Podcast

Of İşin Yoksa İşe Git

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kamyonlar kavun taşır ve biz boyuna işe gideriz. Kamyonlar kavun taşır ve biz mesainin bitmesini bekleriz. Uzaktan çalışma, yakından sıkılma derken ömür törpüleyen iş hayatını ve hayatımıza soktuğu bazı kavramları irdeledik. ----- ----- Podbee Sunar ----- Bu podcast reklam içerir.

Bölüm Transkripti

4.670 kelime · ~23 dk okuma

Çalışmaktan memnun musun abi? Düzenli en son ne zaman mesaili işe gittin bilmiyorum da. Çok oldu ya. 10 sene olmuş olabilir.

Bir de bizim iş teknoloji işi olduğu için o da tam öyle değildi. Senin kaçta gelip kaçta gittiğine bakmıyorlardı zaten. Ama Türkiye'de ortaklarla iş yaparken danışman olarak orada öyle bir kültür var hakikaten. Turnikelerden geçiyorsun, kaydediyorlar.

Tabii tabii. Ne zaman girdiğini çıktığını. Sabah kaçta kart bastım? Çıkarken kart basıp basmadım.

Transkriptin tamamını oku

Bunlar çok önemli şeyler. Evet, ben buna çok şaşırmıştım. Şekil çok önemli abi. Bu değişti mi peki?

Ben bilmiyorum. Sen hiçbir değişim gözledin mi? Belki pandemiden sonra bu evden çalışmalar, bu insanları çok sıkıyoruz. Biraz evde kendi başlarına bırakalım.

Sanki bir gevşeklik vermiş gibi yapalım ve daha çok iş kitleyelim. Kafasına da gelmiş olabilir sonra. Ben şunu çok iyi hatırlıyorum mesela. En çok şaşırdığım zamanlardan biri buydu.

Bir bankayla iş yapıyorduk. Mühendisler geç kaldıkları için endişeleniyorlardı. Onların üstündeki, onların süpervizörü, takım komutan mı denir? Birlik komutanı.

Onların taburu komutanı. İyi bir çocuk, çok böyle sallamıyordu ama onun da üstü bakıyormuş. Yani iki kademe üstün ne zaman girip çıktığına ofise bakıyor. Hatta o ara kademedeki üstün de zor durumda kalıyor.

Tabii tabii zaten o sorun. Takımınla yakınlaşmışsındır. O yüzden onları kayırırsın diye senin de üstündeki bakıyor. Ya iğrenç bir şey.

Bir dönem çok geç kalıyordum. Hep fiks 15 dakika geç kalıyorum. Sıradan bir şey dönüşmüştü. Sonra bir gün yarım saat geç kaldım.

Mesai arkadaşlarım da ki, aa seçkin bugün 15 dakika geç kaldı. O kadar artık kanı kısaltmışım ki böyle böyle yarım saat daha geç kalıp, sonra bir 15 dakika daha ekleyeyim. Mesai saatlerimi kısaltabilirim. Gerçekten insanı çok kötü hissettiren bir şey.

Alarm. Alarmın ertelenmesi. Mesela ben çok alarmı erteleyen bir insanım. Şeyleri görürüm bazen.

Başarılı insanların 7 özelliği. Asla alarmı ertelemem. Sadece bir alarm kurarım. Yok.

Direkt ilk maddeden gidiyorum yani. Sabah 7'de diş bir şekilde kalkarım diyor. Sürünürüm. Yataktan sıvı bir şekilde akıyorum.

Ben de bak tam tersiyim. Hiç sevmiyorum alarmı ertelemeyi çünkü madem erteleyebileceğim o zaman alarmı daha sonraya kurup uyurum diye düşünüyorum. Kötü tarafı ne biliyor musun? Zaten en son ana kadar kurma niyetiyle alarmı kuruyorsun.

Sen cepten yemeye devam ediyorsun aslında. İşe geç kalmak kötüdür ama erken gitmek daha da kötü böyle durumlarda. mal gibi gidersin böyle erken hiç kimse gelmemiş sen oradasın günün bitmesine çok var bir şeyler yapmaya çalışırsın insanlar gelene kadar bilmiyorum bir yandan da işsiz insanlar var hemen bir şükürbazlık bedelimi kaplıyor bunu bulamayanlar niye böyle oluyor anlamıyorum ya bu çalışma saatleri de bir türlü kısalmıyor bir an önce işlerimiz elimizden alınsın yüzde 95 falan işsiz duruma gelsin herkes bir oh çeksin ya sonra bir önümüze şapkayı koyalım düşünelim ya Evet, bu format çok yavaş değişiyor aslında. Bir ara insanlar hep çalışıyorlardı.

Ondan sonra işte bu 8 saat çalışma, 8 saat uyku, 8 saat eğlence, kişisel zaman formülü çıktı. Ama o günden beridir hala genel format aynı. Yani dünya kadar verimlik artışı olur. Bilgisayarlar her şeyi çok daha hızlı yapıyor ve yine sen 8-8-8 mantığıyla yaşıyorsun.

Evet, belki de insanları da çok boş bırakmak istemedikleri için yani. Bunlar boş kalırsa şimdi düşünmeye başlarlar, isyan ederler, başımıza bela olurlar. Bir bir şey uyduralım abi. Bunlar bir şeyler yapsın, bir fax çeksin, bir Excel tablosunun başına otursunlar yani.

Bütün işleri robotlar yapıyor. Uzay çağına geçmişiz ama hala Excel'de birileri bir şeyler yapıyor, bir mail atıyor. Ya mesela o paradok şu anda hayatımızın önemli bir parçası. Eşimin işi Excel'de genellikle.

Bundan oturduk. Geçen gün çok zor bir işi vardı ve yapay zekaya yaptırdık. Çok yanlış da yaptı ama doğruyu da buldu bir saat içinde. Ondan sonra düşündük, ulan biz bunu bu kadar hızlı yapabilirsek ne olacak?

Bize daha çok iş verecekler. Sonra söylemedik doğruyu bulduğumuzu. 2 gün daha geciktiririz, sonra kendimiz bulmuş gibi yaparız dedik. Çünkü gerçekten işin azalmıyor.

En büyük özgürlük insanın kendi zamanına hükmedebilmesi. Onun da bir gerginliği oluyor mu peki? Mesela bir deadline var önünde. Bayağı da bir 6 ay sonraya bir gün verilmiş.

Seni nasıl hissettiriyor? Kötü hissettiriyor. Çünkü o deadline'ı ne kadar uzakta olursa olsun yetiştiremeyeceğimi biliyorum. Şey geliyor, günü gününe çalışacağım.

Sadece bir alarm kurup dinç kafayla sabahları çalışacağım diye. Ben sanıyorum ki, kendim de böyleyim, insanların çoğunun bir yapı ihtiyacı var. Yönlendirilmeye ihtiyacı var. Tamamen serbest bırakırsan çok zor oluyor.

Gerçekten içsel motivasyonu yüksek insanlar var da azınlıktalar. Bilmiyorum, bana uygun değil bu iş. Hani şeye seviniyorsun tabii. İyi ki işte uyuşturucu bağımlısı herifin teki olmadım.

Kanepede oturup bütün gün bilgisayar oynayan biri olmadım. Bir şeyler yapma motivasyonu var yine. Ona seviniyorum ama yok yani bence şey daha iyiydi. Kurumsal düzen daha iyi.

İnsanlar genelde bu ikisi arasında seçim yaparken kurumsal hayatı daha çok bildiklerinden diğer tarafa özeniyorlar. Ama o tarafta hem işin finansal zorluğu var ve onun yarattığı endişe var. Yani hiçbir şeyin çünkü garanti değil ya. Sigortan, şunu bunu hepsini kendin yapmak zorundasın.

Emekliliğin, memekliliğin... Bir de işte bu kendini motive etme işi. Sana bir yol haritası çizmişler diğer tarafta. Şöyle çalışırsan 3 sene sonra terfi edeceksin.

5 sene sonra buraya terfi edeceksin. Sana projeler geliyor. Şimdi benim işimi düşün. Hiç kimse bana bir şey demiyor yani şunu yap, bunu yap diye.

Bu çok güzel oluyor ilk başlarda, ilk birkaç ayda. Ondan sonra iyi değil. Şunu da anlamıyorum. Hayallerinizin peşinden koşun.

İstifa edin. Yaratıcılığa alana çıkın. Kimsenin hayali şu değil mi ya? Sigortalı, doğru düzgün mesai.

Benim hayalim de bu belki kardeşim. Beni niye bundan etmeye çalışıyorsunuz? Bu çok güzel bir şeydir. Bundan ne zaman vazgeçtik biz?

Herkes illa böyle işini bırakacak ve harika, yaratıcı şeyler yapacak. Zaten Türkiye'deki standart hayal oyunu işte bir memurluk kap. Yine 8-9 saat gidiyorsun da yaptığın iş 2-3 saat. Ve orada sıfır endişen var.

Aman bugün ne iş yapacağım, kariyerimi nasıl yön vereyim falan diye. Yani her şey tamamen senin için çizildiği için. Bu daha büyük bir şey değil mi? Daha hayale değer bir şey değil mi bu?

Öbüründen seç, istifa ediyorsun, risk alıyorsun. Dediğin gibi sigortan yok, geleceğin belirsiz. Bu hayallerin peşinden koşmak oluyor ama seni rahat ettirecek bir işte çalışmak bir şey oluyor. Sen kölesin.

Ya sorun şu, o kadar çok insanın da o kadar kayda değer bir hayali yok. Hayal, yetenek ve imkan, bunların üçünün de kesiştiği insanlar çok az sayıdalar. Yani çoğumuzda öyle bir hayal de yok, öyle bir imkan da yok. Daha doğrusu bir şeyin hayalini kurma fikri bence insanların hayali.

Cezbediyor. Kendine hayal atamaya çalışıyorsun. Benim çok yakın bir arkadaşım var burada. Aynı bu dediğin şeyi yaşıyor.

Şimdi kendi işinden sıkılmış, bir noktaya kadar başarılı olmuş ama ona tatmin vermiyor. Akrabaları falan da ölmeye başlayınca yaşlandıkları için diyor ki, ''Yakında sıra bize gelecek. Ne yaptım ben bu hayatımda?'' Beni görüyor.

''Vay sen ne güzel işte kitap yazdın, şunu yapıyorsun, bunu yapıyorsun, işini bıraktın.'' Kafasını da idealize ediyor bunu. Ama bir kere benim hayatım o kadar ideal değil senin sandığın kadar. İkincisi, senlik bir durum yok burada.

İkincisi sen yapamazsın diyemiyorum. Bu kötü bir şey de değil. Herkesin de böyle bir anda coşup ünlü bir yazar olması, 20 senedir hayalini kurduğu filmi çekmesi... Yani bu tip şeylere gerek de yok tatminkar bir hayat yaşamak için aslında.

Gerçekten orta yaş krizi, dönüp bu hayatta ne yaptım acaba diye bakmak çok yanlış kararlar aldırabiliyor. Bir ara çok köye, işte kırsal yaşam. Büyükşehir'i terk ettim ve orada hemen YouTube videosu açıyorlar. Öyle bir video izlemiştim, geri dönüyorlar.

Şehre dönüyorlar, yapamamışlar çünkü. Köylü bunlara haset etmiş, her adımda kazıklanmışlar. Tarla alacaklar mesela, arazi alacaklar. Köylü değerin çok üstünde satmış bunları ama bunlar geri satmaya çalıştığı zaman düşük ücrete almışlar.

Pastoral hayallerle gidip, gerçeklerle tokatlanıp, 1-1, 2-1 evlerine geri dönen insanlarla dolu. Zaten ben hiç şunu görmedim. Ben köylülerle çiçeği yaşadım hayatımın belli bir zamanı. Hiç köyü öven bir köylü görmedim.

Hiç çiftçiliği öven bir köylü görmedim. Köylüler hep şöyle bahseder. Ya çiftçilik perişanlıktır. Bu yıl Allah'a şükür doyduk, seneye Allah gelip.

Hiç köy harika, bu şehirler enayi galiba. Hiç böyle demiyorlar. Biz şehirde otururken, bakıyorum durup dururken doğma büyüme İstanbullu insanlar 40 yaşına gelince diyor ki biz köye taşınacağız. Böyle bir şey olabilir mi size?

Size nereden geldi bu cazibe? Videolardan izlediğiniz gibi değil hiçbir şey yani. Herkese diğer taraf daha cazib gözüküyor ama şu da doğru tabii. Ben de köylerde çalıştım.

Çok iş var. Tabii inanılmaz iş vardır köyde. Sürekli çalışıyorsun. Sürekli bir şeyler aksıyor.

Her şeyi sen tamir etmek zorundasın yoksa batarsın. Yani öyle çağırıp da ucuza hallettireceğin ustalar falan öyle bir şey yok dünyada zaten. O bir tek Türkiye'de belli bir kesime yönelik. Bu iş en güzel nasıl biliyor musun?

Silikon Vadisi'nde böyle parayı vurmuşsundur. 5-6 milyon kazanmışsındır. Gidersin ondan sonra Napa Vadisi'nde şarap üretirsin. Ama her işinde başkalarına yaptırıyorsun parayla.

Her işinde orada işte Jose'lere yaptırırsın. Domingo'lara yaptırırsın. Domingo ne ya? Pavarotti yaptırırsın.

Onlara da iki kat fazla para verirsin. Yani kazıklanırsın ama zaten çok paran olduğu için koymazsana. Zaten orada öyle tiplerle beraber oluyorsun. Yani senin komşun da öyle bir tip oluyor.

Sana haset eden köylü falan olmuyor yani. Onlar çoktan gitmişler. Geçen bölümlerde bahsetmiştim bu Anadolu'da insanların, köylülerin özellikle misafirperverliğini de buna bağlarım biraz. Aşırı misafirperverliği senin dışarıdan gelmenin altını çizmek içindir.

Bu, o yabancılığı sana hissettirmek içindir. Sen oraya yerleştiğin anda senindir, rakibin oluyor o insan. Ama o misafir olduğu sürece sorun yok. Başımızın üstünde yerin var ama sonra git.

Son 50 yıldır özellikle köyde doğmuş, büyümüş insanlar bile cayır cayır şehirlere akıyor. Bunların hepsi mi kafasız yani bu hayat o kadar harikaydı da Bu insanlar ya bize rahat battı. Biraz da gidip şehirlerde kutu gibi evlerde bozrum katlara biraz yüksek kira verelim falan demediler yani. Orası daha zor olduğu için bir seçim yaptı insanlar yani.

Daha zor ve geleceği yok. Yani orada sermaye biriktiremiyorsun. Bir varlık biriktiremiyorsun. Sorun o.

Başka bir işin vardır. Uzaktan yapabileceğin bir işin vardır. Başka bir hayatın vardır gidip geleceğin. Yani hayatın orayla sınırlı değildir.

O zaman güzel kafası oluyor onun. Oradaki genç için güzel bir kafası yok. Bunun ben en bariz halini Japonya'da görmüştüm. Japonya'da hep köylerde kaldık.

Hep yaşlılar çalışıyor köylerde. Çünkü çocuklar hep şehirlerde. Ama diyorsun ki ulan yani burası hakikaten çok güzel. Gel internetin de var, yolun da var, şuyun da var bunlar.

yaşanılabilir yani gençler için. Sonra bunları teşviklerle çağırmaya çalışıyorlar. Herhalde böyle bir salınım şeklinde gidiyor toplum. Biraz böyle fazla şehirlere kayıyor.

Bir nesil sonra tekrar buraya kayıyorlar. Peki az önce deadline insanı strese sokuyor, içsel bir motivasyon yoksa, çok yüksek değilse ya da insan kendini baskı altına sokuyor şeyi tercih eder miydin? Mesela mobbing, hafif bir mobbing mi daha çok rahatsız edici yoksa bu deadline stresi mi? Mobbing ne ben bilmiyorum ya.

İş yerine sana zorbalık yapıyorlar. Biraz daha fazla iş kilitliyorlar. Hatta şöyle bir dava açılmış, bir tane hemşireye bir diyetisyen çay vermiyor. Herkese verirken ona vermiyor.

Onu davet etmediği için hemşireye, diyetisyene bir hastanede mobbing davası açıyor ve 41 bin pound kazanıyor. Seni haklı bulduk. Hani sen bu çayı hak ediyordun. Çay mı çok güzelmiş elbet.

Bana hiç mobbing gibi gelmedi bu açıkçası. Ya da biz mobbingle çalışmaya o kadar alışmışız ki artık. Biz kulağımıza akıtıyoruz bu mobbingleri gibi geldi bir. Biraz daha araştırdım yani bu kadar olamaz dedim ya.

Başka bir şey mi var diye. Bu çay vermeyen kadın bir ara da şey demiş, seni sevmiyorum. Hala benim için mobbingi şartları oluşmadı yani benim için. Ya bir sürü rastgele insanı bir yere topluyorsun, 8 saatinizi burada geçireceksin, sonra normal hayatınıza dönersiniz diyorsun.

Bu insanların birbirini sevmesi çok zor yani hepsinin birbirini sevmesi, geçinmesi değil mi? Bu işin normali bence bu olması lazım. Yani bu kadını sevmemek ve çay vermemek 41 bin pound. Bir yandan çok kafama yatmadı ama bir emekçinin de havadan 41 bin pound kazanması hoşuma da gitti.

Zaten herkesin nesiller boyunca uğraştığı, bildiği hayatın bir parçası diyelim. Bunlara böyle yeni yeni isimler takılması, gaslighting, mobbing, zarttır zurttur. Ben bunlara biraz gıcık oluyorum ya. Çünkü ondan sonra ona bir isim takınca öyle.

İnsan onlara karşı çok duyarlı oluyor ve her şeyi o kalıba sokmak istiyor. Yaşadığı şeyleri, ha tamam bu bu kategoridendir diyor. Ve onu abartıyor bence. Kimse zaten bir insanın zorbalığa uğramasını istemez de.

Çay vermemek de zorbalık değil be kardeşim. Bir de şöyle bir şey yapmış. Çay sırası ona geldiği zaman hiç kimseye vermemiş. Yani o kadını direkt ayırıyor da değil.

Öyle bir detay da var yani. Bu haberi de iyi araştırmışsın yani. Bu habere bayağı ben 15-20 dakikamı verdim. Meblayı da biraz beğendiğim için.

Bir şey arıyorum yani. Gerçek bir suç arıyorum burada. Ben sıradan baktım işte genelde bu deyaz yakalılar ya da kurumsal şirketlerde çalışanlardan nelerden şikayetçiydi. Smalltalk baya bir şikayet konusu yani her gün asansörde biriyle karşılaşıyorsun aynı saatlerde işte ne haber abi ne yaptın iyiyim bundan çok şikayetçilermiş mesela.

Yapmasınlar mı hiçbir şey? O zaman robot gibi herkes asansörde önüne baksın. O toplumda yaşayınca ondan da şikayet eder. O da bir şikayet konusu oluyor.

Anlamsız muhabbetlerin sürmesi bence daha iyi bir toplumun işareti. Herkes bir rol yapıyor işte, bir tiyatro oynuyorsun. Ama o şekilde kendini kandırarak da biraz öyle hissediyorsun. Bir olay olduğu zaman da orada insanlar birbirine yardım ederler.

Ne bileyim, yalnız hissetmezsin. Bence daha iyi. O çok ufak bir maliyet yani ödemek için. Ya bence bunun altında yatan esas neden... ...insanlar işlerini sevmiyor.

İşlerin zamanlarını çalan bir süreç olduğunu düşünüyor. İşe dair en ufak şey bile canlarını sıkmaya yetiyor. Small talk bile rahatsız ediyor insanı ya. Bir hoş beş etseydin, ne yaptın, nasılsın?

Bugün hava yağmurlu, bugün trafik vardı. Bundan bile artık nefret eder hale geliyorsun. Çünkü o rutinin insanı, ruhunu çürüten bir yanı var ya... ...onunla ilişkilendiğin her şey canını sıkmaya başlıyor.

Doğru diyorsun, evet. Çünkü bir bara gitsen de aynı Smalltalk'ı yapıyorsun. Evet, evet. Orada hiç problem yaşamıyorsun tanımadığın insanlarla.

Daha da saçma muhabbetler yapıyorsun orada. Yarısı sarhoş falan ne dediği de anlaşılmıyor. Ya hep aklıma şu geliyor ya bu ofis muhabbetlerinde. Bu konulardaki çekilmiş en iyi filmlerden biridir herhalde.

Ama filmin adını unuttum. bakıyor şurada. Office Space. 99 yılında çekilmişti Office Space.

Tam işte bu teknoloji şirketlerinin böyle katlanarak büyüdüğü zamanların... O balonun yeni şişmeye başladığı dönemler. Evet, balonun şişip şişip zaten seneye de patlayacak. Tam o zaman çekmişler ve o kültürü anlatıyor.

Her karakter orada komik de bunlar işe gidiyorlar, cubicle'larda oturuyorlar falan. Orada ofiste sekreter gibi bir tane kadın var. Her seferinde small talk yapıyor böyle. Ve her seferinde de aynı şeyleri söylüyor.

Diğeri suratsız davranıcı. Aa, pazartesilerini sen de mi sevmiyorsun? Hep böyle yapan yapan şeyler. Deli oluyor buna.

O içten içten hırslanmayı da sen de hissediyorsun. Herkese buradan ödev verelim. Office Space'i izlesinler. Sen de izle.

Office Space'i ben de izleyeceğim, evet. Başka bir kavramı abi mesela sessiz istifa bu da çok popüler oldu sessiz istifa şu demek sadece sana verilen görev çerçevesinde kalıyorsun ekstra hiçbir şey katmıyorsun bu benim zaten iş tanımım bütün çalışma hayatım boyunca sessiz istifa halindeymişim ve haberim yokmuş yani Ama patronlar bunu doğru düzgün çalışmam olarak kodluyorlarmış. Bu insanlar gerçekten kovulmaya mı çalışıyorlar peki? Evet, ben de başta öyle zannettim.

Hani sessiz istifa, kovur musun ağam? İçlerinde pislik yapıyor gibi düşündüm. Yok, gayet ekstra bir şey vermedikleri için suçlanıyorlar. Neden hevesli değiller?

İşte tam demin dediğim gibi yani bu herkesin yaptığı işe böyle illa bir yeni bir etiket koyup onun üstünde tartışma yaratmak. Senin dediğin gibi normal iş bu ya. Şey de varmış, sessiz kovulma. Ama bu biraz şerefsizlik tabii.

Bunu da şöyle bir süreç işliyor. Sen bir çalışanını kovmak istiyorsun mesela. Fakat tazminatı birikmiş, bunu vermek istemediğin için ona işte mobbing burada devreye giriyor. Mobbing yapıyorsun, iş kilitliyorsun, yapamayacağı şekilde deadline'lar veriyorsun ki kendi istifa etsin.

Böyle bir şey yaşadın mı abi hiç? Acaba bizi dehliyorlar mı buradan? Sessiz bir tarafı yoktu canım. Bayağı bir dehlediler.

Ama orada şöyle bir şey oluyor. Şimdi olay içeride biriken tazminatın değil sadece. Benim çalıştığım Amerikan şirketlerinde zaten görece ufak oluyor. Onların kazandığı paralara göre bir şey olmuyor.

Ama şöyle bir sorun oluyor onlar açısından. Sen onları dava edebilirsin haksız yere kovuldun diye. davayı kazanamayacaksan bile onları uğraştırmış oluyorsun. Orada herkes birbirini dava ettiği için insanlar en güvenli yolu seçiyorlar da tamam uğraşmayalım, senden anlaşırız diyorlar falan fiş mekan.

Sonunda herkesin genel stratejisi şu oluyor, performans gözetimi süreci başlıyor. Senin çeşitli raporlar doldurman lazım. Bu hafta ne yaptım, amacım nedir, şudur budur. Sana bunu şey gibi sunuyorlar, böyle bir gözetimden geçelim ve kendimizi geliştirelim.

Sen de istediğin işlere yönel. ...şirket içinde. Yani senin yeteneklerini maksimize edelim falan.

Böyle iğrenç insan kaynakları paketlemesiyle sana sunuyorlar. Ama bütün olay %99'u onların... Yaptırımlardan kurtulması aslında. Hukuki yaptırımlardan kurtulması.

Bir numara olursa sen dava edersen mahkemeye kanıtlar sunacaklar. Kafamıza göre kovmadık. Her türlü şansı verdik. Yine de beceremedi diyebilmeleri için.

Biliyorsun zaten artık insanlar biliyor o şey başladı mı, o süreç başladı mı. Biz bir yola girdik diyorsun ya. Herkes birbirini sürekli arkadan bıçaklayabilir diye böyle değişik değişik şeyler icat etmişler. Abi şöyle bir şey varmış.

Bore out. İş yerinde sıkılmak şöyle. Senin üzerinde çok fazla iş yok. Fakat bir şekilde çalışıyormuş gibi yapman lazım ki ekstra iş kilitlemesinler.

Ama hakikaten bir iş yerinde çalışmaktan daha zor olan bir şey varsa o da çalışıyormuş gibi yapmaktır. Bir şey yapar görülmek insanı gerçekten çok zorluyor. Boreout da bunun kavramsal olarak adıymış. Buna da bir isim vermişler yani.

Buna da bir isim vermişler. Ama bu güzel yani. Bu gerçekten kendi ismini hak eden bir kavram. Çalışır gibi gözükmenin çalışmaktan daha zor oluşunun verdiği sıkıntı.

Öyle mi diyelim? Evet, evet. Sen yaptın mı böyle bir şey? Başına geldi mi senin?

Eskiden geliyordu biraz. Gerçekten çalışıyormuş gibi yapıyordum. Fakat özellikle pandemiden sonra iş yükü artınca hiç bunu yapamaz oldum ya. O günler çok güzelmiş.

Şu an gerçekten çalışmak zorunda kalmak beni nerdeyse gözlerim doldu. Ağlayacağım şimdi. Ofis ortamında bence en önemli etken monitörünün kapıya bakıp bakmaması. O her şeyi değiştiriyor.

Köşedeysen ve arkası kapıya dönmüşse zaten çok büyük ayrıcalık. Yönetici olup olmadığını oradan anlıyorsun zaten. Kapıdan girince monitörün gözüküyorsa o zaman yönetici değilsin. Bir de yeni çıkan bir şey varmış.

Dijital görünürlük baskısı varmış abi meslekler, çalışanlar üzerinde. Bunu ben de fark ediyorum. Böyle psikologlar, diyetisyenler, hatta doktorlar, diş hekimleri sürekli Instagram'da böyle komik skeç çekiyorlar. Hepimiz Instagram'da soytarı olduk böyle iş yapmak için.

Ben diyelim çok iyi bir diş hekimiyim ama çok sosyal medyada görünür olmadığım için o kadar hastam olmuyor ve kıt kanaat geçiniyorum. Orada başka bir papüçüloluk yapan biri var. Çok daha ortalama bir şeyle çok harika bir iş hayatına sahip oluyor. Yani bütün yeme içme sektörünün Nusret'e duyduğu haset gibi Evet ya adam saçma sapan bir hareketle.

Evet saçma sapan. Ben bile hasret ediyorum. Ben bile sevmiyorum yani. Yeme içme sektörüyle hiçbir alakama olmamasına rağmen.

Ama bu senin yaptığın işleri çok etkileyen bir şey ya. Yani şimdi senin hayatın ikiye bölünmüş vaziyette değil mi? Biraz eczacılık yapıyorsun. Biraz da ondan sonra sahneye çıkıyorsun.

O sahne tarafı tam Instagram'da papüçloluk yapmalık taraf. Evet evet papüçloluk olan durum. O işler için. Ama her mesleğin bunu yapmak zorunda kalması.

Mesela ben asıyorum, diş hekimliği okurken, ileride komik videolar da çekersem, baya bir hayatımı düzene sokarım diye düşünmemişimdir herhalde ya bu insanlar. Bunları düşünerek hareket etmemiştir yani. Sonradan geleceğim bir şey. Ya bu arada benim en sevdiğim video çeşitlerinden biri, doktorların hastaları tedavi etmesi.

Bunu bir de sessiz sessiz çekiyorlar bazen. Oh, kırık çıkık onları tedavi etmesi. Hatta bunun da bir alt kümesi var. Veterinerler bunu yapıyor.

Hayvanların kırık çıkıklarını tedavi ediyorlar. bir yerlerinde öden birikmişse onları böyle rahatlatıyorlar. Kendileri maymunluk yapmıyor ama yine de böyle videolar çekerek apayrı bir çeşit yaratmışlar. Evet mesela böyle bir video çekmeyen veteriner senin iti radarına girmedi bile.

Hiç girmiyor yani hiç girmiyor evet. Youtube tarihçeme bakarsan gerçekten benden ilişkini kesebilirsin yani çok garip şeyler var çünkü hani hiç Suç teşkil etmeyen ama o kadar garip ki. Keşke suç teşkil etseydi. İnekler mesela tarlada gezinirken bir çiviye basmışlar falan ödem olmuş.

Orayı temizleyen ve bütün YouTube kanalı buna adanmış insanlar var. İltihapları çekiyor falan. Ve yüz binlerce kez izleniyor. Orada insanlar yorum yapıyorlar.

Komünitenin tanıdığı, bildiği şakalar var. Yani o kadar çok izlemişler ki. Eski videolar gönderme yapıyorlar ve ben bunları anlayabiliyorum. Daha önce izlediğim bir itaat temizleme videosuna referans, şaka var ve sen buna kahkaha atabiliyorsun.

Genel olarak şunları da çok seviyorum mesela. Yani alakasız ama işini çok iyi yapan ustaların işini yaparken ki çektikleri videolar var. İşte ayakkabı yapıyor bir adam veya takım elbise yapıyor baştan. Bütün sürecin videosunu çekmişler böyle.

Hani çok konsantre oluyor işine. Zanaatkarlar eski. Onların videoları da beni çok rahatlatıyor. Çünkü şu fark var arada.

Maymunluk yapıp, müşteriler gelsin onlara 10 kat fiyat çakayım gibi bir dertleri yok. Başka bir şekilde girmişler. Yani işlerini direkt pazarlama amacıyla girmemiş de yan etki olarak işleri pazarlanıyor. Gerçekten belgesel gibi bir şeyler öğreniyorsun izlerken yani.

Koca dünyada tam da o tip videolarla ilgilenen 200 bin kişi bile olsa orada bir komünite yaratıyor sana. Eski oturduğum evde işe giderken ara bir sokaktan geçiyordum. Orada bir dükkan vardı. Adı Ney Tamircisi.

Mesleği ney tamirciliği. Düşünüyorum. Kaç insanda ney var ve bu arızalanıyor? O da neyse yani.

Neyin arızası ne olabilir ki yani? Ya bir şey soracağım. Ney ney? Ney hani çalınan bir şey var böyle uhrevi bir ses çıkaralımdan.

Bu enstrümanı düşün. Arızalanıyor, bozuluyor. Bunun bir tamircisi var. Kaç kişi müşterisi bunun?

Ney var ve düzenli çalarak bunu bozuyor. Ve o adamı bulup tamir ediyor ve bundan para kazanıyor. Hep bunu düşünüyordum. Her sabah bunu düşünüyorum.

Ben şu an işe gidiyorum. Bu adam da dükkanı açmış. Bilmiyorum ya bu adam casus falan olmalı ya. Gerçekten ney tamirciliği ile ilgili bir video olsa Ya ben bir tane adamın videolarında da almıştım.

Japon ahşap oymacılığını öğrenmiş bir Amerikalı ama yıllardır Japonya'da yaşıyor. Japonca konuşuyor zaten. Resim yapıyorlar ama resmi oyulmuş ahşapa basarak yapıyorlar. Onun kesin bir ismi vardır bilmiyorum.

Orayı boyuyorlar değişik mürekkeplerle. Ondan sonra kağıdı oraya basıyor ve değişik değişik renkleri yapa yapa koca bir resim yapmış oluyorlar. Şimdi kim bununla uğraşır yani? Eski bir zanaatmış artık.

Orada Japonlar bile şaşırıyorlar yani. Başka iş yeriyle ilgili bir tamir, karar yorgunluğu diye bir şey varmış. Daha çok CEO hastalığı bu. Gün içinde çok fazla karar verdiği için yoruluyorlarmış.

Bu gerçek bir şey. Çok fazla bilinçli karar verirsen hakikaten yoruluyorsun. Hatta bunun hukukta yansımaları vardı. Hakimlerin karar yorgunluğunu gözeterek karmaşık davaları sabah saatlerine koymayacağı veya yemekleri ona göre ayarlamayacağı.

Bununla ilgili bir şey vardı. Öğleden sonra tahliye kararları daha çok veriliyormuş sanırım. Yemeği yiyip, kafa yerine geldiği zaman. Evet, öyle ünlü bir tane araştırma var.

Tahliye kararlarını en çok etkileyen şeyin yemek saati olduğunu bulmuşlardı. Ama o da biraz tartışmalı bir araştırmaydı. Bu karar yorgunluğunun çaresi şu. Bilinsizce kararlar vermek.

Bir bakımı öyle, evet. Birçok işini rutine bindirirsen, karar olmaktan çıkarırsan, o zaman beynini yormuyorsun. Mesela geçenlerde bunu biriyle konuşuyordum. Kilo sorunu çekmişti.

Ondan sonra cime gitmeye başlamışım bir şekilde. Dedim, nasıl başladın ve nasıl devam ettin? Nereden geldi bu disiplin bir anda diye? Bu da şey dedi, hep böyle kanepede otururken, ya cime gitmem lazım diyorum.

Ama o zaman tabii hiçbir şekilde gidemiyorum. Çünkü kanepede oturmak her zaman daha iyi. Şöyle değiştirdim bakış açımı diyor. Bu iş sanki benim kontrolümde değilmiş gibi davranacağım.

Gideceğim, ayakkabılarımı giyeceğim. Gideceğim, kapıyı açacağım, üstümü giyineceğim. Ondan sonra karar vermeye çalışacağım. Cime gideyim mi, gitmeyeyim mi diye.

O zaman çok daha kolay oluyor bu karar diyor. Ve bir noktadan sonra her şeyi rutine biliyor. Yani sabah şu saatte, akşam şu saatte ben buradayım. Benim olayım bu.

Ben bir robot gibiyim ve bu saatte burada olmak zorundayım. Oradaki rutinlerin de zaten belli. Hayatın o kısmıyla ilgili hiçbir karar almıyorsun. Hızlıca karar vermen gereken şeyleri beyinden omuriliğe almak lazım.

Az yorulmak istiyorsan hemen omuriliğe alacaksın bir şeyleri. Ve bunların başka maliyetleri de var. Rutine bindirdiğin zaman veya işte dediğin gibi omuriliğe verdiğin zaman o sorumluluğu hissetmiyorsun ya. Mesela yatırımda çok önemli bir kavram bu yatırım yapanlar için.

Genel mantık şu, her seferinde ay şu hisseyi alayım mı, almayayım mı, ne zaman satayım, ne kadarını satayım, buna karşı opsiyonları alsam mı falan diye düşünmektense bu seni çok yoracak ve sürekli pişman olacaksın. Doğru karar versen bu sefer niye daha çok girmedim bu hisseye diye pişman olacaksın. Hisse düşse keşke girmeseydim diye pişman olacaksın. Yani hiçbir şekilde mutlu olamıyorsun.

O yüzden bu tip kararları da rutine bindiriyorlar. Belli bir algoritmaya bindiriyorlar ya da belli prensiplere. En basitini söyleyeyim sana mesela. Dollar Cost Averaging diye bir şey var.

Ayda 200 dolar mı biriktiriyorsun? Her ay o 200 dolarla git endeks fonu al. Düştü mü çıkmadı falan diye bakmadan her ayın aynı günü tak tak tak alıyorsun hayatın boyunca. Al unut diye bir şey vardı.

Al unut. Bu tip şeyler de o karar yorgunluğunun önemli bir kısmı. Çünkü 100 kat daha fazla karar verirsen, getirisi birazcık daha, azıcık daha fazla olsa değmez yani o. Her şeyde aynı prensip geçerdi bence.

Mümkün olacağı az karar vereceksin. Beynimizi kullanmayalım çok. Yıpratıcı oluyor evet. Devreden çıkarmak lazım.

Bir de abi son olarak benim çok sevdiğim, iş yerinde yalaka tipler vardı böyle. Üstüne yalakalık yapan. Bunlar için brown nosing diye bir kavram. Artık yalakalığı da iyice abartmışlar.

Brown nosing, Allah Allah diyorum yani burnun kahverengileşmesi... Nereden bahsediyorlar acaba? Bu insanlar... Göt yalamak diye bir tabir vardı değil mi?

Göt yaladıkları için burunları bok oluyor ve kahverengileşiyor. İnanılmaz bir değilmiş. Harika, ben bunu bilmiyordum ya. Övülen insanı da yalakala, hedef olan insanı da biraz canını sıkar gibi.

Sen de artık yeter falan dersin gibi geliyor. Belki de belli bir süreden sonra senin de bütün o zihinsel savunmaların yıpranıyor. İnanıyorsun sen de buna. Yalaka adamlar seni de bozuyor abi bu kadar.

Çok az yalakalık yaparsan o zaman direnç görürsün. Ama çok yalakalık yaparsan belki onun direncini kırıp hakikaten inandırırsın ona. Evet ben süperim falan diye. Ondan sonra ondan fayda sağlayabilirsin.

Yapacaksanız tam gireceksiniz yalakalık işine. yaygın biçimde bilinen bir şey. Sevdiğin insanlarla genelde hemfikir oluyorsun. Yani fikirlerini uyuşturuyorsun.

Ben bunu seviyorum, o zaman fikirlerim de uyuşsun. Öyle bir yola giriyorsun. O yüzden yalakalık hakikaten bir dereceye kadar işe yarıyor. Ya zannediyoruz ki bazı insanları fikirleri yüzünden seviyoruz ya da bazı özellikleri yüzünden seviyoruz.

Aslında hep tam tersi oluyor. Önce seviyoruz, hiç bilmediğimiz bir şeyden, sezgisel bir şekilde sempati duyuyoruz. Sonra fikirleri hoşumuza gitmeye başlıyor. Sanki zihin, insanın duygularını meşrulaştıran bir makina gibi çalışıyor.

İlişkilerde de öyle. Birine karşı bir çekim hissediyorsun. Artık feromonlar mıdır, elmacık geminin şekli midir nedir neyse yani. muhabbete başlayınca çok aptal değilse ne kadar ilginç bir insanmış diye kendini kandırıyorsun yani.

Ondan sonra da romantik şey bittikten sonra ayrıldıktan sonra da abi ben bu salakla nasıl zaman geçirmişim falan diyorsun. Halbuki çok değişen bir şey yok aynı insan. Hepsi aynı mekanizma iş yerinde de işe yarıyor bu. Büyüleniyorsun.

Başka var mı kavram iş yeriyle alakalı? Başka Golden Handcuffs diye bir şey varmış. Altından kelepçe. İşinden hiç memnun değilsin ama maaşın çok yüksek, yan hakların harika.

Bu yüzden işi bırakamıyorsun. Altın bir kafese koymuşlar. Sen ah vatanım diyeceksin ama diyemiyorsun çünkü gelirinde iyi. Hiç böyle bir şey yaşadın mı abi?

Çok düşük oranda yaşadım işte. Ben de işime çok hastası değildim. Çok böyle aşık değildim yaptığım işe ama iyiydi şartları. Altın demeyeyim de hani bakır kelepçe falan diyebiliriz ona.

Bende sadece handcuffs kısmından, hiç altın da değil. Normal bir gelir. Plastik kelepçe seninki. Bırakırsam bundan da aşağı düşeceğiz diye devam ediyoruz yani.

Kelepçe melepçe ama bizim kelepçemizdir sonuçta diye. Demin konuştuğumuz mevzu yani sen onu kelepçe gibi görüp öteki tarafta özgürlük mözgürlük güzel şarap bağları köy hayatı diye bakınca güzel görünüyor sonra işin içine girince kelepçeni de özlersin. Kelepçem bileğime tam uyuyordu şimdi çektiğimiz rezilliğe bak falan diye. Şöyle de olabilir tabii ya.

Çok böyle çalışıp bu işte şeylerde oluyor. Hukuk şirketlerinde falan oluyor. En klişe örneği odur. Seni deli gibi çalıştırıyorlar veya yatırım bankalarında da.

Çoğu insan eleniyor. Ondan sonra birkaç sene o tempoda gidip başarılı olanları sınırlı ortak yapıyorlar. Tümseyi aşıyorsun. Ondan sonra rahatlıyorsun.

Hem çalışma saatin düşüyor hem kazancın çok artıyor. Sonra da belli bir noktada da bırakabilirsin her şeyi. Yani kimse seni silah zoruyla tutmuyor. Ondan sonra o paran hayatının sonuna kadar yetebilir.

Ama onu yapamıyorsun. Şu noktada bırakacağım diyemiyorsun. Alışıyorsun çünkü bir noktada. Statüsüne de alışıyorsun.

Milletin sana yalakalık yapmasını da özleyeceksin. Abi benim söyleyeceklerim bu kadar. Var mı eklemek istediğin bir şey? Eklemek istediğim bir şey yok.

Baştan zaten söylemek istediğim bir şey de yoktu. Yine de konuştuk. Söylediklerimin hepsi eklemek istediğim şeylerdi. Bunların hepsi ek diyorsun yani.

Evet.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)