
4.923 kelime · ~25 dk okuma
Evet, uzun bir aradan sonra yine beraberiz. Çünkü bu arada işte ben iki yıl arasında gelgit yapıyorum. Daha çok ormanda kaldığım bir dönemdeydim. Mikrofonum öteki yerde kalmış.
Bir türlü hani bir şeyler hep istedim. Burada bir şeyler hakkında konuşmak ama konuşamadım. Neyse sonuçta bugün neymiş demek ki kısmet ve bugün biraz saplantı konusundan konuşmak istiyorum. Çünkü son zamanlarda yer gök masumiyet müzesi.
Dolayısıyla aşk saplantı temaları her yerde konuşuluyor. Daha doğrusu bu bir aşk mıdır? Değil midir? Saplantı mıdır?
Diyoruz ya, genelde hep bunun sorulduğunu görüyorum. Ama aşk zaten saplantıdır. Yani oralara geleceğim. Bunu konuşacağız.
Saplantı nedir? İlk bir netleştirelim bence. Sonrasında zaten saplantıdan bahsederken aşktan bahsetmemek olmaz. Şimdi neden bazı insanlar daha saplantılı, bazıları için bir şey bırakmak daha kolayken neden bazılarımız her şeye bu kadar takılıp kalıyoruz?
Bir arzu ne zaman saplantı boyutuna geçmiş sayılıyor? Veya bir insan başka birini, başka bir nesneyi niye bu kadar fetişleştirir? Biraz bunları konuşalım ilk olarak. İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi.
Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Şimdi öncelikle saplantı bir şeyi çok sevmek ya da ona çok ilgi duymak demek değil. Zihnimizin sürekli ve sürekli bir yere takılı kalması demek. Yani ne kadar uzaklaştırmaya çabalarsam çabalayayım, bir türlü o düşünceyi, o fikri, o kişiyi ya da herhangi bir şey olabilir, bu sanat üretim de olabilir, bir türlü ona dair düşünceleri uzaklaştıramam demek. Mesela insan ilişkileri üzerinden baktığımda da çok ısrarlı bir şekilde bir kişiyi istemek.
Yani karşı taraf hiç istemese bile bir kişiyi istemek anlamına geliyor. Şimdi bizim psikolojide kullandığımız teknik bir kavram var, obsesyon. Obsesyon da aslında daha çok istemeden gelen düşünceler. Bir ilk önce obsesyonla saplantı arasındaki farktan bahsedeyim.
Çünkü duymuşsundur muhtemelen obsesif-komposif bozukluğu. As Good As It Gets vardı, çok güzel bir film. Orada da zaten çok net bir örneği vardı. Obsesyon dediğimiz şey, dediğim gibi yani zihnimize istemeden gelen düşünceler.
İşte hep böyle kaygı yaratan düşünceler. Ne olabilir? Genelde bu tarz insanlarda gördüğümüz durum. Hani kapıyı kilitledim mi?
Vardır. Hep böyle aklına düşer. Tekrar tekrar. Acaba kapıyı kilitledim mi?
Ya birine zarar verirsem diye. Ya çocuğuma zarar verirsem korkusu olur. Mesela yeni doğum yapmış bir annede bu vardı. Ya çocuğuma birden işte yere atıp ona zarar verirsem?
Tabii ki vermek istemiyor, çok değer veriyor çocuğuna ama bu düşüncelere engel olamıyor. Hata yapma korkusu olabiliyor, mikrop korkusu olabiliyor. İşte mesela çok ilginç gerçekten Tanrı'ya saygısızlık etmek. Birden küfredersem?
Ya günaha girersem? Hep böyle düşünceler içinde istem dışı ve sürekli tekrarlayıcı düşünceleri olan insanlar. Onların bütün hayatını, obsesyonları kontrol ediyor. Ve buradaki aslında mekanizma da yani bir düşünce geliyor aklına.
Aslında hepimizin aklına geliyor. Kısaca farkında değiliz. Mesela gün içinde o kadar çok düşünce geçiyor ki zihnimizden ama böyle uçuşup gidiyorlar. Onlara biz anlam yüklemiyoruz.
Hani mesela atıyorum olmuştur bana olur mesela bazen. Metroda mesela New York'ta hep metroya binip gezerdim. Metro beklerken ne zaman beklesem orada belki tabi ki Hollywood filmlerinin de bir getirisi olarak. Şu an buraya düşsem, şu an bu metroya atlasam böyle içime bir korku sarar.
Yapmayacağını bildiğin bir şey ama bir anlık böyle oraya düşmekten korkarsın ya onun gibi bir şey aslında. Ama bu kişilerde işte o filtreleme sistemi yok. Bir anlık o düşünce gelir sonra geçer gider sonuçta. Ben o düşünceyle orada kendimi yiyip bitirmem.
Ama obsesif bir kişi de orada gerçekten o düşünce korku yaratmaya başlıyor. Çünkü düşüncesine anlam yüklemeye başlıyor. Bu öylesine bir düşünce demiyor zihnine gelen şeye. Ve bu takıntılı düşünceler de gitgide güçlenir.
Çünkü aslında bizim zihnimiz evrimsel psikolojiye göre de tehlikeye öncelik verir hep. Yani mesela işte insan ilişkilerinin üstünden tekrar söyleyelim. Ya beni artık sevmiyorsa diye bir korkum var. Orada hemen tehdit sinyali alıyor beyni.
O zaman dikkatim artıyor. Ve dikkatim artan yerde de benim hatırlamam güçleniyor bunu. Ve tekrar tekrar zihnimde bu dönmeye başlıyor. Yani aslında düşüncenin kendisinin güçlenmesinden ziyade ona verdiğim önem güçlenmiş olmaya başlıyor.
Şimdi dikkat edersem verdiğim örnekler üzerinden genelde ahlak konularına giren obsesyonlar vardır. Yani ahlaki konulara takılma üzerinden. Bütün demin saydıklarımda genelde değer verilen alanlar üzerinden. Çocuğuna zarar vermek, Tanrı'ya sövmek ya da işte karşındaki kişiyi kandırmak, yeterince yoğunlamak bir sürü şey üzerinden orada değer verdiğimiz alanlardan aslında rahatsız oluyoruz.
Çünkü obsesyonlar aslında en hassas olduğumuz noktalara gidiyor. Ve obsesyonun hayattaki yakıtı da kaygı. Yani kaygı varsa obsesyon gerçekten çok artıyor. Kaygıyı da sonuçta hayatımızda en çok ne üretir?
Değer verdiğimiz şeyler üretir. Onlara bir şey olacağından, onlara zarar vereceğimizden korkarız. Yani kötü biri olduğumuz için değil ama çok sorumluluk duygusuyla dolu olduğumuz için ya bunları yaparsam korkusu olur. O yüzden de genelde hep böyle ahlaki, vicdani, hani dini şeyler olabilir, ebeveynlikle ilgili kaygılar olabilir obsesyonda.
Ve bunu saplantıda da zaten göreceğiz ama belirsizliği tamir edememekte. Yani işte ihtimaller var ya zihnimizde bir sürü ihtimal oluyor sonuçta. Bu ihtimaller tabii ki obsesyona dönüşmeye başlayabiliyorlar. Yani obsesyonun özünde de bir kontrol ihtiyacı oluyor.
Yani kontrol arayışıyla başlıyor. Hep böyle işte emin olmak, garanti istemek hayatta ve yeterince düşünürsem o riski sıfırlarım hissi. Bu aslında çok büyük bir kandırmaca zihnimizin bize oynadı. Overthink ettiğimizde ne oluyor?
Diyorum ki bir şeyden kaygı duyuyorum. Bunu ben sürekli düşünürsem, yeterince düşünürsem Ben bunun için bir çözüm yolu bulurum. Riski azaltırım. Halbuki hiçbir şeyin riskini sıfırlamıyoruz.
Zaten düşünce hatalarımız hep var. Bu sebeple terapiye gidiyoruz. Düşünce hatalarımızı da çözmek istiyoruz. Bir şekilde çocukluktan oluşmuş obsesyonlarımız, düşünce hatalarımız.
Bu da bizim düşünce hatalarımızdan biri. Yani düşüne düşüne bir şeyleri çözebilmek bazı şeylerde çözülmüyor. Belirsizliği de kabul etmek gerek. Mesela hayatta her birimizin dediğim gibi bazı kişiler daha saplantılı olabiliyor ama her birimizin yoğun ilgi duyduğu şeyler vardır.
Ama genelde bunun da mesela saplantıdan farkı da seçebiliriz onu daha esneğizdir. Yani hayatımıza başka şeylerle de var olabilir ilgi duyduğumuz şeylerle. Dikkatimiz başka bir şeye kayabilir ilgi duyduğumuz şeyin haricinde. Ama saplantıda orada hani zihni işgal eden ve bütün hayatın diğer alanlarını daraltan bir durum var.
Mesela bir şeyi düşünmeden duramamak aslında. Yoğun ilgide merak varsa saplantının içinde kaygı var. Diyelim ki ben bir hedefe odaklandım, çok yoğun ilgiyi duyuyorum ona, bilinçli bir şekilde seçiyorum onu. Sonuç alamıyorsam bir türlü, geri çekilebilirim, alternatif bir şeyler deneyebilirim, başka yollar bakabilirim ama ben saplantılıysam bir konuda daha da sertleşirim gitgide.
Alternatif hiç görmem, vazgeçemem ve hep o tek şeye odaklanırım bir noktada. Bunun iyi yönleri yok mu? O da var. Onu da konuşalım bence.
Ama genel olarak tabii ki o kişi için çok tüketici duygular bu saplantı. Şimdi saplantı niye oluşuyor dedim. Ya bazı insanlar da var, bazılarında yok. Beyin açısından bakarsan, biyolojik taraftan yani, bir şeyi hiç düşünmeden duramamak aslında sadece psikolojik değil.
Burada beynin çalışma biçimiyle ilgili de bir durum var. Dopamin döngüsü diye bir şey var bizim zihnimizde. Yani bir ödül sistemimiz var. Bütün hazlarımız, işte sevdiğimiz şeyler, anlık sosyal medya, elimize sürekli telefon almak, aslında bunların hepsi dopamin döngüsünden kaynaklı.
Bunu da bütün şirketler, büyük şirketler, metaversler falan hepsi çok iyi biliyorlar aslında. Yani işte like almak, yorum gelmesi, bunlar hep bizim dopamin arttıran şeyler olduğu için biz bağımlılık geliştiriyoruz zaten bu tarz şeylere. Ve yine saplantılarda da bu böyle. Bizim sistemimizin, beynimizdeki sistemin en önemli kimyasallarından biri dopamin.
Dopamin işte mutluluk hormonu diyelim. Ama aslında dopamin ilginç şekilde mutluluktan çok beklentiyle ilgili. Yani mesela bir şey için ödül geldiğinde değil de ödül ihtimali belirdiğinde daha çok yükseliyor. Mesela telefona bir notification düştü, bir ses çaldı telefon.
O an daha fazla dopamin hissediyorsun o mesajı okuduğun halinden. Yani telefon titreştiğinde dopamin artmaya başlıyor ya da ekranda işte mesaj yazısı gördüğünde artıyor. Mesajın içeriğini bilmeden daha yani bir belirsizlik var ama bir de umut var. İşte bunların birleşimi kokteyl bir dopamin döngüsü oluyor.
O yüzden dopamin sürekli mesela telefonu tekrar kontrol eder. Mesaj geçmişini okuyabilirsin. Mesela bir şey takılırken telefonu tekrar kontrol edebilirsin. Profillere bakabilirsin.
Zaten sosyal medya daha çok pekiştiren bir şey bu saplantı durumuna. Ve bu dopamin döngüsü durumu bağımlılıkta da böyledir. Mesela illegal bir uyuşturucu kullanan birini düşün. Bunu ben birebir mesela bir danışanla yaşadım bir şeyde.
Aslında uyuşturucunun verdiği histen çok ona erişene kadar geçen adımlarda daha çok dopamin salgılanıyor. Yani her davranışın değil bağımlılık olan belli adımları var ona ulaşana kadar. Şimdi bu illegal bir şey değil mi? Yani bir yerden para bulması lazım.
Atıyorum işte belki gitti annesinin çantasından para aldı. Sonra gitti işte bu uyuşturucu ona sağlayacak kişiyle buluştu. İşte orada gizli saklı onunla buluşuyor, alıyor, getiriyor bilmem ne. Hani bunlar hep adım adım ve rutinler.
Ve bu rutinlerin sonunda o maddeye ulaştığı için bu adımlar onda çok daha fazla dopamin salgılatmaya başlıyor. O yüzden zaten böyle işte alışkanlıkları değiştirmek gerekiyor bağımlılıklarda. Mesela işte çevreni değiştirmen gerekiyor, takıldığın yerleri değiştirmen gerekiyor. Zihninde bu alıştığın dopamin salgılayan her türlü durumu değiştirdikçe zihnini de nöroplastisteyle zihnini de değiştirmeye başlıyorsun.
Bir diğer konu da zihnimizde. Tamam ödül çok önemli dopamin için. ama beynimizin en güçlü motivasyon kaynağı kesin ödül değil yani hani şey değil sen bunu yap ben sana işte dondurma vereceğim diye dondurma geldi aklıma bilmiyorum daha iyi ödüller vardır kesin de her neyse anne olduğum için herhalde neyse bunu yap dondurma vereceğim dedim bu kesin bir ödül değil mi belirsiz ödül aslında yani en büyük dopamini salgılayan şey yani mesela işte bir şeye net bir hayır bazen daha az saplantı yaratıyor Şimdi tahmin ediyorum masumiyet müzesini okumuşsundur. Okumadıysan en azından hani diziyi izlemişsindir.
Hiçbirini yapmadıysan sosyal medyada bayağı maruz kalmışsındır. Çünkü herkes bunu paylaşıyor. Hikayeyi az çok biliyorsun diye tahmin ediyorum. Mesela Kemal'e yani Fissun aslında net bir hayırdı hiçbir zaman demiyor.
Yani Fissun gidiyor uzaklaşıyor. Sonra yıllar yıllı Kemal her gün işte evlerine gidiyor onlarla yemek yiyor. Yani belki hayatından gittiğinde sonsuza kadar hayatından çıksa bilemeyiz ne olurdu. Belki hep bir yara olarak kalırdı Kemal için.
Çünkü yarım kalan bir hikaye. Ama net bir hayırı daha kolay atlatabilir bir insan. Yani belki işte hala burada. Belki ben yanlış anladım.
Belki fikrini değiştirecek. İşte Kemal'in durumunda işte kocasından ayrılacak, benle olacak gibi düşünceler daha fazla sapıntı yaratıyor. Çünkü belki ihtimali hep o ödül sistemini aktif tutuyor zihinde. O yüzden de ilişkilerde belirsizlik çok güçlü çekim yapardı insanlar arasında.
Yani aslında belirsizlik saplantının yakıtıdır diyebiliriz. O yüzden mesela narsistik kişilerin ilişkilerinde bunu görürüz, bu döngüyü görürüz. Yani bazen o kadar göklere çıkartır, bazen yere vurur ama karşısındaki kişi aslında o göklere çıkardığındaki haline bağımlı olmaya başlar bir noktada. O yüzden de hep tekrar o dopamin kaynağı, tekrar o ilgiyi görecek diye bekler en kötü günlerde bile.
Bunların hepsi aslında kumar psikolojisine de benziyor. Yani kumar bağımlılığına benzeyen bir durum. Yani slot makinelerini düşün. Hani o işte içine bozuk paralar atılıyor ve çok büyük paralar kazanılabiliyor.
Onda da mesela öyle aslında. Yani her seferinde kazanılamıyor onda haliyle. Hatta az kazanılabiliyor ama Bazen mesela oynanır oynanır tam kalkacak kişi bir bakar bir anda bir şey kazanır. O bazen o beynimizi bağımlı yapan şey.
Buna psikolojide biz aralıklı pekiştirme diyoruz. Bazen ödül geliyor bazen gelmiyor ve beyin de bu sayede hep orada o dopamini tekrar alma kurulunu orada bekliyor bu sefer. Bir başka durumda yarım kalan hikayeler dedim. Sonuçta Kemal'le Füsun'da da o hikaye bir anda Kemal devam edeceğini düşünüyordu.
Nişanlansa evlense bile her zaman Füsun'la görüşmeye devam edeceğini düşünüyordu başında aslında. Yarım kalan hikayeler de her zaman için aslında daha çok yere ediyor ve daha çok saplantı yapabiliyor. Ona da Zeigarnik etkisi deniyor psikolojide. Bu etkiye göre de biz tamamlanmış hikayeleri kolay unutuyoruz.
Ama yarım kalanlar hep aklımızda kalıyor. tamamlandı, onu kapatıyoruz, bir köşeye koyabiliyoruz. Ama mesela işte açıklanmayan bir ayrılık, cevapsız bir mesaj sonunda. Mesela o hep zihinde kalan şeyler.
Çünkü bu sefer onu kapatamıyoruz. Yani sürekli zihnimizde ama neden diye sorabiliyoruz. Çok ani olduğu zaman bir şey, bu da yine aynı etkiyi yaratıyor. Keşke net bir şey söyleseydi diyebiliyoruz.
Karşı taraf içinden zihnimizde sürekli saplantı gibi oynatmamak için bazı şeyleri. Çünkü netlik olduğu zaman dediğim gibi yani zihin kapatabiliyor bir şeyleri. Hayırla baş etmek belkiyle baş etmekten daha kolay aslında. Peki bu kadar biyolojik sebepten sonra biraz da psikanalitik açıdan bakalım o zaman.
Şimdi Freud'un önemli kavramlarından biri var, yenileme zorlantısı diye. Yani diyelim ki biri sana geçmişte çok tanıdık gelen ama seni üzen bir ilişki yaşattı. Ve sonra fark ediyorsun ki hayatında, hayatına giren bütün ilişki döngülerin aynı. Yani hep aynı insanlara çekiliyorsun, aynı ilişkileri yaşıyorsun.
Hep sonunda işte aynı şekilde bitiyor. Senin davranışların aynı. Yani hep böyle bir sanki kitaptan bir senaryo gibi aynı şeyleri oynuyorsun. Ve genelde de böyle hep zihninde düşündüğün zaman neden benim başıma hep aynı şeyler geliyor?
Neden hep aynı tarz insan beni buluyor? Falan gibi sorular soruyorsun. Biz buna normalde yineleme zorlantısı diyoruz. Yani geçmişimizde çözemediğimiz bir duyguyu ya da mesela yarım kalmış bir hikayemizi bilinçsizce tekrar tekrar aslında oynatıyoruz kendimize.
Sanki bu sefer oynattığımızda farklı bir son olacak. Bu sefer çözebileceğiz gibi düşünüyoruz. Bu neden olabilir? Çocukluktan kaynaklı.
Mesela narsit bir babayla büyüdüysek ve sevgili anlayışımız buysa, onay bağımlısıysak, çok eleştirilerek büyüdüysek hep ilişkilerimizde de bunları tekrar ediyoruz. Hani baktığın zaman kağıt üstünde nasıl birini istersin deseler, kimse beni eleştiren, bana kötü davranan işte hani hiç böyle şeyler demez. Ama bazı insanlar için aslında çok düzgün ilişkiler. İşte çok düzgün insanlar diyeceğim.
Yalan söylemeyen, çok inişli çıkışlı duyguları olmayan, çok daha stabil ilişkiler yürütebilecek insanlar. Sıkıcı gelir mesela. Ve gider hakikaten kendini üzecek. İşte daha rancistlik eğilimi olan.
Onu aslında hep kıskandıracak, içini hep böyle bir kaşıyacak bir noktasını. Onu bir rahatsız edecek insanlarla olurlar. Yani neden? Hani bunu baktığımız zaman kağıt üstünde bir açıklaması yok gibi.
Ama bunun sebebi de aslında çocukluktan gelen o yaşadıklarını tekrar kendine yaşatma isteğiyle veya hatta sevginin de bu demek olduğunu da düşündüğü için tekrar tekrar bunu yaşatıp kendine bu sefer çözeceğim demek anlamına geliyor. Bu da tabii ki belli tarz bir insana yönelik olarak saplantıyı besleyebilen bir şey. Ama mesela aşk için de saplantı dedim ya konuşmanın başında. Ya aşk hakikaten belli bir süre için aslında saplantıyla aynı şey.
Yani aşk saplantı olarak başlar açıkçası. Şimdi bizim modern çağda her şey aşk, aşk diyoruz ama yani hani derler ya işte biz 30 yıldır beraberiz. Hala ilk günkü kadar aşığız. Hayır değilsiniz.
Çünkü aşk biyolojik bir süreç ve belli bir süreç sürebilen bir şey. Bu da kötü bir şey değil bu arada. Bir insana 30 yıl o deli aşık halimde değilim demek kötü bir şey ya da üzülecek bir şey değil. Çünkü aslında fizyolojik olarak öyle yaşamak mümkün değil.
Yani aşkın evrimsel bir sebebi var. Maksimum 2 sene. Yani bizim bilimsel olarak dediğimiz şey bu. Birinde iki buçuk sene sürer, birinde bir buçuk sene sürer ama yani maksimum o kadar sürebilecek bir şey.
Ve aşkın ilk döneminde hakikaten beyin incelendiği zaman obsesif komposif bozuklukta gözüken mekanizmalarla çok yani şaşırtıcı derecede benzer bir şekilde ilerliyor. O yüzden zaten hep böyle ilk aşık olunduğunda işte ben onu düşünmeden duramıyorum der insanlar. Yani aslında hani çok romantik olduğu kadar elbette aşık olmakla çok güzel bir duygu olduğu kadar Neurobiyolojik olarak da obsesif bir evre bu aslında. Mesela incelendiğinde tekrar yeni aşık olmuş kişilerde serotonin seviyesi düşüyor.
Ve serotonin bizim bedenimizde, zihinsel dengemizde, düşünce akışımızı düzenleyen bir neurotransmiter. Yani bu da ne demek? Obsesif komposit bozukluğu olan, onu yaşayan kişilerde de serotonin düzeyleri benzer şekilde düşük. Yani biz aslında bayağı Obsesif bir insana dönüştüm demek ilk aşık olduğumuz süreçte.
Bu da ne yapıyor? Sevdiğimiz kişiyi sürekli düşünüyoruz. Tekrar tekrar zihnimizde o anlar dönüyor. Belki onunla konuştuğumuz anlar.
Küçük şeyler hep büyütüyoruz. Mesajda acaba ne demeye çalıştın? Bana o bakışı niyeydi? Niye bu sözü söyledi?
Sürekli onu analiz edebiliyoruz. Bunun farkında olsak da durduramıyoruz ve de bu düşünceleri. Peki bu neden özellikle aşk dediğimiz şeyin ilk başında oluyor? Çünkü burada iki sistem aynı anda çalışıyor.
İlk, anlattığım gibi o dopamin sistemimiz. Bir ödül, arzu, motivasyon var orada. Bir de serotonin düşüşü var. O yüzden de obsesif düşünceler gelişiyor.
Yani hem çok yoğun bir çekimi hissediyor sevdiğimiz kişi, hem de zihinsel olarak orada takılıp kalıyoruz. İşte iştahımız azalıyor, uykumuz değişiyor, uyku düzenimiz. Ama işte burada dedim ya, Aşk sonsuza kadar sürmez diye. Bu dediğim gibi iyi bir şey aslında.
Çünkü sağlıklı bir ilişki zeminine geçiyor zamanla. O ne demek? Yani güven duygusu olan. Bence aslında sevginin en değerli türü o.
Yani hayat arkadaşı olduğun, kötü gününde birbirine anlattığın, sırt sırta verdiğin. Yani hayatın her adımını beraber atlattığın biri olması. Yani evet çok çekici değil. Belki tutku dolu değil.
Çünkü tutku olması için bir yerinde belirsizlik ve belli bir mesafe olması lazım. Ama bence daha değerli çünkü aslında herhangi birine aşık olmuş gibi hissedebiliriz eğer öyle bir ihtiyaç içindeysek. Çünkü aşk bizimle ilgili bir şey, karşı tarafla ilgili bir şey değil. Ama sağlıklı bir ilişkide olmak, uzun bir ilişkide olmak, birini gerçekten çok uzun vadede sevmek bir insan olarak, bir hayat arkadaşı olarak o zor olan şey.
Aşk kalktığı zaman ortadan, o gözümüzün körlüğü kalktığı zaman yani. Çünkü aşkta her şeyi çok iyi görüyoruz. Karşımızdaki kişiyi idealize ediyoruz. O mükemmel biri oluyor.
Şimdi iki sene geçiyor, hormonlar normale dönmeye başlıyor, kavgalar başlıyor. İşte o noktada hala beraber kalmayı seçiyorsak, hala o insanla o hayatı paylaşmak istiyorsak değerli olan o. Çünkü az insanla yapabildiğimiz şey aslında bu. Ama mesela saplantılı kişilerde ne oldu?
Kemal'de ne oldu? Kemal'in serotonini dengelenmedi. İdealizasyon azalmadı. Kemal hep Füsun'u idealize etmeye devam etti.
Ve normalde sağlıklı bir ilişkide gördüğümüzde bağlanma güven durumu orada oluşmadı. Çünkü mesela idealizasyon niye diyorum? Hep Füsun hayatını aşk olarak görüyor. Sonsuza kadar mutlu olacaklarını düşünüyor beraber olsalar.
Şunu düşünebiliyor musun? Romeo ve Juliet sence öyle ölmeselerdi? Böyle beş çocukları olsa, 30 sene yaşasalar. Öyle bir aşk olabilir miydi?
Hayır. faturaları konuşacaklardı, hayat kaygısını konuşacaklardı, çocukların okullarıyla ilgili problemleri konuşacaklardı. Tabii ki çok güzel anlar ve anıları olacaktı ve çok güzel bir ilişki olacaktı belki ama sonuçta daha günlük hayatta gördüğümüz daha normal bir ilişkiye evrilecekti. Saplantı olması için bir yerde takılı kalınması gerekiyor.
Aslında o karşı tarafa beslenen idealizasyonu da azalmamış olması gerekiyor. Aslında aşktaki ilk adımda Kemal'de de gördüğümüz arzu var. Biyolojik çekim var orada. Bu en temel, en ilkel sistem aşkta.
Burada üreme ve cinsel bir çekim oluyor bizim. Evrimsel bir taraf bu zaten. Birini gördüğümüz zaman ona karşı bir çekim hissedebiliyoruz. Orada mesela hormonlar ortaya çıkıyor.
Testosteron, österojen gibi. Bu noktada insanlar birbirini çok iyi tanımıyorlar. Yani çekim kısmı daha çok fiziksel, biyolojik bir çekim. Burada da cinsel enerji çok yüksek, merak çok yüksek ama arada daha derin bir bağ oluşmamış oluyor.
Ondan sonra hiç takıntılı evre geliyor yani bu romantik aşk dediğimiz. Aslında insanların aşık oldum dediği evre bu. Yani burada dopamin yükseldi, serotonin düştüğü evre oluyor. Ve işte o karşımızdaki kişiyi ödül kaynağı olarak işaretliyor beynimiz.
O kişiye kitlenmiş oluyoruz. Sonraki adım, çok değerli dediğim, daha zor olan dediğim, bağlanma dediğimiz, sakin aşk. Yani eğer ilişkimiz devam etmeyi seçtiysek, yani eğer hormonlarda engellendikten sonra, her şeyden sonra, gerçekten birbirimizi tanıdığımızda hala ilişkiye devam etmeyi seçersek, Buradaki temel hormonlarla oksitosin, mazoprestin gibi güven ve bağ oluşuyor. O zamanda ne oluyor?
İşte birlikte yaşama isteği oluşuyor. Uzun vadeli bir bağ oluşuyor. Hani diyebiliyorsun ki karşındaki insan için, tamam bu adam çocuklarımın babası olsun, bu kadın çocuklarımın annesi olsun, ortak bir hayatımız olsun. Yani aşk sakinleşmiş oluyor.
Ama daha istikrarlı, daha güvenli, daha gerçekçi bir ilişki haline gelmiş oluyor. O yüzden zaten bence evlilikte kesinlikle o aşkın en deli zamanlarına karar almamak lazım. Çünkü dediğim gibi aşk herkese konar ya, hiç olmayacak kişilere de konabilir. Hakikaten hayatını hiç geçirmek istemeyeceğin insanlara çekim hissedebilirsin.
Ama işte o hormonlar dengelendikten sonra ya ben ne yapıyormuşum diyebilirsin. O yüzden bence aşk için hakikaten belli bir süre beklemek lazım bence. Yani o idealizasyon, o gözümüzdeki yüceltme her şey bittiğinde bir azaldığında birbirimizi normal iki insan olarak zaaflarıyla, hatalarıyla görüp kabul ettiğimizde hala istiyorsak o kişiyi daha sağlıklı düşünebilirken hala istiyorsak işte o zaman aslında çok ciddi kararları almak lazım. Kemal örneğinde de bu saplantı noktasında hep takılık alıyor olmasında tabii ki bunun en başta bir yasak aşk olmasının sonrasındaysa neredeyse imkansız aşk evrilmesinin büyük bir payı var.
Ya da mesela belki izlemişsindir Zeki Demir Kubuz'un Masumiyet ve Kader filmleri Uğur ve Bekir'in ilişkisini anlatır. O da çok güzel saplantı filmidir. Hakikaten o da izlenir. Bence saplantı demişken onları da izleyebilirsiniz.
Öncelikle Masumiyet'ten başlayıp. Peki neden yasak aşk olmasını, imkansız aşk olmasını konuştuk? Şöyle bir şey var, yasak olan insana her zaman daha çekici. Bunu diyetlerden de bilirsin herhalde.
Bir şey yasak dediğin zaman, hayır onu yemeliyim deyip hatta o yüzden diyette de çok önermediğimiz bir şey yani hani psikolojik açıdan baktığımız zaman bir şeylere tamamen yasak demek. Her neyse. Ama hakikaten beyin için ulaşılamaz olan bir şey çok değerli olarak algılanıyor. Bu da bizim için evrimsel bir mekanizma.
Nadir olan şey değerli demek. Zor olan bir şey önemli demek. Mesela hayatında olan biriyle arana mesafe girdiğinde, Füsun'la Kemal'de olduğu gibi, ulaşılabilirlik zor oluyor. O zaman belirsizlik artıyor.
O zaman da o çok değerli. Değer algısı yükseliyor o kişiye karşı. O yüzden de genelde hep yani romanlar da bunun üstüne yazılır, filmler de bunun üstüne çekilir. Kimse böyle işte dediğim gibi yani 30 senedir evli bir çiftin filmini pek çekmiyor.
Yasak ilişki hep daha yoğun yaşanır. Çünkü oradaki değer algısı daha yüksektir. Eşi ulaşılamaz partner daha çekici olur. Mesela çok net bir hayır yerine daha muğlak cevaplar daha çok bağlar insanı.
Ama tabii böyle deyince şimdi her imkansız aşk hep böyle saplantılı mı oluyor ya da herkes saplantılı mı oluyor böyle şeyler geliştiğinde? Hayır tabii ki. Şunu unutmamak lazım. Bazı insanlar için saplantı oranı hakikaten çok daha yüksek.
Bu koşullardan da ayrı olarak. Yani Füsun olmasa Kemal hayatının bir noktasında yine saplantılı bir ilişki yaşayabilirdi. Yine bir saplantı geliştirebilirdi bir şeye karşı. Çünkü saplantının objesi değilse bile aslında saplantılı olmak ortadan kolay kolay kalkan bir durum değil.
Çok zordur yani onun ortadan kalkmak. Çünkü orada saplantılı kişinin sorunu saplandığı şey de değil yani füsun da değil. Aslında onun kendi ruhundaki boşluktan da kaynaklanan bir durum bu. Yani kendi ruhuyla kendisiyle ilgili bir durum aslında.
Peki neyle ilgili? Yani niye saplantılı oluyor bir insan? Öncelikle yine çocuklukta yaşadığımız şeyler. Çocukluk gerçekten ilişkilerde, bütün hayata bakış açımızda, dünyayı nasıl algıladığımızda, insanları nasıl algıladığımızda inanılmaz önemli bir dönem onlar için.
Mesela tutarsız bir var bir yok dediğimiz işte anne baba bakım veren kimse bize. Koşullu bir sevgi, aşırı eleştirilir ortam. Sürekli eleştiriliyorsunuz yaptığınız şeyler için. Koşullu sevgi dediğim şey de, mesela şunu yaparsan seni severim.
Tabii ki kimse şunu yaparsan seni severim demiyor ama bunlar davranışlarla çocuğa hissettirdiğimiz şeyler. Yemeğini yersen alkışlarım, iyi not alırsan sarılırım, şu öteki türlü seni görmezden gelirim gibi. Orada sevgi garanti değil. Çocuğun performansına bağlı aslında.
O yüzden de çocukta bu yarım kalmış güven duygusu bu sefer karşısına çıkan kişiyi de aramaya başlıyor. Ondan sürekli onay arıyor. Sürekli terk edilme korkusu oluyor. Ondan gelen küçük işaretleri büyütüyor sürekli.
Sürekli hareketleri analiz etmeye başlıyor. Çünkü aslında o da işte dediğim gibi çocukluktan gelen bir süreç. Onay bağımlılığı dediğim durumda da işte yani sevginin koşullu verilir dediğim durumda. böyle sevilmek için bir şey yapmalıyım hissi oluyor şu insanda.
O yüzden de bu yetişkinlik de bazen böyle saplantı haline gelebiliyor. Yani işte biri terk ettiği zaman tekrar beni hissetsin, tekrar beni istesin. Çünkü hani bu sevgiden değil, daha çok onay bağımlılığından gelen bir şey. Çünkü beni istemesi lazım, beni sevmesi lazım ki ben tekrar kendimi değerli hissedeyim diye.
Burada aslında saplantı biraz da kendini kanıtlama çabası gibi bir şeye dönüşüyor. O yüzden mesela kendini değersiz hisseden insanlar da saplantı kendisiyle kurduğu ilişkiyle ilgili oluyor. Yani ben yeterince değerli değilim ya da kolayca terk edilebilirim gibi böyle duyguları varsa bir kişinin o zaman çok daha kolay hani karşıdaki kişiye saplantılı olabiliyor. Ve o zaman bir ilişkiyi kaybetmek, sadece bir ilişki bitti değil, kendi benlik algısına dair bir darbe oluyor.
Ben gerçekten çok değersizim diye hissetmeye başlıyor. Biz bu kişiyle uymadık ya da terk edilmem benimle değil onunla ilgili bir durum demekten ziyade ben gerçekten değersizim ve beni o yüzden seçmedi. O düşük özdeğer hissi de çok yaralayıcı olduğu için saplantı yaratabiliyor. Düşük özdeğer hissimiz olduğunda Narşistik yaralanma dediğimiz şeyi yaşıyoruz.
Yani aslında terk edildiğimizde o kişinin gidişinden ziyade seçilmemiş olma. Egomuza bir darbe. Yani narşistik yaralanma yaşayıp hani seçilmemek, özel olmamak, vazgeçilmez olmadığını fark etmek. O yüzden oradaki saplantı kırılan benlik algımıza yönelik olabiliyor.
Bir diğer şey de mesela belirsizliğe tahammül edemiyorsak. Mesela şimdi ilişkinin başında sorular var ya hani düşünürüz. Acaba o da beni o kadar seviyormuş, neden mesaj atmadı, yanlış bir şey mi yaptım gibi şeyler düşünüyorsun diyerek. O zaman tabii ki zihni sürekli ona çözümü arıyor.
Ama bunlar cevaplanabilecek sorular değil hemen. O yüzden saplantı geliştirebiliyor insanlar. Belirsizlik ve baş etmeyi öğrenmek bence sanırım bu hayatta öğrenebileceğimiz en değerli şeylerden biri. Bir de tabii sosyal medya çağında saplantı da artan bir şey.
Çünkü eskiden ayrılıklarda ne olurdu? Biri giderdi, kaybolurdu. İstemiyorsan haber bile alamazdın. Yani 10 sene sonra belki sokakta karşılaşırdı.
Şimdi tabii biriden ayrılsam bile onun işte storisi var, beğenisi var, insan aktif olduğu zaman var, birbirine ulaşmak çok kolay, eskisi gibi değil falan filan. Yani modern dönemde de gerçekten saplantıyı besleyen çok fazla şey var. Peki Kemal Füsun demişken saplantıyı hep aşk üstünden anlattı. Saplantı bir tek aşkla mı ilgili?
Tabii ki hayır. Bir hobiye, üretime, yazmaya, çizmeye saplantı da var hayatta ki bence bende bu var. Bunu çok iyi anlatabilirim. Aylarca kapanıp kendimi bir işe adayabilirim.
Mesela ondan başka hiçbir şey düşünmeden. Zaten introvert bir insanım. İçine kapanığım genel olarak. Ve böyle zihnimin içine kendi dünyamda yaşarım.
Kendi dünyamda hikayeler oluştururum. Kafamda romanlar yazarım falan. Ama kendi adıma da konuşabilirim. Mükemmeliyetçilik ve saplantı çok zorlayıcı olabiliyor insan hayatına.
Yorucu, yıpratıcı da olabiliyor bazen. Ben de kendime onu öğretmeye çalışıyorum. İlişkilerde öyle olmasam da bence dediğim gibi bir şeyi üretmek, bir şeyi yazmak, kafayı taktığım bir şeye kendi dünyamda gerçekten takabiliyorum. Ama başarılı da bir noktada bu saplantıdan geliyor bence.
Yani şimdi düşünelim büyük sanatçıları, bilim insanlarını. Yani bir tane keşfi yapmak için ömürlerini veriyorlar mesela. İşte adam diyor ki ben tip 1 diabetin fonksiyonel tedavisini bulacağım. Kök hücreden, pankretik bazı hücreleri oluşturacağım.
Ondan sonra işte bedene vereceğim ve böylece bütün dünyadaki çocuklar iyileşecek diyor tip 1 diabet olan. Ne kadar aslında ulvi ve önemli bir sebep. Ve buna gerçekten kafayı takıp bütün hayatına diyor. Ve çoğu zamanda zaten böyle kişiler insanların hayatını kurtarıyor.
Bundan 100 yıl önce çocuklar ölüyordu tip bir diabetten ama bire kafayı takıp o ilacı, enstitüleni geliştirdiği için artık uzun, sağlıklı hayatlar yaşayabiliyorlar. Sanatçılar da öyle. Yani hani böyle normal bir ilgi değil. Aslında takıntı derecesinde bir yoğunluk yaşıyorlar zihinlerinde.
Bir yazarın aynı fikir yıllarca döner zihninde öncesinde. Çok benzer temalar vardır. Dikkat edersen yazarlara işte Kafka'dan Proust'a işte Orhan Pamuk'a hep benzer temaları tekrar ederler. İşte benzer soruların peşinden giderler.
Kedim burada mırılıyor. Bilmem sesi geliyor ama yanımda o kadar tatlı uyuyor ki her neyse. Benim takıntım da kedim. Çok kedili kadın.
Deli kedili kadın klişesi vardır ya, böyle klişe yaparlar. Onun klişe olmasının bir sebebi var. Çok huzurlu hayvanlar çünkü bence dünyadaki en güzel hayvanlar. Her neyse, konudan sapmıyorum.
Sonuçta sıradan bir merak değildir sanatçılarınki de. Yani böyle obsesif, takıntılı bir ısrardır orada. Şöyle düşün, sence Masumiyet Müzesi'nde Kemal mi sadece saplantı oğlan? Bence asıl Orhan Pamuk yani.
Ama benim çok takdir ettiğim, sevdiğim bir saplantı türü bu. Düşünsene, adam kitabın müzesini yapıyor. Senelerce tek tek o eşyaları topluyor. İşte Meltem Gazozları, Jenny Colon Çanta... Olmayan şeyler bunlar gerçekten.
Ya reklam projesini falan yazıyor Gazoz için. Gerçek sanıyorsun izlerken. Ve yani şöyle düşün, bir romanı 5-6 yılda falan yazıyor. Ve bu süreç boyunca neredeyse her gün masa başına oturuyor.
Masumiyet Müzesi bildiğim yerden 6 yıl falan oluyor sanırım. Benim Adım Kırmızı harikadır. O detaylar. İnanılmaz bir kitap bence.
5-6 yıl araştırması sürmüş. O kadar detay detay. Ve Benim Adım Kırmızı da mesela Osmanlı minyatür sanatını o kadar detay detay araştırıyor ki yani sanat tarihçileriyle görüşüyor. Ben hayran olmuştum nasıl bu kadar çok şeyi biliyor olabilir diye.
Müzeleri geziyor, eski metinleri inceliyor. İşte Kar'da yine ben Karşısı'na ziyarete gittim geçtiğimiz aylarda. Kar adlı romanı orada geçiyor biliyorsunuz. Karşısına işte defalarca Orada uzun uzun kalmış.
Yazıyordu çünkü karşıda da bu otelde kalmıştır kar kitabını yazarken Orhan Pamuk diye. Sırf oradaki atmosferi anlayabilmek için orada kalıyor. Kara kitap yine inanılmaz bir kitap bence. O da yine yıllar sürüyor yazması.
Orhan Pamuk kısacası takıntılı bir insan, saplantılı bir insan. İyi ki de öyle. İyi ki böyle insanlar var ki böyle güzel edebiyat okuyabiliyoruz. Proust mesela.
Proust'un yazma süreci de baya saplantılı. Yani mesela Kayıp Zaman'ın izinde 14 yılda yazıyor. 3000 sayfadan fazla yazıyor. Düşünsene ve hep aynı temada orada da hafıza, zaman, geçmiş.
O yüzden böyle geçmişe saplantılı bir yazar gibi yani hafızaya saplantılı bir yazar gibi diyebiliriz Proust içinde. Düşündüğümüz zaman aslında, günün sonuna baktığımız zaman büyük edebiyatçılar, bilim insanları, ressamlar, insanlığı ileriye taşıyan kişiler her zaman saplantılı kişiler olmuş. O yüzden saplantı kötü diyebilir miyiz? Yıkıcı olsa da bazen hem kişiye hem etrafındaki insanlara bence hiçbir şey net siyah, net beyaz değil ya bence diyemeyiz.
İyi ki saplantı var, iyi ki değişik insanlar var, iyi ki normalin dışındakiler, çizginin dışındakiler var. Ama ilişkilerde saplantı yaşıyorsak, Hep aynı döngülerin içinde buluyorsak kendimizi. O zaman orada işte çözmemiz gereken şeyler var. Gerçekten bize dair çünkü bu durum.
Karşımızdaki kişiye böyle deli divane aşık olduğumuzu sanıyor olabiliriz her ilişkide. Ama işte aslında zihin insana oyun oynuyor. Çünkü saplantı dediğimiz şey bizimle ilgili bir durum. Orada derine inip çözmemiz gereken durumlar olabilir.
O yüzden bugün de biraz saplantıdan bahsetmek istedim. Bence ne olursa olsun. Umarım hayatımıza ilişkilerde çok saplantılı insanlar girmesin. Çünkü gerçekten çok yorucu bir şey birinin kaygılı ve sürekli saplantılı bir şekilde birine size takık olması.
Ama aynı zamanda da her ne kadar hayatımıza, kendi şahsi hayatlarımıza istemesek de edebiyattan, resime, sanata, filme, her şeyde, her alanda saplantıyı saplantılı bir şekilde aynen Masumiyet Müzesi'nde olduğu gibi izlemeye, dinlemeye, okumaya, görmeye devam edelim. Bir dahaki pakikada beraber yürüyene dek görüşmek üzere o zaman.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.