
2.531 kelime · ~13 dk okuma
Selam flarsızlar. Bugün bir kaynak eklemesiyle başlayalım. Geçen bölümün girişinde bahsettiğimiz eşeğli üreme rekabeti hakkında kaynaklar bunlar. Bence harika bir konu bu arada.
Mesela dişi kara dul örümceklerinin çiftleşme sonrası bazen erkeği yediğini duymuşsunuzdur. Ben de saf saf insanlar için tehlikeli, onları dul bırakıyor diye böyle deniyor sanıyordum. Kocasını öldürene dul demişler. Neyse kocanın da rızası oluyor bazen.
O kadar abazalar yani. Daha doğrusu gelecekte başka bir dişi bulup çiftleşmek düşük bir ihtimalse, ormanda bir daha nerede rastlayacaksın, fırsatını bulmuşken yavrularına bu şekilde yatırım yapıyor. Ama işin ilginç yanı, bazı türlerde erkek farklı bir yol seçmiş, yenmemek için önce dişiyi geçici olarak felç eden bir zehir salgılıyor. İş bitince de kaçıp gidiyor.
İnsanlarda bu kadar dramatik stratejiler yok ama yine de bu etkilerden, bu dinamiklerden muaf değiller. Bunların üstünde bir yerde değiliz yani sırf sanat yapıyoruz, felsefete artışabiliyoruz diye. Uzman bir dinleyici de ilgilenenlere bir takım rahat okunan kitaplar önerdi. Ben okumadım onları ama yorumlarını okuduktan sonra hepsini listeme ekledim.
Açıklamalarda bulabilirsiniz. En azından bir tanesinin de Türkçesi mevcutmuş. Benim son bölüme hayvanlardan başlamamın sebebi, katılan herkesin zarar gördüğü yarışları örneklemektir. Dibe doğru yarış dediğimiz bu durumlarla günlük hayatta da sık sık karşılaşıyorduk.
Fakat piyasa dininin kutsal kitaplarına göre bu aslında bir hata değil, bir özellik. Çünkü piyasalarda sadece yarışmacılar yok, tüketiciler de var ve dibe doğru yarıştan faydalanıyorlar. Tamam güzel de piyasanın ötesinde de bir dünya var. Ortak kaynakların hunharca tüketimi uzun vadede herkes için kötü.
Rekabet edene de, bundan fayda sağlayana da Hatta olan bitenle hiç alakası olmayanlara da. Kritik nokta, problemin karakter bozukluğundan veya zeka eksikliğinden kaynaklanmadığını anlamaktı. Bilakis tüm senaryolarda herkesin ahlaklı ve akılcı davrandığı, kusursuz bir piyasa varsaymıştık. İşte bugün bu varsayımın temeline ineceğiz.
Tam olarak ne demek kusursuz piyasalar ve kusurluları nasıl oluyor? Eskiden sorardım bu ekonomistler tüm gün ne yapıyor diye. Sonra birkaçını takip ettim gün boyunca ve gerçeği öğrendim. Her sabah ofise geliyorlar, arkalarına yaslanıp düşünmeye başlıyorlar.
Abilerim, ablalarım şu elimde görmüş olduğunuz jilet bu fiyattaysa acaba ne kadar üretilir, ne kadar tüketilir? Bu üretim tüketim miktarlarını temsil eden iki tane nokta çiziyorlar duvara. Sonra fiyatı biraz değiştirip soruyu tekrarlıyorlar. İki nokta daha.
Böyle böyle bütün duvarı berbat ettikten sonra noktaları birleştirince çizgiler, eğriler ortaya çıkıyor. Mesai bitiyor, gece duvarlar temizleniyor, sabah yeni bir ürün, yeni fiyatlar, yeni eğriler. Kapalı kapıların ardında yaptıkları bu bütün gün. İnanmayan sorsun etrafındakilere.
Dikkat ettiyseniz hesaplarında fiyatı bağımsız bir değişken olarak kabul ediyorlar. Hayallerindeki şirketler o fiyata göre üretip tüketiyorlar ama fiyat onlara bağlı değil. O güzel eğrilerin, o kusursuz rekabetin ilk varsayımı kimsenin fiyat belirleme gücü olmamasıdır. Çok sayıda alıcı ve satıcı var, hepsi de ufak olduğu için piyasayı değiştiremiyorlar.
Piyasayı değiştiren tek şey Adam Smith'in görünmez elleri. Bu şartı yerine getiren çok piyasa var aslında. Gayrimenkul bir örnek olabilir. Ama ikinci varsayımımız birçoğunu diskalifiye edecek.
Herkes aşağı yukarı aynı malı satmalı. Yani herkes birbiriyle doğrudan rekabet halinde olmalı. Gayrimenkul öyle değil. Herkes bir şey satıyor da, kimi daire satıyor, kimi villa, kimi tarla, kimi ofis, her biri içinde de dünya kadar farklılık var.
En basitinden hepsinin konumu kendine has. O yüzden satıcılar tam olarak doğrudan rekabette değiller. Biz daha ziyade kavun karpuz gibi şeyler düşünelim. Bu üçüncü varsayıma da uygun.
Orada diyoruz ki piyasaya giriş ve çıkış kolay olmalı. Daha ucuzda daha çok karpuz üretmenin yolu varsa o boşluğu dolduracak yeni girişimler hemen oluşabilir. Verimsiz kalanlar da batıp yok olabilirler, yer açarlar. Bu varsayım dinamik bir piyasa sağlıyor.
Şimdi biraz da tüketicilere odaklanalım, karpuz severlere bakalım. Oradaki varsayım öncelikle herkesin her şeyin farkında olması. Kim neyi ne kadara satıyor biliyorlar. Kusursuz bilgi deniyor buna.
Bu bilgiyi de kullanıyorlar çünkü her yerden alışveriş yapabilirler. Ödeme ve taşıma masrafı yok. Herkesin piyasaya erişimi tam. Bu noktada karpuzu yere bırakıyoruz.
Bedavaya taşınacak şey değil. Belki yazılım gibi bir işe odaklanabiliriz. Fakat o da bir sonraki varsayıma takılacak. A etkisi olmamalı.
Yani sırf çok sayıda insan belli bir yerin müşterisi diye benim seçmim etkilenmemeli. Gerçek hayatta bu sıklıkla oluyor. Mesela çoğunluk evinde Windows işletim sistemi kullandığı için şirketler iş bilgisayarı olarak Mac almayabiliyorlar, Windows'u tercih ediyorlar veya tam tersi. Hele sosyal medya tam böyle.
Bugün Instagram'ın yaptığının aynısını yapan ama daha hızlı, daha estetik, daha reklamsız olan bir ürün çıkarsan ne olacak? Pek bir şey olmayacak. Belki vardır bile böyle ürünler. Instagram'ın sağladığı esas değer, diğer herkesin orada vakit geçirmesi.
O döngüyü kırmak zor. Burada zamanım varsa öğrencilerle ufak bir Facebook tartışması yapıyoruz. Diyorum ki A etkisi bu kadar kuvvetliyse Facebook neden popülerliğini kaybetti? Önce de soruyorum hanginiz hala Facebook kullanıyor diye.
Pek parmak kalkmıyor genelde. Sonra mı ters köşe yapıyorum. Facebook'un günlük aktif kullanıcı sayısını tahmin etmelerini istiyorum. Artık kimse kullanmıyor denilen şeyi günde 2 milyar insan kullanıyor.
Aylık aktif kullanıcı da 3 milyar. Tüm platformlar arasında halen açık ara birinci. Ha değişim olmuyor değil, oluyor ama çok uzun sürüyor ve fiyattan, kaliteden biraz bağımsız bir şekilde oluyor. Kusursuz piyasalarda ise böyle engeller yok.
Tüm kaynaklar, tüm müşteriler akışkan olmalı. Bir yerden diğerine kayabilmeli. Şu ana kadar ki tüm varsayımları karşılayan bir örnek var mı sizce? Finansal piyasalar diyen ödül olarak kendine bir çikolata alsın.
Hele hele dünyanın en büyük finansal piyasası diyen o çikolatanın üstüne Hindistan cevizi serpiştirsin. Döviz takaslarının yapıldığı uluslararası Forex piyasasından bahsediyorum. Sayısız oyuncu var ve her gün 7,5 trilyon dolarlık işlem dönüyormuş. O yüzden dev oyuncuların bile etkisi sınırlı.
Üstelik satılan ürün tıpa tıp aynı. Ahmet'in sattığı Euro'nun Mehmet'in sattığı Euro'dan farkı yok. Başkaları Ahmet'ten alıyor diye beni oraya iten bir etki de yok. Sadece fiyat bazında rekabet var.
Herkes de tüm fiyatları anında görebiliyor. Bütün şartları karşılıyor gibiyiz hakikaten. Henüz söylemediğim bir tanesi dışında. Herkes kendi refahını maksimize edecek şekilde davranmalı.
Yani herkes akılcı ve tutarlı olmalı. İşte burada patlıyoruz. İnsanın parçası olduğu hiçbir sistemde bu şartı yerine getiremeyiz. Tabii bahsettiğimiz şeyin bir model olduğunu, yani tahmin yapmayı kolaylaştıran bir araç olduğunu hatırlayalım.
Ekonomistler deli değiller. Her insan sürekli rasyoneldir demiyorlar. Biraz gerçekçi davranıp varsayımı gevşetmişler. Şöyle diyorlar.
Elbette herkes ara sıra irrasyonel davranabilir. Kimi fazla ucuza satar, kimi çok pahalıya alır. Ama toplamda bu etkiler önemsizdir. Çünkü birbirlerini dengelerler.
Hepimiz bir gemideysek ve bazılarımız ara sıra rastgele yönlere kürek çekiyorsa geminin rotası değişmeyecektir. Dümendeki kaptandan başka kimse yolumuza karışmıyormuş gibi harekete devam edecektir. Piyasalarda sanki herkes rasyonel davranıyormuş gibi devam edecek. O yüzden o şekilde modellememizde sorun yok.
İyi, hoş ama bu da kurtarmıyor. Çünkü bugün biliyoruz ki insanların irasyonelliği rastgele değil, sistematik. Yani çoğunluk aynı hataları aynı şekilde yapıyor, gemiyi aynı yöne çekip sonunda rotadan saptırıyor. Bugün biliyoruz diyorum da aslında bu sistematik etkiler en az 100 senedir biliniyordu.
Örneğin neoklasik ekonominin babalarından Irving Fisher 1920'lerde para ilüzyonu diye bir kavram ortaya atıyor. Zor bir şey değil. İnsanların gerçek değerler yerine nominal değerlerle düşündüğünü söylüyor. Çünkü bir şeyin geçen seneki fiyatı zihninden atamadığın bir referans noktası oluyor.
Sonraki fiyat yargılarını, aa bu pahalıymış, bu çok ucuzmuş, o tip yargılarını o noktaya göre dağıtıyorsun. Halbuki o fiyat bir ilüzyon. Asıl olan gerçek fiyatlar, asıl olan alım gücün. Biz tabi bunları Fisher'dan öğrenecek değiliz kimse, kusura bakmasın.
Adam bunları yazdığında altın standardı vardı, enflasyonda %15'ti. Bizse yiğidin harman, paranın pul olduğu yerden gelmişik. Her şeyi dolar bozunda düşünmeye alışığız ama biz bile bazen bu tuzağa düşüyoruz. Her şeyi hesaba katsak doların da değerinin düştüğünü unutuyoruz.
Ekonomistler bunları gözlemişler gözlemesine de iyice araştırıp modellerini eklememişler. Çünkü psikolojiye karşı alerjileri var. Bu alerji de anca 60'larda 70'lerde bitti. Para ilüzyonundan çok daha ilginç etkiler buldular.
Bilhara ayrıntıyla bakacağız. Şimdilik kusursuz rekabetin teorik bir model olduğunu anladık. Gerçekte böyle bir şey yok. Ona yakın piyasalar var, uzak olanlar var.
Peki en uzakta ne var? En kusurlu rekabet hangisi? Diğer uçta monopoli var. Monopolinin genelde istenmeyen bir şey olduğunu biliyorsunuz.
O konuda kafanızı çok ütülemeyeceğim. Ta 1800'lerin sonundan bu yana onları denetleyip yasaklayan düzenlemeler olduğunu görmüştük. İşin zevkli kısmı hakim anlayışa ters sorularda. Mesela sizce rekabeti geliştiren bir monopoli olabilir mi?
Yanlış duymadınız rekabet ve monopoli yan yanalar, omuz omuzalar. Böyle bir senaryo olabilir mi? Şimdi NBA Sosyalizmi serisini dinlemiş olanların kalp atışları biraz hızlanmıştır umarım. Onca şey dururken sadece beyzbol ligine monopoli imtiyazı tanındığını hayal meyal hatırlayacaksınız.
1920'lerde bu ligin sahipleri rakip ligden iyice sıkılmış, oradaki tüm takımları tek tek satın alıp kapatmışlar. Bir tek takım satılmadan kalmış, o cengaverler de antitröst davası açıyorlar ligi. Davada beyzbol ligi bir monopoli olduğunu reddetmiyor. Onun yerine yaşlı yargıçlara gayet nostaljik bir savunma sunuyor.
Diyor ki diğer ligler çok ticariler. Beyzbolun amatör ruhunu yok ediyorlar. Bu da Amerikan ruhunun yok olması demek. Onu sadece biz koruyabiliriz.
Bu ruhu bize teslim edin. İşin komik yanı, ki bundan daha önce bahsetmedim sanırım, dönem dönem davalılık oluyor bu lig ve her seferinde aynı savunmayı dönemin ruhuna uygun bir kılıfta tekrar sunuyorlar. Mesela 1950'lerde tam tersine ticarileşmiş olmalarını, para kazanıyor olmalarını ön plana çıkarıyorlar. Amerikan ruhu girişimciliktir, sırf biz çok başarılıyız diye, çok para kazanıyoruz diye bizi parçalamak isteyenler kıskanç komünistlerdir.
Tam zübük gibi tipler bunlar, tartışamazsın ki oturup. Diğer sporlara böyle bir ayrıcalık tanınmadı ama büyük balık küçüğü yuta yuta onlar da zamanla aynı kapıya çıktılar, pratikte monopoli gibi oldular. Güncel bir örnek olarak UFC var mesela, dünyadaki en popüler dövüş ligi. 2000'lerin başında hiç iş yapmayan bir markaydı bunlar.
Sadece 2 milyon dolara satılmışlardı. Bugün değeri 12 milyar dolar. O süreçte irili ufaklı tüm rakiplerini satın aldılar. Şimdi bir rakibi satın alınca dövüşçü kontratları da sana geçiyor.
Önceki dövüşlerin hakları da. Bunlar cin gibi o aldıkları eski içerikleri bedavaya yayınlıyorlar. Bu şekilde müşteri çekip markalarını popülerleştiriyorlar. Sonra onlara yeni maçlar satarak kazandıkları parayla başka rakipleri satın alıp daha çok dövüşçü, daha çok içerik sahibi oluyorlar.
Monopolistik bir döngü. Bu işi yasal olarak nasıl hallettiler bilmiyorum. Bir ara araştırmak isterim. Ama genel felsefi argüman, UFC'nin de ötesinde zaten bütün sporların kullandığı genel argüman, insanlar en iyi yetenekleri bir arada görmek isterler.
En iyilerin yarışmasını görmek isterler. Sporun sağladığı eğlence buna bağlı. Elit yetenek epey kısıtlı bir kaynak. Bu kaynak farklı liglere dağılırsa hiçbir lig yeterince ilginç olmaz, hepsi batar, o sporda profesyonel seviyede bir daha ayağa kalkamaz.
O yüzden sporda monopoli halka maksimum fayda sağlar. Önce bunu bir güzel tartıştırıyorum sınıfta. Her zamanki gibi doğru cevap şudur falan demiyorum ama düğümü çözmenin bir yolu var. O tarafa doğru ittiriyorum onları.
Aynı anda birkaç farklı rekabet yaşandığını anlamak. İlk seviyede farklı organizasyonlar arası rekabet var. Bu çoğu yerde artık kalmadı. Her sporun bir tane elite ligi var her ülkede.
Ama ne oldu? Oradaki rekabet uluslararası düzeye taşındı. Mesela Premier League ile La Liga arasında bir rekabet var dünyada. Hangisini izleyeceksin?
Hangisine bahis oynayacaksın? İkinci seviye rekabet aynı organizasyon içindeki girişimciler arasında, yani aynı lig içindeki takımlar arasında. Bu futbolda çok yüksek. En büyük takımların milyarlık borçlara battıklarını görmüştük, dibe doğru yarışın bir örneği olarak.
Amerikan ligleri ise kartel olduklarından iç rekabet çok az. Günün sonunda gelirlerini de, yeni yetenekleri de paylaşacaklar. Üçüncü bir tip rekabet işçi piyasasında yaşanıyor ve onun doğası da çok değişti. Bir yandan yetenek havuzu çok genişlediği için alt seviyede rekabet arttı ama bir yandan da üst seviyede rekabet azaldı.
Yani bir kez elit sporcular arasına girdin mi rahatlıyorsun çünkü o seviyede sendikalaşma var. Amerikan liglerinde sendikaların zorlamasıyla toplam gelirin yaklaşık yarısı oyunculara gidiyor ve oyuncular arasındaki dengeyi korumak için de tavan ücretler var. Hiç sendikalaşmamış, henüz sendikalaşma aşamasında olan liglerde ise işçi rekabeti kıran kırana. Mesela UFC'de dövüşçülerin kazancı toplam gelirin %20'si bile değil, %18'iymiş ve hiçbir garantileri yok.
Sakatlandıysan geçmiş olsun, zırnık alamazsın. Efendim yıllar boyunca yumruk yiye yiye beynin muhallebiye mi döndü? Valla umarım sağlık sigortan vardır kardeşim. Ha bu arada bize kazandırdığın servet için de teşekkür ederiz.
Son bir rekabet çeşidi de ürünün kendisi. Yani rekabet sporun kalite ölçütü bir nevi. Bu en subjektif konu tabii. Bir yandan bunun arttığını düşünebiliriz.
Dediğim gibi en iyi ligler dünyanın her yerinde yetenek avcılığı yapıp o yeteneğin belli yerlerde yoğunlaşmasını sağlıyorlar. Zaten nüfus da arttı. Yani yetenek avuzu zaten doğal olarak artıyor. Bir yandan da aynı yerlerde yoğunlaşan para yüzünden daha geleneksel, daha köklü yarışmalardaki rekabet kalitesi azalıyor.
Mesela dünyanın en iyi basketçileri milli takımlarına pek uğramıyorlar. Bir sürü şampiyonada yoklar. Hatta aynı şey lig içinde de geçerli. Kaan Kurall'la konuşmuştuk bunu.
Normal sezon maçlarında oynamıyor süperstarlar. Kendilerini playoff'lara saklıyorlar. Bu da ürünü kötüleştiriyor. Velhasıl bu dört rekabet boyutu birbirlerini etkiliyorlar.
Birinden kısınca diğeri artabiliyor. O yüzden monopoli rekabeti arttırabilir mi sorusunun cevabı karışık. Ama umarım en azından sorunun kendisinin anlamlı olduğuna ikna oldunuz. Monopoli olursa rekabet olmaz diye basitçe kestirip atmamayı anladınız.
Bu noktada iki ana rekabet modelini görmüş olduk. Bunlar arasındaki geçişi de bir örnekleyelim. Orada da ilginç şeyler olabiliyor. Geçenlerde arabamı emisyon testine sokmam gerekti.
İnternetten 2 dakika içinde yakın bir tarihe randevu aldım. Gittiğimde neredeyse hiç sıra beklemedim. Temiz, düzgün bir yer. İşimi hemen hallettiler.
Rüşvet falan da istemediler. Her şey olması gerektiği gibi oldu yani. Şaşırdım. Ben Orta Avrupa'ya bunun için mi geldim kardeşim?
Nerede aksiyon, nerede adrenalin? Aklıma takıldı, biraz araştırdım ve şansına bir makaleye rastladım. Araç muayenesi hemen her yerde standart bugün. Çok da uzun bir geçmişi yok bu arada.
Yakın zamanda standartlaşmış. Fransa'da 1992. Neyse birçok yerde başlarda bu iş devletlerin veya belediyelerin elinde. Monopoliler.
Sadece onların merkezlerine muayene olabiliyorsun. Zamanla bunlar bazı yerlerde yetersiz kalmışlar. Klasik tedavi yöntemi olarak da özelleştirme seçilmiş. Şimdi sistemi olduğu gibi özelleştirirsen model değişmiyor aslında.
Hala monopoli. Ama piyasayı açarak özelleştirirsen kusursuz rekabete yakın sıyorsun. New York'ta bu yolu seçen eyaletlerden biri, makale onun hakkındaydı, İsteyen herkes muayene istasyonu açabiliyor. Belediyenin işi onları sertifikalandırmak, tıpkı özel restoranların sertifik alması gibi.
Kısa sürede binlerce muayene merkezi ortaya çıkmış, 11 binden fazla. Çoğu zaten mevcut olan tamirhaneler. Çok alıcı ve çok satıcının olduğu, tıp atıp aynı hizmetin satıldığı nur topu gibi bir piyasamız oldu. Fiyatları sabitleyebilir devlet veya piyasaya bırakabilir.
Her halükarda başka boyutlarda rekabet başlıyor fiyatın yanında. Mesela diğeri hizmet süresini kısaltmaya çalışıyor, beğenen beğeniyor. Ama her müşterinin istediği bir şey var. O da arabanın muayeneden geçmesi.
Bu şartlar altında işin varacağı noktayı tahmin etmek zor değil. Daha gevşek standartları olan yerler popüler olacak. Bu şekilde müşteri çekecekler ki daha karlı ilave hizmetler satabilsinler. Ya gelmişken arabayı temizleyelim.
İşte efendim gelin beraber Fast and Furious izleyelim. Yeterince gaza gelince size yeni araba satarız. Orta yaş krizinizi bizle atlatırsınız. Bu tip ilave satışların potansiyeli yüksekse ceza riskini alacaklar.
Olan da yol güvenliğine, hava temizliğine olacak. Bir grup araştırmacı tahminle yetinmemiş, yıllara yayılmış olan tam 28 milyon test sonucunu incelemişler. Bir bölgedeki test merkezi sayısı arttıkça geçiş oranının da arttığını bulmuşlar. Bir başka de işte piyasa kusursuzlaştıkça kusuru artmış.
Çok benzer bir mekanizma finans dünyasında çok daha kötü sonuçlara yol açmıştı 2007-2008 yıllarında. Bu arada şimdi fark ettim ki dinleyiciler arasında yeni rejit olmuş olanlar varsa bu kriz esnasında henüz bebektiler. Bana daha dün gibi geliyor. Şimdi bir köşeye gidip ağlayıp geleceğim izninizle.
O krizde binlerce muayene istasyonu yerine 3 tane kredi kuruluşu vardı başrolde. Yani az sayıda dev oyuncu. Bu da bizi 3. modelimiz olan oligopoliye getirecek.
Bugün burada duracağız yalnız. Kriz muhabbetini daha sonra yapalım. 4 modelin ilk ikisini gördük. Orta noktada duruyoruz.
Kalan ikisinin de içeriği hazır aslında. Ama Patent Savaşları üstüne 1-2 okumam kaldı. Onları da bitirip öyle yayınlayayım diyorum. 2-3 güne.
Evet, yanlış duymadınız. 2-3 güne. Yayınlamazsam yakama yapışın. Özellikle de şu kişiler yapışsın.
Mr. X, Tunç Mart, Can Karakuş, Aydın Kahraman, Seküre, Canemra Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercioğlu ve Ali Özbek. Hepinize teşekkürler ama yakama yapışma şansını vermeyeceğim size. Yakında görüşeceğiz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.