Podcast

210 - Gerçekliği Değiştirme İdeali: Rüyanın Öte Yakası

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

111 Hz'in bu bölümünde, Ursula K. Le Guin'in kült bilimkurgu romanı Rüyanın Öte Yakası dünyasına gidiyor; gerçekliği rüyalarıyla değiştirebilen George Orr ve onun idealist terapisti Dr. Haber'la tanışıyoruz. Acaba iyileştirme arzusu, tehlikeli şekilde tanrıcılık oynamaya dönebilir mi? Güç zehirlenmesi ve narsisizm arasındaki farklar üzerinden; kusursuzluk istemine karşı karanlıkta dahi akışta kalabilmek mümkün mü, sorusuna cevap arıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Maya Gedik, Gülşah Dim

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.523 kelime · ~18 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.

Hadi başlayalım. Hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün bölümü bir kliniğin bekleme salonunda açıyorum. Buraya yeni denenen ve çok da ilginç bir tedavi yöntemini incelemek üzere geldim.

Doğrusunu isterseniz bu oldukça gizli bir prosedür. Yani başkalarının izlemesine pek de sıcak bakılmıyor. Ben de zaten gerçek kimliğimi saklayarak izin alabildim ancak. Evet, tamam biraz ileri gitmiş olabilirim ama bu hayatta da bilim için risk almayacaksak ne için alacağız yani değil mi?

Transkriptin tamamını oku

Kendimi böyle meraklı bir doktor öğrencisi olarak tanıtınca tedavinin bir kısmına dahil olmama müsaade ettiler. Tek dikkat ettikleri şey bundan kimseye bahsetmeyeceğim noktasında bir anlaşma yapmak. Tamam, şu anda siz de tüm bu yaşananları dinleyeceksiniz ama nereden bilecekler değil mi? Hem bu gizemede bir anlam veremedim açıkçası.

Yani insan bir işler mi dönüyor acaba diye şüphelenmiyor değil. Neyse. Bakalım neler olacak. İçeri girmek için hastanın uyumasını beklemem söylendi.

O uyuduğunda içerideki doktor bana işaret edecek. Ne zaman çağıracak ki acaba? Bak sabırsızlanmaya başladım. Kapıda biraz aralıkmış aslında.

Çaktırmadan ne olup bittiğine bir göz atsam sorun olur mu ki? Evet evet ben dayanamayacağım sanırım. Oh vay be. Arkadaşlar ofis harika bir dağ manzarasına bakıyormuş ya.

Gerçekten büyüleyici. Durun bir dakika. Pencere değil mi yoksa o? Evet, şimdi anladım.

Bu bir resim. Ama gerçek gibi sahiden de iyi fikirmiş bak. O da manzaraya bakıyor gibi görünüyor. Ben de stüdyoma böyle bir tablo mu assam acaba?

Heh, sonunda çağrılıyorum. Hoş geldin. Gördüğün gibi hastam şu anda uykuya daldı. Bu makine sayesinde beyin dalgalarının görüntüsünden... ...ne zaman rüya görmeye başladığını anlayacağız.

Rüyasının kaç dakika sürdüğünü benim için not alır mısın? Tabii ki. Evet. Hasta rüya görmeye başladı.

Saat 17.06. 17.06.

Bak tam burada rüyanın bittiğini görebiliyoruz. Saat kaç? 17.11 Tamamdır, not aldım.

5 dakika boyunca rüya gördü. Evet. Rüyadan sonra 1 dakika dolduğuna göre artık hastayı uyandırma zamanı. Neredeyim ben?

Sakin ol George. Uykudan uyandın. Şu an nasılsın? Rüyanda ne gördün?

Anlat hadi. Bir at hakkındaydı. Böyle bir çayırdaydık. Bana doğru koşuyordu.

Aslında... Aslında şu resimdeki atın aynısıydı. At mı? Doktor, sizce de duvardaki resimle alakalı garip bir şey yok mu?

Çoğu kişi bir doktor ofisi için fazla abartılı buluyor. Hayır, ondan bahsetmiyorum. Benhat'la ilgili rüyayı görmeden önce Hood Dağı yok muydu duvarda? Orada Hood Dağı resmi olduğunu mu hatırlıyorsun, George?

Bir dakika ya. Ben de orada dağ resmi olduğunu hatırlıyorum. Hatta sizinle de konuştuk. Ama şu an doktor bundan tamamıyla habersiz görünüyor.

Nasıl hatırlamıyor anlamadım doğrusu. Neyse, George gidiyor. Abel'e not kağıdını vermem lazım. Ad fotoğrafı gerçekten bu ofis için biraz fazla büyük galiba ha?

Ne dersin? Hayalim aslında hep manzaralı bir ofis tutabilmekti. Evet. Bugünlük bu kadar.

Umarım bilimsel merakını bir nebze gidermeyi başarmışızdır. Not kağıdını alayım. Bir sonraki aslan gelmek üzeredir. Hazırlık yapmam gerek.

Aa tabii, evet. Ve ben sizi yalnız bırakayım. Yeniden çok teşekkür ediyorum. Arkadaşlar gerçekten çok acayip bir seansa tanıklık ettik.

Duvardaki resim nasıl değişti? Değişti değil mi? Yani ben hayal kurmadım. Yok yok kurmadım ya.

E peki doktor nasıl bunun farkında değil? Kötücü biraz bu. Her an her şey değişebiliyor burada. Hatta kayboluyor.

En iyisi bu durmadan değişen dünyanın içinde başımıza bir şey gelmeden stüdyoya dönmek. Çoktan geldiniz demek arkadaşlar. Ya dağınıklık için kusura bakmayın lütfen. Etrafta her şey aynı mı bir kontrol etmem gerekiyordu.

Odanın dekorunun değişmediğinden emin olmalıyım. Evet değişmemiş galiba. Ya değiştiyse de ben farkında değilsem? Hayır hayır değişmiş olamaz.

Zaten az önce olanlar gerçek değildi. Merak etmeyin aklımı kaçırmadım. Bir rüyanın içinde falan da değiliz. Sadece bir süreliğine sizlerle kurgusal bir dünyaya konuk olduk.

yeni ve alışılmadık bir tedavi yöntemini deneyen kişi Dr. William Haber'dı. Ünlü yazar Ursula Le Guin'in The Light of Heaven kitabını okumuş olanlar kendisini hatırlayacaktır. Türkçe'ye rüyanın öte yakası olarak çevrilmişti bu kitap.

1971 yılında yayınlanmış ve aynı yıl Nebula Bilimkurgu ödüllerine de aday gösterildi. Sonraki yıl Hugo ödülüne aday olmanın yanı sıra En İyi Romandalı'nda Locus ödülünü de kazandı. Elbette bilimkurgu dünyasında bir yıldız gibi parlayan bu hikaye filme de uyarlanmış. Üstelik öyle bir değil iki kere.

1980 ve 2002 yıllarında. 2012'de ise yolculuğuna tiyatro sahnesinde devam etmiş. Fakat ilginçtir ki tüm bu ödül ve adaptasyonlara rağmen Türkçe çevirisinin yapılması maalesef çok uzun sürmüş. Yayınlandıktan tam 40 yıl sonra 2011 yılında dilimize kazandırılabilmiş ancak.

Bunun elbette ki çok farklı nedenleri olabilir ama ben bu konuda fikir yürütmektense şimdi gelin biraz da size kitaptan bahsedeyim. Rüya'nın öte yakası teknik ressam olarak çalışan George Orun hikayesini anlatıyor. Kitap Leguin'in çoğu bilimkurgu romanının aksine kurgusal bir yerde değil, Amerika'nın Oregon eyaletinin Portland kentinde geçiyor. Fakat yıl 2002.

Yani yazıldığı yıla göre olaylar gelecekte gerçekleşiyor. Bize göre geçmişte şu anda ama yazıldığı yıla göre gelecekte. Kitabın ana karakteri Or, etkili rüya olarak adlandırdığı rüyalarla gerçekliği değiştirebilme özelliğine sahip. Bu rüyalarda ne görürse gerçek oluyor.

Ama bu değişimden Or hariç kimsenin haberi yok. Mesela rüyasında başka bir evde yaşadığını görürse uyandığında kendisi dışında herkes onun zaten hep o evde yaşamış olduğuna inanıyor. Sadece kendisi eski yaşamına dair hatıralara sahip. Başta bu eğlenceli gelse de zamanla üzerinde kontrolü olmadığı için etkili rüyaların tehlikesini anlayan Or, bu rüyaları bastırmak için ilaç kullanmaya karar veriyor ve bir noktadan sonra bu ilaçlara bağımlı hale geliyor.

Or'un yaşadığı dünya distopik bir yer. Aşırı nüfus, çevre kirliliği, yiyecek kıtlığı insanların hayat şartlarını oldukça zorlaştırmış. Her şey karneye bağlı. E tabii ilaçlar da.

Dolayısıyla Or, bağımlı olduğu ilaçlara ancak başkalarının kartlarını kullanarak ulaşabiliyor ve bu ortaya çıktığında da hapse girme tehlikesiyle yüzleşiyor. Tek bir çıkış yolu var. O da bağımlılığından kurtulabilmek için terapiye gitmek. İşte az önce tanıştığımız doktor burada devreye giriyor.

Doktor Haber. Kendisi özellikle uyku ve rüyalar üzerine çalışan bir terapist. Bölüme onun kliniğinde başlamamız bir tesadüf değildi yani. Açıkçası onu daha yakından tanıtmak istiyorum şimdi sizlere.

Zira kendisinden öğrenebileceğimiz başka şeyler de var. Haber onu ilk gördüğümüzde idealist biri. Başlangıçta Or'un problemini anlamaya çalışıyor ve işin doğrusu anlattıklarına öyle pek de inanmıyor. Fakat etkili rüyaya birebir tanık olduktan sonra fikri değişiyor.

Ne var ki bu değişimi kendisinin de farkettiği gerçeğini hastasından saklıyor. Bu daha en başta ona tamamen güvenmemizin önünde bir engel. Yani güvenilmez bir anlatıcı. Nitekim hipnostekniklerin oru rüyalarını manipüle etmek ve dünyayı kendince daha iyi bir yer haline getirme arzusu var.

Zahiden de açlık sorununu ortadan kaldırıyor, savaşları bitiriyor. Ama bir yandan da rüyaları kendi sosyal konumunu yükseltmek için kullanıyor. Daha öyle ki bir noktadan sonra Haber'ın idealleri tamamen değişiyor. Kendisini bütün ülkede söz sahibi olan bir sağlık organizasyonunun başkanı mertebesine kadar çıkarıyor.

Yani ülkedeki en güçlü kişiye. Haber'ın bu iyi niyetle çıktığı yolculuğun gidişatını yani en kısa haliyle bir güç zehirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Güç zehirlenmesi. Sıklıkla duyduğumuz bir kavram bu öyle değil mi?

Peki tam olarak karşılığı nedir acaba? Hadi biraz da bunu inceleyelim şimdi. Güç zehirlenmesi bir bireyin başkaları üzerinde önemli bir güç kazandığında ortaya çıkabilen, psikolojik ve davranışsal değişiklikleri tanımlamak için kullanılan bir metafor. The Power Paradox kitabının yazarı ve UC Berkeley'den psikoloji profesörü Dasher Keltner bunu yıkıcı bir döngü olarak tanımlıyor.

Keltner'ın araştırmalarına göre bireyler genellikle olumlu, prososyal davranışlar yoluyla güç kazanırlar. Buna empati, işbirliği, grubun iyiliği için hareket etme gibi örnekler verebiliriz. Ancak güce sahip olma deneyimi onları yozlaştırabilir. Keltner bunu adeta beyindeki bir bozulmaya benzetmiş.

Güç, başkalarının duygularını, bakış açılarını anlama ve onları önemseme yeteneği olan empatiye bir darbe vuruyor. Aynı zamanda daha dürtüsel, kendini tatmin etmeye yönelik ve etik açıdan sorumlu davranışlara yol açıyor. Yani esasında güç zehirlenmesi dediğimiz şey ironik bir şekilde bireylerin en başta bu gücü kazanmalarını sağlayan becerileri bir kenara bırakmalarına sebep olabiliyor. Normal zehirlenmelerde olduğu gibi güç zehirlenmesinin de bazı belirtileri var.

Yani yakınlarınıza hatta kendinize objektif şekilde bakarsanız bir takım semptomları fark edebilirsiniz. Bu tür bireylerin temel özellikleri şunlar. Aşırı özgüven yani kendi yargılarına sarsılmaz bir inanç duymayı ve başkalarından gelen tavsiyeleri, eleştirileri falan da hiç dikkate almamayı beraberinde getiriyor bu durum. Aynı zamanda gerçeklikten bir kopuş yaşanıyor.

Sürekli desteklendikleri bir fanusun içinde çevreden izole hale geliyorlar. Bu da başkalarının ihtiyaçlarına karşı körlük geliştirmelerine sebep oluyor. Onların ihtiyaçlarını, onların özgür iradelerini küçümsüyorlar. Diğer insanlar sadece hedeflerine ulaşmak için kullandıkları bir araç.

Hatta bir nevi piyonlar onlar. Güç zehirlenmesi yaşayan insanlar farklı oldukları inancına sımsıkı tutunuyorlar. Kendilerinin de herkesle aynı kurallara veya aynı risklere tabi olmadığına yönelik geliştirilen bu inanç onları pervasızlaştırıyor. Böylece aceleci kötü kararlar almaya yatkın hale geliyorlar ve son olarak belki de aralarından en ilginci rolle özdeşleşmeleri.

Kişiler tüm kimliklerini ona bu gücü sunan konumuyla eş tutmaya başlıyorlar. Ben bu şirketin ya da bu devletin ta kendisiyim gibi bir düşünce yani. Ben olmazsam burası da olmaz fikri benden sonrası tufan felsefesine de bir alan açıyor dolayısıyla. Tüm bu semptomlar insanın yaptığı yanlışları görmemesine sebep oluyor.

Kişi öylesine kusursuz ki artık bu durumda hata dahi yapamaz hale geliyor. Öz farkındalığın uçup gittiği bir durumdan bahsediyoruz yani. Wilfred Laurier Üniversitesi'nde bilişsel nörobilim çalışmaları yürüten Jeremy Hagwin ve takımı, magnetik stimulasyonla güç pozisyonunda olan insanların beyin hareketlerini gözlemleyip bu teoriyi test etmişler. Katılımcılara öncelikle kendilerini güçlü veya güçsüz hissettirecek bir rol verilmiş ve bu rolde biraz zaman geçirmeleri sağlanmış, sonra da lastik değiştirmek gibi basit bir eylemin yapıldığı bir video izletilmiş.

Peki amaç ne? Amaç, beyindeki motor korteks aktivitesini ve rezonansı ölçmek. Motor rezonans, karşınızdaki kişinin his ve duyularına ayna olmak demek. Mesela bir kişinin ayağını sert böyle bir yüzeye falan çarptığını gördüğünüzde, hani sanki sizin de canınız acımışçasına böyle şey yaparsınız ya, yüzünüz ekşir falan.

İşte bunu ayna nöronlarımız sağlıyor. Deneyin sonucunda yüksek güç pozisyonlarında zaman geçiren katılımcıların düşük rezonansa sahip olduğu, dolayısıyla o izledikleri videodaki kişiyle bağlantı kuramadıkları ortaya çıkmış. Bu deney güç pozisyonundaki insanların empati yeteneklerinin geçici şekilde de olsa yok olduğunu gösteriyor. Sonuç, Kantner'ın teorisini doğrular nitelikte.

Belki empati yoksunu olarak doğmuyoruz ama insan doğası uygun ortam ve koşullarda güç zehirlenmesine kapılmaya ve bu beceriyi kaybetmeye çok yatkın maalesef. Bunu George Orwell'ın 1984 romanından bir pasajla açmak istiyorum şimdi biraz. Şöyle diyordu Orwell kitabında. Ama her zaman, her zaman güç zehirlenmesi olacak.

Gittikçe artacak ve anlaşılması zorlaşacak. Her an zafer coşkusu ve çaresiz bir düşmanı ayaklar altına almanın verdiği haz yaşanacak. Rüya'nın öte yakası da aslında distopik romanlar arasında en bilinenlerden biri olan 1984'ten ilham alınarak yazılmış. Hatta dikkat ederseniz bu güçlü bağlantıyı ana karakterin adında da görebilirsiniz.

George Orr. Tıpkı yazar gibi o da bir gözlemci konumunda. Dr. Haber'daki güç zehirlenmesinin en yakın tanığı.

Üstelik doktor tarafından yapılan her şey kendi rüyaları kullanılarak yapılıyor ki bu da onu insani özelliklerinden sıyrılmış bir araç haline getiriyor. iradesi keçe sayılan bir piyon. Aslında romanın en başında Dr. Haber, Or'un etkili rüyalarını hipnoz teknikleri kullanarak manipüle etmeye başladığında oldukça dikkatli davranıyor ama her etkili rüyanın ardından değişen gerçeklikte öz farkındalığı biraz daha azalıyor.

Mesela nüfus fazlalığına bir çözüm bulmaya çalışırken insanlığın büyük kısmının ölümüne yol açan bir veba salgınının çıkmasına sebep oluyor. Veya dünyaya barış getirmek isterken iş uzaylı istilasına kadar gidiyor. Ama konumunu her seferinde daha da yükselttiği ve yaptıklarının hep daha büyük bir amaca hizmet ettiğine kendine inandırdığı için yanlışlarına karşı körleşiyor. Bu da güç zehirlenmesine kapıldığının en belirgin işareti.

Körlük. Arkadaşlar, uzun ve oldukça yorucu bir gün oluyor. Önce Dr. Haber'ın kliniği, şimdi yeni bölüm kaydı filan derken resmen benim gözlerim kapanmaya başladı.

Ama uyumamalıyım. Ya ben de etkili bir rüya görürsem? Ya geri geldiğimde her şey değişmiş olursa? Hatta ya 111 Hz diye bir şov bile kalmazsa?

Neyse, kendimi daha fazla korkutmadan bir kahve molası vereyim, ayılayım ben biraz. Dönüşte konumuza en uyanık halimizle devam ederiz. Arkadaşlar tekrar hoş geldiniz. Bu kahve molası gerçekten de çok iyi geldi bana uykum tamamen açıldı.

Şimdi siz de hazırsanız Dr. Haber hakkında konuşmaya devam edebiliriz. Üzerinde bu denli durmamızın sebebi aslında yaşadığı durumun güç zehirlenmesinden çok daha ciddi olması. Çünkü hikaye devam ettikçe Dr.

Haber'ın tıpkı bir önceki bölümde Dr. Frankenstein üzerinden de açıkladığımız tanrı kompleksine kapıldığını görüyoruz. Bir önceki bölümümüzde de bahsettiğimiz gibi tanrı kompleksi klinik bir tanı olmasa da genellikle narsisistik kişilik bozukluğunun grandioz yani büyüklenmeci formu için kullanılan bir terim. İlk kez Sigmund Freud'un yakın çalışma arkadaşı olan İngiliz psikanalist Ernest Jones tarafından ortaya atılıyor.

Jones, 1913 tarihli Uygulamalı Psikanaliz Üzerine Denemeler adlı eserinde tanrı kompleksi olan kişiyi bakın şu özelliklerle tanımlıyor. Ulaşılmaz, mesafeli, kendine hayran, aşırı özgüvenli, her şeye gücü yetme ve her şeyi bilme fantazileri olan kişi. Modern psikoloji bu durumu derinlere kök salmış bir kişilik yapısı olarak görüyor. Zira Alfred Adler'ın aşağılık duygusunu telafi etme üzerine kurulu üstünlük kompleksinden daha yoğun ve sanrısal bir kendini beğenmişlik düzeyi bu.

Tanrı kompleksi güç zehirlenmesiyle sıklıkla karıştırılsa da aralarında temel bir ayrım var arkadaşlar. Tanrı kompleksi duruma bağlı olmaktan ziyade bireyin kişiliğinin temel bir parçası. Yani dışsal sebeplerden kaynaklanmıyor, içten geliyor. Aslında gücü elde etmeden önce de var olan kemikleşmiş bir düşünce yapısı olduğunu söyleyebiliriz.

Güç zaten var olan narsisizmi besleyip iyice ortaya çıkan bir şey. Böylece kişi sahip olduğu gücü en başından beri üstün ve özel olduğuna dair inancını doğrulamak için bir araç olarak kullanma şansı buluyor. Öte yandan bu kompleks güç zehirlenmesinin aksine kalıcı da. Kişi gücünü kaybetse bile çeşirilmiş benlik algısını ve aslında her şeyi hak ettiği duygusunu korumaya devam ediyor.

Bu açıdan baktığımızda narsisistik ve tanrı kompleksine yatkın kişilerin büyük güç pozisyonlarına gelmesi oldukça ürkütücü değil mi? Ne var ki hedefleri doğrultusunda başkalarını ve kuralları hiçe sayabilme kabiliyetleri bunu oldukça mümkün hale getiriyor. Hatta kimi zaman onlara bu kudreti atfedenler ironik bir şekilde çevrelerindeki kişiler olabiliyor. Örneğin Hindistan toplumunun sahip olduğu Vaidya Narayana Hari inancı doktorları tanrısallaştırıyor.

İngilizceye çevirisi The Physician is Lord Narayana Himself, The Supreme Healer olan bir mantra bu. Doktorların tanrının vücut bulmuş hali olduğunu savunuyor. Bunun sonucunda da özellikle daha küçük, daha geleneksel bölgelerde doktorların dediği adeta mutlak doğrular haline gelmiş. Hatta başka doktordan ikinci bir fikir almak ilk doktora büyük saygısızlık olarak görülüyor.

Aynı şekilde doktor ikinci bir fikir almak isterse bu da kendisinin özgüvensiz şeklinde değerlendirilip ciddiye alınmamasına sebep olabiliyor. Bu her iki taraf içinde oldukça yıpratıcı bir ilişki dinamiği. Doktorları insani hata yapma haklarından sıyırıp olası yanlış uygulamalara karşı gittikçe körleşmeye sürüklerken hastaları da tedavi yöntemi noktasında kısıtlı bir alana hapsediyor. Doğabilecek olumsuz sonuçlar karşısında hasta ve yakınları kutsallık atfedip ilahlaştırdıkları bu profesyonel tarafından çok büyük bir ihanete uğradıklarını hissedip agresifleşebiliyor.

Elbette doktorluk insan sağlığını ilgilendirdiği ve ölümle yaşam arasındaki ince çizgide duran çok kritik bir meslek olduğu için kadersel görülebiliyor. Doğmak, yaşamak, ölmek ya da ölümden dönmek bunların hepsinde doktorlar belli bir rol oynuyor. Ama aslında kaderimizi etkileyen birçok farklı meslek var. Öğretmenlerimizin, kişiliğimizin şekillendiği yıllarda bize işledikleri öğretiler, değerler sebebiyle bütün hayatımıza sirayet eden bir rolleri var mesela değil mi?

Ya da mimarlar, mühendisler yaşadığımız vakit geçirdiğimiz yerlerin güvenliğinden, afet dayanıklılığından sorumlu. Her icat ve buluş bir diğerine kapı aralıyor. İnsanlığın sınırının ne olduğu, hatta ne olmadığı konusunda ezberlerimizi yeniden yeniden bozuyorlar. Hukukta alınacak yanlış bir karar bir kişinin hayatını karartabilir veya haksız yere cezalandırılacak bir kişi özgürlüğüne kavuşabilir.

Yani aslında mesleklerin de ötesinde her birimizin eylemlerinin diğerlerini etkilediği, iyileştirdiği veya zarar verdiği bir zincirin halkasıyız biz de. Bazen tıpkı Haber'de olduğu gibi yaptığımız iyiliğin veya verdiğimiz zararın da boyutunu objektif olarak değerlendiremiyoruz üstelik. Doktorların tanrısallaştırılması durumu aslında medyada çok sık karşımıza çıkan ve Dr. Frankenstein'ı da içine alan tanrı kompleksli doktor karakteriyle bağdaştırılabilir.

Mad Scientist yani çılgın bilim insanı ve Sympathetic Monster yani sempatik canavar ikilisi çeşitli eserlerde kendisine zaten fazlasıyla yer bulmuş durumda. Modern sinemanın, korku türünün dönüm noktalarından biri sayılan Dr. Caligari'nin muayenehanesinden tutun da günümüzde çocuklara yönelik çizgi film Phineas and Ferb'deki Dr. Doofenshmirtz'e kadar bu ikilinin örnekleri tekrar tekrar medyada yer alıyor.

Çılgın bilim insanı eserlerde genellikle iyi niyetli ve orijinal fikirlerle deneylerine başlayıp daha sonrasında büyük icadı sayesinde dünyada tanrı gibi bir rol aldığına inanan kişi oluyor. Bu icat genellikle bahsettiğimiz sempatik canavar. Çılgın bilim insanının aksine empati kurabildiğini gösteren ve ona hükmeden bu bilim insanına karşı çıkmaya çabalayan bir canavar. İşte bu ikilinin bir bakıma rüyanın öte yakasında da bulunduğu söylenebilir.

Ama aslında diğer eserlerde gördüğümüzden biraz daha karmaşık bir ilişki var Dr. Haber ve George Orr arasında. En başta Dr. Haber'ın yarattığı bir canavar filan yok.

Aynı şekilde kitabın sonuna kadar bilimsel bir buluşu da yok. Üstelik Orr, kitapta kendisini buna özellikle inandırmaya çalışıyor. Ama o çılgın bir bilim adamı değil, bir fanatik de değil. Epey aklı başında biri.

Ya da öyleydi. Ve o bir hayırsever. Amaçları iyi değil mi? İnsanlığın yaşamını iyileştirmek istiyor.

Bu yanlış mı? Ama tabii ki kitabın genelinde çılgın bilim adamı tanımına tam uymaması sonunda buna yaklaşmadığı anlamına gelmez. Dr. Haber, Or'un hipnoz ve manipülasyonlara karşı çıkması üzerine The Augmentor yani arttırıcı adını verdiği bir makine icat ediyor.

Bu makine sayesinde Or'un rüyalarının etkisini arttırıyor ve rüyasında ne gördüğünü hipnotik telkin yoluyla manipüle edebiliyor. Ardından bu rüyaları kendi çıkarına kullanmaya başlıyor. Hikayenin bu noktasında Dr. Haber'ın tanrı kompleksine sahip olduğunu artık kabullenmekten başka şansımız yok.

Bunu da yine Or üzerinden vermiş Ursulo Le Guin. O iyi bir adam biliyorsun. Niyetleri iyi. Ama yığınla insanla tanrıcılık oynamak doğru değil.

Tanrı olmak için ne yaptığını bilmen gerek ve herhangi bir iyilik yapabilmek için sadece haklı olduğuna ve niyetlerinin iyi olduğuna inanmak yetmez. Temasta olman gerekir. O temasta değil. Onun için başka hiç kimsenin, hiçbir şeyin bile kendine ait bir varoluşu yok.

Dünyayı yalnızca kendi amacına giden bir araç olarak görüyor. Bu iyi bir adam olmak değil. Bu bir canavar olmak. O çıldırmış.

Eğer benim gibi rüya görmeyi başarırsa hepimizi de beraberinde götürebilir. Ne yapmalıyım ben? George Orr da aynı Dr. Haber gibi kendi rolünü tam anlamıyla üstlenmemiş.

Sempatik canavar rolünün getirdiği proaktifliği çok geç olana kadar sergilemiyor. Dr. Haber'in yaptıklarına pasif kalıyor, izin veriyor. İnsanlar ve uzaylılar arasında savaş çıkması gibi ekstrem bir durum oluşana kadar hiç tepki göstermiyor.

Ayrıca alışılmış sempatik canavarların aksine kendisi Dr. Haber'ın icadı değil. Ama etkili rüyalarının Dr. Haber tarafından manipüle edildiğini göz önünde bulundurursak, istemsiz olarak bir canavar gibi konumlandırıldığını söyleyebiliriz herhalde.

Başta bu duruma ihtimal vermemesi Dr. Haber'ın konumuna ve zekasına duyduğu saygıdan kaynaklanıyor. Bazen insanlara bu kudreti atfedenlerin çevrelerindeki en yakın kişiler olduğundan bahsetmiştik az önce. Fakat Haber'ın yaklaşımı ve çözümleri çoğu zaman çok yüzeysel.

Bunun bir örneğini kitapta Or'un partneri olan Heater Lelake üzerinden görüyoruz. Heater başarılı bir avukat, aynı zamanda da melez. Or, onunla Dr. Haber'i durdurma amacıyla bir avukat tutmaya karar verdiğinde tanışıyor.

Özgüvenli, zeki, sözünü hiç sakınmayan bir kadın. Or onun bu özelliklerine aşık oluyor ve evleniyorlar. Dr. Haber açlık sorununu çözdüğü gibi ırkçılığı da yok etmek istiyor ama bunu tıpkı veba salgınında olduğu gibi çok genel bir yöntemle ele alıyor.

Dünyadaki tüm insanları aynı rengi yani griye çeviriyor. Ama Or'un bu rüyası sonrasındaki gerçeklikte Hither tamamen yok oluyor. Irkına bağlı deneyimleri, gelenekleri, görüşleriyle kişiliği ve mizacı oluşmuş Hitler'ın bunlardan eksik şekilde var olması mümkün değil. Haber'ın sorunlara getirdiği çözümler üstenci tavrını çok iyi yansıtıyor çünkü aslında yaptığı şey ırkçılığı ortadan kaldırmak değil.

Zira ırkların hiç olmadığı bir dünyada böyle bir ahlaki ikileme de gerek kalmıyor. Haber, insan doğasının en acı verici sorunlarından birini olgunlaşma veya karşılıklı anlayış yoluyla çözmeyi denemek yerine sorunun kaynağı olarak gördüğü farklılığı denklemden tamamen çıkarıyor. İnsanlığın karmaşıklığıyla ve tarihiyle yüzleşmektense bu geçmişi toptan silmeyi tercih ediyor. Onun için çeşitlilik, düzeltilmesi gereken bir anomali, adeta bir sistem hatası.

Hayter'ın güçlü kişiliği, sivri dili, özgün karakterinin yok oluşu, Hayber'ın iyileştirme arzusunun aslında ne denli yıkıcı, ne denli totaliter bir dürtüğe dönüştüğünün en somut kanıtı. e haliyle bu iyiliğin değil, radikal bir kontrol arzusunun ve yüzeyselliğin zaferine dönüşüyor. Ama Haber'ın bu radikal kontrol arzusunun vardığı nokta onun sonu oluyor arkadaşlar. Kendi tanrısallığına o kadar inanıyor ki, Or'un etkili rüyaların sadece pasif bir taşıyıcısı, asıl vizyonerin ise kendisi olduğuna karar veriyor.

Arttırıcı makineyi, gerçekliğe mükemmel ve nihai düzeni getirecek basit bir rüyayı görmek için bizzat kendi üzerinde kullanmaya kalkıyor. Bu da onun kitaptaki son ve en büyük hatası. Or'un zihni dünyayı olduğu gibi kabul eden bir denge merkezi iken, Haber'in zihni kibir, analiz ve kontrol takıntısıyla dolu. Bu bilinç makineye bağlandığında düzeni değil, mutlak bir kaosu tetikliyor.

Evren bükülüyor. Zaman ve mekan kayboluyor. Ve Haber her şeyi düzeltmek isterken hem dünyayı hem de kendi zihnini onarılamaz bir şekilde parçalıyor. Ancak Leguin okuyucusunu bu yıkım ortasında bırakmıyor.

Hatta roman görece umutlu bir finalle tam da Or'un temsil ettiği ve Leguin'in çokça ilham aldığı Taoist yani kabul ediş felsefesiyle bitiyor. Haber'ın kaotik rüyasından geriye kalan dünya tuhaf, kırılgan ve uzaylılarla dolu bir yer. Ama en azından arttırıcı makine yok olmuş durumda. George Ors'a her şeyini kaybetmiş.

Hatta etkili rüya görme yeteneğini bile yitirmiş. Sonra hiç beklemediği bir anda bir dükkanda Hater'ın farklı bir versiyonuyla karşılaşıyor. Bu Hater, Haber'ın yarattığı gerçeklikler onunla beraber yıkıldığı için artık gri değil. Ama eski halinden de bir hayli uzak.

Eskiden eşi olan George Orr'u tanımıyor bile. Fakat Dr. Haber'ın aksine Orr, onu geri getirmek için rüya görmeye ya da gerçekliğe müdahale etmeye çalışmıyor. İkisini ayıran da bu zaten.

Durumu kabulleniyor, gülümsüyor ve her şeye yeniden başlama cesaretiyle haterla tanışmak için küçük bir adım atıyor. Hayatı olduğu haliyle yaşıyor ve kararlarını kendisi adına veriyor. Sonuçlarını kesin kes gibi belirlediği, kendine hizmet eden katı bir amaç için değil. İşte yazar Le Guin burada mütevazı ama umut verici bir kapanış yapmış.

Kitabın esas ismi Cennet'in torna tezgahı anlamına geliyor. Hani Türkçede de vardır ya aynı tornadan çıkmış filan denir. Bazen kusursuzluk sandığımız şey ve bunun uğrunda takındığımız kontrolcü tutum bize düşlediğimiz cenneti getirmeyebilir. İnsanlığın kusurlarını onlarla cesurca ve aynı derinlikte yüzleşmeden silmeye çalışmak eninde sonunda insanlığın kendisini silmekle bir, Hatalardan ders çıkarmak, olgunlaşmak ama geçmiş hesaplı kalmadan özgürce akışta kalmayı bilmek gerek.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)