Podcast

227 - Uykumuzda Yazdığımız Hikayeler: Karabasan

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Karabasan kimdir veya nedir? Uykularımızı kaçıran bu tecrübenin bilimsel bir açıklaması var mı? Yüzyıllardır farklı kültürlerde anlatılan karabasan hikayeleri neden birbirine bu kadar benziyor? 111 Hz'in bu bölümünde hikayeleştirdiğimiz kabuslarımızı ve karabasan fenomenini konuşuyoruz.



Sunan: Barış Özcan



Hazırlayan: Elif Danyal



Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt



Yapımcı: Podbee Media









----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.521 kelime · ~13 dk okuma

Günaydın. Günaydın mı? Bir dakika. Daha sabah olmamış ki.

Hava hala karanlık. Gece gece uykumdan mı uyandım ben? E o zaman neden yataktan kalkamıyorum? Bir saniye.

Kalkabilmem lazım. Kollarım uçmuş sanki. Hareket etmiyor. Hiçbir yerimi kıpırdatamıyorum.

Transkriptin tamamını oku

Rüyada mıyım yoksa hala? Hayır. İşte yatağımdayım. Her şey gerçek.

Konuşabiliyorum hatta. Konuşabiliyor muyum? Sesim cıklıyor. Uyandım ama konuşamıyorum.

Kim yapıyor bunu bana? Evet burada biri var. Biri geliyor üstüme doğru. Bastırıyor.

Hem seçemiyorum galiba ama varlığımı hissedebiliyorum. Git çekil üstümden. Nefes alamıyorum! Çekil üstümden!

Nefes alamıyorum! İkinci kez günaydın arkadaşlar. Umarım siz benden daha iyi bir uyku çekmişsinizdir. Benimki çok korkunçtu.

Hala etkisinden kurtulamadım. Önceden hep anlatırlardı da inanmazdım ya. Sonra galiba ben de o karabasan denen şeyin o korkunç tecrübesini gördüm ya da yaşadım. Gerçekten de göğsümün üstüne biri oturmuş gibiydi.

Kıpırdayamadım. Ses çıkaramadım. İnşallah bu korkunç misafir bir daha ziyaretime falan gelmez. Ama bir dakika ya.

Ortada gerçekten bir ziyaretçi yoktu değil mi? Ben bir duyguyu keşeleştiriyorum diye düşünüyorum. Ona bir karakter veriyorum sanki şu anda. Neden böyle bir deneyime bir sorumlu bulduk ki korkumuza kara basan diye bir karakter iliştirdik?

Tamam bu iyi bir yöntem. Korkuyu üstümden atmak için sebeplerini araştırmak bana iyi gelecek bence. Sonuçta korku en çok bilinmezlikten beslenir öyle değil mi? O zaman korkumun üstüne beraberce gidelim ne dersiniz?

Gelirsiniz siz de benimle değil mi? Beraber şu Karabasan'ın üstündeki ürkütücü gizemi bir kaldıralım bakalım. Karabasan'ın hikayesini öğrenmek için bundan yüzyıllar öncesine gitmemiz gerekiyor. Peki nereye gidelim sizce?

Bakın size soruyorum çünkü dünyanın neresine gittiğimiz inanın hiç fark etmez. Çok ilginç bir şekilde bütün kültürler yaklaşık olarak aynı hikayeyi anlatacak zaten bu konuda bize. Yani insanlığın kabusları ortak diyebiliriz belki de. Hadi gidip bakalım herkesin uykularını neler kaçırmış.

Nereye geldik? Şu tablolardan anladığım kadarıyla şu anda Orta Çağ Avrupasındayız. Vay be! Burada karabasanı bulmak için insanların yatak odalarına girmemize bile gerek yokmuş.

Tablolarda fazlasıyla gerçekçi bir şekilde resmedilmiş zaten karabasanlar. Mesela 1800'lerde Vincennes George Kinninger tarafından çizilen şu tablo. Uyuyan bir kadının üstüne doğru eğilmiş iki tane şeytan figürü resmedilmiş. Tablonun ismi Inkubi ya da diğer adıyla Inkubus.

Bu İnkubus figürünün nasıl ortaya çıktığını tam olarak bilemiyoruz. Ama Mezopotamya uygarlığından Roma İmparatorluğu'na kadar bütün kabuslardan o sorumlu tutuluyor. İnkubus bazı kaynaklarda yalnızca kadınları ziyarete gelen erkek bir şeytan olarak geçiyor. Erkekleri ziyarete gelen kadın şeytansa Sukkubus olarak adlandırılmış.

Latincede de Inkubo kelimesi uyuyanın üstüne oturan bir varlık anlamında kullanılıyor. Anlatılan bütün hikayelerde İnkubus'un görünüşü, amacı değişkenlik göstermiş. Ama hepsinde ortak bir unsur var. İnkubus ziyarete geldiğinde uyuyan insanın göğsüne oturuyor.

O zaman hazır buradayken başka bir tabloya daha bakalım ne dersiniz? Bu tablo da ilk baktığımızda oldukça benziyor aslında. Yine uyuyan bir kadın var ve göğsünde oturmuş şeytani bir figür resmedilmiş. Ressam Henry Fuseli bu ünlü tablosunu 1781 yılında yapmış.

İsmini de çok uygun bir şekilde The Nightmare koymuş yani kabus. İngilizce'deki bu Nightmare kelimesinin kökeni de aslında Karabasan hikayesine dayanıyormuş biliyor musunuz? Mare eski İngilizce'de uyuyanların göğsüne oturan mitolojik bir varlık yani inkubus anlamında kullanılıyor. Hatta aynı kelime İskandinav folkloründe de var.

İsveç, Danimarka gibi İskandina ülkelerinde mare veya işte mara olarak bilinen bu varlık geceleri köylüleri ziyaret etmekle lanetlenmiş yaşlı bir kadınmış. İnanışa göre bu mare her gece uyuyan insanların yataklarına sürükleniyor, onların kaburgalarının üstüne oturuyor ve kabus görmelerine sebep oluyormuş. Tamam burası biraz fazla korkutucu oldu galiba. Devamını görmek istemiyorum.

Turumuzu biraz daha hızlandıralım şimdi. Kutuplardayız. Burada eski Moğollar karabasanlarına Ukuman Girnik ismini koymuşlar. İnanışa göre uykuda savunmasız durumda olan ruhları bir tür şaman büyüsünün saldırısına uğruyor.

Japon mitolojisinde düşman ruhların intikam almak için uykumuzda bizi boğmaya geldiğine inanılıyor. Çin kültüründe ise bir hayaletin geceleri vücudumuza bastırdığına. Bütün bu hikayelerdeki o benzerliği fark ettik değil mi? Bence biraz daha devam edelim.

Brezilya folklöründe Pisadeira isimli uzun tırnaklı bir cadının geceleri uyuyanların üstüne uzandığına inanılırmış. Kanada ve Amerika'da da benzer şekilde uykumuzda üstümüze oturan bir yaşlı cadıya dair hikayeler anlatılır. Meksikalılar ölü bir bedenin geceleri üstümüze tırmandığına inanıyor. Nijerya kültüründe geceleri bizi ziyaret eden şeytani kadının ismi Ogun Oru.

Etiyopya'da da bu istenmeyen misafirin adı Dukak, Tayland'da Phi Am, Mısır ve çoğu Müslüman ülkelerde ise bizim de bildiğimiz adıyla Cin. İsmi veya cismi ne olursa olsun bütün kültürler korkutucu bir varlığın uykumuzda göğsümüze baskı yaptığını, hareketlerimizi kısıtladığını, nefesimizi kestiğini bir şekilde düşünmüşler. Biz de aynı mantıkla Türkçe'de ona Karabasan ismini koymuşuz zaten. Türk ve Altay mitolojisinde de uykudaki insana zarar veren kötü ruhlar sıkça bu basmak kelimesiyle ilişkilendirilmiş.

Anadolu hikayelerinde sık sık kendini gösteren albastı ve Kafkas bölgesinde uyku iblisi olarak anılan bastırık bunlara güzel birer örnek. Gördüğünüz gibi arkadaşlar her kültür bu kötü tecrübeye kendi sembollerini bir şekilde iliştirmiş. Yani herkes korkusunu kendi sosyal çevresinde kabul edilecek şekilde deneyimlemiş. Böylece yaşadıklarını dostlarıyla, ailesiyle paylaşabilmiş.

Büyüklerinden nasihatler dinlemiş. O dönemlerde tabi bu nasihatler epeyce bir sıra dışıymış. İşte balı suyla karıştırıp içine şakayık tohumu ezmek ya da sırtüstü uyumamak gibi bir takım basit çözümlerden tutun da Hastadan kan çekmek, boğazını yaralamak, saçlarını tıraş etmek, şeytan çıkarma ayini yapmak gibi çok dramatik müdahalelere kadar böyle çeşit çeşit tedavi yöntemleri kullanılmış Karabasanlara karşı. Yani düşünürseniz bu tedavilerin bazıları neredeyse Karabasan'ın kendisinden bile daha korkunç.

İzninizle ben biraz eski çağlardan uzaklaşmak istiyorum şimdi günümüze gelelim. Şimdi yüzyıllardır dünyanın her yerinde insanların uykularını kaçıran hikayeleri gördük. Hepsini böyle arka arkaya duyunca siz de fark etmişsinizdir. Karabasan hikayelerindeki kültürel semboller değişse de semptomlar hep aynı.

Herkes yabancı bir varlığın kendisini baskıladığını hissetmiş bir şekilde. Peki bunun sebebi ne olabilir? Aslında karabasan dediğimiz şey günümüz bilim insanları tarafından çok basitçe uyku felci diye adlandırılıyor. Sebebi de aslında uyku ve uyanıklık hali arasındaki o geçiş anında beynimizde yaşanan ufak bir bug yani kısa devre gibi düşünebiliriz.

Normalde ya uykudayızdır ya da değilizdir ya. Ama uyku felci durumunda her ikisi de geçerli. Zaten bu konuda yapılan son araştırmalar uykunun da böyle tam net bir andan bir halden ibaret olmadığını bize gösteriyor. Yani uykuyla uyanıklık arasında çok geniş bir spektrumdan söz ediliyor artık.

Uykuya daldığımızda bir süre sonra REM uykusu denen bir aşamaya geçiyoruz. Bunu 111 Hz bölümlerimizde daha önce de konuşmuşluğumuz var biliyorsunuz. Bu REM uykusu uykumuzun derinleştiği, rüyalar görmeye başladığımız aşama. Biz rüya görmeye başladığımızda beynimiz de geçici olarak vücudumuzu felç ediyor.

Çünkü eğer bunu yapmazsa rüyada yaptığımız eylemleri yatakta gerçekten yapmaya başlarız. Uçtuğumuz, koştuğumuz, zıpladığımız rüyaları görürken kendimize sakatlayabileceğimiz veya en basitinden yataktan düşebileceğimiz kesin. Yani beynimiz aslında bu sistemi bizi korumak için kurmuş. Ama tabii her sistemde bazı aksaklıklar çıkabiliyor.

Uykuda mı yoksa uyanık mı olduğumuza karar veren beyin kimyasaları bazen hata yapabiliyor ve bilincimiz uyanmasına rağmen vücudumuzu uyandırmayı unutuyor. Beyin kaslara uyanmaları için sinyal vermediğinde zihnimiz uyanmasına rağmen kaslar aktif hale gelemiyor bir türlü. Bu durumda genelde ya REM uykusuna geçerken ya da REM uykusundan uyanırken oluyor. Böylece biz rüyalar aleminden yatağımıza hızla geri dönüyoruz ama kafamız çok karışık bir şekilde uyanmış oluyoruz.

Kıpırdayamıyoruz. Çünkü REM uykusunun yolaştığı o felç hala geçmemiş. Vücudumuz kendisini hala derin uykuda zannediyor. Böyle bir şey yaşamak zaten kendi içinde bizi epey korkutucu bir ruh haline sokuyor.

Düşünsenize, bir kabustan uyanıyorsunuz, zihniniz zaten yeterince karışıkken bir de hareket edemediğinizi fark ediyorsunuz, kendinizi doğal olarak tehlikede hissediyorsunuz. Böyle olunca da beyninizin aleyhinize çalışmaya başlaması kaçınılmaz değil mi? Peki bu iş bu kadar basit mi? Vücudumuz felç halindeyken kendimizi bir büyü etkisinde hissetmemiz anlaşılır ama bütün dünyanın yüzyıllardır gördüğü bu varlıkları nasıl açıklayacağız?

Herkes yatak odalarında üstlerine doğru gelen, baskı yapan bir figür gördüğünü anlatmış, resmetmiş. Uyku felci açıklaması Karabasan'ın kimliği hakkında bize pek de fazla bir şey söylemiyor. Peki kimdir bu Karabasan? Ama önce isterseniz biraz ara verelim.

Çok böyle basmak basmak dedik, Karabasan dedik, size de basmış olabilir. Cambridge Üniversitesi'ndeki bir nörolog da Karabasan'la ilgili bizimle aynı soruları sormuş. Yıllarca bilim insanları Karabasan fenomenini deşmekten kaçınmışlar. Konuyu araştırmaya değer bulmamışlar nedense.

Fakat Danimarkalı genç bir nörolog olan Balen Jalal, 2010'da Cambridge Üniversitesi Davranışsal Sinir Bilimi Üniversitesi'nde bu soruya cevap aramaya karar vermiş. Üstelik araştırmasını da çok sıra dışı bir şekilde yürütmüş. Diğer nörologlar gibi beynin yapısını kurcalamak yerine Celal bir antropolog gibi davranmış ve hikayelere odaklanmış. Bizim anlattığımız o kısacık dünya turunda bile ne kadar çok hikaye çıktı karşımıza değil mi?

İşte Belen Celal de bunları es geçmek istememiş tabii. Yüzyıllardır dünyanın her yerinde anlatılan o karabasan hikayelerini bir güzel analiz etmiş, irdelemiş, insanların kendilerine nasıl hissettiklerini, gördüklerini, nasıl yorumladıklarını ve en önemlisi de O gördükleri mistik varlığın neye benzediğini, onlara neler yaptığını öğrenmeye çalışmış. Meslektaşlarının folklorik masallar olarak görüp de bir kenara attığı verileri Celal Ciddiye almış ve yıllarca dünyanın her yerinden karabasan hikayeleri toplamış. Aslında Dr.

Bayrant Celal ile benim ortak bir noktamız var. İkimiz de Karabasan tecrübesi yaşamışız ve korkumuzu gidermek için bu gizemli varlığı araştırmaya karar vermişiz. Tabii o benden biraz daha ileri gitmiş ve Karabasan'ın bütün nörolojik sebeplerini deneylerle ortaya çıkarmış. Şimdi o yüzden benim işim biraz daha kolaylaşmış oldu.

Ondan öğrendiklerimi size anlatmaya çalışacağım. Celal bir gece uykusundan uyandığında yanında hayalet benzeri bir varlık görmüş. Bir bilim insanı olarak tabi bu durumu nasıl açıklayacağını bilememiş. Doktora gidip ben hayalet gördüm demek pek çok insanın cesaret edebileceği bir şey değil.

Bu düşünce Celal'in aklına bir soru getirmiş. Tıpkı biraz önce bizim sorduğumuz gibi. Demiş ki kimdir bu karabasan? Onun teorisine göre gördüğümüz varlık aslında kendimizin bir dışa vurumu olabilir.

Yani şu şekilde anlatıyor. Beynimizde benlik algısından sorumlu bir bölge var. Buna temporal-parietal birleşim bölgesi diyorlar. Bu bölge empati, ahlaki kararlar, başkalarının niyetini anlama gibi epeyce karmaşık işlevlerden sorumlu.

Bir diğer işlevi de bedenin uzaydaki konumunu anlamak. Yani vücudumuzu, uzayda kapladığımız alanı kendi vücudumuz olarak algılamamızdan işte tam bu bölge sorumlu. Ama biz REM uykusundayken bu bölge aktif değil. Zaten bu yüzden rüyalarımızda benlik algımız epeyce bir zayıf.

Bazen rüyada başka birinin bedeninde oluyoruz ya ya da işte kendimizi bir filmde izler gibi dışarıdan gözlemleyebiliyoruz. İşte bu bölge zayıfladığı için oluyor bunlar. Ve işte Dr. Celal uyku felci sırasında bu benlik algımızın da arızalı kaldığını fark etmiş.

Yani bedenimizle bağlantı koktuğunda beynimizdeki o şekil haritamız bir insan bedeni yaratmaya çalışabiliyor. Evet, şekil haritası dedim. Bu şekil haritası konusunu biraz daha açalım isterseniz. Bilim insanları hepimizin beynine işlenmiş bir insan bedeni haritası olduğunu söylüyorlar.

Belki hayalet uzuv diye bir terim de duymuşsunuzdur. Hala tam olarak anlaşılamamış bir fenomen ama kısaca kolu veya bacağı olmayan bir insanın bu uzuvların varlıklarını hissetmesi olarak açıklayabiliriz bunu. Psikiyatrist Ronald Melzack bedende yaşanan bu deneyimin birbiriyle bağlantılı nöral yapılar ağından kaynaklandığını öne sürüyor. Kendisinin Neuromatrix adını verdiği bu yapı bir bakıma zihnimizde bedenimizin bir haritasının olduğu anlamına geliyor.

Yani bedenimizin bir parçasını veya tamamını hissedemiyor olsak bile varlığı şeklen zihnimize işlenmiş diyebiliriz. Şekil haritası derken bunu kastediyoruz. Peki beynimiz bu karmaşık işlemleri yaparken hatlar karıştığında neler oluyor? Uykudan uyanıp da hareket edemediğimizi fark ettiğimizde beynimizde hareketten sorumlu motor korteks vücuda mesaj göndermeye başlıyor.

Hareket et! Bu felç halinden kaç kurtul! Fakat vücudumuz bu mesaja cevap vermeyince de benlik algımızı şekillendiren o pariyatal bölge kendi kendine boşlukları doldurmaya çalışıyor. Bizim için ezberinden bir vücut şekli oluşturuyor.

Tabi bu sırada benlik algımızda tam olarak yerine gelmediği için bu vücut şekline dışarıdan bakıyor gibi hissedebiliyoruz kendimizi. Bir tür halüsinasyon görüyoruz yani. Böyle heyecanlı heyecanlı anlatıyor gibi gözüksem de arkadaşlar inanın bu kadar anlatmama rağmen ben de hala tam olarak kavrayabilmiş değilim ama Dr. Belen Celer'in karabasan teorilerinden bir tanesi özellikle ilgimi çekti çünkü bizim bu yolculuğa başlama sebeplerimizden birine odaklanıyor.

Hikayelere. Yalnız bu sefer hikayeyi anlatan beynimiz. Celal'e göre beynimiz epey usta bir hikaye anlatıcısı. Uykusunda bile hikaye yazmayı becerebiliyor.

Uyku felci semptomlarını toparlayıp tutarlı bir hikaye halinde bize sunuyor. Yani diyor ki ben şu an vücudumu hareket ettiremiyorum, göğsümde bir baskı var ve boğuluyormuş gibi hissediyorum. E o zaman demek ki biri beni boğmaya gelmiş. İşte bu noktada beyin hafızanızdan daha önce gördüğünüz ve muhtemelen korktuğunuz bir takım imajları çıkarıyor ve hikayeyi sizin yerinize tamamlamaya başlıyor.

Bir hayalet üstüme bastırıyor ve beni boğmaya çalışıyor ya da tanımlayamadığım bir varlık var benim peşimde. Peki niye o varlığı tanımlayamıyoruz? Ve neden bu varlık bütün kültürlerde böyle farklı farklı biçimler alıyor? Çünkü beyin hikayeler yaratmaya başladığında gözlerimizi mümkün olan en kestirme yolu seçiyor.

Ayrıntılarla vakit kaybetmiyor. Hızlı bir eskiz halinde böyle taslak karalama. Çünkü ayrıntılı bir figür tasarlayabilecek bilgilere erişimi yok ki. Beynin büyük kısmı hala uykuda.

Yani Karabasan figürünü aslında zihnimiz yaratıyormuş arkadaşlar. Dünyanın farklı bölgelerinde Karabasan'ın farklı görünümlere bürünmesinin sebebi buymuş. Dr. Celal'e göre kültürel açıklamalar insanların uyku felcini nasıl deneyimlediklerini büyük oranda etkiliyormuş.

Hatta doğaüstü inanışları olan kişilerin uyku felcinde daha uzun kaldıklarını ve daha korkunç tecrübeler yaşadıklarını söylüyor. Ama yine de benim anladığım kadarıyla aslında karabasan dediğimiz şey uyku felcinden biraz daha fazlası. Mantık sınırları ortadan kalktığında bilinç dışının nerelere uzanabileceğini de bize gösteriyor gibi geliyor bana. O yüzden karabasan kavramını araştırırken aslında bir yandan da kültürel hikaye anlatıcılığını da araştırmış olduk değil mi?

Hem anlatılan bu hikayeler sadece mitoloji ve folklörde de kalmadı. Günümüzde hala sanatçılara ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Edebiyattan görsel sanatlara, tiyatrodan müziğe bütün dallarda sanatçılar zihinlerindeki o karanlık arka odalardan ilham almaya devam ediyorlar. Bunun en basit örneğini tabii ki korku filmlerinde görüyoruz.

Genç bir kadın uykusunda mitolojik bir varlığın kendisini öldürmeye çalıştığını görür. Bir süre sonra bu varlığı arkadaşlarının da gördüğünü fark eder. Yaratık hepsini uykularında öldürmeden önce kadının onu durdurması şarttır. Evet, bu anlattığım sinopsis Philip Guzman'ın 2016 yapımı filmi ''Dead Awakening'' konusu.

Bu filmin ismi tahmin edersiniz ki Türkçe'ye nasıl çevrilmiş? ''Karabasan'' diye. 2018 yapımı Mara isimli bir başka filmde ise insanları uykusunda öldüren Mara isimli bir iblis var. Ve bir adli psikoloğa musallat oluyor.

Mara, ismi tanıdık geldi değil mi? Film belli ki İskandinav folklorundaki o yaşlı cadı hikayesinden esinlenmiş. Benzer bir cadı 2011 yapımı Marianne filminde de boy gösteriyor. Bu filmde de karısını kaybetmiş, yaz sürecindeki bir adam, gizemli bir kadın figürünün onu öldürmeye çalıştığı korkunç gece terörleri yaşıyor.

2017 yapımı Slumber filminde de, ki yine ülkemizde Karabasan diye çevrildi bu da, kabuslarla beslenen şeytani bir figür ve ailesini bu figürden kurtarmaya çalışan bir uyku doktorunu izliyoruz. Kabuslarla beslenmekten bahsedince tabii ki en ünlü kabus canavarımızı da anmadan geçmeyelim. Freddy Krueger'ı. Elm Sokağı'nda Kabus 80'li yılların en ünlü korku filmi serilerinden biri.

Filmde uykuları zehir eden canavar Freddy Krueger gerçekten de bizim jenerasyonumuzun kabusu olmuştu. Bilmiyorum, sizlerin arasında izleyenler de vardır belki. Hani böyle çizgili kaza, şapkası filan vardır ya, bıçaklı eldivenleri... Freddy aslında görünüş itibariyle mitolojideki uyku şeytanlarının güncellenmiş bir versiyonu gibi.

Filmde çocukların rüyalarına girip onları öldürmeye çalışıyor. Çocuklar rüyalarında Freddy'e yakalanırlarsa eğer gerçekten de ölüyorlar. Yönetmen Wes Craven filmin hikayesi için kendi çocukluğunda gördüğü kabuslardan ilham aldığını söylüyor. Yani Freddy karakteri aslında yönetmenin küçüklükten hatırladığı uykusunda kendisini izleyen bir varlığın dışa vurumu.

Bunu bir terapi gibi kullananlar da var kabuslarını hikayeleştirerek onlardan kurtulanlar. Mesela fotoğraf sanatçısı Nicholas Bruno. Kendisi uyku felci sırasında gördüğü imajları yeniden yaratıp fotoğraflamış. Ve bu yolla ürkütücü kabuslarından kurtulduğunu söylüyor.

Eh darısı başımıza diyelim. Biz de podcast yapıyoruz işte böyle anlatmak bile iyi geliyor. Gerçekten de öyle ama yani karabasan ya da korkularımızı genel olarak içselleştirmek yerine hikayeleştirmek, anlatmak bizim de konuya olan mesafemizi biraz açmamıza vesile oluyor değil mi? Stresimizi azaltıyor.

Peki araştırmalara göre uyku felcinin en büyük sebeplerinden biri neymiş dersiniz? stres ve dengesiz uyku düzeni. Yani korksak da anlatmaya devam edelim arkadaşlar. Hem sokağındaki çocuklar rüyalarında kontrolü ele aldıklarında Freddy ile savaşabileceklerini de keşfetmişlerdi.

Belki biz de biraz perspektif kazanırsak karabasanlarımızla baş edebiliriz. Umarım bir daha karşılaşmayız karabasanlarla ama karşılaşırsak da bildiğim bir şeyden çok daha az korkacağım kesin.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)