
2.413 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Yani o değil de arkadaşlar, bu yaz çok breath. Evet, evet, evet. Hele Ağustos ultra Brad'li gerçekten. Neden bahsediyorsunuz siz ya? Hiç anlamadım. Abi şaka mısın? Nasıl yani? Gerçekten bilmiyor musun Brad'i? Abi hayır ne ki o? Ay nasıl ya? Vallahi mağaranda yaşıyorsun aşkı sürekli. Gerçekten hiç duymamış olamazsın. Ne kaçırdığını da bilmiyorsun. Bütün yaz herkes, herkes Brad'i konuştu. Ee abi sen sosyal medyadaki şakaları nasıl anlıyorsun? Anlamıyor musun yoksa?
Tamam, bir bakacağım neymiş ya. Buyurun siparişleriniz. Hah, maçağım da geldi. Bread bayağı. Yalnız Berk, bir şey diyeceğim. Bayağı güzel kokuyor maçağın. Hemen şöyle bir dakika. Tamam, tamam. Bekle, bir dakika. Story atıyorum hemen. Ay bu kuşun seni de etiketliyorum tabii ki. Ben ne alaka maçayla ya? Berk seni sevmezdin ki bir çayı falan. Tamam, bakacağım şu bread neymiş. Foma yaşatıyorsunuz insana yani.
Pardon, geldiğinizi fark etmedim. Yan masadaki gençlerin ne konuştuğuna dalmıştım da. Yani hiç anlamadığım bir muhabbetleri var ama pek de neşeliler. Epey merak ediyorum bahsettikleri şeyin ne acaba? Bread diye bir şey varmış ama durun bakalım biraz daha kulak kabartayım.
Bu ne ya? Çok kötü görünüyor abi bu. Ben bile yaparım bunu. Abi saçmalama. Çok beğendim ben. Kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıyor Queen farkındaysan. Hatta internet sitesi de var biliyor musunuz? Biz de yapabilelim diye yazıyoruz çıkıyor. Ne? Cidden mi? Yazalım bakalım. Matcha is bread. Okey. Aaa yalnız bir şey diyeceğim abi. By Asley. Dur dur paylaşıyorum. Hop. Gittim. Bak. Abi bak ya. Bu ne ya? Yani hiç anlamadım ya. Bu Brad dedikleri şey ne olabilir? Ultrası da varmış.
Yani yeni bir teknoloji falan olsaydı haberim olurdu benim kesin. Neden bahsediyor acaba bu gençler? Neyi kaçırmış olabilirim? Baya başka başka bir dil konuşuyorlar sanki. Yok yok ben bilmeden duramam şimdi. Hemen gidip öğrenmem lazım ne konuştuklarını. Hadi stüdyoda görüşürüz.
Hmm... Brad bu yıl çıkan bir albümmüş. Böyle insanı gıcık eden böyle yemyeşil bir rengi varmış, böyle pikselleri görünen fontla yazılmış bir kapağı. Charlie Axiex. Böyle bir sahne adını kullanan bir sanatçınınmış bu albüm. Charlie 14 yaşından beri Londra'nın gizli kulüplerinde DJ'lik yapıyormuş. Ama öyle pek de ünlü değilmiş. Fakat bu yıl Brat diye bir albüm çıkartmış ve bununla ana akımın sınırlarını aşıp kendinin dahi beklemediği bir şekilde ünlenivermiş.
Evet, ne diyor burada? Kariyerinden, özel hayatından ve kadın olmanın çelişkilerinden bahseden sözleriyle, aşina olduğu kulüp müziklerinin harmanlandığı bir albümmüşmüşmüş falan diye yazıyor burada işte. Hmm... Ama Brad'in içeriğinden daha ilginç bir şeyler var galiba. Çünkü Brad kelimesi İngilizce'de yaramaz filan gibi böyle bir anlama sahip aslında ki genelde de işte böyle küçük haylaz çocukları için kullanılan bir ifade. Fakat albümle birlikte bu sıfatlaşmış ve internet jargonunun en sık kullanılan ifadelerinden biri haline gelmiş. Brad.
Albümün kapağının etkisini fark eden Charlie'nin pazarlama takımı da Brad Generator adında bir internet sitesi oluşturmuşlar bu arada. Anladığım kadarıyla kafedeki gençlerin bahsettiği site de bu zaten. Bu internet sitesinin tek bir fonksiyonu var. Sizin girdiğiniz herhangi bir yazıyı albüm fontu ve rengiyle üretiyor olması. Bu da herkesin Brad akımına katılabileceği bir alan sağlamış oluyor. Ve böyle böyle işte internetin en viral akımlarından biri haline gelmiş demek ki. Bak sen şu işe ya.
E hadi biz de deneyelim bakalım şu Brad Generator'ı. 111 Hertz is Brad. Beh beh beh. Vay be çok güzel durdu yalnız ha. Ama tabii bir albümün böylesi bir akım yaratması sadece basit bir internet sitesiyle açıklanabilecek bir şey değil arkadaşlar. Brad'in bu kadar popüler olmasının başka sebepleri de var.
Biliyorsunuz günümüzde popüler kültürde böyle gündeme gelebilmenin belki de en önemli boyutlarından biri işte TikTok filan gibi bir takım mecralarda viral olabilmek. Aslında sosyal medyadaki motto şu. Herkes kendi üretimiyle viral olabilir. Pop-art takımının öncüsü Andy Warhol ne demişti? Gelecekte herkes 15 dakikalığına da olsa ünlü olacak. Ya ne kadar haklı çıktığını görüyoruz işte zaman geçtikçe.
İşte Brad de pratikte Andy Warhol'un çalışmalarına benziyor biraz. Böyle onun eserleri biliyorsunuz sanki böyle fabrikadan çıkmışçasına üretilen, işte olabildiğince basit bir takım görsellerden oluşuyor. Charlie'nin albüm kapağıysa basitliği ve dikkat çekiciliğiyle hemen hemen aynı şeyi yapıyor ve kendisi hakkında konuşturuyor. Hatta oluşturulan internet sitesiyle Warhol'un bir adım ötesine bile geçtiğini söyleyebiliriz. Niye? Çünkü tüketici, e siz de katılabilirsiniz bak çok kolay mesajını veriyor.
Burada amaç şu. Biri bu konseptle bir paylaşım yaptığında bir grup insan bunu çok beğenecek, bazıları da benim gibi ne olduğunu anlamaya çalışacak. Dolayısıyla bilen bilmeyen herkes bir şekilde bu akıma dahil olacak. Zaten geçtiğimiz yaz boyunca da böyle olmuş. Hatta burada şimdi kıyasaya devam eden seçim mücadelesinde ABD'nin başkan adaylarından Kamala Harris dahi kampanyasının tanıtımını yapmak için bu konseptle bir takım yazılar paylaşmıştı. Yani Brad aracılığıyla yeni jenerasyona hitap etmeyi hedefliyor herkes. Charlie içinse bu daha da büyümek demek. Albümü artık ana akım medyaya çıkan ve herkes tarafından konuşulan bir hale geldi.
Komik olan şey ise Charlie'nin albüm kapağını aslında bu amaçla tasarlamamış olması. Onun dediklerine göre albüm kapağının rengi böyle biraz gıcık hissettirmek, biraz da dikkat çekici olması için seçilmiş. Sadece Brad yazmasının sebebi de albümün pazarlama çalışmalarına biraz para ayırmakmış esasında. Çünkü sanatçı fotoğraf çekimine ekstra para harcamak istemediği için sadece bu sözcüğü yazmaya karar vermiş kapağa. Görüyorsunuz şans işte günümüz sosyal medyası böyle beklenmedik şekillerde çalışabiliyor. Öyle ki çok ses getiren bu kapak tasarımı Charlie'nin de çok hoşuna gidiyor ve eski albümlerinin kapaklarını da yine aynı konseptte olacak şekilde hemen güncelliyor.
Bu renk meselesi sadece bu yıla özgü bir şey de değil üstelik. Hatırlarsınız geçen yıl Barbie filminin etkisiyle pes pembe bir yaz geçirmiştik. Bu yazsa trendler değişti. Artık pembe out, yeşil in. Şimdi kafedeki gençlerin sohbetini bir hatırlayalım. Ne oluyordu orada? Alp bir şeyleri kaçırmış gibi hissediyordu değil mi? Ne yalan söyleyeyim ben de biraz öyle hissettim açıkçası. Şimdi isterseniz bu ruh halini anlamaya çalışalım biraz.
FOMO, Fear of Missing Out yani Türkçesiyle böyle bir şeyleri kaçırma korkusu. İşte Alp tam olarak bu duyguyu yaşıyordu o kafede. Kişinin başkalarının ödüllendirici deneyimler yaşadığına dair bir inanç geliştirmesi ve ardından bu deneyimlere dahil olamamaktan dolayı hissettiği bir kaygı olarak tanımlayabiliriz bu FOMO kelimesini ya da kısaltmasını. Mesela Alp, arkadaşları böyle büyük bir heyecanla Brad'den filan bahsederken, albümü henüz dinlemediği için bir yabancılık, bir dışlanmışlık duydu. Hatta, durun hemen hemen hepimizin yaşadığı bir örnek üzerinden açıklayayım şimdi size FOMO'yu. Arkadaşınızın doğum gününe hasta olduğunuz için gidemediğinizi düşünün.
E üstüne bir de çok eğlenceli fotoğraflar attılar sosyal medyaya. E haliyle bir şeyleri kaçırdığınızı hissedersiniz değil mi? İşte buna FOMO'ya kapılmak deniyor arkadaşlar. Ve aslına bakarsanız günlük yaşamda sık sık hissettiğimiz bir duygu bu. Sosyal medyadaki akıştan tutun borsaya kadar neredeyse her yerde FOMO'ya kapılabiliyor insanlar.
Dijital dünyayla birlikte epey yaygınlaşan bu duygu kültürel tüketim anlayışımızı da fazlasıyla etkiledi halini. Öyle ki birçoğumuz potansiyel olarak ödüllendirici bir deneyimi kaçırmamak için seçeneklerimizi açık tutma baskısı hissediyoruz bugünlerde değil mi? Hatta iş ve eğitim hayatımızdaki karar verme süreçlerimiz de bundan etkilenebiliyor. Fakat bunun iyice düşünülmesi, biraz da kontrol edilmesi lazım. Zira Aditya Sharma ve Maya Gupta yaptıkları bir çalışmada FOMO'nun bazı mental sağlık sorunlarına yol açtığını ifade etmiş. Çalışmalarında özellikle de anksiyete ve depresyonu şiddetlendirebileceğini söylüyorlar. Kısaca sürekli bir şeyleri kaçırdığını düşünmek kişiyi sağlıksız bir noktaya götürebiliyor. Yani aklını kaçırmaya başlayabiliyor.
Brat, tamam. Fomo da tamam. Eh, hazırım galiba ya. Gayet iyi anladım bence gençleri. Hadi gidelim de şu Brat muhabbetine biz de bizzat katılalım.
Yalnız belki senin tişört Brat ama pantolon hiç Y2K değil canım. Ya bilemedim. Ya Ayça ne alaka ya? Gayet de Y2K abi. Kusura bakma ama sen bence trendin gerisine kalmışsın Ayça'cığım. Ya çocuklar Y2K demişken bakın sipariş ettiğim telefonum geldi. Hem de kapaklı. Y2K pantolon mu? O ne ki ya? Daha Brad nedir onu yeni öğrenmiştim. Bir de şimdi bu çıktı başıma bak. Baya erken davrandım galiba ben bu kafeye dönmekte. Neyse. Ama ne demiştim? Ben bu arkadaşların dilini çözeceğim. O yüzden şimdi kısa bir ara verelim. Stüdyoda tekrar buluşuruz.
Yani bu Y2K'in ne olduğu belli tabii aslında. 2000'ler işte. Ama bu gençlerin ne alakası olur ki 2000'lerle? Sonuçta 2000'lerde ne olduğunu hatırlamıyorlardır bile. Belki daha doğmamışlardır. Ne manada kullanıyorlar acaba? Neyse. Hiç vakit kaybetmeden bakalım neymiş gençlerin bu Y2K diye hitap ettiği şey.
Son yıllarda sosyal medyada, özellikle de Z jenerasyonunun paylaşımlarında görülüyor bu Y2K kalıbı. Aslında 2000'li yılların modası ve eğlence kültürüne dair duyulan bir özlemi ifade ediyor bu. O dönemi direkt olarak yaşamamış olmasına rağmen Z jenerasyonu bu döneme dair övgüler dizmeye başlamış ve bu övgüler Charlie'nin albümünden çok daha öncesine dayanıyor. İşte böyle parlak pembeler, kot pantolonlar, açılıp kapanan o kapaklı telefonlarla yeniden popüler olan 2000'lerin modası yeni jenerasyonlar için bir tür kaybedilmiş altın çağı hissi veriyor aslında.
Aynı zamanda bu dönemin bir diğer önemli noktası gençler için yarın yokmuşcasına eğlenme mottosuyla partilemekti. Bir bakıma bu tavır Brad'le pazarlanan bu konsepte de gayet iyi uyuyor. Brad çünkü gerçekten de yaramazlık yapma, hayattaki sorunlara rağmen ve yarınlar yokmuşcasına eğlenme temalı bir parti albümü. Yani biraz önce bahsettiğim o pazarlama stratejisinin işleyebilmesi için Tabii ki böyle bir ateşleyiciye ihtiyaç vardı. Ve bu ateşleyici de 2000'lerin popüler kültürüne duyulan özlem oldu. Brad özelinde. Gerçekten de 2000'ler pop müziğine bakarsak eğer, böyle yüksek tempolu, dans etmeye çağrı yapan, partilemeyi, eğlenmeyi öven bir tavırla karşılaşıyoruz. Hatırlayın Lady Gaga'nın Just Dance şarkısındaki o sadece dans et, iyi olacak her şey falan gibi sözler işte bu tavrı gayet iyi özetliyor bence.
Vox yazarlarından Constance Grady bu durumu poptimizm diye adlandırıyor. Yani hem pop hem de optimist bir bakış açısından söz ediyor. Poptimizm. Gayet güzel değil mi? Popüler kültürün kaçış mekanizmasını ve kitlelerce severek tüketilmesini öven bir duruş.
Ve Gardi diyor ki, insanların hayatında bir sorun varsa eğlenceli, basit şarkıları tüketmek onlara iyi gelebilir. Ona göre eskiden popüler olmayanı sevmek havalıydı. Ama poptimizmle popüler olana yönelik eleştiri sansürlenecek kadar büyük bir tepki alıyor artık. Hatta herhangi bir eleştiriye karşı, ya insanların bir şeylerin tadını çıkartmasına artık izin verin tepkileri geliyor. Grady bu tepkileri toplumsal olarak eleştirel düşünceden uzaklaşmamıza bağlıyor.
Poptimizmle çok yakından bağlantılı bir kavram daha var. Recession Pop, yani duraklama dönemi popu. Bu kavramın odaklandığı şey ise şu. Dünyada kriz dönemine girildiğinde yüksek tempolu müziklerin popülerleşmesi, özellikle de ekonomik kriz dönemlerinde bu yönelimi daha da yoğun bir şekilde görebiliyoruz. Zira bu tür müzikler bizim kendimizi daha bir neşeli hissetmemizi sağlıyor. Bir illüzyon yaratıyor.
Bunu Brett'in teması özelinde değerlendirenler de var tabii. Mesela Pitchfork'ta müzik eleştirmenliği yapan Megan Garvey, Brett için Apollo'cu pop anlayışını yeniden Dionysos'cu hale getirdiğini söylemiş. Onun bu ifadesini de şöyle açıklayabiliriz. Apollo ve Dionysos, antik Yunan'ın iki sanat tanrısı. Nietzsche'nin oluşturduğu karşıtlığa göre Apollo, düzeni, bireyi, mükemmelliği ve kendine yeterliliği temsil ediyor.
Buna karşın Dionysos ise kaosun, eğlenmenin tanrısı. Onun için düzenlenen festivallerde artık dönemin ötekileri yani köylüler, kadınlar, köleler delicesine eğlenir. Hani deyim yerinde ise partilerdi. adeta bir delilik hali. Garvey'nin de bahsettiği şey tam da bu esasında. Pop müziğin olabildiğince sıradan, olabildiğince düzenli beklendik dünyasına kaotik bir dokunuş. Kısacası, Brat bizi yeniden 2000'lerin parti kültürüne götürüyor. Eğlenmeyi merkeze alırken, aynı anda dışlanan alt kültür gruplarına hitap edebilmesiyle de bir tür modern Dionysus festivali sunuyor bize bu albüm.
Yani evet tabii ki ihtiyaç olduğunda eğlenmenin hiçbir sakıncası yok. Hatta bu bir gereklilikti. Fakat burada da dengeyi bulmak, böyle tamamen delilik haline sürüklenmemek gerekiyor galiba. Ki Nietzsche de bizlere düzenle kafayı bozmayın ancak tamamen de delirmeyin diyor.
Elbette böyle olumsuzluklardan eğlenerek kaçma ruh hali yeni bir şey değil. Popüler kültürün hep böyle bir yanı vardı. Hatta bu kimilerinin de işte eleştirdiği bir şey. Mesela sosyal teorisyen Theodor Adorno.
Adorno ABD'ye göç ettiği dönemde hani deyim yerinde ise şok geçirmiş. Kitlesel kültür hem caz müzikle hem de sinemayla onun negatif duygularını körüklemiş. Ona göre popüler kültür insanların kendini ifade aracı değil, kar amacı güden bir endüstri. Üstelik bununla da kalmamış Adorno. Popüler kültüre yönelik en büyük eleştirilerinden biri de az önce bahsettiğimiz kaçış mekanizmasına yönelik.
Aslında kaçamadığımız sorunlardan kaçıyormuş gibi yapma hali olarak görüyor bunları. Sorunlardan kaçabilme illüzyonunun arkasında bizi toplumsal özgürlük için uğraşmaktan alıkoyan bir endüstrinin olması yatıyor Adorno'ya göre. Esas amaç toplumların öfkesini, enerjisini alıp başka bir noktaya yöndermek. 20. yüzyılın bir başka önemli düşünürü Eric Hobbes bağımında bu konuda enteresan bazı fikirleri var. Her ne kadar temelde Adorno'yla benzer şeyleri savunsa da popüler kültür tüketimi konusunda biraz ayrışıyorlar. Mesela caz müzik.
Adorno, 1930'lar ve 40'ların caz müziğini Amerikan tipi ticarileşmiş popüler kültürün bir parçası olmakla eleştiriyor. Hobsbawms'a caz müziğin özellikle işçi sınıfı tarafından tüketildiğinden bahsediyor. Ona göre cazın küresel olarak çekici olmasının sebebi o dönem farklı ve geniş kitlelerce dinlenmesi. Hatta cazı bir tür protesto müziği olarak da sınıflandırıyor kendisi.
Popülerleşen caz müzik eşitlik mücadelesi için de önemli bir araç yani. Şimdi biraz delikodu olacak ama bu Hapsbaum Adorno'nun eleştirileri hakkında caz üzerine yazılmış en aptalca şeyler olduğunu söylemiş. Yani caz seven birisi olarak pek de katılmamak mümkün değil. Fakat Adorno ve Hapsbaum'un yaklaşımları bize yeni bir pencereden bakabilme olanağı da sunuyor.
Görünen o ki, popüler kültürü anlamanın birden fazla yolu var. Adorno, popüler kültürün kaçma mekanizmasının bizi pasifize ettiğini savunurken, Habsbaum popüler kültür tüketiminin içindeki potansiyeli görmemiz gerektiğini söylüyor. Yani işin gerçeği hem negatif hem de pozitif yanlarıyla bu popüler kültür hepimizin bir şekilde içinde olduğu bir alan yaratıyor. Burada önemli olan şey şu.
Her ikisinin de yani Adorno ve Hobsbawm'ın da ortaklaştığı nokta popüler kültür üzerinden toplumu anlayabilmek. Elbette Brad sadece bir albüm. Yani caz gibi öyle uzun yıllar toplum kültürüne sirayet etmiş bir şey falan değil. Fakat bu albümü sadece bir jenerasyona sıkıştırmamak gerekiyor bence. Onun üzerinden zamanın ruhunu da analiz edebiliriz. Zeitgeist'te.
Tamam, kabul. Hepimizin bunaldığı bazı anlar oluyor. Mesela şu anki gündemi takip ederken yorgun düşüp sosyal medyadan uzaklaşmak isteyebiliyoruz hepimiz. Yani gündemden kaçmaya çalışabiliyoruz. Bu gibi zamanlarda biraz olsun eğlenmek tabii ki bizlere de iyi gelebilir. Ancak kendimizi dünyada olup bitenlerden tümüyle soyutlamadan yapabilirsek daha iyi olur sanki.
Çünkü duyarlılığımızı da kaybetmemeliyiz yani değil mi? Bazen kafayı dağıtmak ve biraz eğlenmek iyidir ama yeter ki dengeyi bulabilelim. Böylece hem keyif aldığımız şeyleri yapabiliriz hem de dünyayla, çevremizle, bizi seven insanlarla bağımızı koparmadan yaşamaya devam edebiliriz. Sanırım kafedeki gençlerin yanına gitmeye hazırız değil mi? Hadi gelin benimle, birlikte gidelim.
Ya gençler kusura bakmayın konuştuklarınızda böyle kulak misafiri olduğum bir süredir. Çok haklısınız buranın maçası tam brat yani. Bu arada inanır mısınız yeşil çayı da... Oho ne yeşil çayı Barış ya. İnanılmaz demede bence. Of Barış lütfen sen kusura bakma bu huysuza. Yani belki sen de kusura bakma ama dinlemesini hiç bilmiyorsun. Belki buranın yeşil çayı da brat'tır. Ama... Vay! İyiymiş ha! Pardon ben bir yeşil çay alabilir miyim? Tamam gençler siz de Berk'in üstüne o kadar gitmeyin ya. Denemek istemezse Fomo'yu yaşayacak olan o ne de olsa değil mi? Ya sen hemen onu yakaladın da beni güldürüyorsun ha! Çok tatlı! Ben de yeşil çay içeceğim. Hayır ya! Yeşil çay ne abi? Ne abi? Anlayacaksınız. Hadi.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.