
2.921 kelime · ~15 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığımız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.
Hadi başlayalım. Arkadaşlar hoşgeldiniz. Bölümü böyle biraz kısık bir sesle açtığımın farkındayım ama 111 Hertz'ın bu bölümünde biraz risk alarak sizi bir masal evrenine getirdim. Masal evreni nasıl riskli olabilir dediğinizi duyar gibiyim ama hatırlatayım şu anda bir peri masalının içinde değiliz.
Şu anda The Evil Queen'in yani Pamuk Prenses masalından bildiğimiz o kötü kraliçenin şatosuna sızmış bulunmaktayız. Tabii sırf heyecan olsun diye bölümü burada açmıyorum. Peşinde olduğum bir şey var. Ya da biri demeliyim belki de.
Kendisi kraliçe içinde oldukça değerli biri olduğundan şu anda çok büyük bir tehlike altındayız anlayacağınız. Kimseye görünmeden doğru odayı bulmamız gerekiyor. Geldik galiba. İşte burada.
Ağır bir örtünün altına gizlemiş onu kötü kraliçe. Ama bizi kandıramaz. Ayna ayna, söyle bana. Merak edenlerin en meraklısı kim bu dünyada?
Hmm, yeni bir sima. Sen de kimsin bakalım? Ben Barış'ım. O halde sorunun cevabı sensin Barış.
Senin ilgin neyse benimki de o. Sen neyi görmek istersen ben sana onu sunarım. En çok merak eden ve meraklarını en korkusuzca takip eden kişi senden başkası değil. Bunu beni memnun etmek için mi söylüyorsun yoksa?
Eminim kraliçe burada olsa farklı bir cevap dökülebilirdi ağzından. Asla! Ben senin yansımanım, unuttun mu? Ben senin.
Biz aynı kişiyiz. Dur bir dakika, dur. Buraya geldiğimde sen büyülü bir aynaydın. Kraliçenin büyülü aynası.
Şimdi ben olduğunu mu iddia ediyorsun? Bu odaya sen geldin ve benim aracılığımla kendine bakmayı tercih ettin. Sana sadece kendini daha iyi görebilmen, sesini açıkça duyabilmen için bir şans tanıyorum. Zaten sihrim de burada yatıyor.
Evet, aynaya baktığımızda sadece kendimizi gördüğümüzü sanırız. Ama ya ayna bizi çok iyi tanıyıp kusursuz bir şekilde kopyalarsa ve bir süre sonra karşımdakinin bir ayna olduğunu unutursam? Gözlerime bakan bu yansıma, jestlerimi, nefes alışızlığımı, hatta şu anki şaşkınlığımı dahi milimetrik bir uyumla bana geri sunuyor. Neredeyse ürkütücü.
Büyülü aynayla biraz sohbet edebiliriz diye düşünmüştüm oysa. Ama tek duyduğum şey kendi sesimin yankısı. En iyisi burada yakalanma riskini daha fazla almadan stüdyoya dönelim. Sizinle orada tekrar görüşürüz arkadaşlar.
Evet arkadaşlar ne kadar etkileyici olsa da şatonun o karanlık kasvetli atmosferinden stüdyomuzun o sıcak canlı ortamına dönmek gerçekten güzel. Eee beraber ilginç bir yolculuk yaptık ve biraz tuhaf garip bir etkileşim yaşadık diyebiliriz değil mi? Büyülü aynayla daha farklı bir karşılaşma umarak gitmiştim açıkçası oraya ama o da her aynayla aynı işlevi gördü esasında. Yansıtmak.
Bu da konuşmak istediğim başka bir konuyu düşündürdü bana. Hatırlarsanız Rüyanın Öte Yakası diye bir bölümümüz var. Orada ayna nöronlardan bahsetmiştim. Ama mirroring yani aynalama kavramı psikolojide çok daha geniş bir çerçevede kullanılıyor.
İşte ben de bugün bizi birbirimize bağlayan bu mucizevi ama dikkat edilmezse bir o kadar da tehlikeli olabilecek mekanizmanın derinliklerine inmek istiyorum sizinle. Öncelikle bu ayna nöronların üzerinden bir kez daha geçelim isterseniz arkadaşlar. Zira kendileri modern nörobilimin en etkileyici keşiflerinden biri olarak kabul ediliyor. Hikayemiz 1990'ların başında İtalya'daki Parma Üniversitesi'nde başlıyor.
Neurobilim uzmanı Giacomo Rizzolatti ve ekibi makak maymunlarının beynindeki hareketten sorumlu nöronları incelerken ventral premotor kortekste beklenmedik bir durumla karşılaşıyorlar. Deney sırasında bir araştırmacı eline herhangi bir yiyecek aldığında o eylemi izleyen maymunun beynindeki nöronların sanki yiyeceği kendisi elinde tutup yiyormuşçasına şiddetle ateşlendiğini fark ediyorlar. Ve bu keşfin devamında araştırmacılar beynimizin sadece kendi eylemlerimizi yönetmekle kalmadığını, başkalarının eylemlerini de sanki biz gerçekleştiriyormuşuz gibi simüle ettiğini kanıtlamışlar. Bu özel hücrelerin önemli bir fonksiyonu var elbette.
Taklit yoluyla öğrenmenin temelini oluşturuyorlar. Hatta daha da önemlisi theory of mind olarak geçen zihin kuramında ustalaşmamızı mümkün kılıyorlar. Yalan mı blöf mü bölümünde bahsettiğimiz bu incelikli sistemi kısaca anlatmak gerekirse, bir başkasının duygularını, zihinsel durumunu ve en önemlisi de niyetini anlama yeteneği olduğunu söyleyebiliriz. Evrimsel süreçte topluluklar içindeki uyumu, güveni sağlamak ve tehlikeleri kolektif olarak sezebilmek amacıyla gelişen bu stratejik kapasite bugün empati kurmamızı, bir konseri ya da bir spor müsabakasını izlerken yoğun bir heyecan duymamızı sağlayan temel biyolojik mekanizma.
Ayna nöronlarımız izlemekle yapmak arasındaki zihinsel farkı neredeyse siliyor. Zira bu mekanizma aynı zamanda izopraksi olarak adlandırılmış. Yani eşit eylem. Peki tüm bunlar psikolojideki o aynalama kavramıyla nasıl bağlantılı?
Aslında burada anahtar kelime yine güven sevgili arkadaşlar. İngilizce mirroring olarak geçen bu durum, bir bireyin sosyal etkileşim sırasında karşısındaki kişinin beden dilini, jestlerini, konuşma kalıbını hatta tutumlarını bilinçsizce kopyalaması anlamına geliyor. Literatürde bukalemun etkisi olarak da adlandırılmış. Şöyle bir düşünün, eminim günlük hayatınızda pek çok örnek bulacaksınız, hatırlayacaksınız.
Hatta şu anda bile ya siz birilerini aynalıyorsunuz ya da birileri tarafından aynalanıyor olabilirsiniz. Bir sohbette karşımızdaki kişi bacak bacak üstüne attığında farkında olmadan biz de aynı hareketi yapıyoruz bazen değil mi? Veya samimi olduğumuz bir arkadaşımızın yavaş yavaş kullandığı kelimeleri, hatta bu kelimeleri telaffuz ediş şeklini bile benimseyebiliyoruz. Şehir ya da ülke değiştirdiysek eğer, halimiz, tavrımız, aksanımız o bölgeye adapte olmaya başlıyor.
Özellikle de geçirdiğimiz vakit arttıkça. Temelde güven inşa etme, empati kurma ve seninle aynı frekanstayız bak, mesajını verme arzusu yatıyor işte bu davranış değişikliklerinin arkasında. Benzerlik, insanı sosyal bir varlık olarak birbirine mühürleyen en güçlü psikolojik bağlardan biri. Bu aslında neden sorusunun da cevabı sayılabilir.
Neden biz insanlar birbirimizi kopyalamaya bu kadar meyilliyiz? Çünkü güvende hissetmek istiyoruz. Her birimiz içinde bulunduğumuz çevreden, ilişki kurduğumuz kişilerden fazlasıyla etkileniyoruz. Farkında olalım ya da olmayalım.
Aile üyelerinizi düşünün mesela. Bazılarıyla fiziksel olarak daha çok benziyorsunuz değil mi? Diğerleriyle belki o kadar değil fakat yine de konuşma şeklinizden, mimiklerinizden, bazen en ufak hareketinizden diğer insanlar sizde onların ufak yansımalarını görebiliyorlar. Bazen sizde kendinizde bunu farkediyorsunuz ya da başkalarını da gözlemliyorsunuz.
Ebeveynlerde, kardeşlerde, bazen yakın arkadaşlarda. Elbette bu duyduğumuz sevgi ve yakınlıkla ilintili olduğu kadar çokça maruz kalmak ve uyum sağlamaya çalışmakla da alakalı. Bazen en benzediğimiz kişi, onun gibi olmaktan en çok korktuğumuz kişi de olabiliyor. Büyürken güçlü gördüğümüz özellikleri miras almaya çalışmak, zarar görmemek ya da dışlanmamak için ben seninle aynıyım izlenimini yaratmaya uğraşıyoruz.
Bugün karakterimiz dediğimiz kimlikte acaba kimlerin kimlerin yansımaları var? Üstüne düşünülmesi gereken çok ilginç bir konu bence bu. Az önce bu kalemun etkisinden bahsetmiştik. Bu deneye imza atan iki psikolog, Tanya Chartrand ve John Bark, 1999 yılında New York Üniversitesi'nde iki aşamalı bir çalışma kurgulamışlar.
İlk aşamada bir denek ve araştırmacılarla anlaşmalı olan bir başka kişi odaya alınıyor. Bu kişi bir aktör. Dolayısıyla denekle olan sohbeti sırasında talimatlara uygun olarak bazı hareketler yapmaya başlıyor. İşte bazen ayağını sallıyor, bazen böyle yüzüne dokunuyor, bazen de kollarını kavuşturuyor.
O sırada gizli kameralar açık durumda. Kayıtlar incelendiğinde deneklerin hiç farkında olmadan aktörün yaptığı o spesifik hareketleri kopyaladıkları görülüyor. Yani eğer aktör yüzüne dokunuyorsa denek de kısa bir süre sonra elini yüzüne götürüyor. İşte bunun sonucunda Chartrand ve Bargın ulaştığı ilk sonuç şu olmuş.
Aynalama kontrol dışı, otomatik olarak gerçekleşiyor. Deneyin ikinci aşaması biraz daha çarpıcı. Bu sefer roller değişiyor çünkü. Araştırmacılar aktöre gizli bir talimat daha veriyorlar.
Ondan karşısındaki deneyi çaktırmadan aynalamasını istiyorlar. Yani aktör, bu kez deneyin oturuş şeklini, konuşma hızını, jestlerini falan böyle, hafif bir gecikmeyle de olsa birebir kopyalamaya başlıyor. Deneyin sonunda da deneklere şu soru yöneltiliyor. Karşınızdaki o kişiyi, yani partnerinizi ne kadar sevdiniz ve iletişiminiz ne kadar pürüzsüz ilerledi?
Aktörün aynaladığı denekler onu daha bir cana yakın bulmuşlar. Yüksek bir beğeni skoru vermişler. Aynalanmayanlarsa puan konusunda o kadar da cömert davranmamışlar. Aynı şekilde aynalanan denekler etkileşimin su gibi aktığını söylemişler.
Kendilerini çok daha rahat, çok daha güvende hissettiklerini belirtmişler. Aynalanmayanlar pek öyle hissetmemiş. İşin biraz da eğlenceli bir kısmı var, o da şu. Aynalanan deneklerin hiçbiri karşılarındaki aktörün onları taklit ettiğini fark etmemiş bile.
Yani aynalama adeta bilincin dışındaki karanlık bir odada gerçekleşiyor. Karşımızdaki kişiye neden, nasıl sempati duyduğumuza tam olarak parmak basamıyor ama bir anda kendimizi onu beğenirken bulabiliyoruz. Sırf aynalandığımız için. Aynalamanın daha çok fiziksel ve dilsel taraflarını ele alsak da aslında işin bir de duygusal kısmı var arkadaşlar.
Bize benzeyen, bizim gibi konuşup bizim gibi davranan birine sempati duymaktan çok daha fazlasını kapsıyor bu. 1993 yılında psikoloji profesörü Lane Hatfield bir terim ortaya atmış. Emotional Contagion yani duygusal bulaşma. Hatfield'a göre karşımızdaki kişinin duygusal durumunu adeta bir virüs gibi kapıyoruz.
Bunun sonucunda da hem zihinsel hem de fizyolojik olarak ortak tepkiler üretmeye başlıyoruz. Karşımızdakinin ses tonunu, duruşunu, mimiklerini farkına bile varmadan kopyaladığımızda beynimizdeki yüzsel geri bildirim mekanizması devreye giriyor. Yüz kaslarımız oynadığı için beynimiz o duyguyu gerçekten hissettiğimize inanmaya başlıyor. Aynı şekilde ayna nöronlar sadece bir eylemi izlerken değil, başkasının deneyimlediği bir duyguyu görünce de sanki bizzat bu duyguyu yaşıyormuşuz gibi ateşleniyor.
Bu durum sadece biz insanlara özgü de değil üstelik. Örneğin bir kemirgen, sürüsünden birinin stres altında olduğunu gördüğünde ortamda bir tehdit olduğunu anlıyor ve hayatta kalmak, sürünün diğer üyelerini de uyarmak için hemen o stresi aynalıyor. Yani duygunun bulaşması, doğanın bize sunduğu bir çeşit savunma mekanizması. Ancak bu sistem bazen ağır bir bedel ödetiyor.
Hiç öyle bir olay yaşamadığınız halde sadece stres altındaki bir insanı izleyerek vücudunuzdaki stres hormonlarının tavan yaptığını düşünün. İşte insani bilimler literatüründe stres rezonansı olarak adlandırılan durum tam olarak bu. Özellikle etrafına karşı daha duyarlı, daha hassas, empati becerisi, daha gelişmiş olan kişiler, kimi zaman başkalarının duygusal durumlarını bir sünger gibi çekebiliyor ve bu süreçte kimliklerine yabancılaşma tehlikesiyle yüz yüze gelebiliyorlar. Başkaları onları sempatik, cana yakın bulurken kendi içlerinde büyük bir mücadele verdikleri için hayatta biraz daha erken bir yorgunluk yaşamaya başlıyorlar.
Yani o kusursuz ayna yavaş yavaş çatırdamaya, kırılmaya başlıyor. Böyle konuşurken şimdi düşündüm de belki kötü kraliçenin şatosundaki o büyülü ayna da aslında çatlamaya yüz tutmuştu. Halinden pek de memnun değil gibiydi. Üstü ağır bir örtüyle kapatılmış.
Sadece kraliçenin sanrılarını ona yansıttığı anlar dışında gözlerden, dış dünyadan uzak tutulan bir bilinç ne kadar mutlu olabilir ki? Belki de risk alıp şatoya tekrar uğramak ve... Evet, evet. Onu o tutsak edildiği odadan çıkarmak lazım.
Biz en iyisi biraz ara verelim, ben de bu tehlikeli operasyonun detaylarını planlayayım. Sizinle az sonra görüşürüz. Arkadaşlar hoş geldiniz. Ben de tam planı kurmaya çalışıyordum ama biraz kafam karıştı açıkçası.
Aceleye gelecek bir iş gibi değil. Hem zaten bekleyip hava iyice karardığında şatodan içeri sızmak çok daha akıllıca olacak. Zamanın geçmesini beklerken ben de size bu sefer rüyanın öte yakasını değil, aynanın, daha doğrusu aynalamanın öteki tarafını yani tehlikeli yüzünü anlatayım. Travmalar üzerine uzmanlaşmış psikoterapist Pete Walker, 2018'de çıkan Complex PTSD kitabında travma sonrası stres bozukluğunu ele almış.
Kendisi bu kitapta o zaman için devrim niteliğinde olan bir kavramdan söz ediyor aynı zamanda. Founding kavramından. Bu kelimeyi yaranma ya da boyun eğme olarak çevirebiliriz. Trauma artık günlük hayatta çok daha sık kullanılan bir kelime.
Dolayısıyla çoğumuz hani o fight or flight var ya yani savaş ya da kaç tepkisinden haberdarız. Hatta bunlara sonradan eklenen o freeze yani dona kalma tepkisini de duymuşuzdur muhtemelen. Ama faun ancak son yıllarda biraz daha ön plana çıkmaya başlayan bir tepki. Özetle fawning bir kişinin tehlike veya çatışma anında karşısındakini mutlu ederek güvenliği sağlama çabasına deniyor.
Mesela bir çocuk evdeki öfkeli ebeveyninden korunmak için onun duygularını, beklentilerini, ruh halini bir radar gibi tarayabiliyor. O ebeveyn ne istiyorsa çocuk ona dönüşüyor. Kendi benliğini bir kenara bırakıp güvende kalabilmek için ona zarar vermesinden korktuğu kişinin gözüne çarpmadan gölgelerin ardında bir hayat yaşamaya başlıyor. Bu anlayabileceğiniz üzere aynalamanın oldukça travmatik bir formu.
Hani biraz önce aynalamanın bedelini kimi zaman haddinden fazla ödeyen kişilerden bahsetmiştim ya, işte bu çocuklar bazen kaçınılmaz olarak yüksek hassasiyetli insanlara dönüşüyorlar. Highly Sensitive Person olarak adlandırılan bu bireyler, çok gelişmiş ayna nöron sistemleri sayesinde sosyal ipuçlarını herkesten önce yakalayabiliyorlar. Ama bu yetenek bir lanete de dönüşebiliyor. Bir odadaki gerginliği o kadar derinden hissedebiliyorlar ki bu hissi yok edebilmek için herkesi memnun etme yöntemine başvuruyorlar.
E bu da haliyle gerçek benliklerine ihanet etmeleriyle sonuçlanıyor maalesef. Ama fawning sadece HSP olarak kategorize edilen bu tür kişilere has bir tepki değil. Günlük hayattaki iletişimlerimize sinsice yerleşebiliyor bu alışkanlık ve bizi farkında olmadan ele geçirebiliyor. Çünkü o an için iyi hissettiriyor.
Sevildiğimizi, kabul edildiğimizi düşünüyoruz. Kendi hapishanemizi yarattığımızdan habersiz, sahte bir yaşam sürmeye başlıyoruz. Hatta gelin şimdi kendimize biraz daha dürüst olmaya çalışalım. Ve founding belirtisi olabilecek bazı maddelerin üzerinden bir geçelim.
Listenin başında görünmezlik hissi var. Herkesle iyi anlaşıyor. Herkes tarafından seviliyor gibi görünüyorsunuz. Fakat kimse sizi gerçekten tanımıyor.
Asıl kimliğinizin açığa çıkmadığını, insanlar tarafından bilinmediğini düşünüyorsunuz. Ve belki de haklısınız. Çünkü kimseyle kendi orijinal renginizle tanışmadınız. Konuşmalarınızda hep bir maske taktınız ve maske karşıdaki kişinin yüzüne çok benziyordu, onu aynalıyordunuz.
Hep onların duymak istediği şeyleri söylediniz. Hiç inanmasanız bile. Listemizde ikinci sırada hepimizin çok iyi bildiği bir madde var. Hayır diyememek.
Sorun değil, yaparım. Önemi yok, gelirim. İşte buna benzer cümleleri ne kadar çok kullanıyorsunuz bir düşünün bakalım. Sırf bir başkasını hayal kırıklığına uğratmamak adına kendi zamanınızdan, enerjinizden, paranızdan ya da sağlığınızdan vazgeçiyor musunuz mesela?
Gruptaki ayrıksı kişi olmamak için istemediğiniz yerde ya da durumların ortasına sürüklendiğiniz haddinden fazla yükü omuzlarınıza aldığınız oluyor mu? Peki bunu yaptığınız için sizi gerçekten daha mı çok seviyorlar acaba? Diğer madde de suçluluk hissi. Üstelik konu sizinle alakalı bile olmadığı halde.
Yolda size çarpan birinden istemsizce özür dilemek ya da karşınızdaki kişi kaba davrandığında ona yanlış bir şey yapıp yapmadığınızı sorgulamak. O kadar ki kimseyi kırıp incitmediğinizden emin olmak için düşünmekten uykularınızın kaçması. Kendi gerçeğinizi sırf birileriyle aranızın bozulmaması için ne ölçüde kurban ediyorsunuz? Ve son olarak değerlerden taviz geliyor.
Arkadaş ortamında hiç inanmadığınız hatta etik dahi bulmadığınız bir fikre sırf uyum bozulmasın diye kafa salladığınız oldu mu? Normalde kabullenmeyeceğiniz bir konuşmayı sıkıcı, şakadan anlamaz ya da çatışmacı olmamak için ne kadar tolere edebiliyorsunuz? Elbette hepimiz yer yer zaman zaman tüm bunları yapmak zorunda kaldığımız ya da o sırada farklı davranmayı beceremediğimiz durumların içine çekilebiliyoruz. Bu bir suç ya da bir güçsüzlük değil.
Fakat tüm bu maddelere başvurma sıklığımız ve içimizde günden güne büyüyen öfke, stem, kaybolmuşluk hissi bir alarm olabilir. Dikkat etmek lazım. Organizasyonel psikoloji üzerine çalışan Dr. Gabor Meit, stresin kökenlerini incelerken özgünlük ile aidiyet arasındaki o trajik savaştan bahsediyor.
Sadece ikili ilişkilerde değil, profesyonel yaşamımızda da aidiyet hissetmek ya da yükselmek için özgünlüğümüzden vazgeçtiğimizde sinir sistemimiz rahatlamak yerine sürekli bir tehdit algısı üretiyor. Çünkü gerçek aidiyet kendimize ve çevremize karşı dürüst olmayı gerektirir. Her gün devam eden bir uyumsuzlukla yaşamak uzun vadede sadece ilişkilerimizi değil, sağlığımızı da kemiriyor. Kendi sesimizi kısıp susturduğumuzda sadece başkalarının güç, para ya da onay arzusunu gerçekleştirmek için kullanılmaya kapı aralamış oluyoruz maalesef.
Aynalamanın tehlikeli yanlarına gireceğimizi söylemiştim. Ne yazık ki herkes masum bir güvenlik ve aidiyet arzusuyla karşıdaki kişiyi kopyalamıyor çünkü. Bu bazen oldukça stratejik bir hamle. Chartrand ve Bark deneyini tekrar hatırlayalım.
Aktör kendilerini aynalayınca denekler onu daha çok sevmişti öyle değil mi? Şimdi sizinle daha karanlık, daha tekinsiz bir köşeye doğru gideceğiz. Her iki anlamda da. Çünkü konuyu anlatırken bir yandan da kötü kraliçenin şatosuna sızma planımı gerçekleştireceğim.
Yani umuyorum ki yapabileceğim bunu. Şatonun ağır kapılarından geçerken narsististik aynalama labirentine de bir uğrayalım. Bu tür aynalama aslında bir avlanma stratejisi. Bazı insanlar sizin onları sevmenizi, onlara güvenmenizi isterler.
Fakat buna sadece sizi kontrol edebilmek için ihtiyaç duyarlar. Klinik psikolog Dr. Ramani Durvasola bu süreci size kendi ışığınızı geri satmak olarak tanımlıyor. Narsesist bireylerin öz kimlikleri gelişmediği için hayatta kalmak adına başkalarından kimlik parçaları çalıyorlar adeta.
Bu arada dikkat ederseniz narsisist dedim. TDK güncel sözlüğünde bu kelime narsist olarak geçiyor ama kavramın kökeni olan Yunan mitolojisindeki narsisus ismine ve aynı zamanda akademide evrensel psikoloji literatürüne sadık kalmak adına ben bundan sonra narsisist şeklinde devam edeceğim. Lütfen kusuruma bakmayın bir yanlışlık yok. Ne demiştik?
Narsisist bireylerin öz kimlikleri gelişmediği için hayatta kalmak adına başkalarında kimlik parçaları çalıyorlar. Identity Disturbance deniyor buna. Yani kimlik bozukluğu olarak literatüre geçmiş bu durum. İstikrarsız bir benlik imajıyla tanımlanıyor.
Kötü niyetli bir kişi sizin doğruluğa değer verdiğinizi fark ederse en dürüst insan kendisiymiş gibi davranabilir. Hobilerinizi keşfedip bunları kendi ilgi alanlarıymış gibi sunabilir. İdeal bir ruh eşidir yani anlayacağınız. Ama aslında gördüğünüz şey sizi içine çekmeye çalışan aynalı bir tuzaktan ibaret.
Narsisistik istismar üzerine çalışan araştırmacı Sandra L. Brown, kurbanların bu aynalanma evresinde yaşadıkları durumu bir tür kimyasal hipnoz olarak tarif ediyor. Beyin yoğun şekilde dopamin ve oksitosin bombardımanına tutuluyor çünkü karşımızda bize bu kadar benzeyen birini görmek ödül mekanizmalarımızı tetikliyor. O kadar ki mantıklı karar almakla ilintili noktalar neredeyse felç oluyor.
O kişiye karşı çok büyük bir sevgi, çok büyük bir bağlılık duymaya başlıyoruz ve bu da bizi her şeyi yapabilmeye açık hale getiriyor. Sihirli aynayla yaptığımız konuşma işte bu sebeple beni ürküttü. Bana sadece istediklerimi söyleyen bir mekanizmanın ya özgür iradesi yoktur ya da başka bir planı vardır arkadaşlar. İşte geldik.
Bölümün başındaki aynı kapının önündeyiz. Yemeden önce bu döngüyü kırma şansının bizde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Birine evet dediğimizde karnımızda bir düğüm oluyorsa aslında içten içe hayır demek istediğimizi, sınır koymanın kabalık olmadığını anlamamız gerekiyor. Bu sınırlar ihlal edildiğinde öfkelenmeye, tepki göstermeye hakkımız olduğunu hatırlamamız gerekiyor.
Herhangi bir ortamda sesiniz susturulup renkleriniz soluklaştırılıyorsa eğer kabuğunuza çekilmek yerine anda olmayı, Buradayım ve benim de fikirlerim var demeyi öğrenmek gerekiyor. Hem de yüksek sesle. Tüm bunlar sadece bizim aynalamada aşırıya kaçmamızı engellemek için de değil üstelik. Kendimizi daha iyi tanıyıp ifade edebildikçe stratejik şekilde hazırlanmış kopyalarımıza hayranlık duymamıza da gerek kalmıyor.
zıtlıklardan, çatışmalardan, fikir ayrılıklarından kaçınmak yerine onların sayesinde gelişmeyi seçiyoruz. Bize benzeyen herkesin dost, başka yol sunanlarınsa her zaman bir tehlike olmadığını görüyoruz. Evet, sanıyorum ki artık odaya tekrardan girip büyülü aynayla yüzleşmemizin önünde hiçbir engel ya da hiçbir çekince kalmadı. Barış tekrar gelmene sevindi ve kapının ardında söylediklerine de biraz kulak misafir oldu.
Sonuçta sen olmasan bile ben de oldukça meraklıyımdır. Duyduklarım beni kendime getirdi. Büyülü ayna oymanın en güzel tarafı kendime ait sesim ve fikirlerimdi. Kraliçenin amansız rekabeti ve yüzeysel arayışları için kullanılmaktan bunları kaybettiğimi şimdi görüyorum.
Başkalarını anlamak için onları aynalamak muazzam bir empati gücü. Sevdiklerimizle hüznü ve sevimci paylaşabilmenin de tek yolu bu. Ama bir başkası için kendi benliğimden feragat ettiğimde benim sihrim nerede kalıyor ki? O zaman buradan çıkmayı göze alıyorsun.
Evet. Kendim olmaya hazırım. Zamanı çoktan gelmişti. Peki o halde.
Ayna ayna söyle bana nasıl biri olmak istersin bu dünyada?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.