Podcast

29 - Anlaşılma İhtiyacımız

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir başkası tarafından anlaşıldığımızı hissetmek, bize en huzur veren duygulardan biri. Hayatımızda bizi anlayan birinin yokluğu veya yanlış anlaşılmak ise adeta bir kabus gibi. Bu patikada, anlaşılma ihtiyacımızdan, bu ihtiyacın narsisizmle ilişkisinden, tamamen anlaşılmanın mümkün olup olmadığından ve doğru anlaşılmak için neler yapabileceğimizden bahsettim.

Konular:


(02:26) Anlaşılma İhtiyacımız

(04:55) Anlaşılmadığımızı Düşünmenin Zararları

(05:45) Anlaşıldığını Hissetmenin Yararları

(07:57) Deney

(09:27) Anlaşılma İhtiyacımızın Psikanalitik Kökenleri

(18:10) Mükemmel İletişim İmkansızdır

(21:54) Anlaşılmak İçin Birkaç Taktik

(30:44) Sen Hayatında Neyin Anlaşılmadığını Düşünüyorsun?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.794 kelime · ~19 dk okuma

İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba, bir psikopatika bölümüne daha hoş geldin. Merak ediyorum mesela hiç burada seninle birlikte ne yaptığımızı düşündün mü bu zamana kadar? Veya birlikte değilse bile senin ve benim ayrı ayrı zamanlarda ne yaptığımızı düşündün mü? Ben her bölümü sen onu dinlemeden bir iki gün önce kaydediyorum çoğu zaman. Sense bambaşka bir zamanda rastlıyorsun ve dinliyorsun muhtemelen her bölümü. Farklı zamanlarda olsak bile tam şu an sen dinlerken birbirimizle iletişim kurmuş oluyoruz.

Ama tabi bu iletişim kabul edersin ki günlük hayatta alıştığımız yüz yüze iletişimden bazı yönleriyle farklı. Mesela yüz yüze iletişimde karşımızdakinin anlattıklarımızı anladığını ya da en azından bunlarla ilgilendiğini beden dilinden işte kafa sallayışından veya hıhı gibi tepkilerinden anlamamız mümkün. Ama podcast böyle bir şey değil. Yani biraz kendi kendime konuşuyorum gibi hissettiğim zamanlar oluyor.

Transkriptin tamamını oku

Ne bileyim, şu anda sana içinde bulunduğum durumu tarif edeyim biraz. Karşımda bilgisayarım var, tişörtümün yakasında bir yaka mikrofonu. Kenarda bölümü kaydederken konuşacaklarımı unutmayayım diye düzenlediğim bazı notlar, referans kitaplarım, içlerinde işaretlenmiş sayfalar. Yani şu anda senden farklı bir zamanda tek başıma oturmuş, seni görmeden ama beni anlayacağına inanarak kayıt tuşuna basıyorum ve bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.

Aslında bu bölümde de işte tam olarak bu anlaşılma ihtiyacımızı, isteğimizi konuşalım istiyorum seninle. Anlaşılma ihtiyacı dediğim şey doğrudan iletişimle ilgili bir mesele. Dolayısıyla kişiler arası bir ihtiyaç. Ve ilişkiler hatta özellikle de yakın ilişkiler söz konusu olduğunda ortaya çıkan bir talep bu.

Romantik ilişkilerde bu talep çok dile getirilir mesela. İşte beni anlamıyorsun ya da anlamaya çalışmıyorsun gibi cümleleri sık sık duyarız. Ya da tam tersi, beni o kadar iyi anlıyorsun ki hatta beni bir tek sen anlıyorsun gibi cümleler de duyabiliriz. Ya da biz kurabiliriz romantik ilişkilerin içindeyken.

Hatta evlilik içindeyken oluşan duygusal aldatmaların çok büyük bir kısmının temelinde bir başkası tarafından anlaşılıyor olmak vardır. Karşısında ilgi duymaya başladığı kişi, onun evliliğindeki sorunları dinliyordur mesela. Ya da karşılıklı birbirlerini anlatıyorlardır, birbirlerini anlıyorlardır. ve evdeki iletişim belirli sebeplerden azaldığı için bu kişiler anlaşıldığı yere doğru çekilebilir. İş ortamlarında, insanların fiziksel olarak beraber çok vakit geçirdiği ortamlarda böyle başlayan çok evlilik dışı ilişki vardır. Çünkü anlaşılmayı en çok yakın hissettiğimiz, değer verdiğimiz ve bize değer verdiğini düşündüğümüz veya vermesini istediğimiz kişilerden bekleriz.

Yıllar geçtikçe de fark ederiz ki bir başkasının bizim ne düşündüğümüzü ya da duygularımızı anlayabilmesi ne kadar değerli. Veya tam tersi, anlaşılmadığımızı hissetmek ne kadar üzücü ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir durum. Ama tabii şunu da unutmamak lazım. İlişkilerdeki çatışmaların büyük bir bölümü de bu noktada çıkıyor zaten. Ben bunu yaptım, ne düşüneceğimi bilmeliydi veya sonuçta üzüleceğimi biliyordu. Mesela ben bilerek bir şeyim yok dedim, o hissetmeliydi iyi olmadığımı gibi düşüncelere kapılıyoruz bazen.

Halbuki belki iletişimi kursak, ne düşündüğümüzü açık açık söylesek. Bu karşılıklı anlaşılmama durumu azalacak ya da ortadan kalkacak nispeten. Hani Fair diye bir dizi vardı bundan birkaç sene önce, izledin mi bilmiyorum. Aynı olayı yaşayan bir kadının ve bir erkeğin gözünden anlatılıyordu. Orada her şeyin ne kadar farklı yaşadıklarını, ne kadar farklı deneyimlediklerini görüyorduk.

Yani olay aynı olay ama olayı tartmaları, hatta duydukları kelimeler, sözcükler, onları yükledikleri anlamlar o kadar farklıydı ki iki farklı hayat diyebilirsin izlediğinde. Ve bunun farkına varamadığımızda da anlaşılmazlıklar çıkıyor oraya. Peki, ne olur anlaşılmadığımı düşündüğümde mesela? Anlaşılmadığımı hissetmek bana acı verir. Yanlış anlaşıldığımı hissettiğimde mesela, karşımdaki kişiyle aramdaki bağ bir anlık daha olsa kopuverir. Yalnız hissederim o anda ya da yalnız başıma bırakılmış hissederim. Kızabilirim ona, beni nasıl anlamaz diye düşünebilirim. İşler daha da büyüyüp genel olarak insanlar tarafından anlaşılmadığımı düşündüğümde ise depresyonun sınırlarına dayanmışım demektir.

Çünkü gerçek yalnızlık o zaman başlar işte. Herkesin ortasında kendimi yabancı gibi hissetmek. İnsanlardan nasılsa anlaşılmayacağım deyip umudu kesmek. Daha az varmışım ya da varlığımın hiçbir önemi yokmuş gibi hissetmek. Yani işin özü anlaşılmamış hissetmek. Aslında beni bir anlamsızlığın bir boşluğun içine itebilir. Tüm bunlara karşı anlaşıldığımı hissetmekse bana tam tersi duyguları hissettirir.

Her şeyden önce başkaları tarafından görülmek, varlığımın bir önemi olduğunu düşündürür bana. Anlaşılmak ve görülmek kendimi daha gerçek hissettirir. Çünkü böylelikle hepimizin bilinç dışında, arka planda bir yerlerde eğer anlaşılmazsam sanki varlığımın bu dünyada var olup olmamamın hiçbir önemi yokmuş korkusu boşa çıkar. Başkalarının bizi onlara anlattığımız veya anlamlarını istediğimiz şekilde görmesi benliğimizin ve kimliğimizin de onaylandığını hissettirir bize. Kim olduğumuza inanıyorsak onlar da buna inanır ve onaylanmış hissederiz. Anlaşıldığımızı hissetmek başkalarıyla bağ kurmamızı sağlar. Anlaşılmadığımızı düşündüğümüzde dışlanmış hissediyor olmamızın aksine anlaşıldığımızı hissettiğimizde bir yere ait hissederiz.

Üstelik bir başkası bizi anlayıp bütün bunları dışarıdan bir gözlemci olarak yeniden yorumladığında onun yorumları sayesinde biz de kendimize dair yeni şeyler fark edebiliriz. Özellikle terapi odasında ve terapiyatik ilişkide olan şey de budur zaten. Terapist bizi iyice tanır ve anlarsa bizim göremediğimiz şeyleri görmemize yardımcı olabilir. Yani anlaşılmak gerçek anlamda bir ihtiyaçtır ve anlaşıldığımızı hissetmenin değeri de çok büyüktür.

Burada hakkında konuşmak isteyeceğim, daha derinliğe anlatmak isteyeceğim çok konu var aslında. Nasıl bir başkasıyla olan iletişimimiz, ilişkimiz sayesinde benlik anlayışımızın geliştiğinden yani aslında başkaları aracılığıyla kim olduğumuzu anlayabilmemizden daha derinlemesine bahsetmek isterim aslında. Veya işte demin dediğim gibi terapi odasındaki ilişkiden yani transferans dediğimiz, aktarım dediğimiz şey bu arada danışanın geçmiş deneyimlerinden kaynaklanan hayatındaki kişilere karşı beslediği duyguları bilinç dışında terapistliğine yönlendirmesine diyoruz bunu. Bunların hepsi konuşmaya değer. Önemli konular gerçekten. Ama yolumuz uzun, heyecanımız yüksek, gençliğimiz var diyorum. Her hafta yeni bölümler geliyor. Kitap yolda inşallah. Yani umarım o da geliyor. Hepsini zamanla konuşacağız. Şimdi geri gelelim anlaşılma ihtiyacımızın değerine o zaman.

Nörobilimciler Silvia Morelli, Jared Thor ve Naomi Eisenberger'ın Anlaşılmış ve Anlaşılmamış Hissetmenin Nörolojik Temelleri diye bir çalışması var. Bu çalışmada iki zıt duygunun beynin hangi bölümlerle harekete geçirdiği tespit edilmiş, Araştırmacılar burada katılımcıların beyinlerini fMRI yöntemiyle gözlemliyorlar ve anlaşılmanın beynin ödül ve sosyal bağlantıyla ilişkili bölgelerini aktifleştirdiğini, anlaşılmadığını hissetmenin ise olumsuz duyguların işlendiği insulayı harekete geçirdiğini görüyorlar. Neurobilimin bu konuda yaptığı araştırmalardan çıkan sonuç şu, anlaşıldığını hissetmek insanın aynı zamanda değer ve saygı gördüğünü, başkaları tarafından onaylandığını da hissettiriyor. Ama tabii bu anlaşıldığımızda ne olur sorusunun cevabı. Daha öncesinde gelecek başka bir sorunun. Yani neden anlaşılmaya ihtiyaç duyuyoruz sorusununsa çeşitli teorik cevapları var. Bunun için de biraz psikanalitik teoriye girmek istiyorum. Anlaşılma ihtiyacımız aslında narsizmle yakın bir ilişkisi var. Yine çıktı narsizm her konuda ortaya çıktığı gibi.

Tabii narsizm deyince aklında hemen olumsuz bir şey canlanmasın. Daha önce psikopatikanın Eyvah Hayatımda Bir Narsist Var bölümünde bu konuyu işlemiştim aslında. Ve hepimizin belli oranlarda narsistik ihtiyaçları olduğunu, bunun da gayet sağlıklı bir şey olduğunu, çünkü hepimizin hayatımızın erken zamanlarında narsistik bir evreden geçtiğini anlatmıştım. Eğer dinlemek istersen 9. bölüme bir bakabilirsin bu konuyla ilgili.

Ama ben daha çok anlaşılma ihtiyacımızı bu narsistik ihtiyaçlarla bağlantısını anlatacağım burada. Freud'a göre hepimiz bebekliğimizin ilk dönemlerinde, özellikle de oral evrede, ilkel narsizm evresindeyiz aslında. Dünyayı yalnızca ben ve onun uzantıları olarak algılıyoruz. Oral dönemin en önemli nesnelerinden biri, her acıktığımızda ağzımıza dayanan annemizin memesi. Ama annemiz ve onun memesini kendimizden ayrı bir varlık olarak değil, kendimizin bir parçası gibi algılıyoruz bu dönemde. Sanki bir uzvumuz gibiler. Ve tahmin edersin ki bu dönemdeyken hepimiz fazlasıyla ben merkezci, fazlasıyla kendi doyumumuza odaklı durumdayız. Acıkıyoruz mesela, ağlıyoruz ve annemizin memesi vasıtasıyla hemen doyuyoruz.

İhtiyaç ve isteklerimiz anında karşılanıyor, evrenin merkezi gibiyiz yani. Bizim dışımızdaki her şey ise isteğimizi karşılamak için etrafımıza dönen gezegenler gibi. Bebekken annemizin ya da babamızın aceleyle yanımıza gelmesi ve isteğimizi ya da ihtiyacımızı karşılaması için ağlamamız yeterliydi. Tabii annesi, babası ya da bakım veren her kimse o sırada. Yanlarına o kişi gelmeyen, korku kaygı içinde ağlayan bebekler de vardı ki bu bebeklerin tüm hayatı

O dönemki tutarsız iletişimden belki ilgisizlikten dolayı muhtemelen etkilendi. Kaçıngan veya kaygılı bağlanma stilleri geliştirdiler ve bu sebeple de gelecekte kurdukları romantik ilişkilerde de problemler meydana geldi. Yani annemizden ister sonsuz sevgi, anlayış, ilgi görelim, ister hiç orada olmasın, tutarsız tavırlarıyla bizi korkularımızla baş başa bıraksın, anlaşılma ihtiyacımız oral dönemle ve narsizmle derin bir bağlantısı var. Psikanalitik teoriye göre patolojik olmasa bile anlaşılma ihtiyacımız ve bilinme isteğimizin altında yatan psikolojik güçler genellikle bu ilkel narsizm dönemiyle ilgili.

Aynen o dönemde biz ağlar ağlamaz ne istediğimizi anladıkları gibi hayatımız boyunca böyle bir şekilde anlaşılma ihtiyacı içindeyiz. Tüm ilişkilerimize taşıyoruz bunu. Ama bu arada zamanla bebekkenki bu ilkel narsizmin çekirdeği de kırılıyor. Bu kırılma anına burada girmeyeyim ama en nihayetinde çevremizi artık kendimizden ayrı varlıklar olarak algılamaya başlıyoruz.

Başkalarının varlığı ile beraber onların duygusal ihtiyaçlarını da fark etmeye başlıyoruz. Ve bu noktada anlaşılma ihtiyacımız da yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyor. Ve hem sağlıklı ilişkiler kurabilmek için hem de anlaşılabilmek için çaba göstermemiz gerektiğini fark etmeye başlıyoruz zamanla. İşte zaten kişilik bozukluğu boyutunda olan narsizmin de gelişimsel farkı budur. Onlar birinci narsizm evresine sıkışıp kalıyorlar. Yani başkaları ve ben ilişkisi hiçbir zaman gelişmiyor. Ben ve ben oluyor bütün ilişkileri. Diğer insanlar onların bir uzantısıymış. Sadece onların ihtiyaçlarını karşılamak için bu dünyada varmış gibi algılıyorlar.

Hatta her isteklerin daha onların ağızlarını açmadan, tam olarak anlatmadan anlaşılmasını istiyorlar ısrarla. Özünde arzuladıkları şey de anlaşılmak değil aslında. Asıl talepleri her şeyin merkezi olmak, dünyanın kendi etraflarında dönmesi, ihtiyaçlarının ve arzularının ortaya çıkar çıkmaz karşılanması. Yani aslında bebekliğin oral döneminin ardından kaybettikleri bütünlük ütopyasını yeniden yakalamaya çalışıyorlar.

O zaman sahip oldukları anlayış türünü özlüyorlar. Bu da birinci narsizme takılı kalmış olmanın, henüz olgun bir dünya duyuruşu kazanmamış olmanın bir sonucu tabii. Bu yüzden değişmesi gereken kendileriyken başkalarının değişmesini, kendi ihtiyaçlarına uyum sağlamasını istiyorlar. Yani duygusal körlük, empati yoksulluğu oluşuyor. Daha doğrusu hiçbir zaman gelişmiyor bu tarz kişilik bozukluğuna sahip kişilerde.

Sağlıklı bir benlik gelişimindeyse ilkel narsizm döneminin sona ermesi ve anlaşılma ihtiyacımızın daha fazla öne çıkmasıyla artık sosyal ilişkilerde daha derin bağlar aramaya başlıyoruz. Empati yeteneğimiz gelişiyor ve başkalarının da duygusal ihtiyaçları olduğunu fark ediyoruz. Anlaşılma ihtiyacımız kadar diğerlerini anlamaya da önem vermeye başlıyoruz. Ve böylelikle de sağlıklı bir narsistik yapı geliştirmiş oluyoruz ki bu bir insan için en idealidir ve narsistik kişilik bozukluğundan da bunu ayırt etmek gerekir.

Bu arada psikanalitik teori demişken etkilerinin kanıtlarının somut ölçümü zor olduğundan yani psikanalizin genel başarı ölçü türünü tanımlamak pek mümkün olmadığı için çoğu zaman eleştiriliyor bu kuram. Aynı zamanda fazla indirgimeci de bulunuyor. Çünkü nedensellik temeline dayanarak her davranışı bebeklik, çocukluk dönemindeki gelişimi göz önünde bulundurarak değerlendiriyor. İşte cinselliğe fazla odaklanıyor. Bu arada nedensellik ne demek?

Her şeyin bir nedeni, her şeyin arkasında bir neden-sonuç ilişkisi vardır demek. İşte bu noktada çevrenin, toplumun içinde yaşadığımız kültürün davranışlarımıza etkisine fazla yoğunlaşmadığı için psikanalitik teori eleştirilir. Eleştirilebilecek birçok yanı var bence ama Freud'un psikolojide bir devrim yarattığı gerçeğini de kabul etmek gerek. Koca bir ekol onun çalışmalarından çıktı.

Psikanalizin hem modern psikolojinin üzerinde hem psikoterapi uygulamalarının üzerinde çok büyük bir etkisi var. Ve şu doğru ki geçmiş deneyimlerimizin, özellikle de ilişkilerin yapısına dair temel ilaçlarımızın şekillendiği çocukluk dönemi deneyimlerimizi, yetişkinlik dönemimizdeki yakın ilişkilerimiz üzerinde çok büyük bir etkisi var. Hatta bugün bu konuda günümüzde en çok kabul gören teori bağlanma kuramı. Ve bu da aynen anlaşılma ihtiyacımız gibi çocukluk dönemine ait kökenleri olan bir durum. Şimdi, ben şu ana dek anlaşılma ihtiyacımızın temellerinden, anlaşılmanın ve anlaşılmamanın etkilerinden ve narsizmdeki çarpıtılmış anlaşılma saplantısından bahsettim.

Hepimizin anlaşılma ihtiyacı var, buna kabul. Ama çoğumuz da öyle hemencecik anlaşılmaya veya anlattığımızdan farklı anlaşılmaya da direnç gösteririz aslında. Ne demek istiyorum burada? Mesela yeni biriyle tanıştık diyelim ve bu kişinin sezgileri çok kuvvetli olsun. Öyle sezgisel bir ki bu, bir bakışta bütün güdülerimizi, en derin arzularımızı anlayabiliyor. Rahat hisseder miydin onun karşısında? Yoksa sana kendini çıplak ya da şeffaf mı hissettirirdi?

Yabancı olduğunu düşündüğümüz birinin bizim davranışlarımızın arka planında yatan motivasyonlarını anladığını düşünmek ürkütücüdür haliyle biraz. Ruhumuzun ifşa olmasından korktuğumuz için karşı tarafın iddialarını ve hakkımızdaki tahminlerini doğru olsalar bile red edebiliriz. Bu duruma özellikle psikoterapi odasında da sık sık rastlanır hatta. Her şeyden önce danışanın terapisti tarafından anlaşıldığını hissediyor olması önemli bir şey. Bu, danışanın kendini güvende ve kabul edilmiş hissetmesine, terapi ilişkisine güvenmesine ve terapiyatik değişime açık olmasına yardımcı olabilir. Ama bazen de danışanın çok hızlı anlaşıldığını hissettiğinde çıplak hissedip, utanç duyup direnç gösterebilir terapiye.

Mesela terapiye yeni başladım diyelim ve terapistimin sezgileri çok kuvvetli. Aslında ona anlatmadığım şeyleri de davranışlarımın bütününü gözlemleyerek anlayabilir. Ve eğer terapistim bu isabetli çıkarımlarını benimle çok erken paylaşırsa beni korkutup çıplak hissettirebilir. Ve bu yüzden terapiye karşı direnç gösterebilirim.

itiraf etmekten çekindiğim, utandığım gizli benliğimi ve arzularımın kendi kontrolüm dışında anlaşıldığını hissedersem terapiye devam etmeyebilirim bile. Hatta bu yüzden psikoterapistlere çok sık sorulan sorulardan biridir bu arkadaş ortamlarında. İşte gelirler hani sen şimdi günlük hayatta da tanıdıklarının karakterini analiz ediyor musun diye sorulur. Yani aslında ne kadar anlaşılma isteğiyle yanıp tutuşsak da bunun kontrolümüz dışında gerçekleşmesinden de bir o kadar korkarız.

Humanist psikoterapinin kurucusu Carl Rogers'ın bununla ilgili çok güzel bir ayrımı var. Rogers'a göre hepimizin bir ideal benliği, bir de gerçek benliği var. İdeal benlik dediği şey de nasıl olmak istediğim, kime olmak istediğim sorularına verdiğim cevaplar aslında. Gerçek benlikse benim isteğimin dışında, gerçekte kime olduğum.

Ve genellikle yeni tanıştığımız insanlara önce gerçek benliğimizi değil, ideal benliğimizi açarız. Kendimizi gördüğümüz veya görmek istediğimiz gibi, olmayı arzuladığımız gibi tanıtırız kendimizi onlara. Bu yüzden de bizi görülmek istediğimiz gibi gören kişinin bizi anlayan tek kişi olduğunu söyleriz kendimize. Peki gelelim buradaki önemli soruya. %100 anlaşılmak mümkün mü?

İnsanların birbirlerini anlama ihtiyacı gerçekten önemli ve hepimiz anlaşılmayı isteriz. Ama %100 anlaşılmak ne kadar mümkün diye düşünmek gerekiyor aslında. Gündelik ilişkilerimizde ya da yakın ilişkilerimizde çoğu zaman konuşma aracılığıyla ifade ediyoruz kendimizi. Kelimeleri kullanıyoruz yani. Ve kelimelerimiz ortak olsa da onlara yüklediğimiz anlamlar insandan insana farklılık gösteriyor.

Bununla ilgili Richard Linklater'ın 2001 yapımı filmi Waking Life'da, ki Türkçe'ye hayata uyanmak diye çevirmiş, bir sahne vardı. Çok ilginç bir film bu arada Waking Life. Uykusundan uyanamayan ve rüyadan rüyaya geçiş yapan birinin rüyasında karşılaştığı kişilerle felsefi sohbetlerinden oluşuyor. Bir de film önce normal çekilmiş ardından boyanarak animasyona çevrilmiş.

Ama biraz yorucu bir film. Hem içeriği hem de görsel hatları yüzünden. O yüzden özellikle bir film gecesi yapalım dediğim bir günde izlemek istemeyebilirsin ona göre. Her neyse. Bir sahnedeki diyaloğu aklımda kaldığı kadarıyla paylaşayım. Mükemmel iletişimin imkansızlığı üzerine bir sahneydi çünkü. Şöyle diyordu.

yaşadığımız tüm soyut, kişisel ve bu yüzden kavranamaz şeyler hakkında iletişim kurmak için dili, kelimeleri, yani simgeler sistemini kullanıyoruz aslında. Ama duygularımızı ifade ettiğimizde, mesela hayal kırıklığı yaşıyorum veya aşık oldum dediğimizde, Olan biten şey çok ilginç. Mesela aşk dediğimde aslında yaptığım şey basitçe A, Ş ve K harflerini içeren bir ses çıkarmak. Ve karşımdaki kişi bu sesi duyduğunda kendi tarihiyle şekillenen anlam dünyasında aşkın olduğu ya da hiç olmadığı anılarını düşünerek algılıyor ağzından çıkan kelimeyi. Zaten aşka herkes kendi inandığı şekilde yaşar. Yani hepimizin aşka dair önceden oluşmuş bir bilgisi, bir tanımı algıları var.

Ve o güne kadar bu konuda algımız nasıl şekillendiyse o dikte ediyor aşkı nasıl yaşayacağımızı. İşte mesela ben aşk dediğimde karşımdaki belki evet anladım diyor. Ama anıldığını nasıl bilebilirim ki? Çünkü eğer içinde biz yoksak sözcükler donuktur, uyuşuktur. Sadece simgetirler ve ölüdürler. Onlara anılarımız ve anlam dünyamız yoluyla biz ruhu üfleriz.

Filmdeki bu sahneden yola çıkarak ben de %100 anlaşılmanın aslında erişilmez bir fantezi olduğunu söylemek istiyorum. Elbette bu iletişim kurmak imkansızdır gibi nihilist bir yere çıkarmamalı bizi. Ama en azından kusursuz iletişim olmadığını kabul edebiliriz. Çünkü hepimizin farklı yaşam deneyimleri ve geçmişleri olduğu için kelimelere farklı hisler, farklı duygular, nüanslar ekleyebiliyoruz.

Her insanın yaşam deneyimi, kültürel geçmişi, dil kullanımı ve duygusal bağlamı benzersiz aslında. İstersek aynı ailede doğmuş olalım. Kardeşimizle bile ailemizi farklı algılayabiliriz. Mesela ben abimle aramızdaki ilişkiyi düşünüyorum. Anne ve babalarımız aynı olsa da onun bir abisi yoktu. Mesela benim bir abim vardı. O ailenin ilk çocuğuydu. Bense ikinci çocuğuyum. Bu bile başlı başına dünyayı, benliğimizi, ailemizi birbirimizden farklı algılamamız için çok büyük bir etken.

Biz seneler sonra oturup konuştuğumuzda hem ne kadar aynı bir o kadar da farklı çocukluklar yaşadığımızı fark etmiştik. Annemler küçüğüm diye bana daha çok sahip çıkarlardı. O erkek, ilk çocuk. Daha çok beklenti vardı belki onun üzerinde. İşte daha güçlü olmalıydı.

Yani aile, anne, baba dediğimizde bile farklı algılarımız var onunla bazı konularda. Konumuz tam da bu olduğu için yani anlamak ve anlaşılmayı istemeyi konuştuğumuz için, Litvanyalı filozof Emanuel Levinas'ın felsefesine de değinmek istiyorum. Çünkü Levinas'a göre başka bir insanla yüz yüze karşılaşmak etik bir sorumluluk almak anlamına geliyor. Ötekinin yüzü başkası tarafından tam olarak anlaşılmaya direniyor diyor Levinas.

Buradaki etik sorumluluktan benim anladığım birini anlamak demek, onu hiçbir zaman %100 anlamayacağımızı fark edip bu doğrultuda hassasiyetle davranmak demek aslında. Dediğim gibi bütün bunlar iletişim konusunda seni bir karamsarlığa da itmesin. Çünkü eninde sonunda çoğu ilişki anlaşıldığımızı hissetmemizi sağlayabilecek bir kapasiteye sahip olabilir. Yani kusursuz iletişim yoktur diyorum ama bu iyi iletişim yoktur veya iletişim daha iyiye götürülemez demekle aynı şey değil. Yani hem anlamayı hem de anlaşılmayı daha sağlıklı kılan bazı elementler var aslında.

Peki, mesela ne bunlar? Bununla ilgili de Türk Edebiyatı'ndan bir örnek vermek istiyorum. Ferit Edgün'ün Hakkari'de bir mevsimini okudun mu bilmiyorum. Kendisini bir gün Hakkari'de bulan bir sınıf öğretmenin hikayesi bu. Bunu da yine önereyim yeri gelmişken. Çok güzel dili olan bir kitap. Şiir gibi gerçekten.

Romanın baş karakteri dediğim gibi kendini bir gün Hakkari'de buluyor. Eski bir denizci olduğunu hatırlıyor ve denizi hiç görmemiş. Hatta dilini bile bilmediği bu insanlara, çünkü Kürtçe konuşuyorlar orada, denizi anlatmaya çalışıyor. Anlamak ve anlaşılma isteğine dair çok güzel bir kitap. Şöyle yazmış romanın daha en başında Ferit Ergü. Anlamak bir ortak dil gerektirir.

Ortak değilse, ortak yaşam, ortak bilgi, ortak birikim, ortak düş. Kimin yerde ortak düşüş demektir. Ortak değilse bile, yakın, benzer gibi. Yani aslında ortak yaşanmışlıklar ve benzer deneyimler anlamak ve anlaşılmak için önemli katalizörler. Bu yüzden örneğin Barcelona'ya hiç gitmemiş birine Barcelona seyahatini anlatmakla orayı daha önce görmüş ve gezmiş hatta orada yaşamış birine anlatmak arasında büyük bir fark olur o anlaşılma bakımından.

Daha önce orada bulunmuş birini anlattığımızda, ''Aa evet o restoranın yemekleri çok iyiydi.'' veya mesela ''Şu kafenin sangriyası çok lezzetliydi.'' gibi yorumlar aldığımızda bizi gerçekten kolayca anladığını hissederiz. Yani bunu hiç bilmeyen birine mesela bizim anlatma şeklimiz de daha farklı olur.

Tabii ki bir seyahate anlatmakla duygularımızın ve düşüncelerimizin karşımızdaki kişi tarafından anlaşılması arasında önemli de bir fark var. Bu basit bir örnek oldukça. Çünkü az önce de söylemiştim. Her insanın duygusal bağlamı da farklı aslında. Kulağa daha zor gibi geliyor belki. Ama aslında şimdi bölümün sonuna doğru gelirken anlaşılma ihtiyacımıza nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair birkaç ipucu paylaşmak istiyorum seninle.

Özellikle çok kişisel meseleler söz konusu olduğunda bile bunlara dikkat edebilirsin. Öncelikle gerçekten anlayabilmek ve anlaşılabilmek bir ortaklığı gerektiriyor. Feris Ezgün'ün dediği gibi, ortak değilse bile yakın, benzer gibi. O zaman karşımızdakinin biz tam olarak anlamadığını hissettiğimizde analojiler kullanabiliriz mesela. Benzerlikleri bizzat biz kurabiliriz. Ne demek istiyorum burada? Bir örnekle anlatayım. Psikoterapist Myron Nelson, Psychology Today yazdığı bir makalede eşine yıllar boyunca arkadaşlarının onun için ne kadar önemli olduğunu anlatamadığını söylüyor. Şöyle düşün. Mesela arkadaşların senin için çok değerli diyelim.

Öyle önemsiyorsun ki onlarla ilişkilerini, buluşacağınız gün için bütün haftanı yeniden planlayan, hatta başka şehirde buluşsanız bile seyahat masraflarını önemsemeden hemen yanlarına koşan birisin diyelim. Ama eşin sırf arkadaşlarına vakit geçirmek için hayatında neleri göze alabileceğini bir türlü anlamıyor. Garip geliyor ona sırf arkadaşlarına buluşmak için bu kadar zahmete, bu kadar seyahat masrafına girişmen mesela. Nelson'ın yaşadığı da tam bu aslında. Eşi bir türlü tam olarak anlamıyor arkadaşları ile kurduğu ilişkinin onun için önemini.

Zaman zaman tartışıyorlar hatta bu yüzden. En sonunda Nelson eşiyle hayatlarına bir benzerlik kurmayı deniyor. Sen, annen, baban, kardeşlerin hakkında neler hissediyorsan, onlar için neleri göze alıyorsan, arkadaşlarım da benim için o anlama geliyor gibi bir cümle eşinin onu anlamasına yol açıyor. Mesela ben İlhan'a yani eşime senin için balık tutmak ne anlama geliyorsa, benim için de podcast kaydetmek veya yazı yazmak o anlama geliyor diyebilirim. Şöyle ki İlhan,

Çok seviyor balık tutmayı ve saatlerce balık tutar yazını çıkar. Kendi başına balık peşinde saatler geçirir. Ben de mesela bunu çok anlayamam. Çok doğal olarak. Çünkü ben asla bir canlıyı zaten bile isteye öldüremem. Yiyecek olsam bile asla ona zarar veremem. Can çekişirken görürsem fenalaşıyorum zaten.

Ve ayrıca bir şartım var, eğer bir balık tutulduysa son kalan tanesine kadar yenecek. En azından canına kıyıldıysa bu boşuna olmamalı diyorum. İşte onun bu tutkusu neyse benim için de bir şeyler üretmek, bir şeyler hazırlamak, bir şeyler konuşmak, anlatmak, öğrenmek o kadar değerli. O yüzden mesela ben podcast kaydetmenin önemini ona anlatmam gerektiğinde veya gerekirse aynen bu örneği kurabilirim. Bu da benim hayatımdan bir örnek olmuş olur yani. Onun için o nasıl bir tutku ve nasıl önemliyse ve nasıl öncelikleri arasında geliyorsa benim için de podcast üretmek, kitap yazmak o anlamı geliyor. İkimizin de tutkuları farklı ama ikimizin de bir tutkusu olduğu için ortak noktada buluşabiliriz. Ayrı şeyleri sevsek de en azından tutkumuzun boyutunu anlayabiliriz bu konuda.

Ve işte böyle hepimiz anlaşılmadığımızı hissettiğimiz zamanlarda ki bu partnerimizle olabilir, bir arkadaşımızla olabilir, ailemizle olabilir. Seni anlamasını istediğin her kimse onun hayatından benzer bir temayı bulmayı ve bu benzerlik üzerinden anlatmayı deneyebilirsin. Beni tam olarak nasıl bir yerden anlatsam anlar diye sorabilirsin kendine. Çünkü anlamak ve anlaşılmak bir benzerlik gerektirse de aynılığı gerektirmez. Freud'un dediği gibi benzetmeler ve analojiler hiçbir şeyi çözmez belki. Ama insanın kendini daha fazla evinde hissetmesini sağlayabilirler.

İkinci olarak bir başka dikkat etmen gereken şey, iletişimin yalnızca dilden ibaret olmadığı. Evet, kelimeler donuktur ve uyuşuktur dedik. Gerçekten nasıl hissettiğimizi, neler düşündüğümüzü tam anlamıyla yansıtamazlar. Ama iletişim de zaten yalnızca dilden ve kelimelerden oluşmaz.

Dil aramızda anlaşmayı sağlayan doğal bir araç tabii ki ama iletişim çok boyutlu bir şey. Konunun bağlamı, vücut dili, jest, mimik, ses tonu, dokunma gibi sözde olmayan unsurlar da çok önemli. Hatta çoğu zaman dile getirdiğimiz şeylerin gerçek anlamını, şiddetini ve yoğunluğunu bu sözde olmayan unsurlar gösteriyor. Üzgün bir ses tonuyla yani omuzlarının düşük bir şekilde hayal kırıklığına uğradım demekle sinirli bir ses tonuyla bunu söylemek aslında birbirlerinden çok farklı şeyler anlatan iki ayrı durum. Bu yüzden birini anlamaya çalıştığında veya anlaşılmaya çalıştığında sözsel olmayan bu boyutlara da dikkat etmen gerek. Ne anlatıyorum diye düşünme yalnızca. Nasıl anlatıyorsun? Vücut dilini nasıl kullanıyorsun? Ses tonu mesela karşındakini savunmaya yetiyor olabilir mi?

Son önerim ise şu, hiçbir çaba göstermeyip, arkana yaslanıp anlaşılmayı beklemek yerine bunun için çaba harcamalısın. Bunu birkaç açıdan söylüyorum. İlki, ihtiyaçlarını, isteklerini, arzularını, korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karşındakinin senin zihnini okuyarak anlamasını beklememelisin. Uygun bir ortamda, uygun bir ruh halinde ve zamanda bunları anlatmak senin görevin her şeyden önce.

Eğer anlamasını istiyorsan anlatmalısın. Sen paylaşmadığın sürece karşındakinin de anlamasını bekleyemezsin. Çaba harcamanın ikinci tarafı ise şu. Anlaşılabilmek için önce anlamayı öğrenmelisin.

kendini, başkalarını ve dünyayı anlamalısın. Çünkü sen kendini anlamadığında anlatmakta da güçlük çekersin, anlaşılmakta da. Başkalarını ve dünyayı anlamadığındaysa sen kendini doğru anlatsan bile onların senin neden anlamadıklarını anlayamazsın. Ve sürekli aynı çıkmaz yolda duvara çarpıp durabilirsin. Bu yüzden anlaşılmanın yolu başkalarının bizi anlamasını beklemek değil, kendimizi ve başkalarını anlamak için aktif olarak çalışmaktan geçer.

Peki, o zaman bölümün sonuna gelirken sana sormak istediğim soru şu. Sen hayatında neyin anlaşılmadığını düşünüyorsun? Sevgiline, dostuna, eşine, annene, babana anlayamadığı neyi anlatmak isterdin? Ve bunun için önce onları anlamaya çabaladın mı hiç? Bunları bir düşünürsün umarım. Bir sonraki patikada beraber yürüyene dek anlamak için emek vermeyi seçtiğim bir dünyada anlaşıldığını hissettiğin insanlarla çevrili bir hayat dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)