Podcast

211- Kendine Ait Olmak

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

111 Hz'in bu bölümünde, hepimizin zaman zaman içine düştüğü o tanıdık hissi inceliyoruz: Bir yere, bir topluluğa ve hatta kendimize bile ait hissedememe hali. Antik kabilelerden modern şehirlere, dijital kalabalıklardan kendi iç dünyamıza uzanan bu yolculukta, aidiyet duygusunun nasıl değiştiğine ve kendine ait olmanın ne demek olduğuna bakıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Aslı Candaş

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.393 kelime · ~12 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.

Hadi başlayalım. Buradayım, buradayım, buradayım. Ben de sizi bekliyordum arkadaşlar. Nerede kaldınız?

Az kalsın kaçırıyordunuz meseleyi. Bakın burada birçok kişi nefeslerini tutmuş Yeşim Sarayı'nın kalbinde bekliyor. Çünkü Büyük Usta Uğvey yüzlerce yıllık geleneğe uyup ejderha savaşçısını seçecek. Ve o kişi krallığa mutlak kurtuluşu ve huzuru getirecek.

Transkriptin tamamını oku

Acaba kim olacak? Bence şu rakun ama sahadaki kertenkele de çok iddialı duruyor. Şimdi siz de ne diyorsun Barış sen de... Pardon şey çekilebilir misiniz?

Sadece bir bakabilir miyim? Ne oluyor ya? Sahnenin ortasına panda düştü. Olacak iş değil.

Sensin. Sen ejderha savaşçısın. Ne? Panda mı?

Ama nasıl olur? Ben değilimdir. Ben sadece bir pandayım. Sensin Po.

Sensin Emre. Garip bir şeyler oluyor arkadaşlar. Po artık bir ejderha savaşçısı. Evet arkadaşlar yani eminim ki kimse Poe'nun bir kahraman olacak kapasitesi olduğunu filan düşünmüyordu.

Hatta kendisi bile. Fakat Oogway bundan emindi. İnsan nasıl görmek isterse o şekilde görür Barış. Poe onu ilk seçtiğimde kendini atletik olmayan tombul ve beceriksiz bir panda olarak görüyordu.

Evet hala da öyleyim. Poe savaşçıların arasında olmalıydı. Oraya aitti. Çünkü bu dünyada tesadüf diye bir şey yoktur.

Gerçekten yoktur. Bir meşe palamudu ancak kudretli meşe olabilir. Ben mi? Kiraz ağacı olamaz.

Kudretli bir meşe mi? Onun olması gereken şeye dönüşmesine izin vermelisin. Evet sevgili arkadaşlar Kung Fu Panda'nın hikayesi kiminizin aşina olduğu bir hikaye olabilir. Kendisi bir noodle restoranında garson olarak çalışırken Usta Oogway tarafından ejderha savaşçısı seçiliyor ve onun bir Kung Fu savaşçısı olma yolculuğunu hep birlikte izliyoruz.

Sakar ve obur bir panda olduğu için de pek tabii kimse onun bu becerilere sahip olduğunu düşünmüyor. Yine de Usta Oogway tam tersine inanıyor. İşte bugün sizinle bu hikayenin ana temalarından olan biraz soyut ama bir o kadar da gerçek bir konudan bahsedeceğiz. AİT OLMAK YA DA OLAMAMAK Herkesin zaman zaman farklı sıklıklarla yaşadığı bir durumdur bu.

Bir yere, birine veya bir topluluğa ait olamama hali. Nice filmlerin, nice kitapların, şarkıların konusu olmuştur bu değil mi asırlar boyunca? Doğduğunuz kent size biraz küçük gelmiştir belki ya da fazla kalabalık. Ya da belki de kim zaman aynı masada oturduğunuz, aynı dili konuştuğunuz insanların arasında bile kendinizi bir yabancı gibi hissetmiş olabilirsiniz.

Mesela bazen öyle anlar geliyor ki tamam diyorsun ya ben bu aileye ya da ne bileyim işte bu ülkeye ya da bu fikre aitim gerçekten de. Ama sonra bir de bakıyorsunuz o bağlar gevşiyor. İnsanlar uzaklaşıyor, kentler değişiyor ve biz yeniden o tanıdık hissin içine düşüyoruz. Ben aslında nereye aitim?

Bugün gelin bu hissin izini birlikte sürelim. Önce zamanı biraz geriye saracağız. İnsanlık tarihinin en başına yani henüz şehirlerin veya sınırların bile olmadığı bir zamana eski insanlar için ayetlik duygusu şimdikinden biraz daha farklıydı. Biliyorsunuz topluluklar küçük kabileler halinde yaşıyordu o zamanlar.

Birlikte avlanıp birlikte barınıyorlardı. Geceleri bir ateşin etrafında toplanıp hikayeler anlatıyorlardı. Tehlikelere karşı hep birlikte nöbet tutuyorlardı. Her şey ortak bir yaşamın parçasıydı.

Yiyecek, güvenlik, hatta korku bile. Çünkü tek başına insan doğanın karşısında savunmasızdı. İşte bu yüzden aidiyet aslında bir güven duygusuydu. Yani ben yalnız değilim diyebilmekti.

Sonra tarım başlayınca toprak asıl merkez haline geldi. Artık bir yere kök salmaları gerekiyordu insanların. İşte o zamandan itibaren doğa sadece yaşanılan bir yer değil, sahip olunan bir şeye dönüştü. Böylece aidiyet duygusu da ilk kez bir mülkiyete bağlandı.

Bu mekansal bağlanma bir yandan kim olduğumuzu da belirliyordu. Yani ''Buradansın'' ya da ''Bunlardansın'' türündeki cümleler bize bir takım kimlikler inşa etmeye başlamıştı. Örneğin ülkelerin kendilerine ait bayrakları, renkleri, simgeleri oluşmuştu. Artık sınırların daha net olması bir yandan da bize kim olamayacağımızı gösteriyordu ve bu çelişki Yüzyıllar içinde büyüdü.

Şehirler, sınırlar, göçler derken ait olmak kültürel ve ideolojik bir hale dönüştü. Yani aynı geçmişi ve aynı hikayeyi paylaşmakla birbirine bağlanabiliyordu artık insanlar. Bu birlikte var olma ihtiyacına da eşlik ediyordu. Biraz daha ileri sarıp bugünlere geldiğimizde ise ait olmanın şekli bambaşka bir hale geldi.

Artık aynı mahallede oturmasak da aynı masada buluşmasak da bir topluluğun parçası olabiliyoruz. Malumunuz fiziksel yakınlık yerini neye bıraktı? Dijital yakınlığa. Bir zamanlar o ateşin etrafında birbirimize anlatıp durduğumuz hikayeleri bugün nerede anlatıyoruz?

Sosyal medyada. Ama fark ettiniz mi? Ne kadar çok bağ kurarsak kuralım içimizdeki o ait olamama duygusu hala geçmiyor. Olmadık zamanlarda ortaya çıkıyor.

Çünkü modern çağın paradoksu da şu. Herkesle bağlantıdayız ama bağ kurma konusunda zaman geçtikçe köreliyoruz. Aslına bakarsanız köklerimiz hala aynı şeyi arıyor. Hala görülmek, anlaşılmak, bir topluluğun parçası olmak istiyoruz.

Belki kulak aşinalığınız vardır Maslow'un meşhur piramidine. İşte Amerikalı psikolog Abraham Maslow'un 1943 yılında yayınlanan ünlü çalışmasına göre ait olma duygusu insanın en temel ihtiyaçlarından biri. Hatta yeme içme güvenlikten hemen sonra geliyor. Buradan da görüyoruz ki insan sadece hayatta kalmak için yaşayamaz.

Varlığının başkası için de bir anlam ifade etmesini ister. Yani bağ kurmanın verdiği sevgiyi, duygusal güveni arar. Peki ne olabilir günümüzde aidiyetsizliğe sebep olan şey? Dijital çağa geçişle artık hayatımızda çok fazla seçenek, ses, karşılaştırma var.

Hayat hiç olmadığı kadar hızlı akıyor. E bizim de ayak uydurmamız gerekiyor doğal olarak. İnsanlar bir yerlerde kalabilmek için sabır gösteremiyor. Hemen bir sonraki.

Şu soruyu siz de elbet bir noktada sormuşsunuzdur. Daha iyisi var mı? Hep bir arayış halindeyiz yani. E böyle olunca da hiçbir yerde tam kalamıyoruz.

Hiçbir şeyin içine tam olarak giremiyoruz. Hatta Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman bu zamana akışkan modernit ediyor ve şu şekilde ifade ediyor. Bize ait bu dünyadaki hemen hemen her şey durmaksızın değişiyor. Takip ettiğimiz akımlar ve ilgilendiğimiz konular, hayal ettiklerimiz, korktuklarımız, ümitlenme ve endişelenme nedenlerimiz, bizi daha mutlu edecek fırsatlar ve mutsuz edecek tehditler üzerimize yağar ya da yanımızdan geçip gider ve yer değiştirirler.

Çoğu zaman bütün bunlar öyle hızlı ve seri gerçekleşir ki onları yönetmek, gidişata yön vermek ya da müdahale etmek için işe yarar bir şey yapmak gelmez elimizden. Bauman'ın bu sözleri aslında hepimizin günlük hayatında deneyimlediği bir gerçeği de gösteriyor bize arkadaşlar. O da şu. Sabit kalmak artık neredeyse imkansız.

Her şeyin bu kadar akışkan olması da bizi ister istemez yüzeyselleştiriyor. Çünkü derinleşmek zaman ister, emek ister. Ama biz daha derinleşemeden bir sonraki dalga geliyor. Böyle olunca da hiçbir yerde tam olarak kök salamıyoruz.

Hiçbir şeye bütünüyle ait hissedemiyoruz. Modern köksüzlük denen şey tam olarak bu. Bir yandan sonsuz bir özgürlük hissi, öte yandan sonsuz bir dağılma hali. Ve bu ikisinin arasında sıkışan insan kendine bir yer ararken aslında giderek daha fazla yoruluyor.

Bahsettiklerimiz öyle gösteriyor ki insanın aidiyetsizliği çoğu zaman yanlış yerde olmaktan değil, aynı anda çok fazla yerin arasında dağılmaktan kaynaklanıyor. Enerjimizi dış dünyadan gelen senslere bu denli verince de içimizde olanları anlayacak, fark edecek dikkatimiz kalmıyor. Ve böylece de kendimize bir mesafe koyuyoruz aslında. Ama insanın öncelikli olarak kendine ait olma ihtiyacı var elbet.

Dışarıda değil, içeride bir yer edinme hali yani. Çünkü kendimizden uzaklaştıkça dünyada yabancı bir yer gibi olmaya başlıyor. Peki bunu nasıl yapabiliriz? Yani nasıl daha kendimizde kalabiliriz?

Kim ya bu? Kaydın ortasında geldi. Ben asla ejderha savaşçısı olamayacağım Barış. Çok yeteneksiz, şişko ve sakarım.

Onları bir görsen nasıl püş püş püş püş hareket yapıyorlar. Ben asla onlar gibi olamam. Sanırım vazgeçeceğim. Noodle yapmaya geri döneceğim.

En azından bildiğim alan. Dur dur dur bir sakin ol. Geç şöyle otur bakalım. Senin onlara benzemene gerek yok poğucu.

Hatta tam da bundan bahsedecektim. Arkadaşlar sanırım durum biraz acil. İsterseniz Po biraz sakinleşsin önce, sonra biz kaldığımız yerden devam ederiz. Evet arkadaşlar, merak ediyorsanız Po artık kendini daha iyi hissediyor.

Ona da söyledim. Hikayesindeki asıl yolculuğu dövüş sanatını değil, aslında kendini anlamayı öğrenmek. Becerilerini keşfetmesi ve sadece ona ait olan yolu bulması gerekiyor. Aradan önce bahsedeceğim şey de tam olarak buydu zaten.

Zira aidiyet duygusunu sağlayan şey birilerine ya da bir şeye doğru gitmek değil. Daha çok kendimize doğru gelmek olabilir. Kendine ait olmak yani. Bu bir yere, bir gruba veya bir etikete bağlanmaya ihtiyaç duymadan kendi varlığında huzurlu ve güvende hissetmek demek aslında.

Yani dış dünyada olan herhangi bir şeye ya da herhangi bir insana bağlı kalmadan iç dünyamızla dürüst bir ilişki kurmak, derin bir ilişki kurmak. Bazen başkalarına uyum sağlarken buluyoruz kendimizi değil mi? Onların beklentilerini, onların hızına, onların gündemine göre yaşadığımızı fark ediyoruz ve bir de bakmışız kendimizden çok kilometrelerce uzaktayız. Ve dönüş rotasını da bir türlü bulamıyoruz, kayboluyoruz uzaydaymışız gibi.

Hepimizin farklı hayatları ve dolayısıyla da farklı ihtiyaçları olsa da neyse ki bizi aidiyet hissine götüren bazı ortak yollar da var. Öncelikle aidiyet arayışımızın büyük bir kısmını kendini tanımak belirginleştiriyor arkadaşlar. Bu özellikle de sosyal medyadan oldukça aşina olduğumuz bir konsept ve yapması çok kolaymış gibi bir yanılgıya düşebiliyor insan. Sanki karşımıza çıkan ilk kişilik testini çözdüğümüzde kim olduğumuzu hemen anlayıverecekmişiz gibi.

Oysa bu sürekli devam eden bir keşif süreci. Üstelik cevaplar her zamanda yanı başımızda değil. Meditasyon ya da günlük tutma gibi bir takım pratikler bizi daha derin düşünmeye teşvik edip farkındalığımızı artırma konusunda yardımcı olabilir elbette. Fakat çok önemli bir nokta daha var ki, o da olaylara yaklaşımımız.

Tasha Yurik adlı psikolog ve yazar bir kişi, bu yolculukta soru sorarken çok basit bir değişim yapmamızı bize öneriyor. neden sorusunu ne sorusuyla değiştirmeyi. Bir şeyin nedenini anlamaya çalışmak bizi kapana kıstırırken diğerinin ilerlememizi sağladığını söylüyor ne sorusunun. Bunu pekeştirmek için verdiği örnekler arasında Jose adında bir adamın hikayesi de var.

Kendisi eğlence sektöründe çalışan, deneyimli biri fakat işinden doğrudan söylemek gerekirse nefret ediyor. Onun yerinde bir başkası olsaydı bu durumun içinde sıkışıp şu soruya cevap aramaya çalışırdı değil mi? Neden bu kadar kötü hissediyorum? İşte bunun yerine Jose kendine beni kötü hissettiren durumlar ne?

Ve bunların ortak noktaları neler? sorusunu soruyor. Ve çok kısa bir zamanda da bu işte hiçbir zaman mutlu olamayacağını anlıyor. Devamında da yeni ve çok daha tatmin edici bir işe girme cesaretini buluyor kendinde.

Çünkü artık ne aradığını da biliyor. Şimdi bu örnekte olduğu gibi bu yolculukta doğru soruları sorabilmek çok büyük bir öneme sahip. Fakat dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki hem sorular hem de cevaplar dürüstlük istiyor. Aslına bakarsanız cesaret gerektiren bir dürüstlük.

Çünkü sadece neyi sevdiğimizi değil, aynı zamanda bizim neyi korkuttuğunu, ne zaman öfkelendiğimizi, hangi durumlarda suratımıza bir maske takıp dolaştığımızı görmemiz gerekiyor. Zira kendini tanımak her zaman öyle hoş bir süreç değil arkadaşlar. Özellikle de yetişkinliğimizin ilk çağlarında çok sabırsız olabiliyoruz. Kırılgan, kıskanç, değersiz hissedebiliyoruz kendimizi.

Ama tabii her şey bu yolun bir parçası. Bakmak istemediğimiz yerlere bakmaya başlayınca aynanın karşısında çıplak kalıyoruz. Maskemiz düşüyor bir nevi. İşte o savunmasız anlarımızda gözlerimizi hiç kaçırmadan aynaya doğrudan bakabildiğimizde kendimize aidiyet yolculuğumuz da başlıyor.

Fakat bu yolculuğu tek başımıza yapmıyoruz tabii ki. Etrafımızdaki bir sürü ses bize eşlik ediyor. Toplum hepimizden bir şeyler bekliyor. Mesela sinemada sessiz olmalısınız.

Sabah saat 9'da ofise gelmediyseniz çok geçerli bir sebebiniz olmalı. Ya da bir aile yemeğinde sevmediğiniz dayınızın yüzüne hissettiklerinizi söylememelisiniz doğrudan. Bize doğruyu veya iyiyi gösteren bir sürü ses var kafamızda öyle değil mi? Bu sesler kesinlikle size ait değil.

Ve o sesleri içeriye siz buyur etmediniz. Ama tabiri caizse kafanızda hiç kira filan vermeden yaşıyorlar o sesler. gibi sorular soruyor mesela bu sesler. İşte insan kendini tanımaya başladıkça bunları ayrıştırmaya da başlıyor.

İçsel bir bahar temizliği gibi bu adeta. Ve işte ancak böyle bir temizlikten sonra yeni bir başlık açabiliyoruz. Ve diyoruz ki, peki benim sesim ne diyor? Bu soru sanıyorum ki kırılma anlarını yaratan faktörlerden bir tanesi.

Çünkü çıkacak cevaplara ne alışkınsınız ne de onlarla ne yapacağınızı biliyorsunuz. Düşünsenize yıllardır el emeği göz nuru işlenmiş bir kimliğiniz var. Çoğunlukla sizin dışınızdaki kişilerin eli değmiş. Peki bundan sıyrıldığınızda o zaman ne olacak?

Biliyorum biraz ürkütücü duyuluyor ama varlığımızın en özgürleştirici yolculuğu başlıyor bir yandan da. Şöyle olmalısın diyor hala etrafımızdakiler ama bizim onu algılayışımız değişiyor. Amerikalı psikolog Carl Rogers da şu şekilde açıklıyor. İlginç paradoks şu ki, kendimi olduğum gibi kabul ettiğimde değişebiliyorum.

Kendi sesine kulak verdikçe dünyayı susturmaya çalışmıyorsun artık. Sadece hangi sesin sana ait olduğunu ayırt ediyorsun. Bir heykeltıraşın fazlalıkları atıp yontması gibi. Kendimizi bizim dışımızdakilerden sıyırıyor oluyoruz.

Ama tabi bu etrafımızdaki herkesi kendimizden uzaklaştırmak, yola yalnız başımıza devam etmek anlamına gelmemeli. İnsan tabii ki bu yolculuğunda etrafında onu anlayan, onu dinleyen, olduğu gibi kabul eden insanlara da ihtiyaç duyuyor. Şair John Danny'nin de dediği gibi, hiç kimse bir ada değildir. Yani herkes birbiriyle bir şekilde bağlıdır ve insan ancak bir diğeriyle ilişki kurarsa anlamlı bir varoluşu olduğunu hissedebilir.

Roy Baumeister ve Mark Leary'nin 1995'te yayımlanan bir makalesine göre insanlar uzun vadeli, şefkatli ilişkiler ve duygusal olarak olumlu etkileşimler arıyor. Yani aslında aidiyet böylece ben kimlerle birlikteyim sorusuyla da şekilleniyor. Kimlerin sizi gerçekten anladığını, kimlerin sadece alışkanlıktan yanınızda durduğunu veya sizi olduğunuz haliyle kabul ettiğini ayırt ediyorsunuz. Çünkü bizi gerçekten duyan, bizi olduğumuz şekilde kabul eden insanlar yanında daha az savunmaya geçiyoruz, daha az rol yapıyoruz, daha az sahte hissediyoruz.

Bu farkındalığın sonucunda ister istemez bazı bağlar kendiliğinden gelişiyor, bazıları ise daha da bir güçleniyor. Aslında o konforlu güvenli alanını çok seven bir insan için çok keyifli bir değişim gibi durmuyor bu. Hatta dışarıdan bakan biri çevremizin değiştiğini düşünebilir. Ama aslında olan şu.

Siz kendinizi daha doğru bir yerde konumlandırdığınız için hayatınızdaki insanlar da yeni yerlerini pozisyonlarına alıyorlar. En basit tabirle o bağ kendi ömrünü tamamlamış oluyor ve etrafınızda size iyi gelen insanlar kalmaya başlıyor. Bu yüzden çevremizde olan bitenler çoğu zaman bizim bir yeri ya da birilerini terk etmemizle ilgili değil, bizim artık başka bir frekansta olmamızla ilgili. Bahsettiklerimiz pek tabii ki öyle bir gecede falan olabilecek şeyler değil.

Modern zamanlar bize hemen değişmemiz, kendimizin hemen daha iyi bir versiyonuna ulaşmamız yönünde bir baskı yapıyor. Fakat tam aksine bazı şeyler ancak zamanla olgunlaşır arkadaşlar. İnsanın kendi içindeki düğümleri çözmesi, hangi sesin kendine ait olduğunu tam olarak ayırt etmesi, çevresiyle ilişkisini yeniden şekillendirmesi gibi şeyler, hepsi sabır isteyen süreçler. Bir anda aydınlanma yaşamıyoruz.

Daha çok böyle küçük küçük fark edişler oluyor. Sonra bir de bakıyoruz 3 ay önce aynı durumda bambaşka bir tepki vermişiz. Bir sabah uyanıp artık kendimi buldum falan demiyoruz. Daha çok şöyle gelişiyor olaylar.

Sanki artık kendime biraz daha yakınım, biraz daha yaklaşıyorum. İşte bunu söyleyebilmek, bunu anlayabilmek bence çok kıymetli bir şey arkadaşlar. Siz kendi otantikliğinizle hayatınızı yaşadığınızda diğer insanlara da ilham oluyorsunuz. Bunun için dünyanın en iyi parçalarını bestelemenize, en güzel resimleri yapmanıza ya da ölümcül bir hastalığa çözüm bulmanıza falan gerek yok.

Bazen değişim çok gündelik çok basit olabilir. Bu, kimi zaman sevmediğiniz bir şeye hayır diyebilme cesareti, kimi zamansa her şeye rağmen sevdiğiniz bir şeye tutkuyla devam edebilme gücünü bulmak. Bir yere ya da bir gruba ait olmaya çalışmak için harcadığımız enerjinin aksine, kendine ait olmak en güçlü bağları kuruyor. dış dünyadan ibaret olmayan özümüzle aramızdaki gerçek bağ.

İşte o zaman hiçbir yer bize yabancı gelmiyor artık.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)