
3.567 kelime · ~18 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, yine yeni bir Psikopatika bölümünde daha beraberiz. Benim kayıt yaptığım yerden bahsetmiştim daha önce, kütüphanemde yapıyorum. Buranın da arkasında bir sarmaşık var. O sarmaşığın içinde de kuşlar yuva yapmış. Onlarca kuş ve sabahları böyle senfoni gibi başlıyorlar ötmeye. Çok hoşuma gidiyor benim. Onların ara ara sesleri gelebilir sana da bilemiyorum.
Ama zaten kuş sesleri her zaman çok güzel bence. Yani susmasınlar, hep dinleyelim. O yüzden gelirse bizim için de keyif olur zaten. Peki, bu girişle dinlemek demişken, ben de geçen bölümde anlaşılma ihtiyacımız hakkında konuşmuştum. Anlaşılma isteğimizin bizim için temel bir varoluşsal mesele olduğundan bahsetmiştim.
iletişimin sınırlarını, bu sınırlarını nasıl genişletebileceğine dair de böyle ufak ufak değinmiştim sonunda. Bu bölümün ilhamını da aslında bu işte geçen hafta konuştuklarımız verdi bana. O yüzden biraz daha konuşmak istedim bu konuları. Ama bu sefer konunun bağlama biraz daha farklı bir yöne bakacak. Yani madem ki anlaşılmak ve iletişim konuştum, bu bölümde de birazcık denklemin öteki tarafına geçmem iyi olabilir diye düşündüm. Peki, sence mesela sağlıklı bir iletişim neye benzer? Nasıl tarif edersin onu? Ya bir iletişimi daha sağlam hale getirmek için karşındaki kişiye ki bu bir arkadaşın olabilir, partnerin olabilir, bir yakının ya da hiç tanımadığın birisi olabilir.
Onunla konuşurken en çok neye dikkat etmen gerekiyor sence? Bence bir iletişimi sağlıklı hale getiren en önemli element dinlemek. Yani biz iletişimi daha çok konuşmak veya bir şeyler iletmek üzerinden okuyoruz gibi geliyor. Ama bence konuşmak iyi ve etkili bir iletişimin yarısından daha az bir öre sahip diyebilirim. Asıl önemli olan şey dinlemek ve dinleyebilmek. Özellikle bu devirde. Hatta öyle ki iyi bir iletişimin %60'ı hatta %70'i dinlemek de mümkündür bence.
Bu yüzden de bu bölümde dinlemek hakkında konuşalım istedim. Böyle deyince aklıma direkt o Metis'in psikanaliz kitaplarını yayınladığı seri geliyor. Adı Ötekini Dinlemek. Bu arada güzel seridir aklında olsun. Ve ötekini dinlemek gerçekten çok önemlidir.
anlamak, anlaşıldığını hissettirmek gibi meselelerde karşımızdakini etkili bir şekilde dinlemek çok büyük farklar yaratabilir. Bu bölümde paylaşacağın maddeleri aklında tuttuğun ve pratik ettiğin ölçüde, tabii ki pratik teoriden önemli, ilişkilerindeki iletişimi derinleştirmenin ve yanlış anlamaları ortadan kaldırmanın mümkün olduğuna inanıyorum ben. O zaman gelelim konuya diyorum. Tabi bir psikolog olarak dinlemenin psikoterapi çerçevesinde anlamına değinerek başlamak istiyorum. Çünkü bir psikoterapisti iyi bir terapisti yapan en önemli niteliklerden biri danışanların ne ölçüde aktif dinleyebildiği ile ilgili. Daha önce hiç psikoterapi seansına gittin mi bilmiyorum. Gittiysen biliyorsun muhtemelen. Gitmediysen de şimdi anlatacağım zaten.
Terapotik ilişkide, yani terapi odasında kurulan ilişkide, terapistin üzerine düşen rolü konuşmak ve tavsiye vermekten çok dinlemek aslında. Tabii ki terapi ekolünden ekolüne değişen bir şey bu. Ama bir genelleme yapacak olursam ve bir seansla terapiste düşen rolü bir orana dökecek olsam, mesela, afaki konuşuyorum, terapistlerin %80 oranında dinlediğini ve sadece %10, %20 oranında konuştuğunu, yorum yaptığını söylemem yanlış olmaz herhalde. Ve işin garip tarafı burada, yani etkili, aktif dinleme kapasitesine sahip bir terapiste geçirilen bir seans, çoğu insanın en çok anlaşıldığını hissettiği iletişim anı olur genelde. Bu yüzden de terapistler aktif dinleme kapasitelerini geliştirmeye, aktif dinlemeyi öğrenmeye yıllarını verirler. Çünkü aktif dinleme yoksa üretken bir diyalog kurmak da zordur.
Ben de buradan yola çıkarak bir terapistin sırlarını açayım diyorum ilk olarak. Aktif dinlemek için neler yapabilirsin? Bunları anlatacağım biraz. Çünkü karşındaki insanı onun sesini duyduğunu belirten bir şekilde dinlediğinde seninle daha fazlasını paylaşmaya istekli olacak. Ayrıca aktif olarak dinlemeye öğrenirsen de onun anlamı olasılığını zaten artıyor. O zaman başlayalım diyorum.
Birinci madde, yani aktif dinlemenin ilk koşulu iletişimle sözsel olmayan katmanında yatıyor. Yani iletişim yalnızca sözsel veya yazılı mesajlardan ibaret değil. Bunun dışında vücut hareketlerimiz var, jestlerimiz, mimiklerimiz, birçok farklı etken var. Mesela hayalet. Önemli hatta biraz da duygusal bir konudan bahsediyorsun diyelim. Seni dinleyen kişi ise telefonda o sırada böyle bir şeyler yapmakla meşgul. Bu eminim çok oluyordur çünkü bu dönemde hakikaten insanların başına çok geliyor. Ve beni çok rahatsız eden bir konu bu. Neyse mesela mesaj atıyor birini o sırada veya sosyal medyaya bakıyor o sırada.
Sana da böyle bir kulağım sende diyor onu yaparken. Yani sen onun senin gerçekten dinlediğine inanabilir misin? Yani sanmıyorum. Dediğim gibi yani ben mesela böyle bir şey olduğunda konuşmam zaten. O an dururum. Elinden bırakana kadar da konuşmaya devam etmem. Çünkü beklerim yani işini bitirsin diye. Çünkü o şekilde konuşmak bana hiç dinlenmediğimi hissediyor. Ya da kendim de bazı durumlarda tabii ki bir şeylere cevap vermek... ...ya da hızlıca bir mesaja bakmak durumunda kalıyorum bugün içinde.
Ama en azından hemen böyle kusura bakma yani çok hızlıca bir şeye bakacağım, hemen dinlemeye devam edeceğim diye belirtiyorum böyle durumlarda ki hani dursun yani ben hemen işimi çok hızlıca halledeyim önemli bir durum varsa. Sonra tekrardan kaldığımız yerden devam edelim. O yüzden iletişimde olduğum insanlardan da haliyle aynı davranışı bekliyorum. Çünkü karşımdaki kulağının bende olduğunu söylese bile bir başka şeyle ilgileniyorsa beni dinlediğine inanmam ve rahat etmem zor oluyor tabii ki. Bu yüzden aktif dinleme, sözsüz katılma bünyesinde barındırıyor aslında. Bu da konuşmasam bile tüm dikkatinin karşı tarafta olduğunu göstermen anlamına geliyor. Peki tüm dikkatini karşı tarafa verdiğini göstermenin için mesela neler yapabilirsin?
...vücudunu karşındakine doğru açık şekilde tutabilirsin yani ona dönük bir şekilde... ...ve rahat ve dikkatli olmaya çalışabilirsin bu sırada. Eğer karşılıklı oturuyorsan mesela tamamen arkana yaslanmak yerine... ...karşındakine ilgi gösterebilecek bir pozisyon alabilirsin. Yani hafifçe öne eğilmek mesela bunu hissettirir karşıdaki insana.
Onun dışında göz teması önemli ama tabii ayarında olmalı. Yani dinlerken sana derdini anlatan kişinin gözleriyle... ...böyle rahatsız etmeyen bir sıklıkla temas kurman... ...seni de, onu da diyaloğa daha çok bağlayabilir. Ama tabii dediğim gibi her şeyin fazlası zarar. Gözlerini onun gözlerine hiç ayırmazsan biraz böyle garip durumlar yaşanabilir. Ve karşıdaki insan onu yargılıyormuşsun hissine kapılabilir. O yüzden kısaca kimseye dik dik bakma diyorum gözlerini dikip.
Buna ek olarak karşındakini dinlediğini göstermek için ve daha fazla anlatması için yüreklendirmek adına böyle ufak tefek jest mimikler kullanmak da iyi bir çözüm. Yani onaylıyormuş gibi işte baş sallamalar falan gibi böyle sesli feedbackler çok etkili oluyor bu konularda. Bir de sözsel olmayan katılımın devrin dediğim gibi son anahtarı var ki, bu da sessiz kalabilmek. Çünkü ne kadar konuşursak o kadar az dinleyebiliyoruz. Ve biz hakikaten çok konuşmaya programlıyız. Yani hepimiz söz ne zaman bize gelecek diye bekliyoruz aslında. Yani karşımızdakine birkaç dakika bile olsa onu hiç bölmeden konuşma fırsatı vermek birbirimize nadiren bağışladığımız bir şey aslında. Tabii ki yani demiyorum ki saatler boyunca tek kelime etmeden susmalısın.
Ama sözünü kesmek istediğin zamanlarda kendini durdurup dinlemeye devam etmeyi deneyebilirsin. Yani özellikle kendini bu konuda denetlemeye çalışabilirsin. Çünkü ilk içgüdümüz bazen böyle. Hani o an hemen bir şey söylemek oluyor. Aklımıza bir şey geliyor. Orada birazcık kendimizi durdurmak lazım.
Ve gelelim aktif dinlemenin ikinci koşuluna. Bu da karşımızdakine ayna tutmaktan geçiyor. Burada ayna tutmakla kastettiğim şey o İngilizcedeki reflection aslında. İngilizcede bu kelimenin farklı farklı anlamları var. Mesela bir makale okuyup üzerine reflection yazmak aslında o makalenin bize bıraktığı izler üzerine bir şeyleri kaleme almak anlamına geliyor. Üniversitede çok yapmış olabilirsiniz bu reflection yazılarını.
Bu da konu üzerine kafa yormayı ve düşünmeyi içeriyor haliyle yani. O konu üzerinde düşünüyoruz Reflection yazarken. Yani burada ayna tutmakla kastettiğim şey, karşımdakini birebir aynalamak, onun söylediklerini kelimesi kelimesine tekrar etmek değil. Daha çok karşımdaki kişinin söylediklerinde kilit cümleleri, kelimeleri, bende uyandırdığı önemli göz önünde bulundurup yeniden ifade etmek aslında.
Mesela bir arkadaşının sana erkek arkadaşıyla ilgili yaşadığı bir sorunu anlattığını düşün. Son zamanlarda duygusal açıdan anlaşılmadığını düşünüyor olsun. Ona doğrudan anladım demek yerine söylediklerindeki ana mesajı onunla paylaşmayı deneyebilirsin. Bunun için karşındaki kişi için önemli görünen bir şeye odaklan. Bu bir fikir olabilir, bir duygu olabilir. Söylemek istediklerinin ana odağını bulmaya çalış.
Ve bunu ona şey mi demek istiyorsun gibi bir cümleyle yansıt. Mesela uzun uzun erkek arkadaşıyla ilgili şikayetlerini dile getiriyor o an. Sen de doğru anladıysan duyulmadığını hissediyorsun. Düşüncesiz davranıyormuş gibi geliyor sana. Ve bu da seni değersiz hissettiriyor. Bu doğru mu gibi konuşulanların ana noktalarının özetini çıkarabilirsin. Şimdi sen hani karşımdakine zaten bildiği bir şeyi yani bana hali hazırda anlattığı bir şeyi tekrar ona söylemek saçma değil mi diye düşünüyor olabilirsin.
Ama çalışmalar ve araştırmalar bize insanların düşüncelerinin, duygularının kendilerine yansıtılmasından hoşlandığını gösteriyor. O yüzden terapist de hep bunu yapar, recap yapar. Yani bir şey anlatırsınız, onun özetini çıkararak geri sunar. Hem yanlış anlaşılmaların da böylece önüne geçer. Yani bir yanlış anlaşılma varsa da fark edersin. Çünkü yok aslında öyle demek istemedim diye seni düzeltebilir karşı taraftan özetlediğinde. O yüzden burada bir özet çıkarmak hem onun için dinlenildiğini hissedeceği için iyi.
Hem de yanlış anlaşılmalar ortadan kalkacağı için iyi. Şimdi, üçüncü koşula gelirsek, aktif dinlemek kapalı değil, açık uçlu sorular sormaktan geçiyor. Mesela ilk iki öneriyi uygulamaya koydun, aktif dinlemeye başladın diyelim. Bu sırada tabii ki iletişim esnasında aklına ister istemez sorular gelecek. Soru sormak bir iletişimi daha derin hale getirebilir zaten. Ama bunun için iki aşamayı yerine getirmen lazım öncelikle. Yani onun gerçekten dinlediğini sözler olmayan işaretlerle göstermen, yer yerde onu ayna tutup onu anladığını göstermen gerek.
Yani temelini sağlam kurmak gerekiyor bu iletişimin. Eğer bunlar yoksa karşındakini sorularla derinleştirmeye çalışsan da o çok gönüllü olmayabilir bu konuda. Bir de tabii soruların konusunda da seçici olmayı deneyebilirsin. Mesela basit bir şekilde evet veya hayır diye cevap verilebilecek sorular sormak yerine daha açık uçlu. Karşı tarafın yorumunu isteyen sorular sormak daha etkili olur genellikle.
Benim tüm bu önerilerim aslında terapistlerin danışanları daha fazla anlamak ve danışanları daha fazla anlatmaları için yüreklendirmek amacıyla kullandıkları bazı aktif dinleme teknikleri. Bunlar en başta sana rol yapmak gibi görünebilir. Ama emin ol, bunları uyguladıkça sen de karşındakini daha iyi anladığını hissedeceksin. Hem daha mindful bir şekilde, daha farkındalıkla kendini vererek dinlediğin için daha iyi anlayacaksın gerçekten. Hem de karşındakini anlatmaya yüreklendirdiğin için o da sana daha fazla ve derinlemesini anlatacak aslında.
Bütün bunlar, iletişimi ve ilişkiyi derinleştirmek için etkili olabilecek tavsiyeler diye düşünüyorum. Ama bunların yanında bir de günlük hayattaki kısa diyalog anlarında oluşan yanlış anlaşılmalar var. Hani iletişimi derinleştirmek için aktif dinleme önemlidir dedim, yani buraya kadar tamam. Ama tabii günlük hayattaki ufak tefek yanlış anlaşılmaları ne yapacağız? Asıl önemli konulardan biri bir de bu. Biraz da bu konuya bakalım istiyorum o yüzden. Ve sana bununla ilgili teorik bir perspektif anlatacağım.
Şimdi ben iletişim dediğimiz bu şeyi bir modele, bir şemaya oturtalım istiyorum beraber. İstersen gözlerini kapat, istersen açık kalsınlar, nasıl istersen ama önce soldan sağa düz bir çizgi hayal et. Şimdi bu çizginin sol tarafında bir gönderici var. Yani mesajı ileten ya da paylaşan kişi diyebilirim buna. Çizginin sağ tarafındaysa tahmin edersin ki bir alıcı var. Yani mesajın iletildiği kişi. Bu kişinin ortasındaki düz çizgi de mesajın kendisi.
Tabii ki iletişim yalnızca bunlardan ibaret değil. Yani demin bahsettiğim gibi aynı zamanda işte anladım, anlamadım gibi geri bildirimler, alıcının mesaja tepkisi, çevredeki dikkat dağıtıcı unsurlar hepsi bunun içinde. İletişim teoristleri zaten çok daha kalabalık aşamalar üzerinden anlatırlar bu süreci. Ama kafa karıştırmamak adına ben basit bir denklem üzerinden ilerlemek istiyorum. Yani o yüzden gönderici mesaj ve alıcı diye üç ayağı var diyelim iletişimin.
Mesaj için düz bir çizgi hayal ettim. Değil mi? Ama mesaj aslında çoğu zaman düz bir çizgi şeklinde olmuyor haliyle yani. Keşke öyle olsaydı. Hayat çok daha kolay olurdu bence. Ama mesaj çoğu zaman gönderici tarafından şifrelenen, alıcı tarafından da şifresi çözülen bir şey. Yani düz çizgidense karman çorman bir yumağa benziyor aslında gerçeği söylemek gerekirse. Mesajın şifrelenmesi dediğim şey de şu aslında.
Duygularımızı, düşüncelerimizi, gözümüzde canlanan imajları... ...bize ait ve fazlasıyla kişisel olan ne varsa iletilebilir mesajlara dönüştürmemiz gerekiyor. Yani bir nevi şifreliyoruz her şeyi. Alıcı yani, mesajı ilettiğimiz kişi ise bu sözlü ya da sözlü olmayan... ...elindeki şifre yığını yorumlayarak bir mesajı çeviriyor. Teori de basit gibi görünüyor ama tabii tahmin edersin ki... ...aynı anda bir sürü şeyin olduğu bir yandan bahsediyoruz iletişime anından bahsederken.
Ve hiçbir mesajın şifresi ön yargılar devreye girmeden çözülemiyor aslında ki... ...bu da en kilit parçalardan biri. Çünkü bir mesajın şifresini çözme şeklimiz hiçbir zaman nesnel gerçeklik değil. Hepimizin dünyanın gördüğümüz resmini yaratan kendi filtrelerimiz ve açıklama tarzlarımız var. Demek istediğim şu, ben kafasında bazı yargılar, düşünceler, varsayımlar olan bir insanım. Sen de öylesin. Olan her olayı, söylenen her şeyi kafamızda farklı yorumluyoruz.
Hiçbir iki insanın kafasının içi aynı değil. Bir kelimenin anlamı senin ve benim için birbirinden çok farklı olabiliyor mesela. Ben sana söylemek istediğim her şeyi bir mesaj formatında sunuyorum. Ve pek tabii özümdeki her şey, en derin, en gizli, o ışık girmeyen noktam değil. Yani her şeyimi de sana tamamıyla sunmuyorum. Sana göstermek, söylemek istediğim kadarını görüyorsun. Yani burada bile bir şifreleme var zaten.
Üstüne de işte bunu sana iletiyorum ben. Sana ulaşıyor. Sen de kafandaki önyargılar, şartlanmışlıklar, varsayımlarla bunu deşifre etme, bunu anlamaya çalışıyorsun. Bu da tabii ki karışık bir hal alabiliyor. Ben de şimdi bu karman çorman meseleyi biraz kolaylaştıracak bir perspektif sunmak istiyorum burada.
Friedmann-Schultz von Thun'un bir teorisi var. Alman iletişim psikoloğu. Ve o da Türkçe'ye de bu teorik çerçevesi iletişim dörtgeni veya dört kulak modeli olarak çevriliyor. Thun'a göre her mesajın dört yönü, dört yüzü var aslında. Nasıl oluyor? Bunlardan ilki factual, yani gerçeklikle ilgili. Bir mesaj, bir konuya ilişkin bilgi, gerçek veya açıklama iletir diyor.
İkinci yüzü, mesajı iletenle ilgili. Yani bir mesaj, gönderen kişiye ve onun dünyasına dair bilgileri iletiyor. Üçüncü yüzü, ilişkisel. Yani gönderici ile alıcı arasındaki ilişki hakkında. Gönderici bensem eğer, senin hakkında ne düşündüğüme, nasıl anlaştığımıza dair bilgiler de taşıyor bu mesaj. Bir mesajın dördüncü ve son yüzü ise, bir çağrı aslında. Mesajımı alman sonucunda, senin bir şey yapmanı, harekete geçmeni istiyorumdur yani.
Kısaca mesaj dediğimiz şey, alıcıyı etkileme girişimi de taşıyabilir. Şimdi böyle söyleyince bütün bunlar çok soyut gelmiş olabilir ama örneklerle yerli yerine oturacaklar. Neler saydım, kısaca tekrar edersem. Mesajın ilk yüzü konuya ilişkin dedim. İkinci yüzü mesajı ileten kişiye dair. Üçüncü yüzü ileten kişinin alıcıyla ilişkisine dair. Son yüzü ise bir çağrıdır dedim. Klasik örneği vereyim mesela bir çift üzerinden. Mutfakta akşam yemeklerini yiyorlar. Adam birden duruyor ve diyor ki çorbada yeşil bir şey var. Şimdi bu cümleyi sunum modeliyle ele alayım.
İlk, yani gerçeklikle ilgili olan yüz, adam çorbada gerçekten yeşil bir şey olduğunu söylüyor ve yalnızca bunu kastediyor olabilir. İkinci, yani göndericiyle ilgili olan yüzü düşünürsek, adam kadına çorbamda yeşil bir şey görmüş olmaktan hoşlanmadım diyor, yani bunu kastediyor olabilir. Üçüncü, yani ilişkisel olan yüzde adam kadına, yemeği sen yaptığın için biliyor olmalısın veya neden böyle bir şey koydun çorbaya diyor belki de. Bilemiyoruz. Umarım öyle demiyordur. Yoksa büyük bir kavga geliyor sanırım yolda. Neyse, dördüncü yanı yani. Çağrı yüzündeyse, ne olduğunu söyle bana veya bir daha böyle bir şey görmek istemiyorum gibi bir talep iletiyor olabilir.
Aslında mesaj açık seçik belirtilmediğinde ve sadece çorbada yeşil bir şey var olarak kaldığında mesajın hangi yüzüne vurgulandığı açık değil bize. Kadın adamın bu lafından ne anlamalı? İşi daha da karışık hale getiren, her mesajın dört yüzü olduğu gibi mesajın şifresini çözen her alıcının da dört kulağı var, diyor Shulzont'ın. Yani adam kadına çorbada yeşil bir şey var dediğinde, kadın da bunu dört farklı şekilde anlayabiliyor. İşte burada yanlık diyorum, o yüzden anlaşamıyoruz. Neyse. Kadın nasıl anlamış olabilir? Yani birinci yani gerçeklikle ilgili kulağıyla dinliyorsa, çorbada yeşil bir şey var şeklinde anlıyor ve cevabına evet, o bezelye oluyor. İkinci yani göndericiyle ilgili olan yüzden dinliyorsa, adamın yeşil şeyden rahatsız olduğunu düşünebilir. Mesela direkt bunu duyduğunda.
Üçüncü, yani ilişkisel kulağıyla dinliyorsa, kocam benim yemek yapma becerimi mi sorguluyor diye düşünebilir. Dediğim gibi buradan da bazı çatışmalar çıkabiliyor. Dördüncü, yani çağrı yüzüne odaklanırsa da, bu sadece onun sevdiği şeylere pişebileceğim anlamına mı geliyor diye düşünebilir. Yani mesajın şifresini çözümlerken hangi kulağımızın baskın olduğu mesajın anlamında değişimi uğratıyor. Ve eğer mesaj yanlış anlaşılırsa kadın adama en sonunda beğenmediysen bir daha kendin yap o zaman diye böyle agresif bir cevap verebilir. İşte biz buna yanlış anlama ve yanlış anlaşılma diyoruz zaten.
Kulağına karmaşık gelmiş olabilir bu ama aslında günlük hayatına bakarsan iletişim sorunlarını ve yanlış anlaşmalarının çoğunlukla aslında yanlış kulaklığı yorumlama nedeniyle gerçekleştiğini de fark edebilirsin. Mesela araba sürmeyi yeni öğrendin ve aracı da sen sürüyorsun diyelim. Baban da yanındaki koltukta oturuyor, ışıklarda durdunuz. Baban yeşil yandı dedi sana. Ya sen bunu ne kadar dikkatsizsin artık, hadi geç diye algılayıp, ya baba işte sürekli karışacaksan al sana, git sen kullan diye cevap verebilirsin.
O zaman o da sinirlenir tabii. Yani o da ne karışması? İşte yeşil yandı diyorum der falan. Yaşayarak anlatıyorum bu kavgaları neredeyse. Sonra da yok yere, basit bir iletişim hatasından ortaya da ayrımlık çıkabilir. Ya da mesela people pleaser dediğimiz insanlar da da çok olur. Onlar insanları işte her daim mutlu etmek için kendisi pahasına elinden gelen her şeyi yapan insanlar. Mesela işte ofiste biri dedi ki kağıt kalmamış ofiste.
Böyle bir mesajı hemen böyle çağrı yüzü üzerinden algılarlar. Ve hemen getireyim öyle mi diye öne atılabilirler. Çoğunlukla böyle olur. Sen de yaşamışsındır muhtemelen. Veya eğer sen people pleaser isen bu gerçekten zor bir hayat. Bunun farkındalık içinde olup biraz değiştirmeye de çalışmak gerek. Neyse yani sonuçta tabii bu uzun uzadı diye anlattığım süreç aslında çok ama çok kısa bir sürede oluyor. Bilinç altında çoğu zaman böyle refleks olarak gerçekleşiyor.
Yani kısaca, mesajı gönderenin niyeti, göndericinin gerçekliğini, mesajın alıcısının yorumlayışı da alıcının gerçekliğini belirliyor. Ve bu iki gerçeklik birbirine eşit olmak zorunda değildir, der Shulzon'dun. Bence sen de muhtemelen bu türden iletişim hatalarını, yanlış anlaşılmaları biliyorsun kendi hayatından. Tanıyorsundur bu anlattıklarımı. Çok olan şeyler çünkü. Ve tabii onu mu kastettim ben şimdi diye verdiğin tepkiler aklıma geliyor olabilir. Ya da yok yere, sudan sebepten ortaya çıkan küslükler oluşuyor bu şekilde. Peki, ne yapman gerekir böyle durumlardan kaçınmak için? Biraz da bunu konuşalım.
Eğer sen dinleyiciysen, yani alıcı konumdaysan, mesajın ulaştığı kişiysen, her şeyden önce duyduğun şeyi, o karşındaki kişinin anlatmaya çalıştığı şey olmayabileceğini anlaman önemli. Yani her zaman da doğru duymuyoruz. Sonrasında da kendine şu soruyu sor. En gelişmiş kulağın hangisi? Yani algıladığın mesajları en çok hangi tarafıyla deşifre etmeye meyillisin?
Ve unutma, farklı ilişkilerde farklı kulaklar kullanırız aslında. Yani güne kadarki deneyimlerimizden kaynaklı. Herkesi farklı bir kulakla dinleyebiliriz. Mesela patronun her sözünü dördüncü kulağınla. Yani bir şeyler yapmam lazım kulağıyla dinliyor olabilirsin. Veya sevgilinle ilişkinde ilişkisel kulağın daha baskın olabilir. Ve sürekli ilişkinize dair bir yorum yaptığını düşünebilirsin. Dediğim gibi hangi kulağının baskın ve gelişmiş olduğunu fark etmeye çalışman önemli o yüzden.
Ve son olarak da karşındakine doğru mu anladın veya şunu mu kastediyorsun diye sorabilir, feedback verip feedback isteyebilirsin. Aslında ne kadar basit bir adım ama çoğunlukla da atladığımız bir şey bu yani. Doğru mu anladım diye bir özet çıkarmak bile o anki kavgaların tetiklenmesinin önüne geçebilir. Karşı taraf kendini düzeltir, onu demek istemedim der.
Buna rağmen tabii ki kavgalar çıkabiliyor ama en azından daha doğru bir yerden anlarız. Sonra oturup düşündüğümüzde bu kavganın üstüne bile düşünülüyorsa aslında böyle demişti diye fark edebiliriz. Yani doğru mu anladım diye sormak her şekilde iletişimde çok önemli. Peki eğer sen konuşmacıysan yani sen gönderici konumundaysan ne yapabilirsin?
Her şeyden önce karşındakinin duyduğu şeyin senin anlatmaya çalıştığın şey olmayabileceğini aklında tut. Yani bu da önemli. Çünkü sen bir şey anlatıyorsun ama karşıdakine öyle gitmiyor o her zaman. Yani onun farkında olmamız gerekiyor. Bu da yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için önemli. Kendine şu soruları sor bir de. Niyetim ne? Yani burada ne anlatmak istiyorum?
karşımdakinden bir şey yapmasını mı istiyorum? Yoksa sadece biri anlamasını mı istiyorum? Çünkü bütün mesajlarımızın altında bir şey yatıyor dediğim gibi. Yani bir şey söylüyoruz ama sadece o konuda bilgi vermek için çok da söylemiyoruz. Genelde altında başka sebepler yatıyor. Belki de bu sebepleri açıkça söylemek bizi birçok iletişim hatasından da kurtarır. Yani farklı yüzleri açık, niyeti belirsiz bir mesaj göndermek yerine mesajında niyetini açıkça belli edebilirsin.
Çok sıkıldım diyorsun diyelim. Karşındaki ona ne kadar sıkıcısın gibi bir eleştiri yönelttiğini düşünebilir. Niyetin bir şeyler yapmaksa bunu açıkça belli edebilirsin. Mesela onun bir şeyler yapmasını istiyorsan cümlene senden bir isteğim var diye başlayabilirsin. Senden bir isteğim var, çok sıkıldım. Acaba gidip şunu mu yapsak? Mesela. Ve sonrasında da karşındakini söylediklerinden ne anladığını, doğru anlayıp anlamadığını sorabilirsin.
Peki, şimdi bir patikanın daha sonuna doğru gelirken... Ben bu bölümü kaydederken bile üzerine düşünebileceğim bazı iletişimsel karışıklıklar aklıma geldi açıkçası. hani hızlıca bunlar hakkında neler yapabilirim diye düşündüm. Özellikle böyle yeşil ışıkta durulduğunda ışık yandı. Hani bunu ben yapıyorum bence. İlhan Duysesimi bölümü dinliyorsan, umarım dinliyorsundur, bunu kontrol etmiş oluyorum bu sayede. Neyse, evet. Biliyorum diye cevap vermeyeceğim böyle sinirli bir şekilde. Diyorum, bazen bilmek gerçekten uygulamaya yetmiyor. Benim mesleki olarak teorik bilgim gelişip öğrendiklerimi pratiğe dönüştürdükçe hayatımın olumlu yönde çok değişeceğini fark ediyorum.
Bu da sürekli bir süreç. Arada tekrar bir şeyler oluyor. Anlık bir şey oluyor mesela. Sonra kendime teorik olarak da hakim olduğum ve bunu da pratik etmeye devam ettiğim için kendimi uyarıyorum. Ufak ufak hatırlatıyorum daha doğrusu kendime. Bak bu böyle de olabilir diyorum ve o durumu yumuşatıyorum. Bu anlamda da hayatıma çok iyi geldiğini düşünüyorum. Hem bilgileri öğrenmenin hem de uygulamanın. Zaten mesleğime ne kadar aşık olduğumu da defalarca söyledim. Podcast kaydetmek de bu arada aynı şekilde benim için çok büyük bir keyif. Kendi alınımda çalışabildiğim için. Ve yine bu bölümde de hem size anlatırken de yine birkaç durum üzerine biraz daha dikkat etmeye karar verdim kendi içimde ve bana yine faydası olmuş oldu. Yani birilerine bir fayda sunarken aynı zamanda kendime de fayda sunmuş oluyorum ki bu beni çok mutlu ediyor. Peki sen diye soracağım yine. Sen kiminle iletişimle daha dikkat etmeye karar verdin bu bölümün sonunda? Yani bu iletişimde hangi kulağını kullandığını düşünüyorsun mesela? Ve bu konuda neler yapmaya karar verdin bundan sonra?
Bir sonraki pratikada görüşene dek aktif dinleme sanatının inceliklerinin farkında olduğun, teorini pratiğe dökebildiğin, dinlenip anlaşıldığını hissettiğin günlerin olsun dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.