
7.800 kelime · ~39 dk okuma
Geçenlerde günümüzün en popüler oyuncularından Timothee Chalamet dedi ki ben sinemanın bale veya opera gibi unutulmuş bir sanat olmasını istemiyorum. Ama mesela bu senenin Oscar adaylarına bakarsak ki bu bölümde de onu konuşacağım. Akademi ödüllerinin en iyi film adaylarını konuşacağım. Şimdi 10 filmi sayayım, acaba kaçını izlediniz?
Mighty Supreme, Sentimental Value, Sinners, One Battle After Another, Train Dreams, Secret Agent, Formula 1, Hamnet, Bugonya. Eğer filmleri izlemediyseniz ağzımdan çıkan sesler sizlere Harry Potter büyüsü isimleri gibi gelmiş olabilir. Ama hayır, bunlar gerçek film isimleri. Evet, yani Timothee Chalamet'in yorumu biraz komik çünkü Oscar adayları filmlere baktığımızda bile büyük ihtimalle çoğu insan bu filmlerin hiçbirini izlememiştir.
En çok gişe yapan film Formula 1 filmi. Brad Pitt oynuyor ve bildiğiniz düz bir gişe filmi aslında. 200 milyon dolar bütçesi var. Brad Pitt yaşlı ve tecrübeli bir sürücü ve sürekli böyle kasıntı kasıntı hareketler yapıyor.
Çok karizmatik olduğunu gösteren film boyunca. Ama yarış sahnelerini izlemek keyifli. Sadece neden Oscar adayı oldu bilmiyorum. Yani bu arada ben bu filmin Türkiye galasını yaptım.
Böyle bir havalı bir etkinlik de yaptım. Hatta gala o kadar doluydu ki filmi IMAX salonda izliyorduk. IMAX'i de bilmiyorsanız çok büyük bir salon diyebiliriz. Ve çok kaliteli perdelere sahip.
En önün en solundan izledim filmi ve böyle Brad Pitt'in kafası yamuk gözüküyor. Her şey yamuk gözüküyor. Yok o kadar değildi ama gerçekten bir tık komikti. Yani en önün En solu bir tık abartı.
Ve ilginç bir şekilde Türkiye'de en çok izlenen Oscar'a aday film bu sene Formula 1 değil. Formula 1'den 100.000 kişinin daha fazla izlediği bir film var. Evet Formula 1 380.000 falan izlendi galiba Türkiye'de.
Hatta 340.000'miş. Şimdi size başka bir film söyleyeceğim. O filmi şu ana kadar 500.000 kişi izledi.
O filmin adı da Hamnet. Hamnet aşırı yüksek bütçeli olmayan. William Shakespeare ve eşi Anne Hathaway aslında bu arada. William Shakespeare'in eşinin adı.
Ama sonra Agnes yapıyorlar ki oyuncu Anne Hathaway var günümüzde yaşayan çok popüler bir oyuncu. Hani filmde Anne Hathaway dememek için komik olur diye. Shakespeare'in eşinin adı Timothee Chalamet olsa mesela saçma olurdu. Adını değiştirirlerdi.
Burada da aynı şekilde Agnes Hathaway diyorlar ki adını o şekilde de kullanıyormuş Shakespeare'in eşi. Evet bu film Türkiye'de inanılmaz izlendi ve dünyada yani tabii ki daha çok para kazanmış olabilir başka ülkelerde bilet fiyatları açısından ama Oscar adayları arasından en çok izlenen filmin Hamlet olduğu başka bir ülke olduğunu düşünmüyorum. Bu da umut verici bir şey çünkü Formula 1 filmi tam bir gişe filmi ve bütçesi var, reklamı yapılıyor. Hamnet ama insanlar arasında böyle konuşarak çok fazla izleniyor.
Bu tabii ki Türkiye'de insanların sinemaya gidip mahvolma istekleri de var ya. Böyle Hamnet biraz babam ve oğlum gibi oldu. Herkes ağlayacak mıyım o zaman gideyim moduna girdi. Hangi filmlerin popüler olduğunu ve insanlar arasında başkalarına önerildiğini, hangi filmlerin de önerilmediğini görmek biraz ilginç.
Mesela Her Şey Her Yerde Aynı Anda diye bir film var. 2022'de vizyona girdi ve bence bu gerçekten harika bir film. Biraz yorucu bir film ve... Klasik bir film tarzında çekilmemiş.
Aşırı sakin değil. Yani yetişkinler belki daha önce... Gerçi yetişkinler değil de bu insanın kendiyle alakalı. Genç ruhluysanız ve yeni bir şeyleri izlemeye açıksanız bu filmi sevmeyi edebilirsiniz ama bence sevebilirsiniz.
Çünkü bu film günümüzün insan psikolojisini bence çok iyi anlatıyor böyle. Tüm hayatı sorgulayan bir film ve içinde yaşadığımız saçma dünyanın ne kadar saçma olduğunu, jenerasyonlar arası travmanın bir insandan öbür insana nasıl geçtiğini, depresyonu, böyle bence bir sürü şeyi çok iyi anlatan bir film. Ve bu film çıktığında da herkes video yaptı, ben de yaptım, deli gibi önerdim. Ama bu film... 40 bin izlenmiş.
Çünkü bu filmin tarzı Türkiye'de inanılmaz popüler olacak bir tarzda değil. Zaten dünyada da inanılmaz popüler olacak bir tarzda değil. Ama gitti bu filmde mesela en iyi film Oscar'ını aldı. Bir sürü insan da buna sinirlenmişti, niye aldı falan diye.
Ama bence gerçekten mükemmel bir film. Ya da mesela Spider-Verse filmi. Çok iyi bir animasyon. Çok hızlı ilerliyor, müzikler çok iyi.
Herkesin kesinlikle izlemesi gereken bir film. Ama ilki 177 bin kişi tarafından izlenmiş Türkiye'de. İkincisi de 560 bin kişi tarafından. Ki bunların çoğu, kötü anlamda demiyorum ama çocuklar animasyon diye bu filmi izlemeye gitmiş olabilir daha fazla.
Hamnet'te mesela hem gençler ağlamak için hem yetişkinler ağlamak için sinemaya gitti. Ama birine Spider-Verse iyi bir film. Bu filmi izle dediğinizde aynı tepkiyi alamayabilirsiniz. Ki yani Spider-Verse sadece bir çocuk filmi değildi.
Burada ne anlatmaya çalışıyorum bilmiyorum ama anlattım sanırım. Ve Timothee Chalamet'in, o başta söylediğim sinemanın opera veya bale gibi olmasını istemiyorum yorumuna gelecek olursak, bence artık sinema için çok geç yani. Sinema en popüler sanat türü değil artık. Ve eskiden daha az film çıkardı.
Herkes aynı filmi izlerdi. Tüm Dünya mesela, Jaws var. Köpekbalığı filmi. O çıktığında onu konuşurdu.
Ya da Godfather'ı konuşurdu. Ya tabii ki bazen filmler anında çok izlenmezdi. Mesela Fight Club, Gişe'de dünyanın en başarılı filmlerinden biri değil ama şu an dünyanın en çok kişinin izlediği filmlerinden biri olabilir. Yani tabii ki bir film çıktığı anda aşırı popüler olmuyor ama gerçekten eskiden sinema en popüler sanat türüydü.
Şu an o kadar fazla film çıkıyor ki ve o kadar fazla farklı platform var ki, ki bence farklı platformlar... Yani ben bir şeyin başına geçsem platformları yasaklarım. Abartarak, şaka yaparak konuşuyorum ama yani farklı platformlarda farklı şeyler izleniyor ya. Bu dünyanın en mantıksız olayı.
Çünkü yani diyelim biz iyi bir film izlemek istiyoruz. Niye bir platforma bağlıyız? Neden o filmi gidip bir yerden kiralayamıyoruz? Ve film kiralayabildiğimiz yerler var.
Ama bir sürü platform sadece kendine özel vizi ve film de çıkarıyor ve bir sürü insan sadece o platformlarda ne varsa kendilerinin önüne ne konulursa onu izliyor ki bunu da anlayabiliyorum yani işiniz gücünüz var bulabileceğiniz en ilginç film nerede diye arayıp sonra o filmi korsan indirip ki bunu yapmak zaten illegal kesinlikle yapmayın sonra televizyonunuza bilgisayarınızı bağlamak gerekiyor gerçekten Bazen çünkü hiçbir platformda olmuyor izlemek istediğiniz bir film ve o filme erişebilmenin tek yolu korsan oluyor. Hatta yönetmen var Werner Herzog diye bir adam o şey diyordu benim filmlerim için yani korsan iyi çünkü gerçekten insanlara ulaşabilmesini sağlıyor. Mesela platformlarda her zaman bulunamıyor filmlerim ama korsandan insanlar izleyip daha fazla insana ulaşabiliyorum diyor. Ben de bu yüzden platformları yasaklarım diyorum çünkü Neden yani bana ne sunuluyorsa?
Ben onu izliyorum ki eskiden sinemaya gidip istediğin filmi seçebiliyordun. Tabii ki bu arada burada da özgürlük çok var mı tartışılır. Çünkü eğer İstanbul'daysanız çoğunlukla her filme gidebiliyorsunuz. Ama İstanbul'da değilseniz daha küçük bir şehirdeyseniz yani bir sürü film sizin şehrinize gelmiyor ya da bazı şehirlerde sinema yok.
Ama eskiden DVD diye bir şey vardı arkadaşlar. filmleri CD'lere koyarlardı ve bilgisayarların içinde ya da televizyonunuzun altında bir DVD oynatıcı olurdu. Siz de bir diski o DVD oynatıcıya takardınız yani CD'yi. Sonra da o filmi izlerdiniz.
Ve yani mesela DVD'yi kiralayabilirdiniz ya da gidip istediğiniz filmi seçip alabilirdiniz ama şey olmuyordu yani. Hani bir mağazaya gidiyorsun sadece o mağazaya özel filmler var. Başka bir mağazaya gidiyorsun. O mağazada da sadece başka filmler var.
Şu an bu platform olayı öyle ve O yüzden sinema ve diziler aşırı niş bir şey haline geldi. O kadar çok film ve dizi çıktı ki artık herkes kendi dünyasında farklı şeyler izliyor. Ve insanların bir araya geldiğinde böyle herkesin izlediği bir şeyi konuşabilmesi biraz daha zor oluyor. Ve şey de var, sinemayı seven insanlar bazen insanların sinemaya gitmesinin böyle dünyanın en önemli şeymiş gibi konuşuyorlar.
Sanki dünyanın en gerekli şeymiş gibi konuşuyorlar. Bu arada bunu ben sinemaya gitmeyi çok seven biri olarak söylüyorum. Ama bazen insanlar öyle bir konuşuyor ki sanki hani hasta bir çocuğa yardım parası istiyorlar. Sinemalara insanlar tekrar gitmeli, sinemaya gitmelisiniz.
Bu filmi sinemada izlemezseniz dünya batacak, sinema çökecek ve daha bir daha iyi film çıkmayacak. Hani sanki sorumlusuz sizmişsiniz gibi. Ama yine tüm podcast'ta konuştuğum gibi kapitalist sistemin sıkıntılarından birine çıkacağız. Yani öyle.
Maalesef platformlar çok daha ucuz ve istediğiniz filmi, diziyi izleyebiliyorsunuz platformlardan. Tabii ki sinemada izlerken insan telefonuna bakmıyor, başkalarıyla oluyor. Evde kimse doğru düzgün bir şey izlemiyor zaten. Kimse doğru düzgün bir şey izlemediği için her diziyi telefonunuza, bakmanıza yardımcı olacak şekilde sıkıcı ve aptalca yapıyorlar.
Hani böyle sıkıntılar var. Evet bunlar doğru ama Yine de sinema sanki desteklememiz gereken bir şeymiş gibi gösterildiğinde, yani siz iyi filmler yapın, değişik filmler yapın, günümüzün konularını iyi anlatın, biz de gidelim. Şey diye gitmeyelim, sinemalar batmasın diye gitmeyelim sinemaya yani. O da biraz... Ya bu arada böyle böyle de yapabilir bazı insanlar.
Ve bence tabii ki tüm sanat kar etmek adına olmamalı. Yani her şey para için olmamalı. Bu arada biliyor musunuz bilmiyorum, İrlanda'da yeni bir şey başlatmışlar. Doğrudan tüm sanatçılara başvuran direkt para vereceklermiş.
Başka olan herkese mi verecekler bilmiyorum da ne yaparsanız yapın eğer bir şey üretiyorsanız da üretmiyorsanız üretme aşamasındaysanız da İrlanda'da sanatçıysanız para alabilecekmişsiniz. Böyle şeyler olması gerçekten havalı çünkü gerekiyor sanat dünyada. O zaman şimdi biraz daha Oscar adayı filmleri konuşalım. İlk oyuncu Timotei Chalamet'in filminden başlayalım.
Günümüzün en popüler oyuncularından Timotei Chalamet. Ve bir pinpon filmi çekti. Masa tenisi filmi çekti. Ve bu filmin pazarlaması için tüm hayatını böyle şey yaptı. Yani deli gibi filmin pazarlamasını yaptı.
Pazarlama kimlere ulaştı? Böyle internette çok vakit geçiren insanlar Timothee Chalamet'i deli gibi gördü. Ama onun dışında ne kadar işe yaradı bilmiyorum. Bu film ruh hastası bir genç erkeğin masa tenisinde dünyanın en iyi olma isteğini anlatıyor.
Biraz böyle filmin reklamını da şey diye yaptılar. Amerikan rüyası, çok çalışıp başarılı olan biri. Biraz sıkıcıydı hatta pazarlaması bence. Timothee Chalamet o kadar çok başarılı olmaktan, çok çalışmaktan bahsetti ki biraz beni sıktı ve bunu şey olarak demiyorum yani bir insan çok çalışıp istediği şeyi yapmamalı demiyorum ya da mesela sevdiği bir film varsa Timothee Chalamet bu filmi seviyorsa bu filmi pazarlamalı tabii ki deli gibi.
Ben de mesela podcast'ımı sürekli Instagram'da paylaşıyorum. Neden? Çünkü severek yapıyorum ve insanların dinlemesini istiyorum. Yani Instagram'da ...bomboş 30 bin saat reel izleyeceğinizde.
Yani herkesin kısıtlı süresi var sonuçta. Ben de o süreden biraz kendime ayrılmasını istiyorum. Severek yaptığım bir şeye. Yani sadece bana değil, yaptığım şeye.
Ama bu filmin reklamında o kadar çok Amerikan rüyası, o kadar çok çalışmak dedi ki... Yani günümüzde de görüyoruz Amerikan rüyasını. Amerika dünyada her yere savaş açıyor. Amerika'da fakirler her gün fakirleşiyor.
En zenginler daha da zenginleşirken. Timothee Chalamet'in çıkıp, aa Amerikan rüyası, ben çok başarılı bir oyuncuyum, en başarılı oyuncuyum, bunun için çok çalıştım ve şu an yapıyorum falan diye triplerde hareket etmesi, bunu izlediğim filmden bağımsız olarak söylüyorum, bence biraz antipatikti. Ve Timothee Chalamet tam şeydi aslında, hem herkes tarafından seviliyor hem de böyle kendini beğenmiş artist film izleyicileri arasında da çok seviliyor. daha böyle entelektüel havalı bir tip olarak görülüyordu.
Ya da yani en azından ben insanların onu öyle gördüğünü düşünüyordum. Ama bu filmin kampanyasını yaparken bence ondan biraz çıktı ve kendisi dünyanın en kapitalist insanı Kylie Jenner'la beraber en model insanı yani insanları çok fazla yargılamayacağım ama biraz da yargılayacağım. Kylie Jenner bir jenerasyon kadını sürekli kendi estetik yapıp aşırı güzel gözlük küyomuş gibi durarak ve herkese kendinin ne kadar güzel gözüktüğünü söyleterek ve tüm hayatını internet üstünden yaşayarak ve sonra da bunları insanları güzellik ürünleriyle satarak aşırı zengin olmuş biri ve bence dünyanın en az ilginç olan insanlarından biri. Timothee Chalamet'e uzaktan ilginç belki duruyor, düğünde oynuyor, bir şeyler yapıyor falan.
Ama bu, evet genel olarak bu ilişkiyi yargıladım yani ve sürekli ekranlarda gördüğüm için biraz yoruldum. Ve bu arada... Ve bu arada ben bu film için Timothee Chalamet'le belki röportaj yapacaktım. Mighty Supreme için.
Eğer yapsaydım bunların hiçbirini demezdim. Derdim ki Timothee Chalamet Amerikan rüyasını yapmış, ben de yaptım. Eğer siz yapamadıysanız, sizin sorununuz. Yeterince çalışmadınız.
Ben YouTube yapıyorum, 12 yıldır çok zorlandım. Arkadaşlarımla görüşmedim. Öyle oldu böyle oldu derdim. Derdim Mighty Supreme, Mighty Supreme, Mighty Supreme Amerika.
Çok Deep Turkish Web'den sonra bu Amerika skeçleri Instagram'da görüyor musunuz bilmiyorum ama herkes aynı şekilde... Kobe Bryant, Green Card Hüseyin... Evet, Timothée Chalamet benimle röportaj yapmadığı için bunları söylüyorum şu an. Eğer yapsaydı başka hiçbir şey söylemezdim.
Siz de bunu dinliyorsanız, eğer bunu dinleyen bir Leonardo DiCaprio varsa, eğer sen de benimle röportaj... Ki o da benimle daha önce röportaj yapacağını söyleyip son anda iptal etmişti. O da zaten yani... Birazdan onun filmine de geleceğiz.
Herkese böyle mıy mıy şey yapacağım. Filme gelecek olursak, Mighty Supreme ilginç bir film. Filmin başında bir sevişme sahnesi görüyoruz. Ama bundan önce yazılar çıkar ya, isimler çıkar.
Bazen de o sırada filmden bir şeyler görürüz. O sahnede gördüğümüz şey, sevişme sahnesinden önce Timothée Chalamet'in karakterinin spermini görüyoruz ve onun o sevişirkenki yolculuklarını izliyoruz. Sonra da sevişmelerine geçiyor. Komik gerçekten.
Bundan önceki filminde de aynı yönetmenin. Uncut Gems bence çok güzel bir filmdi. Aşırı kaotik ve insanı aşırı geren bir filmdi. Böyle adrenalinden patlamıştım Uncut Gems'i izlerken.
Kumar bağımlısı Adam Sandler'ın oynadığı bir karakteri anlatıyordu ve bence gerçekten çok iyiydi. O filmde de kolonoskopiyle başlıyordu. Adamın bağırsaklarını görüyorduk. Bu filmde de adamın testislerinin içini görüyoruz.
Uncut Gems filmiyle Mighty Supreme de biraz birbirine benziyor. Bence bir tık fazla benziyor. Çünkü Uncut Gems'de zaten o adrenalin ve stresin her şeyini çok iyi gördüğümüz için burada da yani iki filmde de benzer karakterler görüyoruz. Uncut Gems'teki karakter Adam Sander'ın karakteri kumar bağımlısı olduğu için aynı zamanda yani iyi, zengin biri olmasına ve bir aileye sahip olmasına rağmen yavaş yavaş her şeyi kaybediyordu.
Burada da onun biraz tersi var. Çok bir şeyi olmayan, hırslı bir çocuk var. Genç bir adam. Ve kendisi masa tenisinde dünyanın en iyisi olmak istiyor.
Ve gerçekten Timothée Chalamet'in röportajlarında konuştuğu gibi konuşuyor. Bir karakter gibi işte. Ben en iyi olacağım. Böyle olacağım, şöyle olacağım.
Amerikan rüyası. Hepiniz bana böyle yapacaksınız, şöyle yapacaksınız diye. konuşuyor. Yanındaki insanları mesela büyük hayalleri yoksa hor görüyor.
Sevgilisi oluyor, o kıza iğrenç davranıyor. Ama genel olarak film Uncut James'in yaptıklarını Uncut James kadar iyi yapamıyor. Ama izlerken eğlendim, gerildim yani. Çok kendine has bir tarzda çekilmiş, ilginç bir film.
Aşırı derinleşmiyor sadece. Bu adamın başarılı çalışmasını anlatıyor. Sonu biraz ilginç, yani düşündükçe. Sadece kendini umursayan ve başka hiçbir şey umursamayan biri, yavaş yavaş başka insanları da umursamaya mı başlıyor diye düşünüyorsunuz, bazı şeyleri kabul etmeye mi başlıyor diye düşünüyorsunuz.
Sadece film sonra, bundan sonra ne olacağını göstermiyor. Ben biraz daha filmin sonunun devamını da izlemek isterdim, sonrasında ne olduğunu da izlemek isterdim. Ama film bence biraz fazla masa tenisi maçına odaklanıyor. Ve dediğim gibi aşırı aşırı derinleşmiyor.
Yani tabii ki dünya en derin şey olmasına gerek yok. Ya da yani ana karakteri bu gerçek bir hikayeden ilham alınarak oluşturulmuş bir film. Gerçekte de ana karakter aşırı derin değilse yapacak çok bir şey yok diyoruz ve bundan sonraki filme geçiyoruz. Bundan sonraki film Sentimental Value.
Türkçesiyle manevi değer. Bu film bazı açılardan Hamlet'e benziyor. Hamlet'i konuşurken daha çok anlatırım ama bu filmi Türkiye'de çok fazla insan izlemedi bildiğim kadarıyla Hamlet kadar olduğunu düşünmüyorum. Bu filmin ana karakteri Oslo'da, Norveç'te bir tiyatro oyuncusu ve kendisinin böyle panik atakları var.
Sahneye çıkmakta zorlanıyor bazen, hatta bazen oyunu iptal ettirmeye çalışıyor. Sonra bu tiyatro oyuncusu kadının annesi ölüyor ve bu kadının bir kardeşi de var, kız kardeşi var. Bunlar beraber takılıyorlar, tatlı insanlar, arkadaşlar, birbirlerine sahip çıkıyorlar. Ve anneleri ölünce normalde bunlarla çok fazla görüşmeyen babaları bir anda o yemek törenini, yani cenaze değil de evdeki buluşmaya geliyor.
Evde eşyaları seçiyorlar ya da herkes işte başsağlığı dilemeye gelmiş. Babaları bir anda çıkıp geliyor bu iki kızın ve genelde çok görünmeyen bir baba, kızlarıyla bir şey yapmayan bir baba ve aynı zamanda kendisi de film yönetmeni. sentimental value bize bu aileyi anlatıyor yani iki kız kardeşi ve babalarıyla olan ilişkilerini anlatıyor ve özellikle de şöyle bir şey oluyor baba geldikten sonra diyor ki uzun süredir görmediği kızına ben bir film yazdım sen bu filmde oynar mısın diyor beraber film yapalım diyor Kız da diyor ki yani sen bana babalık yapmadın şimdi gelip bana senaryo teklif ediyorsun. Bu nasıl bir ayılık diyor ki haklı biraz ve babası diyor ki bu filmi gerçek evimizde çekeceğiz hani anneleri ve babalarının yaşadığı ve kendilerinin de küçükken yaşadığı evde çekeceğiz gibi şeyler söylüyor.
Kız da hadi git yani böyle beni sinirlendirme saçma sapan şeyler yapma konuşacaksak konuşalım filmin senaryosu nedir diyor ve okumuyor bile senaryoyu. Sonra adam popüler bir Amerikalı oyuncuyla çalışmaya karar veriyor. Hatta filmi Netflix'e falan yapacaklar. Sonra gerçekten evlerinde prova yapmaya başlıyorlar.
Ama adam da o Amerikalı oyuncuyu çok beğenmiyor. Zaten kız Norveççe bilmiyor ama böyle Norveççe şeyler söyletiyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam. Yazın izledim bu filmi.
Ayvalık'ta bir film festivali oluyor. Anfi bir açık hava salonunda izledim. Ve izlemesi gerçekten keyifliydi. İlk izledikten sonra bu filme bayılmamıştım.
Biraz şey olmuştum, bu İskandinavlar hislerini biraz küçük küçük yaşıyorlar ve biraz bazen böyle bir tık bir tık robotik durabiliyorlar ya da fazla entelektüel yaşıyormuş gibi duruyorlar hani hislerini. Mesela Türkiye'de insanlar hislerini daha büyük bir şekilde yaşıyor ve bence ikisi arasında bir denge olabilir yani. Evet yani bu filme böyle çıldırmamıştım. Ama sevmiştim.
Şimdi filmi izledikten sonra düşündükçe bazı anlar gerçekten benimle kalmış. Şeyi mesela güzel anlatıyordu. Dedim ya ana karakter kadın bir oyuncu. Ve yine dedim ya İskandinavlar bazen bir şeyleri hissetmekle zorlanıyorlar veya fazla entelektüel yaklaşıyorlar bazı şeylere veya fazla robotik yaklaşıyorlar.
İnsanlar insan değil de uzaylıymış gibi böyle hım hım auu falan gibi yaklaşıyorlar. Çıkardığım seslerden ne anlatmaya çalıştığımı anladığınızı umuyorum. Büyük ihtimalle hiçbir şey anlamadım. Anladınız bence.
Anladınız. Ve film şeyi iyi anlatıyordu. Bu kadın oyunculuk yaparak aslında biraz da kendi hislerini yaşamaya çalışıyor. Çünkü kendi yaşamakta zorlanıyor.
Çünkü zorlanıyor yani. Kendiyle kendi hislerini anlamakta zorlanıyor ve sanatı, oyunculuk yapması ona yardım ediyor. Hatta filmde böyle bu ikisini tam anlamadığımız bir sahne vardı ve sonra yani eve gidip ağlıyor zannediyorduk. Sonra tiyatroda ağladığını görüyorduk.
Rol icabı. O sahne bayağı hoşuma gitmişti ve aklımda kaldı. Bir tane daha sahne vardı. O sahnede de oyuncuların yüzlerini, ana karakter kadını, küçük kardeşini, babasını ve galiba annesinin de yüzlerini görüyoruz.
Sonra bunların hepsi birbirine karışıyor ve bu da bize ne anlatıyor sizce? Bu da bize şeyi anlatıyor. İnsanların ailelerinde bazen kimin sınırının nerede başladığını, nerede bittiğini, kimin kimden hangi özellikleri kaptığını anlayamıyoruz. Böyle her şey birbirine karışmış bir çorba gibi oluyor.
Ve bu böyle bir şey. Ne kadar yapmamaya çalışırsanız çalışın, yani başkasına benzememeye çalışırsanız çalışın, diğer insanların bazı özellikleri sizde oluyor. Tabii ki bu özellikleri farklı şekillerde kullanabilirsiniz. Bir yere kadar tabii ki bilmiyorum.
Film zaten bunu anlatıyordu. Niye böyle bir sahne konulmuş denebilir. Gerçekten insanların karakterlerinin ve yüzlerinin birbirine karıştığını göstermeye gerek var mıydı diye. Ama bilmem hoşuma gitti.
Acaba bunun yerine şey yazsalar ne olurdu? Direkt ekranda yazı çıksaydı. Karakterler birbirlerine çorba gibi karışmıştır. Sonra mesela filmin bir sahnesi 30 saniyelik düz bir yazı olsa çok komik olmaz mıydı?
Yoksa ben geri zekalı mıyım? Bence... Sinemaya böyle şeyler eklemeliler. Böylece kitap gibi de olur.
30 saniye tek bir cümle görüyoruz ve film sonra devam ediyor. Biraz da bize düşünmemize bıraksınlar yani her şeyi de göstermelerine gerek yok zaten. Bazen ekranda şey yazsın. Bu sahnede tartıştılar ama bizim kendi hayal dünyamıza bırakılsın.
Şimdi de biraz DiCaprio'nun oynadığı One Battle After Another filmini konuşalım. Bu film, Oscar'ı en çok kazanması beklenen film galiba. Ve ben düşündüm, Oscar'da üye olsam, akademi üyesi olsam kime oy verirdim diye. Bu arada 10 bin tane akademi üyesi var, bir sürü farklı ülkelerden.
Ve akademi bence gerçekten en güvenilir, yani güvenilir derken üyelerinin en ilginç olduğu ödül töreni. Türkiye'de de mesela birkaç akademi üyesi var. Nuri Bilge Ceylan bu oylamada oy veriyor. Gökhan Tiryaki diye bir görüntü yönetmeni var.
Zeynep Atakan, eğer yanlış hatırlamıyorsam. Bu isimler akademi üyesi ve akademi filmlerine oy veriyorlar. Ve tabii ki şöyle bir şey de var, Oscar'a aday olmanız için yani çoğunlukla yine bu sektördeki insanlar Los Angeles'ta, New York'ta ve Oscar'a kampanyalar düzenleniyor. Mesela Anora filminin bütçesi geçen sene Oscar'ı alan, en iyi film Oscar'ını alan 6 milyon dolardı.
Ama Oscar'ı kazanmak için reklam bütçesi 30 milyon dolar falandı yani. Çok saçma bir olay aynı zamanda Oscar'lar. Sürekli Film gösterimleri oluyor. Mesela Timothee Chalamet sürekli gösterim yaptı.
Lebron James'e yaptı. Christopher Nolan'la yaptı. Danny Villeneuve diye bir yönetmen var, onunla yaptı. Yani sürekli filmini tanıttı.
Ve sadece izleyici çekmek için değil filmi. Akademi üyelerine bana oy verin demek için de bunları yapıyor. Neyse, One Battle After Another filmle gelecek olursak... Bu film iyiydi.
Çok iyi çekilmişti. İzlemesi çok keyifliydi bence. Ama... Ama kolaysa sen çek.
Öncelikle bu filmin neden çok sevildiğini konuşmak istiyorum. Bence bu filmin çok sevilmesinin sebebi özellikle Amerika'da şu an Trump başkan olmuşken eğer Trump başkan olmasaydı bu film bu kadar konuşulur muydu bilmiyorum. Çünkü bin defa da konuştum bunları podcastta ama Amerika'da şu an göçmenleri topluyorlar ve direkt sınır dışı ediyorlar veya çok ucuza zorunlu çalışmaları gereken hapislerde tutuyorlar. Mesela aileni aramak için 2 dolara sahip olman lazım hapishanede.
Sen bir haftada 2 dolar kazanabiliyorsun çalışarak hapishanede bir iş yapıyorsun yani bir şey üretiyorsun ve bu şekilde kar ediyor aslında hapishaneler. Amerika'da direkt bazı mesela fast food lokantaları da direkt hapishanelerden çalışan kullanıyorlar ve onlara dünyanın en düşük maaşlarını veriyorlar. Hatta bu sene Oscar'ın en iyi belgesel adaylarından biri Alabama Solution diye bir belgesel bir Alabama'daki hapsin içinde yaşanan çok kötü şeyleri gösteriyor ve gerçekten izlemesi zor bir film. Ben HBO Max'te izledim.
İzlemek isterseniz bakın. Yani biraz fazla şiddet içeren gerçek görüntüler var ve evet yani izlemesi zor ama önemli bir film. Evet, Amerika'da bir sürü göçmen toplanıyor ve bunu ırkçı bir yerden de yapıyorlar. Bunu da reddetmiyorlar.
Yani aksanı olan insanları sokakta çevirip kimlik falan soruyorlar ya da direkt alıp götürüyorlar. Suçlu olup olmamalarına bakmadan. Hatta bazen bazı insanlar Amerika'da legal oluyor. Sonra Amerika diyor ki bu insanlar artık legal değil.
Sonra gidip onları toplayıp sınır dışı ediyorlar. Böyle bir durum var ve bu filmde biraz buna karşı çıkan devrimci solcuların hikayesini anlatıyor. Ve Amerika'da şöyle bir şey var. Bu film aşırı, aşırı aşırı politikaya da değinmiyor.
Sadece bize bu solcu devrimcileri gösteriyor ve bunlar göçmenleri direkt alıp kaçırıyorlar. Pozitif anlamda kaçırıyorlar yani. Hapiste tutulan göçmenleri filmin ilk sahnesinde çıkarıp kaçırıyorlar. ve filmin ana karakteri de bu devrimci insanlar.
Amerika'da da şey olduğu için ana karakterle empati kurmanız gerekiyor ya Amerika'da aşırı bireysel bir yer ya yani tabii ki her filmde ana karakterle empati kuruyorsunuz ama Amerikalılar bence yani tüm insanlar da olabilir biraz fazla şey oluyorlar. Ben bunu daha önce arkadaşlarıma anlatmıştım ama film izleyeli o kadar oldu ki şu an Tam düşündüğümü açıklayamadım gibi hissediyorum. Yani demeye çalıştığım şey bu devrimcilerin ana karakter olması bile Amerika için çok büyük bir şey. Film dünyanın en devrimci filmi değil ya da böyle tüm devrimcileri iyi anlatmıyor.
Zaten anlatmasına da gerek yok. Ama filmin bunları ana karakter yapmış olması bile Amerika'da şu an büyük bir şey olarak gözüküyor ve insanlar filmin iyi çekilmiş olmasının dışında da filmi bu yüzden bayağı seviyorlar. Bence filmin en iyi yanı Champagne'di. Bu göçmenleri avlayan esas polislerden birini canlandırıyor.
Hatta sonra devrimci kadınlardan birine de aşık oluyor. DiCaprio'nun karakteri devrimci bir adam ama yıllar sonra biraz daha ezik bir şekilde davranan biraz pısırık birine dönüşüyor. Biraz onun da dönüşümünü izliyoruz ve bu filmde Mighty Supreme'de biraz şey üstüne çocuk yapmanın insanı nasıl değiştirebileceği ve insana nasıl bir Hem amaç vermek diyeyim hem de mesela One Battle After Another'da çocuk yapmak bir tık direnişi devam ettirmek anlamına geliyor. Çünkü senin yapamadığın şeyi çocuğun devam ettiriyor ve belki de zaten sen ölüp gideceksin yani ve çocuğun o enerjisiyle çocuğun da o devrim hareketine protesto şeylerine katılmasıyla çocuk yapmanın ve tabii ki o çocuğu kendi değerlerine göre yetiştirmenin ne kadar iyi bir şey olabileceğini görüyorsun.
Filmin bu özelliği hoşuma gitti. İşlediği konu hoşuma gitti. Benicio Del Toro diye bir adam var, oyuncu. Onun karakteri de çok iyiydi.
O da göçmenlere sahip çıkan çok tatlı bir adam rolündeydi. Bu filmle ilgili bence en garip şey filmdeki siyahi kadınların özellikle filmin başında çok fetişize ederek gösteriyorlar. Çok cinsel bir şekilde gösteriyorlar. Ve yani bunu ben demiyorum, siyahi kadınlar da ne alaka hani niye böyle bir şey oldu diyor.
Tabii ki bir film her şeyi istediği gibi gösterebilir ama bence bu seçim biraz garipti. Bunlar dışında filmin komik olması bence keyifliydi. Leonardo DiCaprio'nun karakteri baya bir süre komedi olarak kullanılıyor ve biraz karikatür gibi oynuyor DiCaprio'da, iyi oynuyor. Yine o Champagne'in polis olması ve hem ırkçı olması hem de gidip siyahi bir kadına aşık olması onun ikiyüzlülüğü o güzeldi.
Filmle ilgili yine şey biraz bana karikatürize geldi. Filmde böyle beyaz insanların, Amerika'daki beyaz ırkçı insanların bir organizasyonu var. Ve bunlar Nazi gibi beyaz Amerikalı insanların daha üstte olmasını istiyorlar. Her zaman daha iyi olmasını istiyorlar ve insanları öldürüyorlar bunun için.
Bir sürü politik bir şeyler yapıyorlar ve evet yani böyle organizasyonlar gerçekten var. Filmin bence garip olan bir kısmı şu an Amerika'da bu organizasyonlar zaten güç ellerinde ve Filmde bunlar sanki yeraltı organizasyonlarıymış gibi kuruluşlarıymış gibi gösteriliyor ama aslında şu an insanlar açık açık bunu yapıyorlar ve filmin bunu sanki sadece yeraltı organizasyonluymuş gibi göstermesi ne kadar mantıklıydı ona da çok emin değilim. Kısacası sinemada izlemesi keyifli bir filmdi benim için. Başka bir Oscar'a dayı Secret Agent yani gizli ajan diye mi Türkçeye çevrilmişti çok kötü bir isim bu arada bence hani şey gibi çok neyin ne olduğunu doğrudan söylüyor gizli ajan yani ya da mesela kısa adam adı Ahmet olan erkek falan gibi bir isim gibi geldi bana filmin ismi açıkçası bu filmle ilgili çok yorum yapamıyorum çünkü Şöyle bir şey oldu.
Bu filmin gösterimi sırasında ben yurt dışındaydım ve filmin yapımcılarından bana izleme linki ulaştırılmasını, yani sordum, ulaştırın demedim. İnternetten izleyebilir miyim diye. Çünkü bir sürü filmin internetten erişimi de oluyor film vizyona girmesine rağmen. Oscar'a oy verenler.
Tüm Oscar filmlerini internet üstünden izleyebiliyorlar. Böyle e-mail'leri falan yazıyor ekranda ki korsan bir şey olmasın. Ben de bu film için öyle bir şey sordum ve evet dediler. Sonra şöyle bir şey oldu.
Tüm detayları anlatamayacağım ama çünkü belli koşullarda izlemem gerekiyor bu filmleri. Ben de o koşullarda izledim. Şöyle bir şey oldu sadece, biraz yorgundum ve uykuluydum ve filmi bir kere izleyebiliyordum. Çünkü hani başlattıktan sonra durduramıyorsun ve zaman kısıtlaması var, bir süreye kadar izleyebiliyorsun.
Benim de o izleyebileceğim sürede ben yurt dışına gidiyorum, uçaktan inmişim. Sonra otele geldim, açtım bu filmi ve böyle biraz uyandım, biraz uyuyordum. Dedim ne oluyor? Film de böyle şey açısından güzel bir film.
Size her şeyi anlatmıyor. Bu ana karakter bu zamanda doğmuş, şöyle olmuş, şöyle olmuş diye anlatmıyor. Direkt başlıyor ve devam ediyor. Ve bu film tam annenizle izlerken sürekli annenizin soru soracağı bir film.
Ve ben bunu uykulu izledim. Çünkü dediğim gibi seyahatten dönmüştüm. O yüzden bu filmle ilgili çok fazla uyarım yapamayacağım. Ama anladığım kadarıyla tatlı bir filmdi.
Ve şey anlatıyor, faşizmin yavaş yavaş yükselmesini ve buna karşı gelen insanların oluşturduğu tatlı topluluğu ve bazen bu toplulukların şiddet yüzünden, siyasi cinayetler yüzünden nasıl yok olabildiğini anlatıyor. Geçen sene de bir film Oscar'a aday olmuştu, Brezilya'dan, I'm Still Here diye bir film. O film çok iyiydi. Ben izlediğimde ağlamıştım.
O film de politikti bu arada. Boş yere tutuklanan bir adamı ve o adamın ailesini anlatıyor. Yani adamdan çok... adamın ailesine yaşananları anlatıyor ve gerçekten böyle haberlerde görüyorsunuz ya o tutuklandı bu tutuklandı yani bazen böyle haberlerde okuyunca yaşananların ağırlığı anlaşılmıyor ama bu Brezilya filmini izlerken bir ailenin ne kadar etkilenebileceğini ve keyfi şekilde yapılan ya da sırf politik kazanç için yapılan bu tür hamlelerin yani insanların hayatını mahvettiğini görüp üzülüyorsunuz çünkü böyle şeyler hala günümüzde de dünyada yaşanıyor.
I'm Still Here'i izlemediyseniz kesinlikle izleyin. Brezilyalılar da bu arada şey, Instagram'da falan en iyi film duyurulduğunda, Oscar'larda, geçen sene de çok çıldırmışlardı. Tüm yorumlar Portekizceydi yani Brezilyalılar yorum atıyordu sürekli. Bu sene de öyle oldu.
Brezilyalılar yine aşırı mutlu oldu. Biraz Türkiye'ye benziyorlar o açıdan. Sosyal medyada varlıkları çok fazla. Gerçi Brezilyalıların sayısı da çok yüksek Türkiye'ye göre.
200 milyon nüfusları var. Çok kalabalık bir ülke. Tabii çok büyük olduğu için her yeri o kadar kalabalık değil ama mesela başkentleri San Paolo, İstanbul'dan, İstanbul'a yakın. Hatta aynı falan galiba nüfusu İstanbul'la.
Demek ki Brezilya iki yıldır Oscar adayı çıkarıyorsa bu da şey demek oluyor, o filmlerin yönetmeni Brezilya'yı yeterince kötülemiş ki Amerikalılar onlara size ödül veririz demişler. Bu bakış açısı da bazen tabii ki böyle bakış açıları olabiliyor. Ama bazen de gerçekten insanlar düşündüklerini söylüyorlar ama sonra kendi ülkelerindeki insanlar diyor ki bizi satıp kötü gösterdiği için Oscar alıyor. Ama bu filmlerde öyle bir şey yok.
Bu filmler yaşanan şeyleri gösteriyor ve insanların çektikleri zorlukları gösteriyor. Ve tabii ki eğer normal bir insansanız her ülkede iyi kötü insan olduğunu biliyorsunuz. Bazı insanlar bunu anlamıyorlar. Yani kendi ülkedeki problemleri yurt dışına gittiğinde, bunlardan yurt dışında bahsedildiğinde sanki bir anda herkesin kendi ülkelerinin dünyanın en kötü ülkesi olduğunu düşüneceğini düşünüyor.
Ama herkes her şeyin farkında. Eğer saçma biri değilseniz, eğer saçma biriyseniz zaten sizi ikna etmemize gerek yok çünkü zaten saçma şeyler düşüneceksiniz. Geçen bu Amerika'da da oldu. Bir sürü Amerikalı olimpik sporcu röportajlarında Amerika'nın her şeyini temsil etmediklerini söylediler.
Kendi arkadaşlarını, kendi komünitelerini temsil ettiklerini ya da sevdikleri insanları ama sevmedikleri yanlarını temsil etmek zorunda olmadıklarını söylediler. Ve bundan sonra baya negatif tepkiler aldılar Amerika'daki yönetimden veya başka insanlardan. Bu sporcuların söyledikleri de göçmen protestoları olurken Amerikalı protestocular öldürüldü ve onları savunuyorlardı bu sporcularda. Ve bu yani hem sporcuların cesareti açısından önemli bir şey hem de Amerika ne kadar eleştirilse de hala biraz biraz diyorum ifade özgürlüğü var.
Ama tabii ki insanların cesareti de ifade özgürlüğüne yol açıyor. Çünkü herkes konuştuğunda herkesi hapse atamıyorlar. Ama tabii ki sadece bu da değil. Kurumlara, kuruluşlara güvence olması gerekiyor.
Bir şey söylediğinizde size bir şey olmayacağını yüksek ihtimalle bilmeniz gerekiyor. Şimdiki filmimiz Sinners, bu filmler arasında en ilginç filmlerden biri. Çünkü bu filmlerin çoğu, yani romantik komedi yok. Korku filmi, Sinners bir tık korku filmi gibi.
Çok eğlenceli bir film var mı? Aslında One Battle After Another biraz eğlenceli. F1 eğlenceli, bir de Sinners yani tam bir gişe filmi ama çok iyi bir yönetmen tarafından Ryan Coogler tarafından çekilen bir film. Bu film 1930'ların Mississippi'sinde geçiyor.
İki tane ikiz var. Bunlar Chicago'da biraz gangsterlik yapmışlar ve geri dönüyorlar Mississippi'ye. Biraz müzik yapalım, bar gibi bir şey açalım ve eğlenelim diyorlar. Bunun için de çok iyi müzik yapan iki kişiyi çağırıyorlar.
Filmin başında da bir yazı çıkıyor ve şey diyor, bazı kültürlerde çok iyi müzik yapan insanların böyle tanrısal bir gücü olduğu ve insanları, ruhları birleştirebildiği bir şey ortaya çıkardığı söylenir diye bir kelime söylüyorlar. O kelimeyi hatırlamıyorum ama böyle bir mitolojik bir şeyden bahsediyorlar. Ama aynı zamanda çok iyi müzik yapan insanların şeytanı da kendilerine çektiğinden bahsediyorlar ve bu film bir vampir hikayesi anlatıyor ama aslında daha böyle müzik ve kültür üstünden de baya bir şey anlatıyor. Amerika'da siyahiler blues müziği yapmaya başladı ve bu film de biraz onunla alakalı.
Bu filmde vampirlerin başını İrlandalı bir adam canlandırıyor ve bu adam vampir olunca sizin kültürünüzle olan, geçmişinizle olan bağınız kesiliyor ve siz sadece diğer vampirlerle beraber bir komünite oluşturabiliyorsunuz. Sadece onlarla takılabiliyorsunuz. Çünkü diğer insanlar da sizi pek fazla anlamıyorlar. Bu filmde de vampirlerin başı beyaz biri.
Bu filmi direkt izlediğinizde şey diye düşünebilirsiniz. Beyaz insanlar siyahileri ısırıp vampir yapıp kültürlerini yok ediyorlar diye. Bu film biraz onun üstüne ama aynı anda da şöyle bir şey var. Buradaki beyaz adam İrlandalı bir adam.
Ve İrlanda'da eğer Bad Bunny bölümünü dinlediyseniz Güney Amerika tarihini konuşurken İrlandaya yapılan İngilizlerin soykırımından da bahsetmiştim. Tabii ki İrlanda, Güney Amerika'da değil ama bölümün içinde bahsetmiştim bu konuda. Evet, burada da soykırıma uğramış ve bastırılmış bir adamın sonra vampir olmasını belki de istemeyerek, çünkü ısırılınca vampir oluyorsunuz. Sonra da kendine bir şeyler oluşturmaya çalışmasını, yani diğer insanları da vampir yaparak kendine bir komünite oluşturmasını izliyoruz.
Ve burada da siyahi insanları bunu yapıyor. O siyahi müzik gecesine geliyor ve oradaki insanları vampir yapmak istiyor. Yani bir bakıma daha önce bastırılmış bir insan, diğer siyah insanları da bastırmaya çalışıyor ve diyor ki onlara gelin hep beraber müzik yapalım, bir komünite olalım. Ama siyahların oraya gitmesinin tek yolu da kendi geçmişlerini, kimliklerini unutmak ve bu genel olarak müzikle de ilgili bir yorum yapıyor.
büyük ihtimalle anladınız nasıl bir yorum yaptığını yani bazen müzik yapıyorsunuz mesela siyahiler bir müzik yapıyor sonra beyazlar da o müziğe ilgi gösteriyor ve gerçekten bazıları hani ilgi gösterdikleri için ilgi gösteriyorlar hani alalım bu siyahların yaptığını biz de yapalım demiyorlar bazıları öyle diyor tabii ki ama sonra müzik bir şekilde böyle bulanmaya başlıyor ve orijinini ve o ana ruhunu kaybediyor film bunu anlatıyor bence bu şekilde düşününce Gayet güzel ve filmin çok güzel bir sahnesi de var. Filmin başında şeyden bahsediyor demiştim ya, müzik tüm insanların ruhunu farklı zamanlarda yaşayan bir araya getiriyor diye. Bunu doğrudan gördüğümüz bir sahne var. İşte 1930'larda blues yapılırken biz bir anda DJ'lerin... başka caz müzisyenlerinin bir araya ruh olarak geldiklerini görüyoruz.
Herkes dans ediyor ve o sahne gerçekten bilmiyorum. Benim geçen sene izlediğim filmler arasında en çok aklımda kalan sahnelerden biriydi. Filmi izlerken böyle dünyanın en iyi şeyiymiş gibi çıldırmadım ya da izledikten sonra dünyadaki herkes izlemeli diye düşünmedim. Ama bu filmde izledikten sonra konusunu ve temalarını da düşündükçe içimde böyle zaman geçtikçe daha sevdiğim bir film oldu.
O yüzden bu filme de bakmanızı öneririm. Şimdiki filmimiz Train Dreams. Bu filmi daha önce konuştum yine podcast'ta. Bu film sessiz sakin bir adamın ve hayatında çok fazla değişik bir şey yapmayan bir adamın hüzünlü ama aynı zamanda da tatlı hayatını anlatıyor.
Çok sade ve duru bir film. Ve şeyi güzel anlatıyor. Bazen bazı insanlar hep herkes alınmasın diye bazen bazı insanlar falan diyorum komik Ama bazen bazı insanlar hayatlarında çok fazla kararı almayıp daha çok izleyici koltuğunda oluyorlar ya. Ki aslında karar almamak da bir karar.
Ve bir anda hayat gelip geçip gidiyor. Güzel şeyler oluyor, üzücü şeyler oluyor, hüzünlü şeyler oluyor, çılgın şeyler oluyor, anlamadığınız şeyler oluyor. Bu film bir adamın hayatını bu şekilde çok iyi anlatıyor. O yüzden izlerken bayağı hoşuma gitmişti.
Baya tatlı bir film bence. Daha önce bu podcast'ta Stoner diye bir kitapla konuşmuştum. Bence bir kit... yani bir tık ikisi birbirine benziyor.
Sadece Stoner biraz daha mal bir karakterdi. Bu adamsa... Ama şeyleri çok aynı. Etkisiz eleman olmaları bazı açılardan.
ve biraz böyle erkeklerin yaptığı gibi içlerine kapanıp hayatı yaşamaya devam etmeleri ama tam ne yaşadıklarıyla ilgili birileriyle konuşmamaları falan. Üzücü, üzücü bir filmdi. Güzel bir filmdi. İzlemesi en kolay ve en keyifli filmlerden bu arada bence.
Oscar adayları arasında. Şimdiki filmimiz Bugonya. Yorgos Lanthimos isimli Yunan bir abimiz var. Kendisinin Dogtut filmini izlemiş olabilirsiniz.
Killing of a Sacred Deer filmini izlemiş olabilirsiniz. Lobster filmini izlemiş olabilirsiniz. Pootings filmini izlemiş olabilirsiniz. Bu Bugonya da bu adamın.
Bu adam son 4 senede... 4 film falan çekti. Hepimizden daha çok çalışıyor. Steph, fonumuza bakarken adam film çekiyor bir anda.
Yani komik bir adam. Ve hepsini de Emma Stone'la çekiyor. Bu son çektiği de Emma Stone'la yaptığı bir film. Ve bu da bence kısa hikaye gibi tatlı bir filmdi.
Çünkü kısa hikaye gibi diyorum, karakterlerle çok bir şey yok yani. Karakterlerle alakalı çok bir şey yok. Aşırı bir derinlikleri de yok. Çok da tanımıyoruz.
Zaten çok derine gidebileceği bir yer de yok. Ama ilginç bir hikaye anlatıyor. Şöyle anlatayım. İki kişi var Amerika'da.
Biri zihinsel engelli gibi öbürü de ruh hastası ve bu ruh hastası adam bir tane sağlık şirketi CEO'sunun uzaylı olduğunu düşünüyor ve dünyayı yönettiğini düşünüyor ve çok kötü biri olduğunu düşünüyor. Öbür zihinsel engelli arkadaşı da bu ruh hastası adamın. Bu ruh hastası adam o zihinsel engelli arkadaşı biraz kullanıyor ve şey diyor, biz bu CEO'yu kaçıracağız ve ona bazı testler yapacağız ve uzaylıları hani dünyadan uzaklaştıracağız diyor. Ve bu bence çok ilginç bir konu çünkü Bir önceki bölüm Jim Carrey bölümünde de komplo teorilerini konuşurken bahsetmiştim.
Bazı insanlar dünyanın ne kadar saçma ve tuhaf olduğunu görüyorlar ama sonra diyorlar ki dünyayı uzaylılar yönetiyor diye. Bu filmde onu anlatıyor ama sonunda küçük bir sürpriz var. Şu an bunu demem bile büyük ihtimalle sonundaki sürprizi anladınız mı bilmiyorum ama eğer matrak bir kısa hikaye yazmaya çalışıyorsanız sonunu böyle yapardınız. Filmin sonunu hem sevdim hem de Biraz böyle... Gerçi aşırı komplocu birinin bu filmin tamamını izleyebileceğini düşünmüyorum.
Filmin sonu komikti ve bana birkaç şeyi hatırlattı. Birincisi, Otostopçu'nun Galaksisi rehberi kitabı. Bu, okuyabileceğiniz en iyi kitaplardan biri gelmiş geçmiş. 3 kitaplık ya da 4 kitaplık bir seri.
Ben maalesef sadece ilkini okudum ve ilki tam bitmiyor. Devam ediyor. Ama okuduğum en iyi şeylerden biriydi. Ben lisede... Ve sonrasında dünyanın en büyük Rick and Morty hayranlarından biriydim.
Ve aslında yani otostopçunun Galaxy rehberi Rick and Morty'daki tüm fikirleri neredeyse içeriyor. Olayı şöyle, bir adam bir gün uyanıyor ve evinin yerine bir otoyol yapılacağını öğreniyor. Böyle bürokratik şeyler. Bir tane yıkıcı araç gelmiş.
Adama diyor ki bizim iznimiz var belediyeden, senin binağını yıkacağız. Bu adam diyor ki, bilmiyordum. Öbür adam da diyor ki, biliyordun bir yıldır bu belediye programında belliydi evinin yıkılacağı, senin bakman gerekiyordu. O yüzden yıkacağız diyor ve tartışmaya başlıyorlar.
Ama sonra olayların devamında şeyi öğreniyoruz. Aslında dünyada bir sürü farklı uzaylılar ve gezegenler var. ve aslında bizim dünyamızda bu ana karakterin, İngiltere'de yaşıyordu galiba ana karakterin evi yıkılıyorsa dünyayı da başka birileri yıkmaya karar veriyor ve dünya böyle bir anda kitabın 20. sayfasında falan galaktik yol yapmak için dünyayı yok ediyorlar.
Bugonia'nın sonu bana bir tık onu hatırlattı. Dünyanın ne kadar kolay bir şekilde eğer daha büyük teknolojiler veya güçler varsa dünyanın ne kadar kolay bir şekilde bir anda puf olabileceği ile alakalı ilginç düşünceleri vardı. Bir otostopçunun Galaxy rehberi var. Bunu çok komik bir şekilde anlatıyor, çok eğlenceli bir şekilde anlatıyor ama aynı zamanda da varoluşsal sorular sorarak anlatıyor.
Bir de bir tane Rus kitabı vardı. Bunun adı Uzayda Piknik. Bu kitap çok daha gergin ve karanlık bir atmosfer ve daha yavaş bir modda yine benzer bir konuyu anlatıyor. Burada da birileri uzaylılar takılıyorlar.
bir yerlere gidiyorlar. Bu sırada dünyada piknik yapıyorlar dünyanın bir bölgesinde ve bu sırada yani bu piknikten dolayı dünyada garip şeyler oluyor. Belki de mesela bunlar yemeklerini bırakıp devam etmişler yollarına ama bu dünyayı tamamen değiştiriyor fiziksel açılardan ve hani bunun yol açabileceği etkileri düşünmüyorlar bile. Bu sırada insanlar dünyadalar ve ne oluyor, ne yaşanıyor diyorlar.
Burada da insanların bir anda Yani başka uzaylılar varsa daha küçük bir varoluşları olabileceğiyle alakalı. Daha gergin ve felsefik. Otostopçunun Galaxy Rapper'i okuması daha keyifli. Ama Uzayda Piknik de enteresan bir kitaptı.
Bugonio ile ilgili çok fazla spoiler vermeden çok bir şey diyemiyorum. Kesinlikle izlemeniz gereken bir film de demiyorum. Hatta gerçekten keşke kısa film olsaydı. Çünkü bence anlatacağı her şeyi bir kısa filmde anlatıyordu.
Onun dışında oyuncular tatlıydı. Emma Stone yine oynuyor dediğim gibi. Öyle, bu Gonya'yı da izleyebilirsiniz. İlla izlemenize de gerek yok.
Şey de diyorlar bu arada, Yorgos Lanthimos her sene bir film çıkarıyor ya ve tarzı kendi tarzı olduğu için insanlar yeter artık Yorgos Lanthimos'tan sıkıldık da diyorlar. O da yani adam ne yapsın kendi çektiği filmleri çekiyor ve adamın çektiği filmler de kendi çektiği filmlere benziyor. O yüzden... Bilmiyorum.
Frankenstein var. Frankenstein'i de podcast ile daha önce konuşmuştum. Netflix'te çıktı. Herkesin kolayca izleyebileceği evden bir film.
Ki aslında büyük ihtimalle sinemada izlemek çok daha keyifli olurdu. Çünkü yönetmeni Guillermo del Toro gerçekten kasmış. Keyifli bir film ortaya çıkarmak için. Ve çıkarmış da yakışıklı Jacob Elordi var.
Frankenstein'in canavarı olarak. Çok uzun bir Frankenstein. Yani ne... Uzun bir bölüm olunca böyle saçmalamaya başlıyorum.
Ben Frankenstein'in kitabını okumadım. Çünkü bir arkadaşım bana doğum gününde bunu İngilizce bir kitap olarak hediye etmişti. Çünkü İngilizce biliyorum ama Frankenstein'ı okumaya İngilizce şeyim, staminam, dayanıklılığım yetmedi. Biraz fazla atmosferik ve değişik kelimeler içeren bir kitaptı.
Eğer çaba harcasam okuyabilirdim ama bazen insan aşırı hızlı bir şekilde kitap okuyup devam etmek istiyor. Bazıları da diyor ki kelimelere bakma zaten havasından hani ya da öbür yanlarındaki kelimelerden ne olduğunu anlarsın diye. Ama ben bakmak istedim ve o yüzden bu kitabın ilk 20 sayfasını okuduktan sonra devam etmedim ama çok iyi bir kitap. gibi gidiyordu.
Frankenstein'da şeyi güzel anlatıyor, günümüzde de olan bir problem bence. Bazen bilim insanları sadece bir şeyi geliştirmek üstüne düşünüyorlar ama mesela o değişiklikler olduktan sonra dünya nasıl bir yer olmalıyı çok fazla düşünmüyorlar ve günümüzde bu yapay zeka ile de gördüğümüz bir sıkıntı. Yapay zeka çok hızlı bir şekilde gelişsin. ve bir anda teknoloji şirketleri zengin olsun istiyorlar.
Sonrasında yaşanacaklara sonra bakarız diyorlar. Ama düzenli bir şekilde insanlar geleceği planlamadıklarında teknolojik gelişmeler insanlara pozitif bir sonuç açmıyor. Mesela teknolojik verimlilik diye bir şey var ya da ekonomik verimlilik diye. Dünyada o uzun süredir artmasına rağmen insanlar daha iyi koşullar altında yaşamıyorlar.
Yani teknoloji her zaman insanlara yardım etmiyor. Burada da direkt tanrı kompleksi olan bir bilim adamının bir tık yani bir insan yaratmak isteyen bir bilim adamının hikayesini izliyoruz ve sonra bu adam başarılı oluyor ve sonra yarattığı bu kişiyle ne yapması gerektiğini bilmiyor. O kişiye saygı gösteremiyor, sevgi gösteremiyor ve yani bunu anlatıyor sadece film ve bence çok güzel anlatıyor. Um... Evet,
yine çıldırmadım. Böyle herkese izlemesini önereceğim bir film de değil ama gayet güzel. İzlemesi de keyifli. Çünkü Guillermo Del Toro öyle şeyler seviyor.
İyi oyuncuları olan tatlı bir film. Ve şimdi son filmimize geldik. Türkiye'de yılın en çok izlenen 10 filmine girebilecek bir film olan Hamlet'e. Hamlet de biraz önce bölümün başında söylediğim gibi Shakespeare ve eşi Agnes Hathaway'i anlatıyor ve ölen çocuklarını anlatıyor.
Çok sert ve zor bir konusu olan bir film. Zaten o yüzden tüm Türkiye sinemalara koştu. Bu film de keyifliydi. Ben filmi yurt dışında izledim.
İngilizce izledim ve altyazısız izledim. O yüzden Shakespeare'in oyun sahnelerinde her şeyi anlamadım. Ama filmin yönetmeni Chloe Zhao mu? Neyse, filmin yönetmeni Chloe ablanın röportajları çok tatlıydı.
Yani filmi çok severek yapmış. Belki görmüşsünüzdür, Instagram'da paylaştım. Zaten böyle bir ara şeydi, Hamnet'le ilgili ne içerik üretsen bir anda 10 milyon kişi izliyor. film yönetmenin konuşmasını paylaşmıştım o da gerçekten çok güzel bir konuşmaydı ama mesela bu filmde her hafta şey yapmışlar cumaları hafta sonu olacak ya son çekim günü olduğu için son sahneyi çektikten sonra tüm ekip dans etmiş ya da duygusal olarak zor bir sahneyi çekerlerken de sahneyi en son çektikleri an yani kes diyorlar sahne bitti diyorlar oyuncular kes dendikten sonra direkt dans etmeye geçiyorlar yani bir anda karakterlerinden dansa geçmişler ve böyle şeyler duymak böyle bir yönetmenin böyle bir tarzı olduğunu görmek çok tatlı bence çünkü dans etmek gerçekten yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri ve bu kadar duygu yüklü bir film çekerken insanların kendilerini yerden yere vurmadan eğlenerek böyle bir film çekmiş olmaları da çok güzel
Tabii ki dünyada aşırı kötü şeyler oluyor ve bunlara üzülüyorsun yani yapacak bir şey yok. Zaten bir ara senin başına geliyor eğer bunların hepsini görmezden geliyorsan. Bir ara senin ailenden birine de bir şey oluyor. Bazıları için bu daha genç yaşta oluyor.
Bazıları için daha geç yaşta oluyor. Ama bazı insanlar bunları tabii ki her zaman görmezden geliyorlar. En yakınlarına bile bir şey olsa bir şey hissetmemeye çalışıyorlar. Burada ama hem o bütün duyguları bir arada yaşamaları hem de bunu dansla pekiştirmeleri baya tatlı.
Filmi de sevdim. Bu film de dünyadaki herkese önerebileceğim bir film değil. Ama izlerken keyif almak demeyeyim de. İzlerken etkilendim yani.
Son sahnesinde sadece çok konuşulan bir şey var. Bu Max Richard'ın bir müziği çaldı. Daha önce bir sürü filmde ve dizide gördüğümüz. Bu Arrival benim en sevdiğim filmlerden biri.
Dünyanın en iyi bilimkurgu filmlerinden de biri. Ve çok iyi bir bilimkurgu kitabından, kısa hikaye kitabından uyarlama. Arrival'ın sonunda da aynı müzik çalıyordu ve Arrival'da aslında çocuk kaybetmeyle alakalı Hamnet'in de ana teması o. Hamlet ama filmin çoğunda ana tema çocuk kaybetmek, Arrival'ın sadece sonunda ana tema çocuk kaybetmek ve aynı zamanda da bununla yüzleşmek.
Aslında Hamlet'e benziyor sonları. Arrival'ın sonunda bir montaj var. Aynı müzik kullanılıyor. Max Richard diye bir adamın, artık Instagram'da büyük ihtimalle bin kere görmüşsünüzdür.
Ben filmi izlerken o müzik kullanılmaya başladığında şey oldum. Ben bunu zaten dünyanın en duygusal tüm film sahnelerinde izledim. Hani filmden çıktım bir anda Arrival'ı düşünmeye başladım. Ama bazı insanlara öyle olmamış.
Bu arada filmin müziklerini zaten Max Richard denen adam yapıyormuş. Yani müziği kullanılan adam zaten filmin müziklerini yapıyormuş. Ama en sonunda böyle bu daha önce yaptığı bir şarkıyı kullanmaya karar vermişler. Bu şarkıyı da adam hem kendi küçükken yaşadığı şiddet ve Irak savaşı sırasında, 2000'lerin başında onunla ilgili hissettiklerinden dolayı yazmış.
Yani aslında şarkının bir yaz teması var ve bunu her yönetmen çok seviyor. Evet böyle bir şey düşündüm. Onun dışında Poe Mescal bence çok iyi oynuyordu. Yani zaten Jesse Buckley mükemmel oynuyordu ana karakter.
Ha, Paul Mescal da bayağıydı ve Shakespeare'in o sahnelerini o kadar hem rahat hem de iyi bir şekilde söylüyor ki. Özellikle bir repliği böyle tekrar ettirdiği bir sahne vardı. O sahnede yani Shakespeare'in şiirselliğinden dolayı ama aynı zamanda da Paul Mescal'ın iyi oyunculuğundan dolayı. Bilmiyorum, bence çok iyiydi.
Onu da Oscar'a aday olarak görsek fena olmazdı gibi. Aday olmadı bildiğim kadarıyla. Ama evet Hamlet de sevdiğim bir film oldu. Böyle.
Bakalım Oscar'larda ne olacak? Oscar'lar. Oscar'lar, Oscar'lar, Oscar'lar. En iyi film neydi?
Bence bu film 10 Oscar'lık bir film değil. Bence bu film 7 Oscar'lık bir film. Bence Oscar'lar Oscar'lıklardır. Burada Oscar'da bunu daha önce söyledim mi bilmiyorum.
Söyledim bence. Oscar'da en çok oy alan film en iyi film için. Şu an gevelemeye başladım. Anlatıyorum.
Oscar'da normalde tüm kategoriler en iyi film dışında. Herkes hani adaylar belirlendikten sonra herkes oy veriyor ya. Kim en çok oy alıyorsa o film kazanıyor. Ama en iyi filmde en çok oyu alan kazanmıyor.
En çok yüzde elli oy almanız lazım. Ama diyelim. %50 oy almadınız. Ne oluyor?
Kağıt, kalem ve görünecek bir şey olmadan bunu anlatabilecek miyim bilmiyorum. Bazı insanlar çünkü sayılarla ilgili bir şey duyunca böyle beyinlerini kapatıp, aa wow, la la la, lom falan diyorlar. Ama anlatıyorum. Herkes, Oscar'da oy veren herkes en sevdiği filmleri Birden 10'a kadar sıralıyorlar.
Mesela 1'e Sentimental Value'yu koyuyorsun. 2'ye Sinners'ı koyuyorsun. 3'e başka bir şey koyuyorsun. Ve sonra ilk sayım yapılıyor.
Ve hiçbir film %50'yi geçmezse... Diyelim insanlar en az F1 filmini birinci sıraya koydu. Değil mi? Evet.
En az koyulan filmi siliyorlar. F1'i. Tamamen tüm listelerden siliyorlar. Ve diyelim F1, 1'inin birinci sırasındaydı.
Yani bir tane salak... F1'i birinci sıra... Şaka yapıyorum. İnsanlar istediğini yapabilir.
Kimse salak değil. Kimse alınmasın. Ama diyelim bir tane salak F1'i birinci sıraya koydu. Ve F1 en az oy alan film ve en çok oy alan film Sentimental Value %50'yi geçmedi.
O zaman şey oluyor. F1'i listelerden siliyorlar. Ve F1'in altında diyelim 1'e F1 yazmış. 2'ye One Battle After Another yazmış.
Tüm F1'in birinci sırada olduğu oylar bir anda One Battle After Another'a geçiyor. Ya da artık o kişi ne yazdıysa. Ve sonra bu süreci bir film %50'ye ulaşana kadar tekrar ediyorlar. Mesela Bugonya en az oy alan film oluyor sonraki turda.
O zaman Bugonya'yı siliyorlar. İnsanlar Bugonya'dan sonra ne yazmış? Belki tekrar Sentimental ve oluyor belki tekrar. O yüzden Oscar oylamalarında biraz nefret edilen hem de çok sevilen bir film yaptıysanız en iyi film olmayabilirsiniz.
Ama hem çok sevilen hem de herkesin ilk 2-3'e koyacağı bir film yaptıysanız en iyi filmi almanız kolaylaşıyor. Çünkü bu anlattığım bence çok güzel anlattım. Anlamadıysanız tamamen sizin Bu arada Zohran Mamdani'nin belediye başkanlığı seçiminin ön seçimi de bu şekilde yapılmıştı. Buna preferential ballot diyorlar ve bence çok iyi bir oylama sistemi.
Çünkü neden bir tane seçiyoruz? Belki istediğimiz seçilmedi. Yani Oscar için çok mantıklı değil de bence politika için çok mantıklı. Bu bölüm çok uzun oldu.
Kendinize iyi bakın. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.