
2.379 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz.
Pist! Pist! Gelin, gelin buradayım. Ama fazla dikkat çekmememiz gerekiyor. Burada olduğumuzu kimse fark etmemeli. Durun, hemen endişelenmeyin ya. Bir tehlikeden falan saklanmıyoruz. Küçük bir muziplik peşindeyiz diyelim.
Sadece davet edilmediğimiz bir yere sızdık. Siz gelmeden 11 Aralık 1965'e ışınlandım ben. Şu anda Londra'daki Finsbury Park Astoria'dayız. Açıkçası burada olmak için sahip olduğu her şeyi gözünü bile kırpmadan verebilecek o kadar çok insan var ki. E tabi biz de 60'lara ışınlanmışken bu fırsatı asla kaçıramazdık. Evet arkadaşlar başlıyoruz. 10 saniyemiz var.
9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1. Başlıyorlar. Arkadaşlar burada olmamızın sebebi... The Beatlemania! 60'larda özellikle de Birleşik Krallık, Avrupa ve Amerika olmak üzere tüm dünyayı ele geçiren, kimilerinin hayranlık, kimilerinin ise hastalık olarak nitelendirdiği The Beatles rüzgarı.
O dönem çoğunluğunu genç kızların oluşturduğu bu hayran kitlesi konserlerde büyük bir heyecan yaşıyor. İdollerine kendilerini duyurabilmek için delicesine bağırınıp çağırınıyor. Hatta kimi zaman duygularının yoğunluğundan baygınlık bile geçiriyorlardı. Onlar için müthiş bir mutluluk ve ilham kaynağı olan bu sevgi dönemin gazetecileri tarafından küçümseyici bir dille eleştiriliyordu. Mesela İngiliz gazeteci Paul Johnson, Beatlemania'yı şöyle tarif etmiş.
Beatles'ın etrafında toplananlar, kendilerini histeriye kaptırıp bağıranlar, cansız yüzleri televizyon ekranına yansıyanlar, işte nesillerinin en şanssızları. Onlar sıkıcı, boş ve başarısızlar kulübünün yıldız üyeleri. Of ya, oldukça sert bir eleştiri olmuş değil mi? Hatta sadece birazcık böyle iyi vakit geçirmek isteyenler için acımasız bir genelleme yapılmış gibi geldi bana ama o dönem birçok gazeteci bu hayranlığı işte böyle alaycı bir dille eleştiriyordu. Hatta bazıları önünü alamayıp cinsiyetçi tutumlar da sergiliyordu.
Medya ve iletişim alanında araştırmalar yapan Dr. Ruth Geller, insanların hayran kitlelerini tuhaf olarak algıladıklarından bahsetmiş. Bunun bir sebebinin de sınıfsal önyargıları olduğunu söylemiş. Bazı ilgi alanları kültürel olarak daha değerli, daha üstün görülüyor ve tahmin edersiniz ki hayranlık bunlardan biri değil.
Galler, toplumun normlara uymayı öncelediğini vurgulamış. İşte hayranlık, ölçülü ve ılımlı olmanın değer gördüğü toplumlarda bunun tam zıddını, tam tersini, aşırılığı temsil ediyor. Ve bu bir sorun. Peki gerçekten öyle mi acaba? Birine ya da bir şeye hayranlık duymak ya da bu hayranlığı ifade etmek her zaman bir problem mi? İşte bu bölümde bu sorunun cevabını arayacağız.
Hayranlık kavramı tabii ki Beatlemania ile başlayıp bitmedi. İnsanın bir başka insana duyduğu yoğun ilgi, yoğun sevgi ve merak tarih boyunca kendini hep göstermiş. Hatta Amerika'nın ünlü edebiyat eleştirmenlerinden Harold Bloom'a göre dünya üzerinde ünlülük mertebesine erişen ilk kişi de Kleopatra. Her konuda olduğu gibi bu görüşe de karşı çıkanlar, işte farklı kişilere örnek gösterenler de var elbette ama Kleopatra aşk hayatı, güzelliği ve zekasıyla hem kendi döneminde hem de popüler kültürde adından söz ettiren, yüceltilen bir figür. Sadece kendi zamanıyla sınırlı kalmayıp gelecek nesillerin de aklında sağlam bir yer edinebilmek gerçek şöhretin en belirgin göstergelerinden olabilir.
Ünlü bir kişinin bir süre sonra şanı kendinden önde ilerlemeye başlıyor. Sahip olduğu ad artık sadece onu çağırmak için değil, halkın ona yüklediği başka daha pek çok anlamı temsil etmek için de kullanılıyor. Kimi isimler yankılandıkları yere güç veriyor, kimi güldürüyor, kimi özgürlüğü, kimi de zarafeti çağrıştırıyor. Tıpkı Yunan mitolojisinde tanrıların farklı bir maddeyi ya da kavramı simgeledikleri gibi, ünlüler de insanların kendilerinden daha büyük gördüğü kudretli simgeler haline dönüşüyor, hatta tanrılaştırılıyorlar.
Sözleri, giydikleri veya yaptıkları o zamanın ruhunu belirliyor. Moda trendleri gibi. Ama bazı kişiler için durum zamanın modasına uymaktan ibaret değil. Zira idolleştirdikleri kişinin iki dudağının arasından çıkacak bir söz onlar için emir niteliğinde.
İdollerinin yaşam tarzı, onların da yaşam tarzı. İdollerinin mutlulukları, üzüntüleri, öfkeleri, düşmanlıkları, kısacası yaşadıkları tüm duygular, onların da duyguları. Herhangi bir süper gücü bulunmayan, normal şartlarda ortalama sayılabilecek bir insanın yaşam şeklimizi belirleyecek derecede bir önem taşıması ruhumuzda tam da ihtiyaç duyduğumuz bir noktaya erişmesiyle mümkün. Ancak Eee biz bu duyguya zaten aşinayız diyebilirsiniz. Yani aşk da böyle bir şey değil mi? Ama hayranlık aşktan farklı olarak sizi aynı zamanda bir grubun üyesi de yapıyor. Genellikle bir grubun içinde deneyimlenen ve tam da bu özelliği sayesinde kendine daha fazla üye bulabilen bir kavram. Çünkü bir hayran grubunun içinde yer almak hayatımıza anlam katabiliyor ki bu konuya dair bir teori de var.
Sosyal psikologlar Henry Tashvel ve John Turner, geliştirdikleri toplumsal kimlik kuramında kişisel kimliğimizden ayrı olarak içinde bulunduğumuz gruba göre şekillenen bir sosyal kimliğimiz olduğunu da söylüyor. Grup üyeleriyle olan bağımız ortak deneyimler ve duygular sayesinde güçlenirken kişiliğimiz de gittikçe o toplulukla özdeşleşiyor. O kadar ki kendi sınırlarımız yavaş yavaş silinip grubun kolektif özelliklerine karışmaya başlıyor. Kimliğimizi içinde bulunduğumuz grubun normlarıyla davranışları üzerinden tanımlıyoruz. Üyeler arasındaki yerimiz kendimize ve başkalarına biçtiğimiz değeri belirleyebiliyor.
Aynı takımı tutan kişilerin hemen böyle çabucak kaynaşması gibi aynı kişiye duyulan hayranlıktan doğan dostluklar da var mesela. Sadece tek bir seçim, zihnimizde diğer konularda da uyumlu olabileceğimiz algısını oluşturuyor. Benzerliğimizin içinde diğer insanlardan ayrılıyoruz. Birbirimize yakın ama başkalarından farklıyız. Böyle hissetmek istiyoruz. Çünkü bir gruba ait olma ihtiyacıyla aynı oranda güçlü bir ihtiyacımız daha var.
özel ve önemli olmak. Yani biriciklik. Kendimize has bir karakter oluşturma baskısının çok yoğun olarak hissedildiği dönemi sorsam şak diye cevabı bulursunuz bence. Ergenlik. Yani bakmayın tüm o sinirin de bir sebebi var. Birey olabilme kaygısını ilk defa yaşadığımız bir dönem bu sonuçta. E bir de sivilceler falan hiç çekilmiyor yani değil mi? Psikanalist Eric Erickson'un psikososyal gelişim kuramında tam olarak 5. evreye denk geliyor bu dönem.
Her evrede mücadele ettiğimiz farklı bir çatışma var ve Erickson'a göre bir sonraki evreye sağlıklı bir şekilde geçebilmenin anahtarı, çatışmanın temasını başarıyla tamamlamakta saklı. Nasıl? Sanki bir video oyunu gibi değil mi? 12-18 yaş arasında mücadelemizi kimlik karmaşasına karşı veriyoruz.
Çocukluktan yetişkinliğe bir köprü olan bu dönemde kendimizi keşfetmek, kim olduğumuzu bulmak istiyoruz. Haliyle bu yolculukta bazı referans noktalarına da ihtiyaç duyuyoruz. E arkadaşlarımız var tamam ama kendimizden çok da farklı görmüyoruz onları. Bizimle aynı mücadeleyi veriyorlar onlar da sonuçta. E ailemiz de artık yeteri kadar havalı gelmiyor bize. Alternatif bir rol model arayışı içerisindeyken...
Karşımıza böyle star ışıklarıyla pırıldayan, adeta kutup yıldızı gibi bize yön gösteren o ünlüler çıkıyor. Kafa karışıklığımıza ilaç gibi gelecek bir reçete sunuyorlar bize onlar. İşte böyle belirli bir giyim tarzı, dünya görüşü, karakter özellikleri, pazarlama stratejileriyle oluşturulmuş böyle bir hazır kılıfı alıp hemen üzerimize geçirivermek istiyoruz. İşte bazı uzmanlar gençlerin bireyselleşme yolculuklarında bu kılıfı kendilerine göre uyarlamalarını sağlıklı bir gelişim süreci olarak değerlendiriyorlar. Ne var ki hayranlık sadece ergenlikte deneyimlenen bir şey değil. E bir yaş sınırı yok sonuçta. Gerçi geçenlerde Harry Potter filmlerinde herboloji hocası Prof. Sprout'u canlandıran Miriam Margolies biraz tepki çeken bazı açıklamalarda bulundu. Şöyle özetleyebilirim onun söylediklerini.
Harry Potter fanları için endişeleniyorum. Şimdiye kadar bunu aşmış olmaları gerekiyordu. 25 yıl oldu artık ve bu seri zaten çocukları içindi. Ama şimdi bakıyorum bazıları Harry Potter temalı düğünler filan yapıyor. Eee tabii ki yetişkin fanlar bu sözlere tavır aldı. Hatta bazıları biraz alındı. Hayatta yeterince sorun varken biraz sihre ihtiyaç duymak, gündelik dertlerden bir süreliğine kaçmak yetişkin insanların da hakkı değil mi?
gibi bazı yorumlarda bulundular onlarda. Tabii ki büyüdük diye bizi mutlu eden ilgi alanlarımızı terk etmek zorunda değiliz ama bazen en yoğun hayranlıklar tam da bu kaçış isteğiyle alevleniyor. Onu da anlatacağım size ama önce hepimizin kısa bir araya ihtiyacı var bence. Zira bu flüt melodisi sizin de asabınızı bozmuş olabilir.
Oh ya neydi o öyle? Fülü fülü fü fülü. Öf. Neyse efendim, hayranlık duyduğumuz şeylerin bize gündelik hayattan kaçma fırsatı tanıdığından bahsedecektim tam size.
Eskaypizm, yani gerçeklerden kaçma ihtiyacı, hayranlığın her yaşta yaygın olmasındaki temel sebeplerden biri. Nasıl ki bazılarımız bu kaçışı kurgusal dünyalarda buluyorsa, ekim ileride ünlülerin mükemmel hayatları içinde kaybolmayı seçiyor. Takip ettiği ünlünün aşk hayatındaki olumlu gelişmeler veya kazandığı bir başarı, kendini onunla özdeşleştiren hayranına dolaylı olarak bir tatmin sağlıyor. yaşayamadıklarımızı ve hiç yaşayamayacağımızı düşündüğümüz deneyimleri işte böyle bir yolla hayatımızın bir parçası haline getirebiliyoruz.
Aynı şekilde, idollerinin yaşadıkları sıkıntılara aşırı tepkiler gösteren kişiler, kendi hayatlarında ters giden şeylere karşı bastırdıkları bir takım duygularını işte bu şekilde ifade edebiliyorlar. Çünkü bizi doğrudan etkilemeyen bir durumu öncelik haline getirmek, kendi sorunlarımızla yüzleşmekten daha kolay. Bu noktada kullanımlar ve doyumlar teorisinden bahsetmek istiyorum sizlere. Özetle insanların medyayı ne amaçla kullandığını sorgulayan bu kuram, bireylerin medya karşısında edilgen olmadığını, aksine çeşitli psikolojik ihtiyaçlarını giderecek içerikleri gayet de bilinçli bir şekilde tercih ettiğini öne sürüyor. Yani bu teoriye göre hayran olmak bizim başımıza gelen bir şey değil.
Aksine bizim için kullanışlı olduğunu düşündüğümüz bir seçim. Sonunda ister eğlenmek, ister böyle bir katarsis duygusu yaşamak, ister ilham almak olsun. Her şekilde bu etkileşimden biz kazançlı çıkıyoruz diyor. Bölümün başındaki kalabalığı düşünün mesela. O coşku, o adrenalini hayatın başka hangi alanında bu kadar yoğun şekilde yaşayabilecekler ya da daha da önemlisi bu kadar fütursuzca ifade edebilecekler.
Artık sosyal medya sayesinde ünlülerden hayatımızın her anında haberdar olabiliyoruz. Hayranlığın verdiği hazzı ve ifade alanını sürekli olarak kovalayabiliyoruz bu sayede. İdolümüz olan bir kişi hakkında kendisinin dahi bilmediği bazı bilgilere erişmek öyle birkaç tane tıkla mümkün. fan sayfaları kurmak, o sayfaların yöneticisi olmak, destek mesajları yayınlarken hani o popüler deyişle haterlara haddini bildirmek. Bazı hayranlar günün her saati bu işlerle meşgul oluyorlar. Günün her saati bu işle meşgul olmak.
Evet, bu kulağa o kadar da sağlıklı gelmedi açıkçası. Baya baya bildiğin hayatsızlık yani bu. İnsanların hiç mi işi... Bu ne ya? Sene 2024. Sabit hat kullanan mı kaldı? Kim acaba? Alo? Alo? Efendim? Merhaba, Barış Özcan'la mı görüşüyorum? Evet, ama tanıyamadım. Ben sizin Yüz On Bir Hertz podcast'inizin büyük hayranıyım.
Vay! 111 Herst dinleyicisiniz demek. Ay harika çok heyecanlandım bak. E peki telefonumu nereden buldunuz ki? Çok araştırdım. Benim size söyleyeceklerim var. Araştırdınız demek. Anladım. Tamam memnun oldum o zaman tanıştığı... Ya siz son bölümde benden mi bahsettiniz? Pardon anlayamadım. Son bölümde benim güç zehirlenmesi yaşadığımı mı ima ettiniz? Hayır yani terfi alanına kibirli ve kabu olabiliyor falan dediniz de
Ya ben onu genel bir örnek olarak... Açıkçası kırıldım ben. Açıkçası içerledim. Konunun sizinle alakası yok ki. Yani bunca yıllık dostluğumuza hiç yakıştı mı? Hanımefendi ben sizi tanımıyorum bile. Hiç olmadı bu. Bu hiç olmadı. Bana bu yaptığınızın hesabını vermeniz gerekiyor. Benimle buluşmasanız da adresinizi bulurum kapınıza dayanırım. Duydunuz mu Barış Bey? Aaa çattık ya. Aramayın beni evime falan bir daha. Yani lütfen. İyi günler dilerim.
Kim bu ya? Neymiş efendim beni bulacakmış. Ona bunu yapmayacakmışım. Bu neyin kafası anlamadım cidden. Bir de hayranınızım falan diyor. Siz de kusura bakmayın lütfen. Bölümü böyle bölmek durumunda kaldım. Nahoş bir ana tanık olduk hep beraber. Yani olacak iş değil ama. Aslında düşününce bu neyin kafası gerçekten de. Ben en iyisi eski bir dedektif dostumu arayayım. Yani ne yapılır böyle durumlarda onu bir sorayım bari.
Alo? Sherlock? Başım belada. Hayranım olduğunu söyleyen biri tarafından tehdit edildim az önce. Ne diyorsun bu işe? Ne yapmam gerek? Hmm... Çok sık rastlanan ve çok ciddi bir durum bu Barışçı. Şöyle ki, hayranlık ve patoloji aslında birbirine çok uzak kavramlar değil. Ekranda gördüğümüz, kitapta okuduğumuz ya da radyoda dinlediğimiz biriyle parasosyal olarak adlandırdığımız tek taraflı bir ilişki.
Bu bir süre sonra duygusal bir bağ dönüşüyor. Onu tanıdığımızda ilişkinin tek taraflı olmadığını düşünüyoruz. Bir aile üyesi, arkadaş ya da sevgili gibi yani. Bana kırılmış öyle söyledi. Son bölümde ondan bahsettiğimi düşünüyor. Ünlüye tapınma sendromu yaşıyor muhtemelen. Yok canım yani şimdi tanınıyorum ama yani öyle o kadar tapınılacak kadar falan değil abartmayalım. Barış bak tekrar ediyorum bu çok ciddi bir durum. Ve üç evreden oluşuyor. Sosyal,
yoğun ve patolojik ilgi evreleri. Tamam tamam ciddileşiyorum. Eee ne oluyor bu aşamalarda? Beni arayan kişi kaçıncı evrede sence? Barış'cığım sen de biliyorsun ki dedektiflik çok yoğun bir iş ve benim ilgilenmem gereken çok ciddi bir dava var şu anda. Şehri esir alan saldırgan Martı dosyasını çözmem gerekiyor. Ama sana bu konuyu araştırmanı öneriyorum. Şunu da söylemeden geçmeyeyim. Seni arayan kişi üçüncü evrede. Biraz dikkatli olsan iyi olur cidden.
Yani o kadar maceradan maceraya atıldık kitaplarca. Şu yaptığına bak Sherlock. Dost bildik biz de seni. Neymiş efendim? Araştırmanı önerilmiş. Neyse. İş başa düştü arkadaşlar. Birlikte çözeceğiz bunu. Hadi bakalım. Evet. Birinci evre sosyal ilgiymiş. Bu en hafifi gibi görünüyor. Bu kişiler sevdikleri ünlü hakkında sürekli olarak yeni bilgiler öğrenmekten ve çevrelerindeki insanlara durmaksızın bu kişiyi anlatmaktan keyif alıyorlarmış.
Biraz iç baymanın dışında genellikle de zararsızlar yani. Bizimki bu evreyi çoktan geçmiş belli. İkinci evrede yoğun ilgi var. Hayran olunan kişiye karşı aşırı derecede takıntı geliştiren kişilermiş bu evredekiler. Vakitlerinin büyük kısmını sadece o kişiyi düşünerek geçirirlermiş. Hatta onunla ruh eşi olduklarına filan inanıyorlarmış. Nevrotiklik, ani duygu geçişleri, oho ne ararsan var yani.
Ve son aşama. Patolojik ilgi. En ağır olanı. Bu kişiler takip ettikleri ünlülerle ilgili aşırı uç düşünce ve fantazilere sahip oluyorlarmış. Onlara yaklaşabilmek için her yolu deneyebilirlermiş. Eyvahlar olsun! Antisosyal kişilik yapısına, dürtüsel ve egoist olmaya yatkınmış bu tür insanlar. Tehditlerde bulunur, hayran oldukları kişiyi takip edebilirlermiş.
Evet, anlaşıldı. Bizimki üçüncü evreye çoktan geçmiş. Hepsi de beni bulur zaten bunların ya, üff. Bu arada bu sendromu yaşayan kişilerin çok azı üçüncü evreye geliyormuş. Çoğu hayran ilk evrenin ötesine bile geçmiyormuş genelde ama ilk evrede olan herkesin üçüncü evreye geçme potansiyeli de var tabii.
Araştırmalar aşırı hayranlığa çoğunlukla karakter bölünmesi, bağımlılığa yatkınlık, kompülsif davranışlar ve suç eğiliminin eşlik ettiğini gösteriyor. Hayda! Bir bölümde olaysız geçsin be arkadaş. Ne güzel bölümün başında öyle konserde eğleniyorduk ya. Gerçi eğleniyorduk evet ama o konserden sadece 15 yıl sonra neler olduğu malum.
John Lennon 8 Aralık 1980'de küçüklüğünden beri The Beatles hayrana olduğunu söyleyen Mark David Chapman tarafından vurularak öldürülmüştü. Hem de onun için yeni çıkan albümü Double Fantasy'nin bir kopyasını imzaladıktan sonra. Üstelik John Lennon bir hayranı tarafından canından edilen ne ilk ne de son ünlüydü. Chapman, Lennon'a mı yoksa şöhretin kendisine mi daha büyük bir hayranlık besliyordu işte bu tartışılabilir.
Ama kesin olan bir şey var ki sizden haberdar olan kişilerin sayısı arttıkça kendinize dair anlattığınız hikaye de o ölçüde değişime uğruyor. Size bakan, isminizi duyan herkes kendi görmek istediğini görüyor. Kendi ihtiyacı olan anlamı buluyor sizin varlığınızda. O anlam kimileri için onları harekete geçirecek bir ilham, kimileri içinse yaşamlarındaki sorunları yükleyip intikam alabilecekleri bir kurban olabilir.
Sonuçta sizin sadece verdiğiniz mesaj üzerinde bir kontrolünüz var. O mesajın farklı zihinlerde nasıl yankılanacağı, nasıl karşılık bulacağı bir muamma. İşte bu yüzden ünlüler kendi hikayelerini yazacak ve yönlendirecek bir halkla ilişkiler ekibiyle çalışıyorlar genellikle. Şöhret ve hayranlık bir madalyonun iki yüzü gibi çünkü.
Etki alanı arttıkça kişinin hem kendisine hem de çevresine zarar verebilme potansiyeli ortaya çıkıyor. Günün sonunda isimlere atfettiğimiz anlamların büyük bir çaba ve pazarlama kaygısıyla ilmek ilmek işlendiğini unutmamamız gerekiyor. Gerçeklik algımızı ve kimliğimizi bu uğurda yitirmememiz lazım. Hayranlık, hayatınıza ilham ve anlam katmak için bir araç olsun sadece. Hayatınızın tek anlamı değil.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.