
1.995 kelime · ~10 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.
Hadi başlayalım. Bayram dönüşü trafiğine kaldık yine iyi mi? Keşke daha erken yola çıksaymışım. Memleketin sakinliğinden sonra bu İstanbul'un kaotik karşılamasına hiç de hazır değilim.
Tamam tamam geç geç geç. Ama iyi ki de gittim ya. Gökyüzü görmeyi özledim valla. Burada binalar o kadar yükselmeye başladı ki gökyüzünü unuttuk.
A şuradaki binada neymiş ya? Ben giderken burada böyle bir şey yoktu. Ne ara yapmışlar bunu? Tamam, tamam geç.
Evet, nihayet. Uzun uğraşlar sonunda stüdyoya gelmeyi başardım arkadaşlar. Yani bazen böyle şehirden uzaklaşıp sonra geri döndüğümde kendimi yabancılaşmış hissediyorum. Sanki şehir ben yokken biraz değişmiş gibi geliyor bana, büyümüş gibi geliyor.
Ya da ben eski halini unutuyorum, bilemiyorum. Size de öyle geliyor mu? Kafamızı her çevirdiğimizde şehre yeni bir yapı, yeni bir değişiklik eklenmiş gibi hissettiriyor değil mi? Sizin de bir taraftan hala aynı şehir gibi görünürken diğer taraftan baştan aşağı değişmiş ya da büyümüş olduğunu hissettiğiniz olmuştur eminim.
Aslında bu bir açıdan da doğru. Çünkü şehirler gerçekten de sürekli büyüyorlar. Hatta bazen bu büyümenin hiç sonu gelmeyecek gibi gözüküyor. Tüm dünyayı tamamen yutacak gibi geliyor hatta insana.
Ama düşünsenize tüm dünyayı kaplayan tek bir şehir olsa Bunu size düşündürtmeye çalışan ya da ilk düşünen ben değilim tabii. Hatta dünyayı saran, ucu bucağı olmayan böyle bir şehir kavramına bir isim de verilmiş. Ekümenopolis. Şimdi öncelikle bu ekümenopolis kavramını beraber bir anlamaya çalışalım arkadaşlar.
Yunanca yaşanan yer anlamına geliyor ekümen ve şehir manasına gelen polis kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuş, ünlü mimar ve şehir plancısı Konstantinos Doxiadis tarafından ortaya atılmış. Sürekli artan nüfusun ve kentleşmenin önüne geçilemeyeceğini fark eden Doxiadis çok çarpıcı bir öngörüde bulunmuş. Demiş ki Gelecekte İstanbul, Tokyo, New York, Paris gibi merkezlerin sınırları giderek genişleyecek ve bu sınırlar giderek belirsizleşecek. Yani hayal edecek olursak neredeyse bu şehirler önce civardaki kentleri yutacaklar, birbirleriyle sınır komşusu olacaklar, sonra kaçınılmaz bir şekilde birleşerek gezegeni bir ağ gibi saracaklar ve sonunda tek bir dünya kenti ortaya çıkacakmış.
Tabii şu anda ekimenopolis diyebileceğimiz bir kentleşme yok. Ama şehirlerimizin giderek büyüdüğü de bir gerçek hem de epeyce hızlı bir şekilde. John Gottman gibi coğrafyacılar 1950'lerde bu sürecin başladığının farkına varmışlar. New York kentinin komşularıyla birleşerek Amerika'nın bütün doğu kıyısını kaplayan tek bir şehirler bölgesine dönüşmesini araştırmış Gottman.
70 yıl öncesinden bahsediyorum. Ondan 70 yıl sonra elimizdeki örneklerin sayısı da artmış durumda tabii. Mesela İstanbul'u düşünelim. Gebze, İzmit hatta neredeyse Bursa'ya kadar genişliyor değil mi?
Avrupa'da Kuzey İtalya'dan İngiltere'ye kadar bitişik bazı şehirler hattı var. Çin'de de Pekin ve komşuları içinde 100 milyondan fazla insan barındırıyor. Şehirlerin bu denli büyümesinin tabii bizim günlük rutinlerimize de bir etkisi var. Mesela bir şehir büyüdükçe aktif şehir merkezleri, aktif şehir noktaları da çoğaldığı için aralarındaki mesafeler uzuyor.
E öyle olunca ne oluyor? Saat yedide orada olabilmeniz için daha dört buçukta evden çıkmanız gerekiyor. Her gün iş yeri, okul gibi günlük olarak gitmemiz gereken en temel duraklarımıza bile bir iki saat yol kat etmemiz gerekebiliyor. Gidişiyle gelişiyle gün içerisinde bu denli bir tempo insanın en basit rutinlerini bile çok yorucu bir hale getirebiliyor.
O yüzden sadece trafik deyip geçemeyeceğimiz bir durum bu ve bu durum şehirli insanın zamanla yalnızlaşmasına da sebep oluyor. Şimdi böyle trafik gibi sıkış tepiş bir şeyden sonra işi yalnızlığa getirip bağlamamı hiç de beklemiyor olabilirsiniz arkadaşlar ama neden böyle diyorum? Aklıma gelen ilk örneği paylaşayım şimdi sizinle. İşten çıktınız ya da o gün okulda işiniz erken bitti.
Eee şimdi sosyalleşmek lazım değil mi? Sosyalleşebilmenin tam zamanı. Ama hani derler ya böyle yol gözümde büyüyor ya. Eğer iki saat yolunuz varsa çok da haklısınız.
O yol gözünüzde elbette büyür. Bu gibi kanık sanmış rutinler çevre faktörüyle gelişmeye oldukça müsaittir. Ama dediğim gibi ilk aklıma gelen örnek sizler de eminim kendi hayatlarınızdan hele ki büyük bir kentte yaşıyorsanız hali hazırda var olan kendi örneklerinizi de hatırlamışsınızdır. Konuyu getirmek istediğim yer şu arkadaşlar.
Tarih öncesi çağları düşünün. Vahşi doğayı filan. Keskin dişleri, pençe gibi silahları olmayan insan için bir kabileden dışlanmak yalnızlık anlamına geliyordu. E yalnızlıksa kelimenin tam anlamıyla ölüm demekti o insanlar için.
Bu yüzden doğal seleksiyon sayesinde hayatta kalabilmek için bir yere, bir gruba ait olma zorunluluğu çıktığı ve bu neredeyse tam anlamıyla zihinlerimize kazındı. Bunu Maslow'un o ünlü piramidinde de görebilmemiz mümkün elbette. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi vardır ya. İşte orada fizyolojik ve güvenlik gibi ihtiyaçlardan hemen sonra ait olma ihtiyacı geliyor.
Yani bir yere ait hissetmek bizim için yemek yemek ya da bir yerde güvenle barınmak kadar elzem bir ihtiyaç. 111 Hertz'ın sıkı takipçileri gayet iyi hatırlayacaktır. Ait olma konusunu daha birkaç ay önce ele almıştık. Merak edenler, Kendine Ait Olmak adlı 211.
bölümümüzü dinleyebilirler. Peki, dünya böylesine bir hızla büyüyüp değişirken, bizler dünya üzerindeki bir alana, binalara, sokaklara nasıl ait olabiliyoruz ki? Ünlü coğrafyacı Yifu Tuan bu konu şöyle ele almış. Etrafımızdaki alanların her biri boş ve anlamsız.
Ya da onun deyimiyle birer uzay gibi duruyor önümüzde. Fakat biz o uzay boşluğuna anılarımızı, duygularımızı, deneyimlerimizi yükledikçe bizim için anlamı olan bir şeye dönüşüyor. O anlamsız uzay boşluğu orada biriktirdiklerimiz sayesinde bir yer haline geliyor. Şu an yaşadığınız yere ilk taşındığınız günü düşünün ya da o daireyi ilk kez boş gördüğünüz anı, zihniniz hemen o yer sizin olduğunda oraya ne yapacağınızla ilgili fikir üretmeye başlar değil mi?
İşte o komodini şuraya koyarsınız, çok sevdiğiniz o resmi duvarın o kısmına asarsınız filan gibi. O daire artık sizin eviniz olmaya başlar. En güzel yerine koyduğunuz masada, dostlarınızla gülüp bir şeyler yiyip içtikçe, bazen bir köşesinde durup belki de ağladıkça, o boş duvarlardan oluşan fiziksel boşluk, o uzay parçası sizin yuvanız haline gelir. Kendinize ait hissettiğiniz bir yer.
Tabii tüm hayatımız o evde geçemez. Hele ki ekimnopolisleşen bir dünyada yaşarken insanın ait hissetme ihtiyacını karşılayabilmek için bize çok daha fazla yer gerekiyor. Mesela mahallenizde rutin olarak ziyaret ettiğiniz mekanlar vardır mutlaka. Çok sevdiğiniz bir kafe olabilir bu, park olabilir, yürümekten çok hoşlandığınız bir sokak olabilir.
E zamanla bu alanlarla olan duygusal bir bağ oluşuyor değil mi? Mesela bir işletmenin müdavimi olmak bizi mutlu ediyor. Bir yere gittiğimiz zaman ya da bir şey istediğimiz zaman her zamankinden falan diyoruz böyle. İnsanları tanımak, o mekanı rutinimizin bir parçası haline getirmek kendimizi güvende hissetmemizi sağlıyor.
Amerikalı sosyolog Ray Oldenbook evimiz ve işimiz dışında sevdiğimiz bu yerlere üçüncü mekanlar adını vermiş. Yani insanın en temel yaşama ve çalışma faaliyetleri dışında vakit geçirdiği yerler. Yaşama birinci oluyor bu durumda, çalışma ikinci. Burası da üçüncü yerler.
Mahallemize sevdiğimiz kafeler, hep uğradığımız kütüphaneler, yemeklerine bayıldığımız restoranlar, yazın sık sık gittiğimiz parklar, bizim gibi başka insanlarla karşılaştığımız yerler bizim üçüncü mekanlarımız. Aklıma hemen mesela Friends dizisindeki o kafe belirdi. Ve gerçekten de Oldenburg'a göre insanlar bu mekanlarda koruma kalkanları olmadan sosyalleşebildikleri için kendilerini güvende hissediyorlar. Bu mekanların bizlerin hayatındaki en belirgin amacı sadece ve sadece hoşça vakit geçirmek.
Tabii günümüzde bu konunun biraz daha farklı yönleri de var. Yazar Christian Miconda'ya göre bu üçüncü mekanların ticari olan niteliklerini de göz ardı edemeyiz. Çünkü Miconda bu yerlerin daha çok insanlara yaşam tarzlarını yeniden tasarlayabilme, yani bir nevi yeniden bir rutin oluşturabilme olan an sunduğunu söylüyor. Yani bu mekanlara kendimize bir yaşam tarzı oluşturmak için de ihtiyaç duyuyoruz.
Ve aynı yaşam tarzındaki diğer insanlarla buluşabilmek, onlarla birlikte bulunabilmek için de ihtiyaç duyuyoruz. Bir nevi mekanlarla kabul görme hissimiz pekişiyor diyebiliriz. Kendimizi bir sürüye dahil etmek istiyoruz dedik ya. Peki eğer bu sürüyle bir arada bulunabileceğimiz o yerler de olmasaydı, Evet şimdi bir de bu mekanların olmadığını düşünelim.
Gün içinde uğradığınız parktaki bank yok olmuş mesela. Ya da hafta sonu yürüdüğünüz o sahil yolu artık yürüyüşe kapanmış. Odaklanarak çalışabildiğiniz bir kafe vardı ya, o kafe hiçbir zaman açılmamış zaten. İşte maalesef ekumenopolise giden bu değişimde böyle riskler de mevcut.
Şehirlerin bu ucu bucağı olmayan büyümesinin yanlış idare edildiğinde dünyayı tek bir beton alan haline getirme riski de var. Beton filan dedikçe giderek kararttığımı farkındayım içinizi. Şimdi bir soluklanalım bu hissin üstünden nasıl gelebiliriz diye anlamaya ve düşünmeye devam ederiz. Herhalde böyle bölüme biraz yol yorgunluğuyla başladığım için olsa gerek ekümenopolis kavramının bu zamana dek bizi nasıl hissettirdiğini konuşmuş olduk.
Ama bölüme hazırlanırken karşıma çıktı yönetmen İmre Azem 2011 yılında ekümenopolis ucu olmayan şehir adlı belgeselinde hızlı kentsel büyümeler yaşanırken çoğu zaman ekolojik eşiklerin aşılabildiğini anlatmış. Yani şehirler büyürken doğanın da tahrip edildiğinden bahsediyor. Şehirlerin birleşerek büyümesi yalnızca bizim günlük hayatta kat ettiğimiz mesafeleri arttırmakla kalmıyor, üstüne bir de insanın doğal alana ulaşmasının önüne geçiyor. Çünkü şehirler nefes aldığımız ormanları, yaşam kaynağımız olan su havzalarını da yok edebiliyor.
E hal böyleyken şehirde yaşayan bir insanın binaların arasında sıkışıp kalmış gibi hissetmesi de gayet anlaşılır bir durum. Amerikalı sosyal psikolog Stanley Milgram bu hissi duyusal aşırı yükleme diye adlandırmış. Şehir hayatı sürekli çalan kornalarla, o kocaman ekranlarla, inşaat sesleriyle, bir yerlere yetişmeye çalışan araçlar ve insanlarla adeta bir hız bombardımanı gibi işliyor. Beynimiz ise bu durmak bilmeyen uyarıcılar yüzünden sürekli alarm halinde.
Öyle yorucu, öyle gürültülü bir hız ki bu bazen iki dakikada durup soluklanmamıza, kendimizi bir dinlememize, şöyle bir iç sesimizi duyup da sakince düşünmemize bile izin vermiyor. Peki zihnimiz bu maruz kaldığı o hız bombardımanına karşı ne yapıyor dersiniz? E tabii ki hayatta kalma mekanizmasını devreye sokuyor ve savunmaya geçiyor. Bu savunmayı da George Simel'in anlatısıyla analım.
Modern kentli insanın ürettiği bu savunma mekanizmasını bilaze yani bıkkın ve umursamaz bir tutum olarak adlandırmış kendisi. Yani zihnimizi korumak için hepimiz görünmez kabuklarımıza çekiliyoruz ve bunun sonucunda giderek etrafımızdakilere karşı hissizleşiyoruz. Ve işte asıl tuzak da burada başlıyor. Biz o gürültüden kaçıp kendi kabuğumuza çekildikçe etrafımızdaki dünyaya, yanımızdan geçip giden diğer insanlara daha da bir yabancılaşıyoruz.
Yabancılaştıkça ilişki kuramaz hale geliyoruz ve nihayetinde o çok ihtiyacımız olan aidiyet bağlarını kendi ellerimizle budamış oluyoruz. Bunun da insan zihninde şöyle bir etkisi oluyor. Neredeyse sürekli karşılaştığımız devasa bir canavar bizim anılarımızı, sokaklarımızı, nefes aldığımız üçüncü mekanlarımızı yutuyor, yutarak büyüyor. Bizi yavaş yavaş dışarı doğru iten bir canavar bu ve artık kendi sınırlarını da aşmaya başlıyor.
Ya bu Doxyhadis denen adam da haklı gibi ama ya ne kötü bir gelecek bizi bekliyormuş falan diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama Doxyhadis, Ekumenopolis'i böylesine bir distopik gelecek olarak düşünmemişti. Evet şehirler büyüyecek demişti, gezegeni saracak demişti ama ona göre bu büyüme gezegeni ya da insanları tüketmek zorunda değildi. O aslında bu dünya kentini 30.000 ila 50.000 kişilik küçük hücreler olarak hayal etmişti.
Her ihtiyacı karşılamaya yönelik küçük mahalleler gibi de düşünebiliriz bu hücreleri. İnsanların her yere yürüyerek ulaşabildiği, birbirini tanıdığı, aidiyet hissettiği hücreler. Ve bunlar doğayla da tamamen entegre olacaktı. Doksiyadis bunu ekümeno kepos demiş, yani küresel bahçe.
Eğer şehirlerimizin bu büyüme hızını insanı merkeze alarak ve elbette doğayı da unutmadan onu da göz önünde bulundurarak sürdürmeye çalışırsak belki de şehirlere dair bir aileyet hissimizi oluşturabilir ve onu koruyabiliriz. Yani doğru çözümlerle bu Ütopya ihtimali de hala masamızın üstünde duruyor. David Harvey bize bu konuda bir anahtar da vermiş aslında. Şehir hakkı dediği bir anahtar bu.
Peki nedir bu şehir hakkı? Sadece o kentin sunduğu bir takım kaynakları, mesela işte yolları falan ya da suyu kullanma hakkı mı? Elbette hayır. Harvey bunu şöyle özetliyor.
Diyor ki, şehri değiştirme hakkı aslında kendimizi değiştirme ve özgürleşme hakkıdır. Yani tüm sıkışlığımız, o yabancılaşma hissimiz, içinde bulunduğumuz o dev organizmanın boyutuyla ilgili değil yalnızca. Onun içinde ne yaptığımızla da ilgili. Çözümü biraz düşünelim.
Ne olabilir? Sokağımıza, mahallemize, o gölgesinde soluklandığımız ağaca, yani bizi biz yapan üçüncü mekanlara sahip çıkmaya çalışmak. Bizler ortak yaşam alanlarımızı korumak için yan yana geldiğimizde, içimizdeki o yalnızlık hissi, çaresizlik hissi de dağılmaya başlayabilir. Ve yerini belki de müthiş bir umuda, hatta kolektif bir dayanışmaya da bırakabilir.
İşte o zaman yollar belki böyle gözümüzde büyümez. Yani günün sonunda o mutluluk ve aidiyet hissimiz yaşadığımız şehirlerdeki üretim gücüyle, binaların göğe ne kadar yakın olduğuyla, ne kadar yüksek olduğuyla ya da yollarının ne kadar geniş olduğuyla filan alakalı değil. Mutluluk, o dev şehirlerin içinde kendi hikayemizi ne kadar özgürce yazabildiğimizle, o sokaklardaki en ufak detayları bile nedenini görüp sevebildiğimizle ilgili. Şimdi sizi bilmem ama benim biraz dışarıya çıkasım geldi.
Belki şöyle biraz parkta dolanıp, dönüşte köşedeki kafeye de bir uğrarım. Sizinle de o çok sevdiğiniz sokaklarda ve mekanlarda tekrar görüşmek üzere. Yardım et.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.