış bir çalışanına giriş seviye bir pozisyona verdiğinin tam beş katı bir maaş ödediğinde dahi kârda çıkıyor. İşte böylesine bir verimlilikten söz ediyoruz. Yani eğer bir konuda ileri derecede uzmanlaşmışsanız, şirketlerin kapıları sizlere açılıyor. Ve böylelikle hem şirketler hem de çalışanlar için uzmanlaşmak oldukça cazip bir hale geliyor. Çalışanlar alanlarının en iyisi olmaya uğraşırken, şirketler her bir işçisinin alanlarının en iyilerinden olmasını talep ediyor. Peki insanlar ne kadar iyi olabilirler?

Kumar Mahta, The Exceptionals adlı kitabında çok başarılı figürlerin nasıl o noktalara geldiklerini incelemiş. Mahta'nın dediğine göre insan nüfusunu sadece 10 binde biri istisna edebileceğimiz özelliklerle doğuyor ve hayatlarının devamında bunları geliştirebilecek koşullara sahip olabiliyormuş. İşinde en iyi olma odağını ABD'deki Sivil Haklar Hareketi'nin öncülerinden Martin Luther King Jr. şu sözüyle özetliyor.

Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo'nun resim yaptığı, Beethoven'ın beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup, burada işini çok iyi yapan, dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin. Peki kimler istisnai'dir? Mesela Usain Bolt örneğini inceliyor kitapta. Onun dünya rekorları herhalde hepimizin aklındadır değil mi? Bolt hali hazırda koşmada başarılı olacak şekilde bir biyolojiyle doğuyor. İnsan vücudunda iki tip kas türü var. Birinci gruptakiler yüksek enerji harcayan, gücü hızlı tüketen kaslar. İkinci gruptakiler ise daha verimli şekilde enerji tüketen ve uzunca bir süre boyunca bu tüketimi koruyabilen kaslar.

Ortalama bir insanda bu iki kas türü yarı yarıya bölünmüş durumda. Ancak Bolt'un kısa sürede hızlanmayı sağlayan kaslarının dayanıklılık sağlayan kaslarına oranı dört kat. İşte bu nedenle Bolt normal bir insandan çok daha kısa bir sürede çok daha yüksek hızlara ulaşabiliyor. Zaten rekorlarına bakarsak Bolt'un bu istisnai durumu 100, 150 ve 200 metrelik kategorilerdeydi.

400 metre ve üzeri kategorilerde artık biyolojik avantajı ona istisnai bir durum sağlayamıyor. Hatta yavaş yavaş bir dezavantaja dönüşüyor. Biyolojik avantajının yanında bol Jamaikalı. Bu ülke hala hazırda koşma kültürünün olduğu bir kültüre sahip. Burada büyüdüğü için de doğuştan gelen avantajının üzerine bir şeyler de katarak ilerleyebiliyor. Yani Mahta'nın iddia ettiği gibi çevre de en az doğuştan gelen diğer özellikler kadar önemli.

Modern dünyanın, daha özelinde Batı dünyasının modeli bu. Alanında özelleşmiş, uzmanlaşmış ve eğer şanslıysa da istisna denilebilecek başarılara imza atan bir birey. Tabii bu uzmanlaşma ve istisnalaşmanın bir de bizden aldıkları var. Şimdi biraz da o karanlık tarafa bakalım. Bu konularda yazıp çizen başka birine, Karl Marx'ın fikirlerine bakalım şimdi de. Bakalım o ne demiş iş bölümü hakkında.

Marx, insanlığın temel psikolojik sorunlarından birini yabancılaşma olarak saptıyor. İş bölümüyle sürekli bir alanda uzmanlaşmamız ve bu işi tekrar tekrar yapmamız gerekiyor. Bu nedenle her bir işçi sadece kendi işini bir makineymişçesine yapıyor. Sonuçta ortaya çıkan ürüne ben yaptım diyemiyor.

Çanta örneğini hatırlayalım şimdi. Çizimi yapan kişi hangi materyelden yapıldığından bağımsız olarak çiziyor mesela. Sonuçta ortaya çıkan çantada sadece kendi tasarımını görüyor. Ancak çanta onun üretimi değil. Endüstriyelleşme öncesi bir çantacı yaptığı çantaları yine satıyordu ama ürünüyle kurduğu bir bağ vardı. Hem yapım sürecine hakimdi ve hem de çantalarını kendi yaratıcı sürecinin bir sonucu olarak görebiliyordu. Yani özetle

bir makineye dönüşmemişti. Kendisi hala bir yaratıcı ve yarattığı eserlerden para kazanan bir zanaatkardı. Üretimin bu derece odakta olduğu durumlarda insanlar insanlığını kaybediyor ve birer makineye dönüşüyor. herhangi bir haber programı veya videoda görmüşsünüzdür. Günümüzde fabrikalardaki üretimin çoğu otomasyonla gerçekleşiyor. Yani dolusuyla makine her biri spesifik bir fonksiyonu yerine getirecek şekilde bir parça işi hallediyor. Ancak geçmişe baktığımızda oradaki her bir işi yapanın bir insan olduğunu görebiliriz. Makineleşmeden kastettiğim de bu aslında. Eğer bir fabrikanın zihni olsaydı ve biz bu zihni okuyabilseydik şöyle bir şeyler duyardık herhalde.

Üretmeliyiz. Daha fazla üretmeliyiz. Üretmelisin. Üret. Üret. Üret. Evet duyduğunuz gibi makineler bile bozuluyor. İnsanın psikolojisi nasıl bozulmasın ki? Peki hiç çıkış yok mu? Alternatifi nedir bunun? Bunu da konuşacağız elbette ama önce kısa bir ara versek iyi olur. Üretimde uzmanlıktı filan derken ben de zihnen biraz yoruldum.

Evet, iş bölümünün ve uzmanlaşmanın hem yararlarına hem de karanlık tarafı üzerine konuşmuştuk bölümün ilk yarısında. Şimdi ise tek bir konuda uzmanlaşmayanları yani çok yönlüleri anlamaya çalışalım biraz. Bunu da çok sevdiğim bir müzisyen üzerinden yapmak istiyorum. Birçoğumuzun severek dinlediği Queen grubunun efsanevi gitaristi.

Gitar sololarıyla gönlümüzde taht kurmuş bu müzisyen pek çoğumuzun tahmin etmediği kadar çok yönlü biri. Zira Brian May aynı zamanda astrofizik alanında doktora yapmış bir bilim insanı. Tabii doktorasını müzik grubunun altın günlerinden çok çok daha sonra tamamlamış, yarıda bıraktığı fizik kariyerine ise 2000'li yıllarda geri dönmüş ve resmi olarak bir fizik doktoru unvanı edinmiş kendisine. Yani o aslında herhangi bir üniversitede fizik hocanız olabilecek kadar iyi bir fizikçi. Fakat May'in çok yönlülüğü bununla sınırlı değil. O aynı zamanda bir hayvan hakları aktivisti. Kendisinin kurucusu olduğu Save Me adında vahşi hayvanları koruma oluşumu dahi var.

Çok şaşırtıcı değil mi? Nasıl bir insan bunca farklı alanda bu kadar çok şey yapmış olabilir ki? Üstelik bunları başarılı bir şekilde yapıyor bir de. İşte bu soruya David Epstein kaleme aldığı çok yönlü kitabında bir cevap veriyor.

Epstein, modern çağın uzmanlaşma takıntısına karşı çok yönlü olmanın çağımızdaki getirilerine odaklanmış. Genel olarak anekdotlarla ilerleyen kitapta çarpıcı örnekler de mevcut. Mesela hepimizin büyük ihtimalle duymuş olduğu bir kurala karşı çıkıyor kendisi. 10.000 saat kuralı.

Bu kurala göre herhangi bir alanda o alanın en iyilerinden olmak istiyorsanız en az böyle 10 bin saat pratik yapmanız gerekiyor. Bu herhangi bir şey olabilir. Koşmak da olabilir, keman çalmak ya da satranç oynamak da olabilir. Yani aslında kural basitçe diyor ki olabildiğince erken başlayın ve odağınızı hiç kaybetmeden çabalayın. Böylelikle bu tamamlamanız gereken süreyi hızlı bir şekilde doldurup alanınızın en iyilerinden biri haline gelebilirsiniz.

Ancak Epstein'a göre durum böyle değil. Mesela geçtiğimiz bölümlerde de adını andığımız Roger Federer. O çok küçük yaştan itibaren birçok şey denemiş aslında. Ancak en sonunda teniste devam etmeye karar vermiş. Yani öyle çok erken başlayıp uzmanlaşmak yerine olabildiğince çok farklı şeyi denemiş önce.

Kısaca tenisi erken başladığı için değil, sevdiği için seçmiş bir sporcu. Sonrasında ise başarı üstüne başarı dolu bir hikayesi var. Ve tenisten emekli olduğunda Guinness Rekorlar kitabında tam 30 rekora sahipti. İşte Epstein de onun bu hikayesinin pek istisnai olmadığını savunuyor. Hatta Federer gibilerin sayısının daha fazla olduğunu ifade ediyor. Sadece spor alanıyla sınırlı da değil bu. Epstein bilim insanlarına da bakmış örneğin. Onun saptadığına göre bilim insanlarıyla toplumun hobi edinme oranı oldukça yakın. Yani bilim insanları alanlarının uzmanları olmalarına rağmen her konuda yetenekli değiller.

Hatta ona göre bilim insanları kendi alanlarında uzmanlaşmış, danışılması gereken kişiler olsalar da uzmanlıkları dışında öyle pek de şaşırtıcı bir yanları yok. Fakat tüm bilim insanlarına yönelik bir tespit değil bu elbette. Hatta daha prestijli oluşumlara üye bilim insanlarına baktığımızda çok yönlülük oranlarının arttığı da gözlemleniyor. Örneğin Martha Nussbaum bazılarına göre yaşayan en önemli filozoflardan biri. Nussbaum felsefeye yönelmeden önce tiyatro alanında eğitim almış ve bu yüzden olacak ki onun konuşmalarını izleyenler sanki bir sahne performansı izliyormuş gibi hissediyorlar.

Fakat tek mahareti bu değil. Mesela operayla da ilgili birisi Nussbaum. Günlük koşusunu yaparken Mozart dinlediğini söyleyen Nussbaum evde kendi kendine onun aryalarını seslendiriyormuş. Öyle ki erken dönem tiyatro ve drama eğitimi nedeniyle ilk kitabını Yunan trajedileriyle başlatmış.

Şimdilerde ise diğer hobisini derslerinin bir parçası haline getirmiş Nussbaum. Opera performansı adında dersler açıp veriyor artık. Özetle çok yönlü olmak sizi kendi uzmanlaştığınız alanda da daha yaratıcı ve daha üretken hale getirebiliyor. Şimdi dilerseniz Rönesans'a yani çok yönlü olmanın hala bir norm oldu o dönemlere geri dönelim.

çok yönlü sanatçıların, düşünürlerin ve bilim insanlarının çağına. Rönesans insanı diye bir arketip var. Da Vinci gibi isimlerden bu terimle bahsediliyor. Bu insan tipinden beklenenler ise oldukça fazla. Birkaç dil konuşabilmesi, müzikle ve edebiyatla ilgilenmesi, bilimsel bilgiye hakim olması, felsefe tarihini belli oranda bilmesi, Bunun Orta Çağ ve Rönesans dönemleri eğitim sistemleriyle de direkt olarak bir bağı var. Orta Çağ'da, batıdaki eğitim kurumlarında yedi temel konu işlenirmiş. Erken eğitim denebilecek aşamada öğrenilen üç konu dil bilgisi, mantık ve söz sanatıymış.

Bunları tamamlayabilenler matematik, geometri, müzik ve astronomiyle öğrenimlerine devam edebiliyorlarmış. 3 artı 4, 7, 7 özgür sanat. Bu eğitim, bireyin kendisine yetebilmesini ve her konuda geliştirmesini hedefleyen bir vizyona sahip aslında. Şimdi bunu günümüze uyarlayalım. Mühendis mi olmak istiyorsunuz? Yine de edebiyat dersi görmelisiniz ve bu size bir şeyler katacak. Mesela kendinizi bu sayede daha iyi ifade edebileceksiniz. Ya da tarihçi mi olmak istiyorsunuz? Matematik bilin ki neden sonuç ilişkisini daha iyi kurabilin.

İşte bu felsefeyle yürütülen eğitim sonucunda insanlar her konuda kendine yetebilen entelektüellere dönüşebilir. Ki Epstein'in kitabındaki temel argümanlarından biri de buydu. Ne kadar çok şey denersek bize en uygun olanı o kadar daha rahat kolay bulabiliriz. Uzmanlaşmanın bu derece artması insanlığa çok fazla şey kattı ve katmaya devam edecek elbette. Ancak bazılarımız da spesifik bazı alanlarda özelleşmediğinde her şeyden biraz bildiğinde parlıyor olabilir. Şöyle düşünün, Da Vinci bu kadar iyi anatomi bilmeseydi büyük bir ressam olamazdı belki de.

Yani kısaca hepimizin kendine has bir takım kabiliyetleri, güçlü ve zayıf olan yanları var. Ve unutmayın, ister çok yönlülük, isterse tek bir konuda uzmanlık olsun, her iki yaklaşımında kendine ait hem avantajları ve hem de dezavantajları var. Önemli olan da zaten kendi yaptığınız yolculuğunuzda hangisinin size daha uygun olduğunu keşfedebilmek. Hadi bakalım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)