
1.677 kelime · ~8 dk okuma
Sizinle İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerine bir yolculuk yapıyoruz. Almanya'nın Heelerleben kasabasının derinliklerinde. Kimsenin kolay kolay ulaşamayacağı bir yerdeyiz. Ve ormanın örtülü tepelerinin ardında bir sır saklı. Burada Nazi rejiminin en gizli ve tehlikeli silah araştırmaları yapılıyor. İnsan aklının sınırlarını zorlayan yeniliklerin merkezi işte tam olarak burası.
İçinde 150 mühendis ve fizikçi. Günün her saati durmaksızın çalışıyor. Peki sizce içerideki bilim insanları neyin peşinde? Bu gizli üstün duvarları ardında ne saklanıyor? Hadi gelin bu kapıdan birlikte girelim. İçeri adım attığımızda yalnızca makinelerle değil, aynı zamanda etik sınırların yitirildiği ve tarihin seyrinin tehlikeli bir şekilde saptırılabileceği planlarla karşılaşacağız.
Hazırsanız başlayalım. 1945'te Almanya teslim olduğunda Hillersleben'deki bilim insanları ardında yarım kalmış, ölümcül icatlar bırakmak zorunda kaldı. Bu icatlardan biri sıradan toplardan tam %50 daha uzağa ateş edebilen roket destekli top mermileriydi. Öyle ki savaş alanlarında düşman hatlarını delip geçebilecek menzile sahipti. En güçlü savunmayı bile büyük ölçüde zayıflatabilecek bir teknolojiden bahsediyoruz.
Yani eğer tamamlanabilseydi, savaşın gidişatını kökten değiştirebilirdi. Bu laboratuvarda yıkıcı güce sahip başka silahlar da tasarlanıyordu. Geliştirilen 600 milimetrelik havan topları 5 kilometre mesafeye kadar 1 tonluk güdümlü mühimmat atabiliyordu. Bu havanlar şehirlerin ve askeri üslerin savunmasını paramparça edebilecek kadar güçlüydü. Aynı merkezde 8 kilometreye kadar 350 kiloluk roketler fırlatabilen, modifiye edilmiş Tiger tankları da tasarlanmıştı.
Bu tanklar savaş alanında hem hareket kabiliyeti hem de ağır ateş gücüyle düşmana büyük zarar verebilecek nitelikteydi. En ilginç icatlardan biri ise 160 km menzilli, küçük, bağlantılı roketlerden oluşan zincir benzeri bir mermi sistemi. Bu sistem geniş bir alanda kitlesel yıkım yaratma potansiyeline sahipti ve düşman hatlarını bozmak için etkili bir silahtı. Ancak tüm bunların yanında bu araştırmacıların en çılgın çalışması Güneş Silahı ya da Almanca adıyla Zonen Gewer projesinde vücut buluyordu. Bu yörüngeye yerleştirilerek güneşin enerjisini toplayıp düşmana odaklayacak şekilde tasarlanmış bir silahtı. Amacı kısaca 3. Reich'ın düşmanlarının tepesine alevler yağdırmaktı.
Tahmin edeceğiniz üzere bu proje yalnızca askeri üstünlük için değildi. Nazilerin kendilerinden aşağı gördüğü Untermenschen üzerinde sonsuza dek hakimiyet kurma niyetini de taşıyordu. Nazi bilim insanları böylelikle dünya üzerindeki tüm düşmanları yok etmeyi ve mutlak bir güç sağlamayı planlamıştı. Bahsettiğim silahların ve projelerin varlığı, müttefik güçlerin savaşı kazandıktan sonra neden hızlı bir şekilde bu teknolojileri ele geçirmeye çalıştıklarında açıklıyor. Amerikan istihbarat ajansları, bu ölümcül ve ileri teknolojiye sahip icatları, kendi ülkelerinin güvenliği ve gelecek savaşlardaki üstünlükleri için kullanmak istiyorlardı.
Healers Laban'da geliştirilen birçok proje savaş sonrası dönemde Amerikan bilimsel ve askeri araştırmalarına doğrudan katkı sağladı. Peki bu güneş silahı fikri nereden ortaya çıkmıştı? Aslında kükeni roketçilik ve uzay yolculuğunun öncülerinden fizikçi Herman Obert'in tasarımlarına dayanıyordu. Obert 1923'te yayımladığı Die Rakete zu den Planeten Raumen yani Gezegenler Arası Roket adlı kitabında roketlerin uzay yolculuğunda nasıl kullanılabileceğini anlatmıştı. Diğer yandan 1929'da yazdığı W. G. Zur Raumschifahrt yani Uzay Yolculuğuna Giden Yollar adlı kitabında ise 1000 km yükseklikteki yörüngede dönen insanlı bir uzay istasyonunun bilimsel tasvirini yapmıştı. Bu tasarımda istasyonun önceden üretilmiş parçalarla nasıl inşa edileceği detaylandırılıyordu.
Ayrıca merkez kaç kuvvetiyle yapay yerçekimi oluşturmak için nasıl döndürüleceği ve periyodik ikmal görevlerinin nasıl gerçekleştirileceği de ayrıntılı biçimde açıklanmıştı. Yani Obert özünde uzay istasyonlarının çeşitli bilimsel ve pratik amaçlarla kullanılmasını öneriyordu. Astronomi gözlem evleri, telgraf santralleri, meteoroloji, arama-kurtarma ve askeri istihbarat için dünya gözlemi yapılabileceğini düşünmüştü. Niyeti tamamen bilimseldi anlayacağınız. Ancak Nazi bilim insanlarının asıl dikkatini çeken, Obert'in tasarımlarında yer alan, 100 metre genişliğinde özel tasarlanmış bir iç bükey ayna konseptiydi.
Bu ayna, güneş ışığını dünyada belirli bir noktaya yansıtabilecekti. Obert bu fikri özünde barışçıl amaçlarla düşünmüştü. Örneğin, yoğun güneş ışığı kullanarak buhar türbinleriyle elektrik üretmek olabilirdi bu. Ancak Nazi bilim insanları bu fikri insanlığı yok edebilecek dev bir silah olarak hayal ettiler. Öncesinde de bahsettiğimiz gibi güneş silahı sayesinde 3.Reich düşmanlarının tepesine alevler yağdıracak ve genetik olarak aşağı gördükleri Untermelchen üzerinde mutlak bir hakimiyet kuracaktı. Bu fikir ilk bakışta garip görünse de aslında binlerce yıllık bir geçmişe dayanıyordu.
Evet, Güneş Silahı, Arşimet'in eski ve çok tartışılan ölüm ışınının genişletilmiş bir versiyonuydu. M.Ö. 212'de Romalılar, Sirakuza şehrini Yunanlılardan almaya çalışırken, Arşimet'in dehası ve yaratıcı savunma yöntemleri devreye girmişti. Sirakuza, Romalıların kuşatması altındayken, Arşimet savunma için olağanüstü bir fikir geliştirdi.
büyük bakır aynalar kullanarak güneş ışığını odaklama yöntemini tasarladı. Bu aynalar güneş ışığını güçlü bir şekilde yansıtarak bir noktada topluyordu. Böylelikle gemilerin ahşap yapıları tutuşarak yanacaktı. Anlatılanlara göre Arşimet bu teknikle Romalıların ilerleyen gemilerini yakmayı başarmıştı. Bu sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da Romalılar üzerinde büyük bir etki yarattı.
Ancak Archimedes'in silahı birçok insana göre sadece bir efsaneydi. Bunu kanıtlamak için de birçok deney yapıldı farklı zamanlarda. Örneğin 1973'teki bir deneyde Yunan donanması benzer bakır aynalar kullanarak bir gemiyi tutuşturabileceğini göstermişti. ama sonuçlar genellikle tutarsız ve pratikten uzak bulundu. Bu tür deneylerin en bilinenlerinden biri de 2006 yılında MythBusters programındaydı. Aynı şekilde ölüm ışınının ahşap bir gemiyi tutuşturup tutuşturamayacağı test edildi. Gerçekten de deneyin sonunda MythBusters ekibi metal aynaların yoğunlaştırılmış güneş ışığını kullanarak bir gemiyi tutuşturabileceğini gösterdi.
Ancak bunu yapabilmek için aynaların çok uzun süre boyunca hareket eden bir gemiye odaklanması gerektiğini buldular. Midbusters bu efsaneyi bir anlamda çürütmüş olsa da aslında arkasındaki mantığın çok sağlam olduğunu ortaya çıkardılar. Zira güneş ışığını yoğunlaştırarak bir noktaya odaklamak ve bu şekilde ısı üretmek modern bilimde de kullanılan bir prensip. İşte Arşimet'in ölüm ışığını aslında güneş silahının temeliydi. Peki tam olarak nasıl çalışıyordu? Dilerseniz Hilersleben'e geri dönmeden önce burada kısa bir ara verelim. Sonrasında güneş silahını daha da detaylı inceleyeceğiz.
Healers Laban'daki çalışmalarının birçoğunun silaha dönüşeceğinden habersiz olan fizikçiler, Obert'in 1929'daki tasarımını başlangıç noktası olarak aldı ve uzay aynası fikrini büyük ölçüde geliştirdiler. Bu bilim insanları hayal ettikleri yıkıcı gücü elde etmek için en az 3 kilometrelik parabolik bir aynanın gerekli olduğunu hesaplamışlardı. Bu boyut bahsettiğimiz ölüm ışınından yaklaşık 100 bin kat daha büyüktü. Aynanın yerleştirileceği ideal yörünge ise dünya yüzeyinden 8200 km yüksekte olmalıydı. Bilim insanları çeşitli parlak malzemeleri değerlendirerek en uygun olanı bulmaya çalıştılar. En sonunda da metalik sodyum üzerinde karara varıldı. Aslında normal koşullarda saf sodyum hızla kararır ve neme şiddetle tepki verir.
Ancak araştırmacılar dış uzayın neredeyse boş ortamında bu problemlerin ortaya çıkmayacağını düşündüler. Plan ise şuydu. Bu devasa projeyi gerçekleştirmek için gerekli olan aynanın parçaları önceden inşa edilip yörüngeye fırlatılacaktı. Fakat parçaların uzaya taşınması gerekliydi. Bunun için de Almanya'nın 2. Dünya Savaşı sırasında Londra'ya yağdırdığı V-2 roketlerinin güçlendirilmiş bir versiyonunu kullanmayı planladılar. V-2 roketleri dediğimiz şeyler o dönemin en ileri teknolojilerinden biriydi ve büyük bir yıkım gücüne sahiptiler. Ve tabi bu sadece bir ayna olarak da tasarlanmamıştı.
Ona entegre bir uzay istasyonu da projeye dahildi. İşte aynanın kontrolü bu istasyonda bulunan astronotlar tarafından yapılacaktı. İstasyonun yaşam alanını sağlayan da elektrik ve güneş ısısını kullanan özel buhar tahrikli dinamolardı. Nazi astronotlar ağırlıksız ortamda çalışmak için manyetik ayakkabılar giyecek. Oksijenleri ise dev kabak bitkilerinin olduğu geniş seralarda üretilecekti.
Tam donanımlı bu güneş silahı istasyonunun mürettebatıyla, ray arasındaki iletişimin sağlanması ise, radyo veya telsiz telgrafla verilen şifreli emirler sayesinde olacaktı. Dünyada bir hedefi vurmak için emir aldıklarında, devasa reflektörü, dikkatle hesaplanmış bir yöne çevirmek için bir dizi roket iticisini devreye sokacaklardı. Ayna doğru koruma geldiğinde ise eğriliği sayesinde güneş ışınları dünya yüzeyindeki odak noktasında birleşecekti. Böylelikle hedef bölgeye ham ve süper yoğunlaştırılmış güneş ışınları iletilecekti.
Teorik olarak bu ışının amacı tarlaları ve ekinleri yok etmek, şehirleri yakmak, su rezervlerini buharlaştırmak ve insanları bir anlamda eritmek için yeterli ısıya sahip olmaktı. Yani uzaya çıkabilecek roketleri olmayan ulusların karşı koyamayacağı bir saldırıdan söz ediyoruz. Sonunda da istenilen yıkım seviyesine ulaşıldığında ayna güvenli bir yöne yani dünyadan uzağa bakacak şekilde geri eğilecekti. Fakat tabii neyse ki proje 1945 baharında, müttefiklerin zaferi yaklaşırken durduruldu. Amerikan istihbarat ajansları da hemen harekete geçtiler. Sovyetlerden önce Alman bilim insanlarını ve ekipmanlarını ele geçirmek için overcast ve paperclip operasyonlarını başlattı.
Yerbay John Keck, bu operasyonlarla teslim olan ve ele geçirilen bir grup Nazi araştırmacısını sorguladı. Alman mühendislerin V-2 roketlerinin geliştirilmesindeki rolleri ve tamamlanmak üzere olan diğer teknolojiler hakkında bildiklerini anlatmasını istedi. Bunun karşılığında özgürlükleri ve Amerikan vatandaşlık hakkı verilecekti. Geliştirilen teknolojiler arasında deniz altılardan fırlatılabilen V-2 roketleri, kızılötesi keskin nişancı dürbünleri ve hedefin yakınında otomatik olarak patlayabilen uçak-savar füzeleri vardı. Ayrıca güneş silahının şemalarını ve hesaplamalarını da sunmuşlardı. İlk etapta bu fikir tabii keke ve dinleyenlere biraz abartı geldi.
Fakat Nazi bilim insanlarının kulağa çılgın gelen ve hayata geçirdikleri diğer projeleri düşününce bu konseptin de gerçekleşebileceğini biliyorlardı. Keck yine de Healers Laban araştırmacılarının pratik mühendislik zekasına hayran kaldıklarını ve hayata geçirmedikleri projeler için de minnettar olduklarını söyledi. Ancak birçok Amerikan bilim insanı, güneş silahının uygulanabilirliği konusunda daha şüpheciydi. Zira yüzlerce ton ekipmanı, 1 milyon ton kadar metalik sodyumu yörüngeye çıkarmak için astronomik miktarda zaman, para ve kaynak gerekiyordu. Ayrıca tek bir parabolik aynanın bu kadar uzak bir odak noktasında, yıkıcı seviyelerde enerji yoğunlaştırabileceği konusu da soru işaretiydi.
Gerçi bu sorun birden fazla aynayı tek bir noktaya odaklayacak şekilde ayarlandığında çözülebilirdi. Ve aslında Healers Lab'endeki bilim insanları konsept ne kadar çılgın olsa da güneş silahı istasyonlarının uygulanabilir olduğuna inanıyorlardı. Hatta geliştirmesi kesintiye uğramasaydı 50 yıl gibi kısa bir sürede Almanya'nın tüm dünyaya hükmetmesini sağlayacağını düşünüyorlardı. Güneşin silahlaştırılmasından bahsediyoruz aslında özetle.
devasa enerjinin yıkıcı bir silaha dönüştürülmesi. Neyse ki bu korkunç hayal henüz gerçekleşmedi. Ama bugün daha olumlu ve küçük ölçeklerde benzer konseptlerle karşılaşabiliyoruz. Güneş fırınları parabolik aynalar kullanarak yemek pişirme, elektrik üretimi, metal işleme ve hidrojen üretimi için sık sık kullanılıyor. Örneğin dünyanın en büyük güneş fırını şu anda Fransa Preneler'deki Odeyo kentinde. 8 kat yüksekliğindeki 10 bin küçük aynadan oluşan dev bir bina var. Burada güneş ışığını yoğunlaştırarak 3000 santigrat derece kadar sıcaklık üretilebiliyor.
Diğer yandan Healers Laban araştırmacılarına tekrar dönersek. Tek amaçları güneş silahı değildi tabii. Uzay istasyonu, hava gözlem istasyonu, yıldızlar arası roket seferleri için fırlatma rampası gibi projeleri de vardı. Bir de Obert'in asıl amacı olan dev bir aynayı dünyada elektrik üretmek için kullanmak da vardı.
Özüne baktığımızda birçok Alman roket bilim insanı sonunda bilimi vatanseverliğin önüne koymayı seçti ve roket araştırmalarına devam etmek için Amerika'ya taşındı. Amerikan füze savunma sistemleriyle yaptıkları çalışmalara ek olarak bu insanların çoğu 1950'lerde yeni kurulan uzay programı içinde çalışmaya başladı. Güneş silahı parçalarını uzaya taşıması planlanan Wernher von Braun'un A-11 roketi sonunda 1969 ila 72 ay görevlerinde Apollo astronotlarını taşıyan Saturn 5'in temelini oluşturacaktı. Görünüşe göre aslında bu insanlar sonunda nihai hedeflerine ulaşmayı başardılar. Yani yıldızlara. İşte böyle. Nazi bilim insanlarının çılgın bir projesi sonunda insanlığın ay yolculuğuna çıkmasına vesile oldu. Kim bilebilirdi ki?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.