
4.885 kelime · ~24 dk okuma
Merhaba. Bugün uzun bir aradan sonra psikopatikada rezilyans kavramını konuşacağız. Düşününce hayat gerçekten acımasız. Bir yanda hani milyonda, milyarda bir ihtimalle neredeyse böyle mucize gibi geliyoruz bu yeryüzüne.
Hani bazen bir belgesel izlerken bile gezegenin büyüsü insanı için hissetiyor. Yani ne kadar güzel diyorsun hani bakarken okyanusa, işte oradaki dünyaya, gezegene Ama aynı hayat bir o kadar da adaletsiz. Dünyanın adaletsizliğini bir kenara bıraksak bile, insan olmak bile başa başına yorucu bir mücadele aslında. Sevdiklerimizi kaybediyoruz, yaşlanıyoruz, bedenimiz değişiyor, hastalıklar çıkabiliyor.
İşin ucunda ölüm var en nihayetinde. Hepimiz bunu biliyoruz. Çok sık düşünmemeyi tercih etsek de. Bu yolun yalnızlığı var, acısı var, kaybı, terk edilmesi, hastalığı, yorgunluğu var.
Bazen de sadece ağır geliyor hayat yani zorluyor insanı. Belki de bu yüzden her şeyin anlamında bu kadar sorguluyoruz biz. Burada sınırlı bir süre olduğumuzu bildiğimiz için. Bazen anlamsızlık ağır basıyor.
Şanslıysak kendimize bir anlam yaratıyoruz. Tutunacak bir şey bulabiliyoruz. Ama bir de başka bir halimiz var ki işte o çok zor. O tükenmişlik, depresyon dediğimiz durum.
Yataktan çıkmanın bile zor olduğu, neşenin ve keyfin hayattan geri çekildiği karanlık bir çukur gibi orası. Acı çekiyoruz ama neden acı çektiğimizi bile anlayıp anlatamıyoruz. Çünkü ne tam anlatacak kelimelerimiz var ne de anlayacak gücümüz var o esnada. Hayat bir daha asla eskisi gibi olmayacakmış gibi geliyor.
Ya da biz bir daha asla eski günlere, eski halimize dönemeyecekmişiz gibi bir his bu. Aslında depresyon çoğu zaman umutsuzluk sanılabiliyor. Ama aslında işin gerçeği depresyonu umut edememek demek. Çünkü umut etmek bile bir enerji istiyor.
Ve çoğu zaman bu depresyon dediğimiz dipsiz kuyu tembel ya da zayıf olduğumuz için değil, çok uzun süre güçlü kalmak zorunda kaldığımız için geliyor başımıza. Ama bir de şu var, bazen en dibe vurduğumuzda bir savaşçı beliriyor içimizde belli belirsiz. Belki ufacık bir umut kırıntısı, belki bir şeylerin düzelebileceğine dair silik bir inanç. Belki hayatına anlam veren küçücük bir şey.
Belki de başka bir şansın olmadığını fark edip ayağa kalkmam gerekiyor demek. İşte bugün o ayakta kalan halimiz hakkında konuşacağım. Psikolojide adına rezilyans yani psikolojik dayanıklılık ya da esneklik dediğimiz şeyden yani insanın kırıldığı yerden kendini kaybetmeden devam edebilme halinden. İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi.
Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz. Mesleğim gereği hayatı darmadağın olmuş insanlarla çok karşılaştım.
Bazen en kırılgan görünen kişi en güçlü dönüşümü yaşadı. Bazen de hani çok güçlü diye tanımayacağımız biri görece daha küçük bir darbede dağıldı. Tabii kime göre neye göre küçük demek gerekiyor burada. Acılar hiçbir zaman yarıştırılmaz ve kişiye özeldir.
Yani görece daha küçük bir acıdan bir insan çok daha fazla sarsılabilir. Bu ayrı ama hani toplumsal olarak genel geçer bazı şeyler var işte çok büyük acılar diye kabul ettiğimiz durumlar var ve bazı insanlar bunu yaşasa bile ayakta kalabiliyorlar. Bu çelişkiyi görünce de insan gerçekten o aradaki farkı düşünüyor. Nedir bu birine ne olursa olsun ayağa kalkma gücünü veren?
Şimdi öncelikle bu psikolojik dayanıklılık dediğimiz şey ne? Bu, yara aldığımızda o yaraya pansuman yapıp hayatı devam edebilme yetimiz. Bazen kanasak, perişan olsak, yıkılsak da tekrar toparlanıp ayağa kalkabilmek demek yani. Esneyebilmek, işte travmalar, kayıplar, hayal kırıklıkları yaşadığımızda şundan dağılmamak demek.
Aslında bu o acıdan bir anlam, bir yön bulabilmekle de ilgili bir durum. Yani kısaca güçlükle, zorlukla mücadele etme yeteneğimize rezilyans diyoruz. Esasında biz genelde dayanıklılık hiç sarsılmadan yola devam etmiş gibi düşünüyoruz. Hani bir söz vardır böyle.
Uçamazsan koş, koşamazsan yürü, yürüyemezsen sürün ama ne yaparsan yap ilerlemek zorundasın diye. Martin Luther King'e hitap edilir ama onun olmadığını tahmin ediyorum ben. Hayır yani neden sürekli ilerlemek zorundayız ki bunu düşününce? Bu da neoliberal kapitalizmin sürekli ilerleme, büyüme çılgınlığının aslında günlük hayatımıza yansıması.
Yani sürekli durmadan üretmeye, tüketmeye, hiç boş vakit geçirmeden, işte tırnak içinde hiç vakit harcamadan yaşamak. Aslında boşa geçirilen zaman gereklidir hayatta. Yani boşa geçirilmez. Yani boş durduğumuz an gereklidir.
Ama biz artık onu bile vakit kaybı olarak görmeye programlandık. Yani aslında dayanıklılık bazen de durmak demek. İlle ilerlemek zorunda değiliz sürekli. Ben biraz kötüyüm, mola veriyorum.
diyebilmek. Yani hayat sağdan soldan kroşeler vurduğunda nefesleniyorum ben bir dakika diyebilmek. Bazen hayata tutunmak ilerlemek değil yani yalnızca bir sabah daha uyanmak demek. Bazen yataktan çıkmak, bazen o gün duşa girmek, yürüyüşe çıkmak, bir arkadaşımızla konuşmak, yapmamız gereken bir işi tamamlamak demek.
Ufak zaferlerden bahsediyorum yani. Peki ama işte darmadağın olduğumuzda nasıl yapacağız bunu? Buna geleceğim ama öncelikle nedir bizi dayanıklı yapan? Yani birimizi birimizden ayıran o şey nedir?
Biraz bunu konuşalım. İlki çocukluk deneyimlerimiz. Çünkü psikolojik dayanıklılığın temelleri çoğu zaman çocukluğumuzda atılıyor. Yani işte bize duygusal olarak destek veren biri var mı?
Zorlayıcı durumlarda yanımızda güvendiğimiz biri var mı? Yani bu dönem, bu çocukluk zihnimizin her şeyi sünger gibi emdiği bir dönem. Kim olduğumuza, dünyayı nasıl gördüğümüze dair temel algılarımızın hepsi bu dönemde oluşuyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, neyin havalı ya da değerli sayıldığını, başarılı olmanın veya sevilmenin ne anlama geldiğini hep bu dönemde öğreniyoruz biz.
Şimdi John Bowlby'nin buna dair bir teorisi var. Bowlby psikoloji dünyasında çığır açtı. Çünkü devrimci bir kuram ortaya koydu. Bağlanma kuramı dediğimiz şey bu.
O da bize çocuk gelişimini, ilişkileri, psikopatolojiyi anlamamız için yepyeni bir perspektif kazandırdı. Yani şöyle, bebeklikte kurduğumuz bağın bir hayatta kalma mekanizması olduğunu anlattı bizlere bu kuramda. Yani tıpkı açlık gibi çocuk-anne ilişkisi de biyolojik, yani doğuştan gelen bir şey. Bunun arkasında da evrimsel psikolojinin bir etkisi var.
Şöyle düşün, bir ceylan yavrusu doğduktan yalnızca birkaç saat sonra ayağa kalkıp koşabilir. Deniz kaplumbağaları mesela, yumurtadan çıkar çıkmaz içgüdüsel olarak denize doğru ilerler ve hiç ebeveynlerine falan ihtiyaç duymazlar. Ama biz insan yavrularının bağımsızlığını kazanması yıllar sürer. Bizi bu uzun yıllar boyunca besleyen, bize bakan biri olmasa da ölürüz.
Şimdi bu bağlamda şimdi bize ilk bakım veren ne? Kültürel olarak anne diyeceğim ben buna. İlk bakım veren işte anne olabilir, baba olabilir, işte dede, babaanne, anneanne, dadı, her şey olabilir ama anne, yani anne deyince bakım veren dediğimi farz et. İlk bakım verenle, yani annemle kurduğum ilişki çok önemli.
Onunla güven temelli bir ilişki kurarsam, yani eğer ben ağladığımda oradaysa, beni yatıştırıyorsa, davranışları bana karşı tutarlıysa, sevildiğimi hissediyorsam ve huzurlu bir ilişkim varsa, o zaman ben bir sorun yaşarsam, biri bana yardım eder, inancını geliştiririm hayatımın geri kalanı için. Hatta buna ek olarak bir sorun yaşarsam ben bununla baş edebilirim inancı da gelişir. Yani hem insanlara güvenirim hem dünyaya hem kendime güvenirim. Bu inanç da ileriki yaşamında strese başa çıkabilme kapasitemi çok doğrudan etkiler.
Yani dünya böyle çocuklar için daha güvenli bir yer. Eğer bir çocuk düşüp ağladığında onu anlayan, işte o duygusunu tanıyan, yanında kalan bir yetişkini varsa Çocuk zamanla şunu öğreniyor. Zor bir şey yaşasam da bu da geçer. Ben yalnız değilim.
Yardım istemek güvenli bir şey. Bu da işte rezilyansın temeli zaten. Zorlanmaya rağmen ayağa kalkabileceğime dair işsel bir güvenimin olması demek rezilyans. Ama eğer benim annem çok tutarsızsa ya da duygusal olarak ulaşılmaz birisi, soğuksa ben çocukken, ya aşırı bağımlı, yani kaygılı ya da böyle mesafeli donuk, yani kaçıngan bir bağlanma şekli geliştirebilirim insanlara karşı.
Mesela annem duygularımı yok sayıyor, beni eleştiriyor, cezalandırıyorsa sürekli. Ben de duygularımı bastırmayı öğrenirim ama stres savaşı çıkmayı hiçbir zaman öğrenemem. Aslında dıştan gerçekten böyle çok güçlü gördüğümüz ama içten kırılgalın olan o yetişkinlerin çoğu bu tür geçmişlere sahip. Bunlar hep böyle işte çok bir şey, çok bastırma, öfke patlaması, pasif agresif tutum, işte başkalarının aşırı yargılama gibi böyle tutumlar olarak yansıyor hayatlara.
Zaten sen de eminim böyle insanları tanıyorsundur. Yani kısaca burada diyeceğim şey, bir çocukla kurulan ilişki, onun ileriki yaşamda dünyaya nasıl baktığında çok büyük rol oynar. Dediğim gibi, dünya güvenli bir yer mi? İnsanlara güvenilir mi?
Yardım istemek zayıflık mı? Yoksa insan olmanın doğal bir parçası mı? Gibi soruların cevabını biz işte bu dönemde öğreniriz. Biz çalışmalardan biliyoruz ki, hatta British Psychological Society'nin 2008'de bir çalışması var buna dair.
Hayatta geliştirdiğimiz rezilyans becerileri çok önemli. Bu çalışmada erken yaşta işte travma yaşayan, ihmal, zorbalık, aile içi çatışmalar yaşayan çocuklar ve ergenlerle böyle müdahale programları yapıyorlar. Intervention programs deniyor işte. Onların hani hayata tekrar kazandırılması için böyle zorluklardan geçmiş çocuklara programlar uyguluyorlar.
Ve bunu değerlendirdiklerinde klinik bağlamda şunu görüyoruz. Çocuklukta ve ergenlikte geliştirilen rezilyans becerileri yetişkinlikte daha düşük depresyon oranları demek. Ve bu da daha güçlü başa çıkma stratejilerimizle bağlantılı bir şey. Ama tabii ki şimdi burada çocukluktan bahsediyorum sürekli ama sadece çocukluk dönemi tek başına bir insanı dirençli yapmaz.
Hani Nature vs. Nurture diye literatürde hep tartıştığımız bir konu vardır. Yani beni ben yapan çevrem mi, ailem mi, yoksa doğuştan getirdiğim genetik özelliklerim mi? Yani mizacım mı?
İnsan karakterini aslında hamur olarak düşünebiliriz. Yani ben bu örneği vermeyi seviyorum. Şimdi mizacımız bu, hamurun unu gibi. Bize bir un verildi.
Bu temelim benim yani, yapımı belirleyen şey. Ama işte içine ne kadar su koyacağım, hangi baharatlarla yoğurulacağı, işte ne kadar dinlendirileceği ya da hangi fırında pişeceğine hayat ve bizim seçtiğimiz yollar karar veriyor. Şimdi aynı undan, iki kişiye aynı unu verelim, iki hamur belki iki farklı elde çok farklı koşullarda bambaşka tatlara dönüşebiliyor. Yani bugünkü halimizi sadece mizacımız üzerinden değerlendirmek de doğru değil, üstüne yaşadıklarımız da etkileniyor.
Ama aynı zamanda bu arada sadece ailemiz ya da çocuklukta yaşadıklarımız üzerinden değerlendirmek de doğru değil. Çünkü aynı ailede o benzer tutumlar altında yetişen iki kardeş ne kadar farklı olabiliyor birbirinden. Yoksa zaten hep böyle hani ben böyle doğdum ve bunları yaşadım dersek bu bir çeşit mağduriyet yaratır. Yani o zaman hiçbir şey değiştiremeyiz deriz ve gerçekten mağdur hissederiz hayata karşı.
Şanssız bir el dağıtılmış olabilir bize bu konuda ama bu güçsüz olmaya mahkûmuz anlamına gelmez. Yani rezilyansın arkasında başka faktörler de var. Tabii ama müdahale edemediğimiz en büyük bölüm bu mizac ve genetik eğilimlerimiz. Yani her insan farklı bir mizaca sahip.
Kimi daha sakin oluyor, kimi daha hassas, kimi daha hareketli. Şimdi kardeşler demiştim hani yaşadıkları ortam benziyor ama bazı çocuklar mesela doğuştan daha duyarlı. Seslere, ifadelere, çevresel uyarıcılara daha hızlı tepki veriyor onlar. Bu arada bir dipnot bunu anlatırken, neden duyarlıyız biz?
Duyarlı olmak kötü bir şey mi? Bu da evrimsel bir şey. Yani kabileler içinde yaşıyorduk ya biz eskiden. Hayatta kalmak için insanların bakışı, yargısı, sosyal iletişim çok önemliydi.
O sessiz iletişimi kavramaya ihtiyacımız vardı. O yüzden de beyinlerimiz insanların davranışlarından, mimiklerinden böyle anlam çıkarmak üzerine evrimleşti. Ama bu duyarlılık kötü mü? Yani çok duyarlı olduğumuz zaman eğer bu yönümüz desteklenmezse hayata karşı çok kırılgal olabiliriz.
Ama hassas olmak ile zayıf olmak anlamına gelmez. Yani mesela duyarlı, hassas insanlar duygusal olarak daha derin bir dünyada yaşarlar. ve bu dünyayı anlamlandırmayı öğrenirlerse de ileride işte empati, yaratıcılık, anlamlı bağlar kurma konusunda çok güçlü hale gelebilirler. Sanatçıların birçoğu aslında bu çok duyarlı dediğimiz insanlardan meydana geliyor.
Bazıları da mesela doğuştan daha dayanıklı bir sinir sistemiyle dünyaya gelir. Daha kolay toparlanırlar, daha az etkilenirler, daha sabırlıdırlar. Ama onlar da mesela her şeyin pros, cons, artısı, eksisi olduğu gibi Duygularla temas kurmakta zorlanabilirler. Empati konusunda gelişme ihtiyaç duyabilirler.
Genetik yapı mesela beynin stres tepkilerini düzenleyen sistemleri de etkiler. Mesela stres hormonu var vücudumuzda ve bazı insanların beyinleri kortizol gibi bu stres hormonlarına daha hassas tepki verirler. Kardeş örneğine gelince de mesela daha hassas bir çocuk annesinin soğukluğuna ilgisizliğine daha yüksek bir tepki verebilir. Yani daha çok tepki verebilir.
Ama dayanıklı ya da aynı derece hassas olmayan bir çocuk belki daha umursamazdır. O kadar etkilenmez mesela ev içindeki kavgalardan. Evet şimdi bu dediğim üzerinden de genetik önemli bir şey. Ama birçok oturmuş özelliğimiz bile değişebiliyor, yönlendirilebiliyor.
Demin dediğim gibi yani mağdur hissetmemek gerekiyor aslında bu özelliklerimizden dolayı da. Beynin kendini yeniden yapılandırabilme, alışkanlıklarını değiştirebilme yeteneği var. Yani biz işte deneyimle, öğrenmeyle, hayatımıza ilgili ilişkiler sayesinde yeni sinir bağlantıları geliştirebiliyoruz, yeni yollar oluşturabiliyoruz zihnimizde. Yani bizim düşüncelerimiz ve davranışlarımız değiştikçe beynimiz de değişmeye başlıyor.
Eskiden sanıyorduk ki beyin çocuklukta şekilleniyor ve sonra kalıcı bir forma giriyor. Yani bir kez hasar gördüyse ya da yanlış şekilde geliştiyse artık pek bir şey değişmez sanılıyordu. Ama bugün biliyoruz ki yeni düşünme biçimleri, yeni duygusal tepkiler, yeni alışkanlıklar öğrenebiliriz. Travmadan sonra iyileşmemiz mümkündür.
Güven duygusu yeniden inşa edilebilir. Kalbiyle başa çıkma becerisi geliştirilebilir. Tıpkı bedenimizdeki kaslar gibi beynin de kullanıldıkça güçlenen yönleri vardır. Mesela yıllarca ben dayanamıyorum, bu hayatla baş edemiyorum diye düşünen bir kişi terapiyle, ilişkilerle, farkındalıkla bu düşünce kalıbını kırabilir.
Mesela beynin korku merkezi olan amigdala yeni deneyimler karşısına daha az aktif hale gelebilir. Prefrontal korteks yani karar alma ve mantıklı düşünme bölgemin zamanla daha etkin çalışmaya başlayabilir. Yani insan kendini yeniden inşa edebilen bir varlıktır. Nöroplastiste dediğimiz beynin bu gelişimi sayesinde yıllardır öğrenilmiş olan o dünya güvensiz bir yer algısının bazı yerler güvenlidir ve her zaman savaşmak zorunda değilim inancına dönüştürülebildiğini görüyoruz biz artık bugün.
Özellikle de burada güvenli ilişkiler çok dönüştürücüdür. Yani tabii güvensiz bağ kurma eğilimi olan bir kişinin hani partnerine burada arkadaşına çok iş düşüyor. Eğer hayatında böyle biri varsa ya da sen böyle bir isen biliyorsundur ne demeye çalıştığımı. Çünkü böyle iyileştirici bir ilişki için anlayışlı olmak lazım, sabırlı olmak lazım.
Kaygılıysak mesela bazen partnerimiz, sevgilimiz eve geç geldiğinde fazla telaşlanabiliriz. O da eğer bu duruma karşı anlayışlı yaklaşırsa belki hassasiyetimizi bildiğinden mesela önden bize haber verebilir. böylece o çatışmalar önlenebilir. Ya da kaçıngan bir kişiliğimiz varsa fazla hani böyle amiyane tabirle mıç mıç olmayı sevmiyorsak insanlarla.
Belki bunu partnerimiz bildiği için bize o alanı tanıyabilir, yalnız kalacağımız günler bırakabilir. Hani her an yanımızda olma isteğini bastırabilir eğer öyle bir isteği varsa. Yani sonuçta ilişki bir denge işi. O yüzden biraz sabırlı olmak lazım, biraz emek lazım bu güvensiz bağ kuran insanlarla olan iletişimde.
Burada bir de dipnot, günümüz kişisel gelişim dünyasında hani o her şey olabilirsin, yeter ki iste, yeter ki düşle gibi bir algı var. Şimdi bu da doğru değil. Dediğim gibi bir ham maddemiz var elimizde, bir çevresel koşullarımız var. Yani bir kuş balığa dönüşemez, bir balık ağaca tırmanamaz.
Ama kuş çok güzel uçar, balık da çok güzel yüzer. Yani eğer doğru yönlerimizi desteklersek kendi elimizden tutarız bu hayatta. Ama yoksa beklentilerimiz gerçekle örtüşmezse de hayat boyu o ağaca tırmanamadığına üzülen bir balık olarak yaşayabiliriz. Bunu da unutmamak gerek.
Yani beyin değişebilir ama bir yere kadar. Bizim eğilimlerimiz, yatkınlıklarımız çerçevesinde değişebilir. Bizi olduğumuzdan tamamen farklı bir insan haline getiremez. Peki gelelim o zaman bir diğer faktöre.
Bizi zorluklar karşısında güçlü yapan bir diğer çok değerli şey sosyal bağlarımız yani sevgi. İnsan doğası gereği sosyal bir varlık. Aristotle mesela bundan çok uzun yıllar önce insan politik bir hayvandır demiş. Politik bugünkü anlamıyla değil poli şehir anlamına geliyor. Yani insan şehirli hayvandır.
Ne demek? İnsan toplum içinde var olur. Sosyal bir canlıdır anlamında demiş bunu. O zamanlar bile bu bilinen bir gerçekti.
Bugün de biliyoruz artık insan ilişkileri bizim stresle başa çıkma kapasitemizi geliştiren bir şey. Yani çevremizdeki destek sistemimizle, destek verenlerimizle doğrudan bağlantılı bir durum. Ne kadar iyi hissettiğimiz. Hayatta başımıza ne gelirse gelsin.
Onunla ne ölçüde başa çıkabileceğimiz. Anamızda kimlerin olduğu ile. Elimizden kimlerin tuttuğu ile doğrudan bağlantılı yani. Bu arada bu destek ile büyük bir şey olmak zorunda da değil.
Bazen sadece yanındayım diyen biri olabilir. Seni dinleyen, anlayan bir arkadaş, anlayışlı bir terapist olabilir. Hani bizim kültürümüzde yalnızlık Allah'a mahsustur diye bir söz var. Dinî öğretilerde de Adem'in yanına havayı verir Tanrı.
İşte Antik Yunan'da Aristofanes'in miti vardır. İnsan olmak doğamıza terstir. Yüzyıllar boyunca, bin yıllar boyunca duyduğumuz bütün mitlerde, okuduğumuz bütün mitlerde de bunu görüyoruz zaten. Tabii bundan daha önce yalnızlık bölümünde bahsetmiştim.
Yine ufak bir dipnot. Yalnızlık ve tek başınalık farklı şeyler. Yalnızlık eksiklik hissinden çıkar. Yani birine ya da bir şeye ihtiyacın olduğunu düşündüğün anda başlar yalnızlık hissi.
Kalabalıkta bile hissedilebilir. Duygusallaştık gibi bir şeye doyurulmadığında canımızı acıtır. Kökleri de genelde o görülmeme, anlaşılmama, dışlanma gibi deneyimlere dayanır. Tek başınalık başka bir şey.
Yani daha fiziki bir durum gibi düşünebiliriz. İşte sessizliğe, kendine dönmeye, iç sesini duymaya alan açmak demek tek başınalık. O keyiflidir, iyileştirici olabilir. Yani etrafımızda aradığımız, ulaşacağımız arkadaşlarımız vardır.
Ama tek başına kalıyoruzdur ara ara. Yani yalnızlığı seçiyoruzdur. Böylece daha üretken olabiliriz. Okumak mesela yalnız yapılan bir eylem, yazmak yalnız yapılan bir eylem.
O yüzden sanatçıların çoğu mesela bu tek başınalığı sever ama yalnızlık, mutlak yalnızlık başka bir şey. Ama tek başınalık, yalnızlıkla karıştırıldığında da insanlar tabii gereksiz kaçışlar yapabilir. O zaman kalabalıklara, bağımlılıklara, anlamsız ilişkilere doğru kaçabilir insan. Halbuki ara ara yalnız başımıza kalabilmek, yalnız kalabilmeye yetişmesi çok değerli, çok önemlidir.
Peki gelelim o zaman bir diğer faktöre bizi güçlü yapan. Huzur için, mutluluk için hayatın bir anlam ifade etmesi çok önemli. Bu sayede karşımıza çıkan zorluklar karşı her zaman için daha dayanıklı olabiliriz. Bizim tabii bitmek bilmeyen bir anlam arayışımız var ve bunların istinaden gelişen inançlarımız var.
Bu arayışın peşinde nice filozof fikirler üretmiş, biz hala bin yıllar geçti bunu tartışıyoruz, hayatın anlamı nedir diyoruz. Başımıza özellikle de bir şeyler geldiğinde birkaç sorun cevabı çok önem kazanıyor. Öncelikle bütün bunlar neden benim başıma geldi? Dayanmalı mıyım?
Niye dayanıyorum? Çektiğim acının bir karşılığı, bir anlamı olacak mı? İşte bu sorularla yüzleştiğimiz anda aslında psikolojik dayanıklılığın kalbine inmiş oluyoruz. Çünkü aslında biz acıya dayanamadığımız kadar anlamsızlığa da dayanamıyoruz.
Hatta belki daha fazla dayanamıyoruz anlamsızlığa. Tabi bu anlam dediğim şey herkes için aynı olan, hayatın mutlak tek büyük bir anlamı değil. Herkesin kendi hayatı için bulduğu, yarattığı bir anlam olabilir bu. Nietzsche, yaşamak için bir nedeni olan insan hemen her nasıla katlanabilir der.
Yani başımıza ne gelirse gelsin kendi hayatımıza kattığımız anlam bizi ayakta tutar. Mesela bunu logoterapinin kurucusu Viktor Frankl çok güzel anlatır kendi deneyimleri üzerinden. Avusturyalı bir nörolog ve psikiyatrist. Viyana'da yaşıyordu.
İşte başarılı bir kariyeri vardı. Ama 1942'de bir anda bütün hayatı değişti. Çünkü eşi, annesi, babası, kardeşiyle birlikte Naziler tarafından toplama kampına gönderildiler ailece. Ve tabi okuduklarından, izlediklerinden bilirsin oradaki kamp hayatı insanın en temel haklarından soyulduğu, sistematik olarak aşağılandığı, aç bırakıldığı, işkence gördüğü, Her gün ölümün gölgesinde geçen bir hayat orası.
Gerçekten korkunç koşullar. Kampta işte mahkumların çoğu ayakkabıları delik deşik. Ceketleri çok ince tabii. Hatta neredeyse çıplak denecek haldeler.
Kışın ortasında kar üstünde saatlerce yürümek zorunda kalıyorlar. Sabah böyle belki su gibi çorba veriliyor. Eğer şanslılarsa bir dilim ekmek. Bütün gün yetmek zorunda.
Tabii her sabahın sonunda bazıları uyanmıyor. Bazıları işte gaz odalarına gönderiliyor. Ve aynı şartlar altında bazı insanlar hızla çökerken, bazıları nispeten daha uzun süre hayatta kalabiliyordu. Bunu fark ediyor Viktor Frankl.
Ama burada da diyor ki yani sadece fiziksel güç değil, aslında psikolojik dayanıklılık çok belirleyici. Yani Frankl'ın vardığı son nokta şu, bazılarının o psikolojik halk çöktüğünü görüyor ve gerçekten de o insanlar bir süre sonra ölüyorlar. Diyor ki o da, insanın elinden her şey alınabilir ama bir şey hariç. Kendi tutumunu seçme özgürlüğü, her şey karşısında.
O yüzden de o kampta bile hiç anlam aramaktan vazgeçmiyor. Mesela ne olabilir onun için anlam? Yatmadan önce zihninde öğrencilerine ders verdiğini hayal etmek. İşte eşini bir daha görmeme ihtimalinin çok yüksek olmasını bilmesine rağmen onun zihninde yüzünü canlandırmak, onu bir yaşam nedeni haline getirmek.
Ve mesela eğer bu acıyı bir gün başka insanlara yardım etmek için kullanabilirsem bu çekilen acı anlamsız kalmaz diye düşünmek. Ve o an işte bütün o korkunçluğun ortasında anlamın acıya galip gelebileceğini gördü. Maalesef işte kurtulduğunda ailesinden geriye kimse kalmıyor. Ama o en zor koşullarda bile bir şekilde hayatındaki anlamın hayatta kalmasını sağladığını anlatıyor.
Hatta bir kitabı vardır İnsanın Anlam Arayışı diye, Man's Search for Meaning diye. Çok satan bir kitaptır, dünyada çok okunan bir kitap. belki okumuşsundur. Orada da tam olarak bunu anlatır zaten.
Yani bugün baktığımızda işte bazı insanlar dine sığınır, bazıları sanata, bazıları çocuğa, çocuğuna, bazıları çok önemli bir davaya, bazısı bir ilişkiye. Kimisi sadece bir sabah daha uyanmanın kutsallığına inanır mesela. Ama hayatın içinde bir inanç sistemi varsa yani insan neden yaşadığını az çok biliyorsa, ne için yaşadığını biliyorsa daha zordur. Evet bazen sarsıları savrulur dizlerin üstüne düşer ama bir şekilde tekrar kalkabilir.
Çünkü amaçlarımız bizim en karanlık zamanlarda bile bize pusula olurlar. Peki diyebilirsin ki şimdi Pınar bunları anlattın iyi hoş güzel de şimdi ben bugün psikolojik dayanıklılığımı artırmak için neler yapabilirim? Şimdi bazı adımlar var. Hayatta dayanıklılığımızı artırmak adına pozitif adımlar diyeceğim.
Onları yapabiliriz. Mesela örneğin başına geleni hemen anlamlandırmaya çalışmamak. Bunu çok yapıyoruz. Travma yaşanır yaşanmaz ya da büyük bir şey yaşanır yaşanmaz.
Hemen bunun bana bir dersi var diyen o iç sesimiz. Onu bir sustur. Yani acıyı sanki evimizde böyle görmek istemediğimiz, yerdeki dağınıklıkmış gibi, çökmüş gibi böyle hızla paketleyip rafa kaldırmaya çalışmamamız lazım. Önce bir hazmetmemiz, yaşamamız, sindirmemiz lazım.
Anlam sonra gelir. Bazen aylar sonra gelir, bazen hiç gelmez. Tabii ki zorluklara anlam atfetmek çok güzel. ama daha acıyı bile yaşayamadığı anlamını bulmaya çalışmak bizi daha çok yıpratır.
Önce bir duralım. Sonra belki ileride gerçekten o acının içinden daha güçlü çıkıp belki bizi öyle bir yöne götürür ki iyi ki bu olmuş, iyi ki bunu yaşamışım bu hayatta ki çok daha olumlu adımlar atabildim diyebiliriz. Yani şöyle söyleyeceğim bazen bir şey bize çok acı gözükür. Gerçekten de öyledir.
Çok canımızı yakar. Bir ayrılık düşünelim, bir ilişkinin bitişi. O ilişki bizim için iyi olmasa bile bitişi canımızı çok yakabilir. Ama günün sonunda diyebiliriz ki, bundan bir on yıl sonra geriye baktığımızda, belki o an bizi hiç iyi gelmeyecek bir durumdan çıkarmıştır.
Ve çok acılar içinden geçsek de en nihayetinde geldiğimiz nokta daha iyidir. Yani bir şeyin aslında lütuf mu, yoksa başımıza gelen bir bela mı olduğu çok uzun vadede, çok uzun yıllar sonunda belli olur. Hayatımızın geldiği noktada belli olur. Çünkü hayatta negatif şeyler olacak, pozitif şeyler olacak.
Acı çekeceğiz, mutlu olacağız. Bazen bizi çok mutlu eden bir şey. Uzun vadede aslında çok da iyi gelmemiş olacak bize. Ama bazen çok üzen bir şey.
Ya iyi ki olmuş diyeceğiz. İşte dediğim gibi o acının içinden geçmeseydim güçlenip atıyorum. Belki yıkılıp dibe vurup sonra Mesela işimden ayrılıp, sonra gidip işte boşanıp, sonra gidip işte hayatımı tamamen kökünden değiştirip, belki çok zorlu yıllar geçirip ama sonunda geldiğim noktada çok mutlu bir insan olabilirim. Dediğim gibi yani aslında nihai noktada anlaşılır bir şeyin bize iyi olup olmadığı.
Gelelim ikinci adıma kontrol edemediklerini ayırmayı öğren. Yani her şeyi kontrol edemeyiz. Etmeye çalışmak da bizi açıkçası tükettirir. Yani kontrolcü biri yapar.
Burada önemli olan neyi kontrol edip edemeyeceğimizi netleştirebilmek. Yani başkalarının tepkilerini, geçmişi, kayıpları, hastalıkları bunları kontrol edemem. Benim inisiyatifim dışında bunlar. Hala burada çırpınıyorsam, bunları değiştirmek için uğraşıyorsam sadece kendi enerjimi tüketiyorum demek.
Gelelim bir diğerine. Duygudan kaçmamak ama aynı zamanda duygumuzun içinde de kaybolmamak. Yani iki ucu var bunun. Ağlamayayım asla demek ki, şu durayım demek ya da bir duygunun içinde boğuluyorum demek ki.
İkisi de sorun bu. İki uç da sorun. Çünkü rezilyans duyguyla temasta kalabilme kapasitemiz aynı zamanda. Ne onu bastırmak ne de onunla özdeşleşmek.
Yani nasıl diyeyim? Mesela ben o duyguyum dememek de ben bu duyguyu yaşıyorum demek. Ben mutsuzum dememek, ben mutsuz hissediyorum. Ya da işte ben korkağın tekiyim değil, ben şu an korkuyorum.
Yani sürekli o duyguyla özdeşleşmek bizi çok yoran bir şey. Aslında küçük bir fark gibi duruyor ama çok büyük bir fark ve dil de çok önemli bu durumda. Yani dili nasıl kullandığımız. Çünkü zihnimiz de ona göre bir şekil alıyor günün sonunda.
O yüzden bir şeyi sahiplenmek yerine şu an böyle hissediyorum demek daha farklı bir şey. Çünkü o anki zor duygumuzla bir temas etmek, yani onu tanımak, onu adlandırmak, ne olduğunu bilmek bizim dayanıklılığımızı artıran bir şey. Bastırılan her duygu bir gün daha güçlü şekilde geri döner. Ama tanıdığımız duygular yavaş yavaş çözülmeye başlar.
Şunları sorabilirsin kendine. Mesela şu an ne hissediyorum? Bu duygu nereden geliyor? Bu duyguyu daha önce ne zaman hissettim?
Bunların hepsi o duyguyu tanıman için, onunla baş başa kalabilmen için etkili olur. Zaten sonra da geçip gider. Çünkü yeryüzündeki bütün duygular elbet mutlu mutsuz, olumlu olumsuz, işte acı veren mutlu eden, enerji veren, bizi düşüren her türlü duygu günün sonunda değişir, dönüşür ve geçer gider. Şimdi biz tabii mutluluk veren duyguları çok hep istiyoruz hayatımızda.
Bu da gerçekçi bir şey değil, tabii bir beklenti değil ama farkında olmasak bile bir taraftan da sürekli acıdan kaçmanın yollarını arıyoruz. Aslında yani alttan alta acıdan nasıl kaçabilirim diye düşünmek yerine bu acıyla nasıl yüzleşebilirim ve ondan daha güçlü çıkıp nasıl devam edebilirim hayata diye düşünmek lazım. Çünkü yani acı çekmek bize sunulan bir seçenek değil. Elimizde olan bir şey değil.
Acıyı hissetmem ya da hissetmemem bana bağlı değil. Acı gelir, geçer, hayatın bir parçasıdır. Ama o acıyla ne yapacağım? Bundan sonraki adımım benim tercihim.
Bir de tabii şuna da dikkat etmek lazım. Bizler güçlü duyguları zihnimize güçlü bir şekilde kaydediyoruz. Evrimsel bir şey bu. Mesela böylelikle bize zarar veren, bizi üzen, bizi kıran şeylerden uzak durmayı öğreniyoruz.
Bazen sevmek acıtıyor canımızı. Çocukken sevgiyi farklı kodluyoruz böylece ve yakınlık bunaltıyor bizi. O zaman bir ilişki içinde olmaktan korkmaya, kaçmaya başlıyoruz. Bazen de işte çocukken öyle şeyler yaşıyoruz ki hayatımız boyunca kaygı duyuyoruz sevdiklerimizi kaybetmekten.
Ve onları kaybetmemek için de her şeyi yapmaya razı oluyoruz. Aslında günün sonunda acıdan kaçmaya çalışmak hiç yaşamamak demek. Yani hiç sevmemek, hiç risk almamak, kötü olmasın diye hiç resim asamamak demek. Resim asamamak demişken neden bunu söyledim?
Çünkü çok sevdiğim bir sözü var Oğuz Hatay'ın ''Tusunamayanlar'' romanında. Şöyle ''Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde?
Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum.
İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım. Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. Tam olarak özeti aslında bu söylediğimin yani incinmekten, hata yapmaktan korkarak hiç yaşanmadan geçmiş bir hayat aslında.
Ne kadar acı değil mi? O zaman böyle bir hayat yaşamamak adına gelelim bir diğer yapabileceğim bir şeye. Bu da kendinle konuşma biçimini değiştirmek. Yani bu rezilyans dediğimiz o güçlülüğümüzün düşmanı başımıza gelenler yaşadıklarımız olmuyor sadece.
Aslında o içimizdeki acımasız anlatıcı asıl düşmanımız. şey beceremedin yine işte herkes toparlandı bir sen kaldın işte demek ki sen çok zayıfsın gibi böyle zihnimizi sürekli konuşturan o eleştirel ses günün sonunda insan olmanın kırılgan bir şey olduğunu kırılgan bir durum olduğunu bazen düşeceğimizi bazen beceremeyeceğimizi ve bunun da herkesin başına gelebildiğini hatırlatmak gerekiyor önce kendimizi o delice eleştirmeye başlamadan önce ve şunu da unutma eminim bir arkadaşının başına bir şey geldiğinde yardım etmek istersin değil mi? O zaman bir sonraki adım olarak yardım almayı da bir beceri olarak görmeye başlaman gerek. Yani rezilyans, yalnız başına ayakta durmak demek değil.
Bu aslında modern çağın en toksik yalanlarından biri. Toksik de yeni bu havalı kelimelerimizden. Yani en zararlı yalanlarından biri diyeceğim. Dediğim gibi insan sosyal bir canlı ve destek almamak güç göstergesi değil.
Çoğu zaman aslında bizim geliştirdiğimiz bir çeşit savunma. Yani kimseye ihtiyacım yok benim hayatta savunması. Bir şekilde o da çocukluğumuzda gelişmiş olabiliyor ama Eğer ben iyi değilim diyebileceğim biri varsa telefonun ucunda, yani içinden geçenleri yargılanmadan anlatabileceğim bir yalan varsa, o zaman bazı şeylere dayanman çok daha kolay olur hayatta. Ve bir diğer yönü de bunun tabii ki çok daha keyifli, çok daha güzel bir hayatın olur arkadaşlarınla paylaştığın.
Peki gelelim o zaman bir diğer adıma ki bunu ben sıklıkla söylüyorum. Sanırım her sıkıntıda rutinler rutinler rutinleri tekrar tekrar vurguluyorum. Çünkü herhangi bir belirsizlikte ki dünyanın, hayatın kendisi belirsiz bir yolculuk zaten. Herhangi bir belirsizlikte, bir sarsıntıda rutinler bizi hizaya sokuyor.
Güven hissi veriyorlar, kontrol hissi veriyorlar. O yüzden her gün aynı saatte kalkmak gibi, sevdiğimiz güvendiğimiz bir kişiye devamlı temas halinde olmak gibi, yürüyüş, uyku, beslenme, hareket gibi rutinleri sürdürmek herhangi bir psikolojik sarsıntı için önemli bir adım aslında bizim hayatımızda. sıkıcıymış gibi bir algı var ama tam tersi. Çünkü rutinler olduğu zaman hayatımızda zihnimizde daha çok alan açar birçok başka şeye.
Yani daha heyecanlı, daha hareketli bir hayat yaşamamız da daha mümkün rutinlere bağlı kaldığımızda. Çünkü onun dışında hani zihnimiz sürekli gün boyu yapacağımız şeylerle de dolu olmaz. O güvenistini bize verir, bize başka şeyler yapmamız için alan açar rutinler. O yüzden efendim rutine olan kişi sıkıcı değildir.
Ve gelelim sona yaklaşırken en büyük noktalardan birine. Daha önce anlattığım gibi bir insan bir anlam bulduğu sürece her türlü derde, hüzne, kedere, zorluğa katlanabilir. Hayatımın anlamı nedir? Çocuğum için yaşıyorum olabilir, kendimi iyileştirmek için olabilir.
Bir daha bu kadarı çeken biri olursa ona yardım edebilmek için bunların içinden geçiyorum diyebiliriz. Öğrencilerim için, öğretmek için, üretmek için, bir hayvana yardım edebilmek için. Neden hayata devam etmeliyim? Neden burada varım?
Niye hayata dört elle sarılmalıyım? Öncelikle hayatımızda bu sebebi bulmak çok önemli. Ve tüm bu psikolojik dayanıklılık öğretisinin sonunda, bu sohbetin sonunda söylemek istediğim şey de şu. Rezilyans dediğimiz kavram hep güçlü olmak demek değil.
Bazen de sadece tutunduğumuz bir şeyi bırakabilmek demek. Bazen sadece yeniden başlayabilmek demek, esnek olabilmek. Katı olan kırılır, esnek olan bükülür ama ayakta kalır. Yani bambu ağacını düşün.
Fırtına çıktığında en kalın gövdeli ağaçlar devrilirken bambu eğilir ama kırılmaz. İncecik gövdesiyle o yeniden doğrulur hep. Çünkü bambu dışarıdan aslında narin görünür ama çok esnektir. İşte bizim zihnimizin destek olması gerekiyor.
Ve zihin esnekliği dediğim şey de aslında kendimize bazı soruları sorabilmek, düşüncelerimizi sorgulayabilmek demek. Bu düşündüğüm şey tek olasılık mı? Farklı bir bakış açısı olabilir mi? Yeniden denesem bu sefer neyi farklı yapabilirim?
Yani kendimize bu düşündüğüm tek olasılık mı? Farklı bir bakış açısı olabilir mi diye sormak. Yeniden denesem bu sefer neyi farklı yapabilirim diyebilmek. Zorlukların içinden geçerken bile farklı bir bakış açısı bulabilmeyi denemek yani.
En nihayetinde şunu da kabul etmek lazım. Bir zorluğun, bir travmanın, hayat değiştirecek kadar büyük bir sarsıntının içinden geçtiğimizde belki artık eski ben olamayız. Eski halimize dönmeye direnmek yerine yeni bir benle yaşamayı öğrenmek gerekir çoğu zaman. Ve bu yeni ben, belki yaşadıklarımızın ağırlığı karşısında daha temkinli, insanlara da daha zor güvenen, daha korunaklı ama daha yaşanmışlıkla dolu, hayatı tanıyan, bilen, daha gerçek ve daha güçlü bir ben olur.
O zaman ben hep ne diyordum? Bir sonraki Fatiha'da görüşene dek kendine iyi bak. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.