Podcast

31 - Değersizlik İnancı: Öz-değerimi nasıl geri kazanırım?

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hepimizin hayatında değerimizi sorguladığımız, öz saygımızı yeniden inşa etmeye çalıştığımız zamanlar olmuştur. Bu bölümün konusu değersizlik inancı ve eşlikçi duygularını anlamak, kabul etmek ve aşmak. Değersizlik inancının kökenlerini, yaşamımızı nasıl etkilediğini, onu aşıp temelleri sağlam bir özsaygı ve özdeğer anlayışı nasıl inşa edebileceğimizi anlatıyorum.

Konular:


(03:10) İnsan Eksik Doğar

(06:45) Değersizlik Duygusu, Eksiklikten Farklıdır

(07:28) Değersizlik Duygusu Neden Olur?

(12:20) Öz-Değer Nedir?

(17:00) Öz-Değer, Özgüven ve Rekabetçi Kültür

(18:50) İçsel Değer vs. Dışsal Değer

(19:50) Yüksek Öz Değer Nasıl Belirlenir? Nasıl Kazanılır?

(27:56) Sen Değersizlik Duygusunu En Son Ne Zaman Hissettin?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.650 kelime · ~18 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba, bugün önemli bir konuyu ele alacağım. İster çağın ruhu de, ister insan yaratılışı, insanın varoluş sancısı, değersizlik duygusu, hatta inancı diyeceğim ben buna. Şimdi her zamankinden çok daha yaygın. Önümüze konulan idealler, idoller, ulaşmamız gereken hedeflerle sürekli kıyas içindeyiz. Öyle bir çağda yaşıyoruz çünkü. Bazılarımız her an hissediyor bunu, yani kronik bir şekilde, tüm varoluşuyla. Bazılarımız da başarısız olduğunu düşündüğünde, reddedildiğinde daha anlık, akut olarak çıkıyor ortaya bu durum. Değişmeyen bir gerçek var ki, sen bir arada böyle hissediyorsan, değersiz olduğunu düşünüyorsan, yalnız değilsin. Ve bu konuda utanmana, endişeye kapılmana da gerek yok. Hepimiz, her birimiz insan olarak değerimizi sürekli olarak yeniden gözden geçirip duruyoruz. Başkalarıyla ilişkilerimizde başkalarının gözünden kim olduğumuzu belirlemeye çalışıyoruz aslında.

Değersizlik inancı yer yer birçok insanın canını yakan çarpık bir inanç ve aslında onunla mücadele etmek de mümkün. Eğer hayatında zaten genelleşmiş bir değersizlik inancın kabulüm varsa, bu artık yerlişik, sorgulamadan kabul edilen bir düşüncedir zihninde. O yüzden söylediklerimi duyduğumda ilk tepki olarak sadece var olarak bile değerli olduğuna inanmam çok da mümkün olmayabilir. Çünkü çocukluğundan beri yaşadığın tecrübeler sayesinde önemsiz, varlığının hiçbir değeri olmayan, işe yaramayan biri olduğun fikri zihnine yerleşmiş durumda olabilir. Ama gerçek şu ki, her şeyden önce senin değerin ne başarıların ne de başarısızlıklarınla ilgili. Kişi olarak, içsel bir değerin var. Yalnızca sen olduğun için, bu yeryüzünde var olduğun için yani.

Transkriptin tamamını oku

Bu söylediklerime inanmayabilirsin dedim ama işin özünde ben değersizlik inancından kurtulmayı kendimize yalan söylemekten çok kendimize gerçekçi bir gözle bakmak olarak tanımıyorum. Bu bölümde de özellikle değersizlik duygusu, duygu diyorum çünkü aslında dilimize çok yerleşmiş ama ben demin dediğim gibi daha çok bir inanç olduğuna inanıyorum buna. Ama aynı zamanda yanında eşlikçi duygularda olduğu için zaman zaman değersizlik duygusu, zaman zaman değersizlik inancı diyeceğim ben buna. Şimdi öncelikle değersizlik inancının ne olduğunu, kökenlerini, nelerden kaynaklandığını, hayatımıza nasıl olumsuz etkiler bıraktığını, sonrasında da öz saygımızı, öz değerimizi sağlıklı bir zemine nasıl oturtabileceğimizi anlatmak istiyorum. Ama değersizlik duygusuna girmeden önce meselenin temeline inip felsefi ve biyolojik boyutlarını anlamamız faydalı olabilir diye düşünüyorum.

Bu da doğadaki diğer canlarla karşılaştırıldığımızda insan yavrusunun eksik doğması ve desteğe ihtiyaç duymasına kadar uzanan bir mesele aslında. Bu konuyu Engin Geç'ten hep sık sık referans verdiğim, çok sevdiğim İnsan Olmak kitabında çok güzel anlatır. insanın diğer hayvan türlerine doğaya karşı zayıf bir varlık olduğunu söyler ve bu sebeple de her birimizin varoluşunda eksiklik duygusu vardır. Çünkü hayatın en başında, daha çocukken bu kendi kendine yetinmeme durumu yüzünden yaşamına normal bir çaresizlik içinde başlar insan. Tüm o güçlü yetişkinlerin arasında güçsüz bir varlıktır o. Bu düşünceyle hayatı boyunca onu hükmeden insanlar ve doğal güçler üzerinde gücünü kanıtlanmaya, üstünlüğünü kurmaya çalışır.

Hatta bununla da yetinmez ve kusursuz bir varlık olmaya çalışır, diye anlatır Engin Hoca bu durumu. Gerçekten doğadaki hayvanları ve yavrularını düşün mesela. İnsan yavrusu diğerlerine göre prematür doğuyor ve yıllar boyunca da bakıma muhtaç yaşıyoruz. Diğer canlıların yavruları hemen kendi ayakları üzerinde dururlar. Kuşları düşün.

Kısa bir süre sonra uçmayı öğreniyorlar. Bağımsızlıklarını kazanıyorlar hemen. Avlanıyorlar ya da kendi yiyeceklerini kendileri bulmaya başlıyorlar. Ya da bir kedi yavrusu aynı şekilde. Doğduktan birkaç gün sonra yürüyebiliyor. Ama biz insanlar öyle değiliz. Doğumumuzdan sonra uzun yıllar boyunca ebeveynlerimize, onların desteğine bağımlı yaşıyoruz.

Mesela bu destek olmazsa hayatta kalamıyoruz bile. Çoğu bebek doğduktan sonra neredeyse bir yıl boyunca yürüyemez mesela. Benim çocuklarım farklı aylarda büyüdü ama aşağı yukarı hep aynıydı yani. Yaklaşık 10 aylık inatıyor bir insan bebeği, yavrusu ilk adımlarına. İşte bu güçsüzlüğümüz aslında varoluşsal olarak bir eksikliği anlatır bize. Anneye muhtacızdır bir kere. O yoksa biz de yokuzdur. Yani şöyle aslında bu, biz başkalarıyla ilişkilerimizde tam oluruz. İnsanlar yoksa, başkaları yoksa var olamayız.

Hatta bebeklik döneminde annenin gözünde görürüz kendimizi ve öyle tanımlarız. Yani varlığımızdan öyle emin oluruz. Çok ilginçtir bu gerçekten. O yüzden hayatta sonrasında da başkaları tarafından görülmemek, yok sayılmak bizim için ölümle eşdeğerdir. Böyle durumlarda derin bir değersizlik inancı kaplar içimize. Ve işte bu kimlik inşirahımızın oluştuğu ilk ilişkimizden sonra yani annemizle oluşan bu ilk ilişkiden sonra

hayatımız boyunca bu eksiklik duygusu yakamızı bir türlü bırakmaz. Bunu aşk bölümünde anlatmıştım, o arzu dediğimiz şey. Ki arzuyla kastettiğim yalnızca romantik veya cinsel bir şey değil. Herhangi bir şey duyulan arzudan bahsediyorum. Bir kariyer olabilir, bir işe, eşyaya ya da üretmeye duyduğumuz arzu da olabilir bu. Arzu dediğimiz şey aslında bu eksiklik hissinden doğar.

Bu açıdan baktığımızda eksiklik duygusuna dair olumlu bir çıkarım da yapabiliriz aslında. Yani eksiklik duygusu biz insanları harekete geçirir ve hem birey olarak hem de tür olarak gelişmemizi ve ilerlememizi sağlar. Durağan olmak, sürekli aynı rutin davranışları sergilemek yerine yeni şeyler aramamıza neden olur. Yani aslında eksiklik duygusu iyi şeylere yol açabilir diyebilirim. Zaten Engin Geçen de meseleyi böyle yorumluyor kitabında. Şöyle yazıyor.

Doğadaki tüm varlıklar eksi bir durumdan artı bir duruma geçmek için sürekli çaba içindedirler. İnsandaki eksiklik duygusu da bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi için gerekli bir dürtüdür. Eksikliğin fark edilmesi insanı güdüler ve eyleme geçirir. Ama burada bir ayrım yapmamız gerekiyor. Yani denklem şöyle, eksiklik duygusu eşit değildir ki değersizlik duygusu.

İnsanın varoluşsal olarak eksik olduğunu farketmesiyle değersizlik ilacı gelişmesi, değersizlikle bağlantılı duygular hissetmesi birbirinden farklı şeyler. Bu ayrım önemli. Çünkü varoluşsal olarak eksik olduğumuzu kabul etsek bile bununla barışık olabiliriz. Bunun insanın genel varoluş durumu olduğunu kabul etmek zaten herkesin eksik olduğunu kabul etmek demek.

Bu da hissettiğim eksiklik duygusunun bana özel olmadığını anlatır aslında bana. Ve tam tersi, herkesin eksik olduğunu kabul ettiğimde bu eksikliklerimle de değerli olabildiğimin farkına varabilirim. Ama değersiz olduğumu düşünüyorsam bu durum ilkinden farklı. Çünkü değersizlik düşüncesi diğer insanlarla kıyas üzerinden besleniyor. Kendi hayatımı başkalarınınkiyle kıyaslayıp, kendimi işe yaramaz, sevgiyi ve saygıyı hak etmeyen biri olarak görürüm burada. Bu yüzden de işte eksikliği ortak insanlık, yani tüm insanlığın ortak durumu olarak ele alabilsem de değersizlik duygusu yalnızca beni hedef alır. Ben diğerlerine göre daha değersizimdir.

Ve sürekli olarak değersizlik inancıyla yaşamak zordur. Bu düşüncenin nelere neden olduğunu az çok tahmin edebilirsin aslında. Profesyonel ya da akademik hayatımda, okulda veya işte belli görev ve sorumluluklardan kaçabilirim bu inanç yüzünden. Çünkü kendime karşı inancım zayıf var. Bazı şeyleri elde edemeyeceğimi ya da hak etmediğimi düşünebilirim.

Bu da çoğu zaman daha az çabalamama neden olur. Bir yerden sonra değersizlik duygusu kendini gerçekleştiren kainata dönüşür hatta. Değersiz olduğumu düşündüğüm, öyle hissettiğim için daha az çabalarım ve daha az çabaladıkça da kendimi daha çok eleştirir, daha çok değersizlik düşüncelerine saplanırım. Profesyonel hayat dışında da tabii hayatımızı sürekli olarak etkiler bu olgu. Özellikle de kişisel ilişkilerimizi çok etkiler. Mesela değersizlik inancı herhangi bir eleştiri kaldıramamama ya da birisi beni onaylamadığında, reddettiğinde ruhsal bir kriz yaşamamama neden olabilir.

Sırf bu krizden kaçmak ve bu olumsuz duyguları yaşamamak adına başkalarını memnun etmeye çabalayabilirim. Bunun için de kendi istek arzularımdan vazgeçebilirim. Takdir almak için her şeyi yapan, kendinden vazgeçen bir insana dönüşebilirim yani. Çünkü kendimi değersiz görüyorsam takdir almak dönemsel olarak bana kendimi iyi hissettirebilir. Çünkü benim özümde değersiz olduğumun farkında olmadıklarına inanırım o zaman.

Yani kendi inancım ne kadar takdir görürsem göreyim, sırf buna bağlı olarak değişmez aslında. Sadece insanların değerli olduğumu sandıklarını düşünürüm o kadar. İçimde hala bu yıkıcı hisler yaşarım. Yani şöyle düşün, takdir aldıkça bu alkışa, ilgiye doymam. Hep daha fazlasını isterim. Yani sonunda tamam yani, inandım, ben değerliyim demem. O takdiri sürekli görmek isterim.

Narsistik kişilik bozukluğunda da olan tam olarak budur aslında. Yani yoğun bir takdir edilme ihtiyacı vardır orada. Ama özünde kendinin bile farkında olmadığı hisler, düşünceler, değersizlik, öz saygı düşüklüğü, acımasızlık vardır kendine karşı. Bunu da o büyüklenmeci tavrıyla, yarattığı personasına olan hayranlığıyla kapamaya çalışır.

Bunun dışında patolojik bir kişilik bozukluğu olmayan durumlarda da yani narsistik kişilik bozukluğu gibi bir bozukluğun olmadığı durumlarda da yine benzer tavırlar vardır tabii. Mesela tüm bunlara ek olarak utanç, suçluluk gibi duygular da değersizlik inancının eşlikçileridir. Bu yüzden sosyal hayatta, sosyal ortamlarda utangaçlık ve çekingenlik de beraberinde gelir. Bu da sosyal olarak kendimi yalıtmama, temastan, yakınlıktan kaçınmama neden olabilir.

Aynı zamanda çağın problemi olan mükemmelliyetçiliği de tetikler bu inanç. Mükemmelliyetçilik başarı odaklı veya onay odaklı özdeğeri kapsar, yani koşulludur. Başarılıysam, onay alıyorsam değerliyim diye düşünebilirim ve kendimi yıkıcı bir şekilde tamamen bunaldı diyebilirim. Amerikalı profesör-yazar Brenna Brown konuyu çok güzel özetler. Çok severim. Daha önce de bahsetmiştim. Oprah'nın podcastine misafir olduğu bir bölüm vardı. Onu dinlemeni çok tavsiye ederim. Oprah's Super Soul diye bir seri bu. Ve konudan bağımsız olarak orada eski Amerikan Başkanı Theodore Roosevelt'ın bir The Man in the Arena diye konuşmasını yorumlar.

Bence harika bir bölümdü ama o ayrı bir konu. Şimdi konuya dönersem Breonna Brown mükemmelli yetçilikten de bahseder ve çok güzel özetler konuyu. Mükemmelli yetçilik aslında elimizden gelenin en iyisini yapma çabasıyla aynı şey değil. Bu durum böyle basit bir başarılı olma isteğinden, kişisel gelişime önem vermekten çok farklı bir şey aslında.

Mükemmelliyetçiliğin ardında mükemmel yaşarsak, mükemmel görünürsek, mükemmel davranırsak suçlamanın, yargılamanın, utancın acısını en aza indirebileceğimize veya bunlardan kaşınabileceğimize olan çarpık inanç atar aslında. Yani mükemmelliyetçilik de bir anlamda bu acılara karşı bir kalkan, yani savunma mekanizması. ve mükemmelliği, iççilik aslında bizi koruyacağını düşünerek üzerimize taşıdığımız çok ağır bir kalkan. Ve işte tam da bu ağırlık bizi kaçmaktan alıkoyan, hareket etmemizi engelleyen şeyin ta kendisi. Şimdi, değersizlik inancının nelere sebep olabileceğini anlattım az çok. Ama gelelim asıl önemli konuya. Sen de hayatının belli dönemlerinde veya mütemadiyen değersizlik duygusunu, işte buna karşı sarsılmaz bir inancı içinde taşıyorsan,

Şimdiye kadar saydıklarımdan birini veya birkaçını deneyimliyorsan yapman gereken şey aslında kendine ayakları yere sağlam basan bir özdeğer inşa etmek. Kulağa korkutucu geliyor olabilir ama gelmesin. Çünkü evet yani zaman lazım, emek lazım bunun için ama o kadar zor, o kadar imkansız bir şeyden bahsetmiyorum. Şimdi zaten özdeğer kavramını açıkladıktan sonra neden zor olmadığını da anlayacaksın bunun.

özdeğeri yeterince iyi olup olmadığını, kendi değerini belirleyebilme yeteneği olarak da düşünebilirsin. Yani kendine olan inancın, kendini kabul etme yeteneğiyle ilgili bir olgu bu. Her ne kadar özgüvenle yakın ve bağlantılı bir şey olsa da ve hatta günlük hayatta aynı anlamlarda kullanılsa da aslında aynı şeyler değiller bunlar. Aralarında bir takım nüanslar var özdeğer ve özgüvenin.

İlk olarak özgüven mesela yaptıklarına ve yapabileceklerine olan inancınla ilgili. Kendin hakkındaki düşüncelerini, hissettiklerini, inandığı şeyler özgüvenini de belirliyor. Bu da çoğu zaman eylemlerine ve hayatında ne yaptığın ve yaptıklarını değerli bulup bulmadığınla ilgili olur genellikle. Ama özgüven zaman zaman dışarıdan görünüşüne dair algılarından da beslenebilir. Yani özgüveni daha çok dışsal eylemlerimiz belirler.

Özdeğer ise anlaması çok daha basit bir kavram ve onu özgüvene göre çok daha içsel bir mekanizma üzerinden tanımlayabiliriz. Özgüven için kendimiz hakkında ne düşündüğümüz, hissettiğimiz ve inandığımızla ilgilidir demiştim. Özdeğer ise hayatımda ne yapıyor olursam olayım, nasıl görünüyor olursam olayım, ben bunların hepsinden daha büyüğüm diyebilmek. Yani özdeğer ne yaptığımla ilgili değil, kim olduğumla ilgili bir kavram.

Her şeye rağmen değerli olduğumu, sevilebilir olduğumu, bu yaşam için gerekli olduğumu derinden bilebilmek demek aslında. Bu yüzden de kim olursam olayım, ne yaparsam yapayım kendimi kabul edebilmekle ilgilidir özdeğer. Peki, değersizlik duygusal neler neden olur? Kısaca buna biraz değineyim istiyorum.

Bazen düşük özler çocukluk yaşantısıyla ilgilidir. Mesela çocukluk dönemimde ebeveynlerimle ilişkin bana ne yeterince iyi olmadığımı, koşulsuz sevilmediğimi ya da sevilmeyi hak etmem gerektiğini düşündürürse, ki bu birçoğumuzun çocukluğunda var bence koşullu sevgi, işte bunu yersen seni severim, bu sınavı iyi geçirirsen seni alkışlarım, o zaman küserim işte bunu yapmazsan gibi şeyler. Bunlar hep bir koşullu sevilme durumu oluyor. Ve kültürümüzde de böyle bir şey olduğu için hepimizde bu yeterince iyi olmama inancı gelişebiliyor. Ve bu olduğunda da ne oluyor? Büyüdüğümde değersizlik duygularıyla mücadele etmek zorunda kalıyorum. Sevgiyi ve saygıyı hak etmem için sürekli çabalamam, bir şeyler başarmam işte daha çekici görünmem gerektiğini düşünebilirim.

Kendim için koyduğum bu ışıklar çok yüksek olduğu için de sürekli bu ışıkları aşmaya çalışırken gerçekten yorulabilirim ve yetersiz hissedebilirim. Zaten tam da bu yüzden ebeveynlere, çocuklarınıza koşulsuz sevgi verin denir. Çünkü sağlıklı bir özdeğer algısı en çok çocukluk döneminde alınan koşulsuz sevgiden beslenir. Bunun dışında daha önce reddedilmiş olmakla değersizlik duygusuna neden olabilir.

Mesela platonik aşkıma karşılık verilmediğinde bunu demek ki sevilmeyi hak etmiyorum şeklinde yorumlayabilirim. Özellikle o gençlik döneminde çok olur bu ergenlikte. Ve bu tabii ki hatalı ve sorumlu bir çıkarım, çarpık bir şey. Ama platonik olarak aşık olmuşsan eğer bu çıkarımın ne anlama geldiğinde az çok anlayabilirsin sanırım.

yaralayıcı, zarar veren bir ilişkide de öz değer algımı sarsılabilir. Hatta Eyvah Hayatımda Bir Narsist Var bölümünde bahsetmiştim bundan. Çok yıkıcı insanlar oldukları için, yani eşlerinin, partnerlerinin tüm öz değerini, öz saygısını yıkabildikleri için narsistler kendimize dair inançlarımızı değiştirebilirler. Sana mesela kendini bir hiçmişsin gibi hissettirebilecekleri için onlarla bir ilişki içinde bulunmak özdeğer algının açısından baya risklidir. Yani çok özgüvenli bir şekilde bile girsen o ilişkiye bir bakarsın sonuna doğru kim olduğunu unutmuşsundur. Böyle de bir durum var. Narsist biri onunla ilişki içinde bulunan kişi de travmalar yaratabilir. Veya işte travma geçmişi olan biri ise özdeğer algılarını da zedeleyebilir.

Tabi şimdi burada anlattıklarımın hepsi yani tüm bunlar bireysel, kişiye özel faktörler. Yani ille iki artı iki dört gibi bir formül veremem burada. Zaten psikolojide hiçbir şeyde bu kadar net ve keskin formüller vermemek gerekiyor bence. Çocukluk yaşantının sana özgü ya da ilişki geçmişini de öyle. Ama bilmem fark ediyor musun yani günümüzde özdeğer sorunu ve değersizlik duygusu giderek daha toplumsal bir sorun hale gelmeye başladı. Bunu düşününce de ben hani bu kadar insanın çocukluk travması veya ilişki travması olamaz herhalde diyorum kendime. Peki o zaman mesela buradaki sorun ne?

Açıkçası ben bunu toplumun fazlaca özgüven odaklı bir topluma dönüşmesine bağlıyorum. Yani başta biraz bu durumdan bahsetmiştim bölüme giriş yaparken. Hazır şimdi özdeğer ve özgüven ayrımını da yapmışken bu konudan biraz detaylı bahsedeyim. Bence günümüz topluma fazla özgüven odaklı dediğim gibi. Bununla birlikte de bayağı rekabetçi bir toplumun içindeyiz şu an ve yüksek özgüvene bu denle odaklı bir toplumda yaşamakta öz değerimizi, içsel değerlerimize dikkat ederek belirlemek yerine başkalarıyla karşılaştırarak ölçmeye yetiyor çoğumuzu. Çünkü rekabetçi bir kültürde yaşıyoruz ve bu rekabetçi kültür bize kendimizi iyi hissetmemiz için özel ve ortalamanın üzerinde olmamız gerektiğini söylüyor.

Sanki insanların değerleri Instagram'daki takipçi sayısı veya like sayısıyla ölçülüyor gibi algılıyoruz mesela. Ya da başkalarının hayatlarını ne kadar harika yaşadığını görüp kendimizi değersiz hissedebiliyoruz. Öz değere dair buradaki sorunu sanırım sen de görüyorsundur. Hepimiz aynı anda ortalamanın üzerinde olamayız. Yani mümkün değil bu. Ve öz değerimizi kendimizi sürekli başkalarıyla karşılaştırarak belirlemeye çalışmak

sürekli kaybetmek zorunda olduğumuz bir savaşa girmek gibi aslında. Çünkü öyle veya böyle her zaman bizden daha çekici, daha başarılı, daha akıllı biri olacak. Ve kendi değerimizi sürekli başkalarıyla karşılaştırarak ölçmeye çalıştığımızda sevilmeye layık olup olmadığımız konusunda şüpheye düşme ihtimalimiz artacak böylelikle. Zaten günümüzde yapılan akademik çalışmalar da yani birçok çalışma öz değerimizi dış etkenlere dayandırmanın aslında ruh sağlığımız için zararlı olduğunu gösteriyor.

Mesela Michigan Üniversitesi'nde bu konuyla ilgili bir araştırma yapılmış ve öğrencilerin öz değerlerini içsel veya dışsal kaynaklara dayanarak belirlediklerinde ne kadar iyi hissettikleri incelenmiş. Burada öz değerlerini akademik performans, dış görünüş veya başkalarının onayını almak gibi dışsal faktörlere dayandıran öğrencileri daha fazla stres, öfke ve ilişki çatışmalarına maruz kaldığı görülmüş. Ayrıca bu öğrenciler stresten kaçmak amacıyla daha yüksek düzeyde alkol ve uyuşturucu kullanmaya başlamışlar. Yani daha çok kullanmışlar. Ama aynı çalışmada öz değerlerini içsel kaynaklara dayandıran öğrenciler için sonuçlar ilginin tam tersi. Hatta öyle ki bu öğrencilerin sadece kendilerini iyi hissettikleri değil, aynı zamanda daha yüksek akademik başarıya da sahip oldukları gözlemlenmiş.

Muhtemelen şu anda peki bu değersizlik inancını aşıp nasıl yüksek bir özdeğer inşa edebilirim diye soruyor olabilirsin. Bunun içinde birkaç düşünme yöntemi ve egzersiz paylaşabilirim seninle. İlkine gelirsek, özdeğer oluşturmanın ilk adımı kendimizi başkalarıyla karşılaştırmayı ve her hareketimizi değerlendirmeyi bırakmaktan geçiyor. Başka bir deyişle eleştirel iç sesimize karşı meydan okumak diyebiliriz. Bu eleştirel iç sesi biliyorsun çünkü hepimizin içinde var bu.

Hani yeterince iyi değilsin, sevilmeyi hak etmiyorsun, değerli değilsin gibi şeyler söyler durmadan. Kendimize karşı yıkıcı düşüncelerle bizi sürekli rastlayan o sesi hepimiz tanırız. Hani çizgi filmlerde bir omuza melek, bir omuza şeytan otururdu böyle farklı farklı şeyler söylerlerdi ya. Özellikle Tom ve Jerry de olurdu çocukken izlerken. Hani biri şunu yap tamam derdi böyle kötü bir şey için, biri çok daha olumlu yaklaşır her şeyin melek olduğundan.

Ama bu sesi ben o sol omuzdaki zalim, kötü şeytana benzetiyorum işte. Elimden geleni en iyisini yapsam bile sürekli yetersiz olduğumu, daha iyisini yapmam gerektiğini söyleyen bir ses bu. Aslında çocukluk deneyimlerimizden, erken yaşta maruz kaldığımız eleştirel tutumlardan bize miras kalan bir şey. Ama işte biz de içimizdeki bu eleştirmene meydan okuyabiliriz. Yani bunu öylece kabullenmek zorunda değiliz.

ve kendimiz hakkında olumsuz bir bakış açısını benimsemek yerine kendimizi olduğumuz gibi görmeye başlayabiliriz. Bunun için önce bu sesi fark etmek ardından da ona karşı cevaplar vermek önemli. Aslında tam bundan hayatımı zorlaştıran düşüncelerden nasıl kurtulurum bölümünde bahsetmiştim. O bölümde paylaştığım egzersizler, düşünce stilleri içimizdeki bu sesle mücadele etmede bize yardımcı olabilir.

Çünkü aslında dikkatini incelersen bu eleştirel iç diyaloğunun aslında pek de öyle akılcı veya gerçekçi taleplerde bulunmadığını fark edeceksin. O zaman içindeki eleştirmenin ağzını açtığında onu bir anlığına duraklat. Kendine bu eleştirilerin ayaklarının yere basıp basmadığını, gerçek bir dayanağı olup olmadığını sor. Bu ses nazik mi mesela? Sana söylediği şey gerçekten bilmen gereken bir şey mi?

Eğer hepsine cevap hayırsa, ona karşı kendi cevaplarını vermen, yani kendi arzularını, duygularını ve özdeğerini bulman da çok faydalı olacak. Gelelim ikinci adıma. Bu da özdeğeri, gerçekten neyin belirlediğini sürekli kendimize hatırlatmaktan geçiyor. Her şeyden önce kendini başkalarıyla karşılaştırıp değersiz olduğunu düşünüyorsan eğer, değerini belirleyen şeylerin neler olmadığını hatırla.

Ne kadar kazandığın, iş yerindeki pozisyonun, dış görünüşün, sosyal medyada seni kaç kişinin takip ettiği... Bunların hiçbiri ne kadar değerli bir insan olduğunla ilgili değil. Bunları hatırla. Toplumumuz paraya, stüdyoya ya da popülerliğe ne kadar değer verirse versin, bunların hiçbiri aslında iç değerimizi belirlemez.

Hatta bir adım geriye çekilip daha geniş bir perspektiften bakarsan eğer, başkalarının değer verdiği ve uzun süreli ilişkiler kurduğu kişilerin ortak özelliklerini de görebilirsin. Nezaket, şefkat, empati yeteneği, başka insanlara saygı göstermeleri, etrafındakilere iyi davranmaları bunların hepsi çok önemli özellikler insanların kişiliğindeki. Ve bizi değerli yapan, sevilebilir olmamızı sağlayan şeyler tam da bu özellikler. Ne ne kadar popüler olduğumuz ne stüdyomuz ne başka bir şey. Hatta sık sık bahsettiğim antik Yunan filozofu Epikür kendi felsefesinde hayatta biz olduğumuz gibi kabul eden dostların önemini vurgular. Günün sonunda çok zengin ya da çok başarılı olma isteğinin altında özünde toplumda saygı görme, sevilme isteğinin yattığını söyler. Ve bizi koşulsuz seven, hangi şartlarda olursak olalım yanınıza olan dostlardan aynı tatmini alabileceğimizi söyler.

Günümüz koşullarında tabii ki bu tartışılır ve basit ihtiyaçlarımızın karşılandığı durumlardan bahsediyorum burada Pektepe. Çünkü epikür de yoksulluğun fiziksel acı getirebileceğini kabul eder. Yani açlığın, susuzluğun, üşümenin, hastalandığında kendine bakamamanın, dinlenememenin, fiziksel olarak kendini çok zorlamanın, hepsinin ayrı acıları vardır. Ama şöyle de bakmak lazım. Yani en basit düzende ihtiyaçlarımız karşılandığında çok arzuladığımız belli başka şeylerin saplantıların altında başka insançalı ihtiyaçlarının yattığı da doğru. Gelelim üçüncü maddeye.

Daha önce de defalarca kez dile getirdiğim öz şefkat pratikleri var burada. Bunlar kendine şefkat yani bir arkadaşına davrandığın gibi kendine de aynı nezaket ve merhametle davranma uygulamaları. Öz eleştiri yapmak yerine kendine ve deneyimlerine karşı açık, meraklı, kabullenici, sevgi dolu olmayı öğrenmek yani. Bu tabii sadece teoriyle olan bir şey değil, pratik de gerekiyor ve dediğim gibi biraz zaman alır.

Ama sonuçta her yolculuk bir adımla başlar diyorum. O yüzden o adımı atmak çok değerli. Ve bu uygulamayı da o üç adımda tamamlamak mümkün. 1. Mesela değersizsiz ettiğinde canın yanacak. Sen işte tam o zaman o acını fark et ve onu kabul et. Burada acı vardı kısaca. Onun farkında ol, ondan kaçma. 2. Acıya karşılık kendine nazik ve şefkatli ol.

Acı duyduğun için kendini yargılama. Çok insancıl bir his. Şefkatle yaklaş. Bir arkadaşın acı çekiyor olsan o nasıl şefkatle ilgi gösterirsin? Aynı şeyi kendin için de yap.

Üç, kusurlu olmanın insan deneyiminin bir parçası olduğunu ve hepimizin kusurlu olduğunu hatırla. Bu bana hep çok iyi gelir. Ne zaman kötü hissetsem, melankolik hissetsem, bir şeylere üzülsem, değersizlik hissi kaplasa içimi, aslında bunun ortak insanlık olduğunu, herkesin ortak durumu olduğunu hatırlatırım kendime ve o an çok iyi hissederim. Çünkü insan bazen böyle durumlarda kendini tek sanıyor, tek hissediyor. Rasyonel bir şekilde bilse bile bunun doğru olmadığını,

His olarak, hele ki değersizlikte bu çok yaşanır, bir tek ben böyleyim hissi kaplar insanın içine. Yani bunu kendine hatırlatmak. Herkes böyle hissediyor demek. Yani kötü bir his yaratıyorsa karşındaki sana bir şey dediğinde, senin dediğinde onu da yaratıyor. O da insan, o da seninle aynı duyguları yaşıyor aslında. Bunları bilmek gerçekten çok yardımcı oluyor bana. O yüzden bunu sık sık kendimize hatırlatmakta fayda var. Değersizliğe gelince de, yani çoğumuzun hayatında değersiz hissettiği dönemler oluyor.

Bunun birçok insanın yaşadığı ortak bir duygu olduğunu bilmen kendine karşı şefkatle yaklaşmana da yardımcı olur. Şimdi, sürdürülebilir bir yüksek özdeğer inşa edebilmek için dördüncüyü ve şimdi paylaşacağım son maddeye gelirsek. Şimdiye kadar söylediklerim daha çok düşünce egzersizleriydi. Şimdi ise hayatında varoluşsal bir değişim yaratmakla ilgili bir şey söyleyeceğim. Özdeğerini geliştirmenin en etkili yolu önemli olduğunu düşündüğün etkinliklerde yer alıp hayatına anlam katmak.

Bu çok önemli bir şey ama çok da atlanır aslında. Çok az kişi bunu uygulamayı seçer. Mesela başkalarına yardım etmek, insan hakları alanında mücadele etmek gibi etkinlikler özdeğer duygumuzu inanılmaz arttırır. Cömertlik, anlamlı bir amaç için mücadele hem fiziksel hem de zihinsel olarak bize iyi gelir. Zaten araştırmalar da bunu gösteriyor. Ama tabii hepimiz anlamı farklı yoldan bulabiliriz. Bu yüzden ille de hayırseverlik yapmak zorunda değilsin.

Sana kişisel olarak anlamlı gelen şeyleri, ilgi alanlarını düşünüp bu etkinliklere katılım sağlayabilirsin. Burada önemli olan şey, benliğinden daha büyük bir hedef bulmak. Ruhsal enerjini, kişisel çıkarlarının ve ilgi alanlarının ötesine geçen aşkın hedeflere yatırdığında, değersizlik duygusunun, bu inancın da ortadan kaybolduğunu göreceksin. Çünkü anlamlı ve bilden büyük bir amaca katkıda bulunmak, dünyadaki yerimize ve önemimize dair sağlam bir zemin hazırlar.

Peki, şimdi bölümün sonuna gelirken sana sormak istediğim soru şu. Sen değersizlik duygusunu en son ne zaman hissettin? Bu duyguya neden olan şeyi hatırlıyor musun? Mesela işinle ya da kariyerinle mi ilgiliydi? Yoksa birine karşı beslediğin duygularına karşılık mı alamadın? Bunları gözden geçirdikten sonra bu bölümde konuştuklarımız üzerinden bu konular hakkında neler yapabileceğini düşünebilirsin.

Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek yalnızca sen olduğun için değerli olduğunu bildiğin öz saygın, öz şefkatin yüksek günler dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)