Podcast

Yaz Kursu 4: Rekabet Dini

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ürünlerin, fikirlerin, teorilerin yarıştığı bir piyasalar dünyasındayız. Eğer bir yerde israf varsa, verimsizlik varsa, doktorlar hemen teşhisi koyuyorlar: Daha fazla rekabet, daha şeffaf piyasalar! Epey popüler bir din. Madem öyle biraz kafirlik yapıp soralım: İdeal şartlar altında dahi, ekonomik rekabetin ilaçtan ziyade zehir olduğu durumlar var mı?



Konular:


(00:04) Hayatımdaki ilk münazara

(02:00) Sherman Act

(03:40) Sperm Rekabeti

(07:27) İnsanın rekabeti ehlileştirmesi

(08:31) "Race to the bottom"

(09:53) Sosyal fayda: Spor

(11:03) Sosyal zarar: Akademik dil

(12:35) Sosyal zarar: Uydu kirliliği

(13:21) Sosyal zarar: Sürü bağışıklığı

(14:10) "Tragedy of the commons"

(16:20) Çare: Düzenleme

(16:52) Çare: Özelleştirme

(18:07) Çare: Fiyatların içselleştirilmesi

(19:01) Eğitim şart değil!

(20:08) Keynesian Güzellik Yarışı

(21:05) 2/3 oyunu

(23:18) Medeniyete dönüş ve teşekkürler


.

Kaynaklar:


Yazı: Why Are 250 Million Sperm Cells Released During Sex?


Haber: China Surges Ahead of U.S. in STEM PhDs


Haber: Carbon Credit Market Size


Makale: Is competition always good?


Makale: The Tragedy of the Commons (1968)


Makale (PDF): Human competition is not lower if competing is socially wasteful





Sperm rekabeti konusu hakkında uzman bir arkadaşın önerdiği teknik olmayan kaynaklar:


Wild Sex - Carin Bondar (Türkce cevirisi mevcut: Seksin Doğası)

The Red Queen: Sex and the Evolution of Human Nature - Matt Ridley

Bitch: What does it mean to be female? - Lucy Cooke

The evolution of beauty – Richard Prum







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.488 kelime · ~17 dk okuma

Hayatımdaki ilk münazaraydı sanırım. Lisede iki takım halinde herkesin önünde sahneye çıkıp tartışacaktık. Konu da rekabet mi daha iyidir, iş birliği mi? Ben buna gönüllü olmamıştım.

Ağzı laf yapar dediklerini yazdırmış hocalar. Yalnız kura da bizim takıma rekabet tarafını savunmak düşünce kaderimizi anladım. Kazanmamıza imkan yok. Hocalar jüri çünkü.

İlla işbirliği, sevgi, saygı, birlik, beraberlik diyecekler. Yine de biz takımca hazırlığımızı yaptık. O zamanlar copy-paste yok. Ansiklopediden baka baka defterime yazıyorum, provalar yapıyorum.

Transkriptin tamamını oku

Neyse sonunda gün geldi çattı. Bizim arkadaşlarla geyik yapa yapa sahneye çıktım. Ciddiye almıyor havasındayım ama salon dolu, spot ışıkları ful, bir hoca kuralları okudu, sıra açılış konuşmalarımıza geldi ve benim biraz önceki kulluğumdan eser kalmadı. Donup kaldım demiyorum, tam tersine fazla konuşuyorum.

Düşüncelerimin sırası tamamen karışmış, hiçbir dediğim birbirini takip etmiyor. Uzay yarışı, nükleer savaş, üniversite sınavı hepsini aynı paragrafta çorba ediyorum. Birileri gülse, dalga geçip o gerginliği alsa rahatlayacağız. Ama herkesin olgunluğu tuttu.

Beni dinliyor bütün salon. Hani bir türlü düşmediği için yumruk yemeye devam eden boksörler vardır ya onlar gibiyim. Hakem araya girip bitirmiyor maçı. Hala böyle aradan inanılmaz bir aparkat çıkacak, bir argüman çıkacak gibi.

Yok öyle bir şey. Beklendiği gibi kaybettik. Ben de kendimi sahada değil, masada kaybettik. Hocalar satılmış diye avuttum.

Şimdi diyeceksiniz, nereden çıktı bu anı? Önceki bölümde aklıma gelmişti aslında. Orada kıtlıktan, piyasalardan bahsedince, rekabete de ucundan dokunup kaçınca bu aklıma geldi. Çünkü okul dışındaki dünyada ibreler tamamen tersine dönüyor.

Oradaki hocalar, oradaki otorite figürleri hep rekabetten yana. Sadece materyal zenginliğin değil, demokrasinin de, bilimin de temelinde rekabet var. Ürünlerin, fikirlerin, teorilerin yarıştığı bir piyasalar dünyasındayız. Eğer bir yerde israf varsa, verimsizlik varsa, doktorlar hemen teşhisi koyuyorlar, daha fazla rekabet, daha şeffaf piyasalar.

Tabii bu yeni bir yaklaşım değil. Modern zamanların en önemli rekabet yasası ta 1890'da, 2. Abdülhamit döneminde yapılmıştı. Ama Osmanlı'da değil tabii, ABD'de.

Dünyanın en gereksiz ters köşesini yaptım. Sherman Act isimli bir yasa geçiriyorlar. şirketlerin anlaşıp kartelleşmesine veya monopoli olma amacıyla piyasayı etkilemesini yasaklıyor. Neredeyse bir asır sonra da Anayasa Mahkemesi bir antitröst raporu yayınlıyor, ''Milli ekonomi politikamızın kalbi uzun zamandır rekabete inanç olmuştur.'' diyor.

Hadi bunlar ABD'de. Çin bile anti-monopoly yasası geçirmiş 2008'de. Ve o yasanın kökleri 1980'lere dayanıyor. Rusya'da anti-monopoly kurumu bulunuyor ya.

Bakın anti-rekabet kurumu diye bir şey yok hiçbir yerde. Ama hemen her ülkede bir rekabet kurumu var. 2001 yılından beri de bu kurumların bir araya gelip bilgi paylaşımı yaptığı bir uluslararası ağ var. ICN denen.

Burada paylaşılan stratejiler sadece kağıt üstündeki kanunların değil, medya yoluyla, akademi yoluyla, sivil toplum örgütleri yoluyla kafalardaki fikirlerin de değişmesini sağlıyor. Rekabet ideolojisinin iyice kökleşmesini sağlıyorlar. Ayse'nin yaptığı bir araştırmaya göre özellikle OECD ülkelerindeki tüm kurumlarda bir ekonomik sistemden maksimum performans alabilmenin esas yolunun rekabet olduğu tamamen kabul edilmiş vaziyette. Kısacası dinimiz amin.

Madem öyle biz biraz kafirlik yapıp soralım. Rekabetin ilaçtan ziyade zehir olduğu durumlar var mı? Fazla rekabet göz çıkarır mı? Elbette rekabet çok geniştir.

etkisi üstüne bir bölüm bile yapılabilir yahut kendini sürekli başkalarıyla kıyaslamanın mutluluğa etkisi konuşulabilir sosyal kıyas teorisi bağlamında. O yüzden kendini önceki hallerinle kıyaslaman daha iyi olabilir. Yalnız bugün bu olaya ekonomik açıdan bakacağız. Tabi piyasa rekabeti gökten zembille inmedi.

Adam Smith kutsal taş tabletlerle çıkagelmedi günün birinde. Rekabet zaten doğanın temelinde vardı. Doğada işbirliği örneklerini tek tık görebiliyoruz. Bir karınca kolonisi içinde olduğu gibi.

Ama rekabet her yerde gözümüze çarpıyor. Karınca kolonileri bile eninde sonunda diğer kolonilerle veya diğer böceklerle yarışıyorlar. Biz de bu rekabetin ürünüyüz tabii. İnsan türü olarak zaten öyleyiz de tam olarak bu kişi olmamızı sağlayan şey de rekabet.

Ebeveynlerimiz hayatları boyunca iş için, eş için, statü için yarıştılar. Spermler bile yarıştı genetiğimizin yarısı için. Hem de ne yarışma. Tek bir zeferde yüz milyonlarca sperm salınıyor ve sadece bir tanesi kazanıyor.

Hatta çoğu zaman kazanan olmuyor. Defalarca deniyorsun belki 10 milyarda bir tane kazanan oluyor. Hiç merak ettiniz mi niye bu kadar israf var? Bunu sınıfta sorduğum zaman oluşan o gergin sessizliğin tadını çıkarıyorum bir güzel.

Oh, umarım sizin de böyle ailecek dinlerken ortamda bir gerginlik oluşmuştur. Sonradan ekonomiye bağlayacağım merak etmeyin ama bu örneği biraz sonuna kadar takip ederim. Spam rekabeti denen şey esasen farklı erkeklerin spermleri arasındaki yarışla ilgili. Bir dişi kısa süre içinde birçok erkekle çiftleşirse, şempanze gruplarında olduğu gibi, anında bir rekabet döngüsü başlıyor.

tın tın giden tek bir dev sperm yerine çok sayıda, hızlı yüzen, uzun süre hayatta kalabilen sperm üreten erkekler avantajlı oluyorlar. Sadece bir tanesinin yarışı bitirmesi yeterli sonuçta. Bu tip erkeklerin genlerini taşıyan bir sonraki nesil yine kendi arasında benzer bir rekabete girecek. Daha fazla, daha hızlı, daha dayanıklı ve tabii daha maliyetli.

Bir başka de işte ikramiye aynı ama piyango biletleri her sene daha pahalı oluyor veya herkes giderek daha çok bilet alıyor. Tabii bir noktada piyangonun astarı yüzünden pahalı olur. O yüzden tek olası strateji bu değil. Kazanmanın en garanti yolu bile değil.

Kazanmanın en garanti yolu tek yarışmacı olmaktır. Ya da Sun Tzu versiyonunu söyleyeyim, başarılı komutanlar savaşı daha başlamadan kazanırlar. Suntsuyu doğaya saldığımızda şöyle ürüyor, dişiyi diğer erkeklerden uzak tutmaya çalışıyor. Bu yüzden büyük testisler yerine diğer erkekleri korkutmaya yönelik adaptasyonlar ortaya çıkıyor.

Büyük ve kuvvetli olmak tabii ki en basiti. Kendini olduğundan da büyük gösterebiliyorsan iyice şahane. Aslan gerisini sergiliyor mesela. Bir başkası boğazını veya göğsünü şişiriyor.

Bazıları da gerçek bir silahlanma yarışına giriyorlar. Geyiklerin boynuzlarının giderek büyümesi, babunların dişlerinin giderek uzaması gibi. Büyük primatlar arasında goriller bu stratejinin temsilcisi. Erkek goril o kadar koruyucu ki başarılı olursa harem kuruyor.

Sperm rekabetine girmesine gerek yok. O yüzden de testisleri vücut ağırlığına oranla şempanzelerinkinden 15 kat daha ufak. Penisleri de 3-5 santim. İstersen dalga geç, kralın umurunda değil.

Tabii bu tip bir rekabetin de sınırı var. Ne bileyim boynuzların çok büyürse avcılardan kaçamazsın. Doğa sürekli kör denemeler yapıyor. Dev boynuz, kahverengi boynuz, İsviçreli birim adamlarının geliştirdiği üç açılı boynuz.

Ne ararsan var çoğu elenip gidiyor. Geride kalanlar eskisine göre daha iyi adapte olmuşlar şartları ama rakipleri de aynı şekilde adapte olmuş. Bütün o yaptıkları harcama yerinde sayabilmeyi sağlıyor. Bir başka de işte biz her ne kadar rekabeti verimle özdeşleştirsek de rekabetin en yalın halinde israf var.

İnsanda durum daha karışık tabii. Bir kere deminki örneklerde nerede konumlandığımızı merak ediyorsanız iki ucun arasında bir yerdeyiz. Erkekler koruyucu ama gorillerdeki kadar değil. Kadınlar çok eşli, daha doğrusu birden fazla erkekle çiftleşiyorlar ama şempanzelerdeki kadar değil.

Kadın erkek ilişkileri bu yüzden çok karışık. Üstüne tabii biz hayvan olarak kalmadık, bir kültür geliştirdik. Fiziki rekabeti ehlileştirdik, daha kansız hale getirdik. Mesela bazılarımız pahalı eşyalarla sinyalleme yaparak rekabet ediyor.

Bir şekilde kendini kalabalıktan ayıracaksın. Parıltılı objeler bu iş için kısa bir yol. Göreci ufak bir yatırım sonucu belki daha iyi bir iş, daha iyi bir eş sahibi olmak için hiç fena değil. Ama daha fazla insan bu sembollere yatırım yaptıkça marjinal faydaları azalacak.

Herkes de pahalı kol saati, pahalı çanta varsa, herkes son model iPhone'u çıkarıp masaya koyuyorsa herkes yine başladığı noktadadır demek. Ya zararını sindireceksin ya da giderek daha egzotik sembollere para gömerek yükselmeye çalışacaksın. Bu sadece parası olanların düştüğü bir tuzak değil. Bankadan kredi çekip düğün yapan var mesela.

Ekonomik açıdan manyaklık yani düğün üretken bir şey değil ki. Harcadığından fazlasını kazanıp borcunu ödeyemezsin. Olmayan parayla düğün yapmanın sebebi de bir çeşit statü. Toplumun o kesiminde bir düğün rekabeti varsa konumunu koruyabilmek için ciddi masrafa girmen lazım.

Yani o insanlar açısından aptalca bir davranış değil. Daha hafif bir örnek de düşünebiliriz. Bir gösteridesiniz, herkes oturarak izliyor. Sonra bir kişi daha iyi görüş açısı yakalamak için ayağa kalkıyor.

Veya tam kulaklara sürülecek bir insan gibi telefonunu kaldırıyor selfie stickle. Yaşlılık fantezilerim arasında ne var biliyor musunuz? Böyle bir sniper tüfeği alacağım. Konserlerde ses kulesine çıkacağım.

Başkalarını engelleyecek şekilde çekim yapanları... Böyle 5-10 saniye, hadi belki 1 dakika süre verip ondan sonra tak konser şamatasında kaynar gider zaten fark etmez kimse. Neyse böyle tipler var. Yanındaki de onu kopyalayabilir.

Arkasındaki zaten kopyalamak zorunda. Görüş alanı için bir rekabet başladı. Belli bir eşiği geçince ortamdaki herkes ayağa kalkmak zorunda kalacak. ve eskisine göre daha iyi bir durumda olmayacak kimse.

Tek fark ayaklarının ağrıması. Bu tip senaryolara race to the bottom deniyor. Dibe doğru yarış. İsraf doğadaki rekabete içkin demiştim.

Buradaysa insan aklının verdiği kararların da benzer sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Kısa vadede mantıklı davranıyorsun kendi açından ama herkes aynısını deneyince, yani herkes mantıklı davranınca, önce edindiğin fayda azalıyor, bir noktada kayboluyor, bir noktada da herkes net zarara giriyor. Tamam, iyice ısındınız umarım konuya. Çünkü kritik kısma geldik.

Şu ana kadarki fayda-zarar muhabbetlerini katılımcılar için yapıyorduk. Oysa rekabetin başkalarını ilgilendiren bir yönü de var. O yarışta hiç alakası olmayanları etkileme gücü de var. Buna sosyal fayda veya sosyal zarar deniyor.

Sosyal fayda sağlandığı bir senaryo düşünelim. İpucu vereyim, bunu işleyen en az iki seri yaptık. Profesyonel sporlar. Sporda rekabet arttıkça belki her bir katılımcının kazanma şansı düşecek ama izleyenlerin aldığı zevk genelde artacak.

Yahut birçok insan o sporu izlemekle kalmayacak, oynamaya başlayacak, halk sağlığı için iyi olacak. Bu da genel bir faydadır. Avrupa futbolunda gördüğümüz mesele neydi? Popüler takımlar medya gelirini diğerleriyle paylaşmak istemeyip kendi liglerini kuruyorlardı.

Sonra o ligler içinde de benzer bir ayrışma yaşanıyordu. En sonunda en büyük takımlar Avrupa Süper Ligi gibi kapalı ligler denediler. Bu şekilde piyasayı daraltmak, rekabet ölçeğini azaltmak elit takımlar için faydalı ama taraftarlar için değil. Taraftarlar gerçek rekabetin yok olacağından korkup tepki gösterdiler.

NBA aynı soruna ters yoldan çözüm bulmuştu hatırlarsanız. Lig tamamen kapalı, düşmek çıkmak yok ama o kapalı sistem içindeki rekabeti maksimum düzeyde tutmaya çalışıyorlar. En iyi genç oyuncuları en kötü takımlar kapıyor, gelirler paylaşılıyor, giderler sınırlanıyor. Bu sayede her takımın taraftarına bir umut aşılanıyor.

Farklı sporların, farklı liglerin farklı yaklaşımları olabilir ama hepsinin varsaydığı şey, sporda rekabetin yol açtığı sosyal fayda. Peki, tam tersine rekabet arttıkça refahın düştüğü, zararın arttığı bir senaryo düşünebilir misiniz? Siz zahmet etmeyin, bir müsaade edin. Ben düşündüm.

Akademik makaleler. Meta örneklere karşı zaafım var. Bu örnek meta çünkü bölümü hazırlık için birkaç makale okudum bu hafta. Ve bir kez daha ikna oldum ki bu iş tam bir hamallık.

Yazması ayrı hamallık, okuması ayrı. Ben elbette bir makaledeki her şeyi anlamayı beklemiyorum. Hatta çoğu şeyi bile anlamasam olur. Sonuçta hedef kitlesi ben değilim.

Uzmanlar kendi aralarında konuşuyorlar. Jargonu boldur, teknik seviyesi yüksektir. Hepsine eyvallah. Ama kendi aralarındaki iletişim için de uygun değil.

En önemsiz paragraflar bile gerektiğinden uzun ve karmaşık. Niye böyle? Yazarları suçlamıyorum. Eğer herkes aynı şeyi yapıyorsa belli ki sistemik bir sorun vardır.

Bence kök sebep akademik rekabetteki inanılmaz artış. Bugün Türkiye'de neredeyse 200 bin akademisyen varmış. 20 sene önce kaçtı bu sayı? 70 bin.

Üç katlık bir artış. Çin daha acayip. 2000 yılında STEM alanlarında 9 bin tane doktoratezi çıkmış. 2025 hedefleri ne biliyor musunuz?

77 bin. Bakın sadece bir senede, sırf teknik alanlarda, sırf Çin'den 77 bin tez eklenecek literatüre. Böyle bir ortamda herkesten beklenen makale sayısı artıyor. Doğal olarak kalite düşüyor ve kalitesiz makaleleri kamufle etme ihtiyacı doğuyor.

Belki akademik dil denen şey kısmen böyle şekillendi. O zaman da gerçekten dolu dolu araştırmalar bile o şablona uymak zorunda kalıyorlar. Ne oldu? Okuyup yazan zaten vakit kaybediyor, üstüne okuyacağı olan da okumuyor.

Tamam, içimi döktüm rahatladım ben. Daha basit bir örnek kullanayım. Başımızı kağıtlardan göğe kaldıralım. 1950'lere kadar dünyanın etrafında dolanan tek şey aydı.

Sonra uydular fırlatılmaya başlandı yavaş yavaş. Ama artık yörüngeler Dingo'nun ağırı gibi. Sadece Starlink'in binlerce uydusu olduğunu söylemiştim daha önce. Bu rekabetin dünya kadar faydası var.

Çölün ortasından internete bağlanabilmek güzel bir şey ama karanlık bir tarafı da var. Bugün dünyanın etrafındaki dönüşü takip edilen 25 bin küsur nesne varmış. Tahminen 10 milyonlarca da takip edilemeyecek kadar küçük ama zarar verebilecek kadar büyük nesne var. Yani her yeni uydu diğer uydular için daha fazla risk yaratıyor.

Bunun sosyal maliyeti var çünkü sadece uzay programı olan ülkeler değil, gelecekte uzay yarışına katılacakların da maliyetini yükseltiyorsun. Bunlar biraz sınırlı örneklerdi. Gerçekten de herkesin zarar gördüğü bir örnek düşünebilir miyiz? Sürü bağışıklığından örnek verebilirim.

Sürü bağışıklığının mantığı, yeterince insan aşı olursa, yani ufak bir bireysel risk yüklenirse, toplumsal risk azalır veya tamamen bitebilir. Çok bulaşıcı olan kızamık da, sürü bağışıklığı edinmek için her 20 kişiden 19'unun aşı olması lazımmış. İyi, güzel. Peki ben niye o 20.

kişi olmayayım? En güvenli aşının bile bir riski var. Tek uyanık ben olursam bedavadan korunmuş olurum. Sorun şu ki tek uyanık ben olmayacağım.

Daha az bireysel risk için rekabete gireceğiz. Gerçekçi olursak esasen bir statür rekabetine gireceğiz. Devlet bana karışamaz, ben koyun değilim, özgür bir bireyim. Böyle sinyaller yollayacağız belki etrafa.

Eğer bu rekabet artarsa, sürü bağışıklığı denen ortak kaynak herkes için tükenmiş olacak. Ortak kaynakların bu kara bahtına Tragedy of the Commons denilir. Belki duymuşsunuzdur. Kalıbın popülerliğinin kaynağı 1968 tarihli bir yazı.

Uzay yarışı dururken çayır çimen örnek verilmiş yazıda deniyor ki çobanlar hayvanlarını herkese açık arazilerde otlatarak bir kazanç elde ediyorlar ve karşılığında ücret ödemiyorlar. Otlak kısıtlı bir kaynak, bunu her çoban biliyor. Öte yandan tüketeceğin her metrekare otlak senin için kar. Senin hanene yazılmakla kalmıyor, rakibinin hanesinden de eksiliyor.

Duble avantaj. Her çoban bunu da biliyor, o yüzden çobanlar açısından en akılcı çözüm otla, çabucak sömürüp tüketmek. Ama bu aynı zamanda sosyal açıdan en aptalca çözüm. Çobanlar bunları fark etse, bir eşit kullanım anlaşması yapsalar veya sınırlı kullanım anlaşması, bu sefer de bu anlaşmayı bozup ihanet etmenin getirisi büyük.

O yüzden de genel olarak ortak kaynaklar hunharca tüketilmeye mahkumlardır. Varılan sonuç aşağı yukarı bu. Otlak yerine balık da sık sık kullanılan bir örnek. Üstelik daha dramatik.

Çünkü rekabetin fazlası balıkların soyunu tüketiyor. Sonsuza kadar kaybediyorsun. Yalnız bu makalenin yazarı Hardin bir ekonomist değildi, bir ekologtu. Makalenin derdi de çobanlar değil, nüfus patlamasıydı.

Normalde aşırı üreyenler sonunda aç kalıp ölürken refah devletleri bu mekanizmayı bozdular. Gereğinden fazla üreyenler ölmüyorlar, en azından en başta. Diğer herkes tarafından besleniyorlar. Beslendikçe ürüyorlar.

Artan nüfus her alanda rekabet demek, her türlü ortak kaynağın daha hızlı tükenmesi demek. Bu olunca da toplu ölümler başlayacak. Tek çare zorla doğum kontrolü. O dönemlerde nüfus artışının herhangi bir zorlama olmadan düşeceğine pek kimse inanmıyordu.

Maltus felaketi yaygın görüş. Tabii bugün Afrika dışında hemen her yerde nüfus artışı epey yavaşladı. Toplam 10-11 milyarda tavan yapacağı düşünülüyor. Harding'in örneği yine de bizim için faydalı çünkü otlakların veya diğer ortak kaynakların tükenmeleri için öyle maltus felaketlerine gerek yok.

Sınırlı bir nüfusla bile deliler gibi üretecek teknolojiye ve deliler gibi tüketecek iştaha sahibiz çok şükür. O yüzden Tragedy of the Commons'ı ciddiye almalıyız. Peki çare ne? Çare her zaman sarı gül.

Ama biz de elimizden geleni yapmalıyız. Nasıl olsa sarı gül esnafı darlaya darlaya bu konuyu da halleder diye rahatlayamayız. İlk akla gelen çözüm rekabeti kısıtlayan kurallar. Bunları her gün tecrübe ediyoruz.

Mesela her balığı kafana göre avlayamıyorsun. Mevsimine, türüne, boyuna bağlı ve işin kritik kısmı kuralları çiğneyen bir avcıyı görünce onu şikayet edip rekabet dışına atabiliyorsun. Sana da fayda, topluma da fayda. Eskiden bu biraz daha zordu devletin kanunları uygulama gücüyle alakalı çünkü.

O güç yeterli değilse ispiyonculuğun faydası yok. Senin de dibe doğru yarışa katılman daha mantıklı oluyor. Ama devlet otoritesi sağlamsa ispiyonculuk mantıklı senin açından. Daha ilginç bir çözüm yolu ortak kaynak diye bir şey bırakmamak.

Şu mektepler olmasa marifi ne güzel idare ederdim hesabı. Ortak kaynak olmazsa tragedy of the commons da olmaz. Bunun işleyişi şöyle, kaynaklar ufak parçalara bölünüp bir sürü kişiye satılırsa mülk sahipleri onlara daha iyi sahip çıkarlar, onları daha verimli kullanırlar çünkü gelir kapıları bu. Eskiden bedava olan bir şey için şimdi birilerine para ödemek gıcık eder insana, evet.

Ama eskiden de o kaynağı kullanmanın maliyeti vardı. Sadece bu maliyeti herkes ödüyordu. Şimdi birileri onu sattığı için fiyatı var. Sadece kullanan ödüyor ve israf önleniyor.

Belli durumlarda işe yarıyordur. Ama mesela İngiltere'nin bir dolu kamu arazisini bu şekilde özelleştirmesini Marx eleştirmiş. Diyor ki en basitinden özelleştirme şıp diye olmuyor. O süreçte mülksüz insanların çoğu giderek azalan bir ortak kaynak havuzuna sıkışıyorlar.

Orada rekabet artıyor. Dolayısıyla aşırı tüketim de artıyor. Yani problemi kötüleştiriyorsun. Dahası zamanla büyük balık küçüğü yutacak.

Mesela İngiltere'de 1786'da 250 bin tane farklı arazi sahibi varmış. Sadece bir nesil içinde bu sayı 32 bine inmiş. Son olarak da bazı kaynakların özelleştirilmesi pratik değil. Yani otlaklar için yaparsın, araziler için yaparsın da dünyanın yörüngesini, okyanusları nasıl yapacağız?

O yüzden üçüncü bir çözüm var. O da piyasacılık tabii ki. Kaynakları fiyatlayıp tüketiciye yansıtmayı öngörüyor bu. Mesela bugün bir masa satın aldığımda ahşap bir masa, o şeyin ağaçtan masaya dönüşmesinin maliyetini ödüyorum.

Ormandan alınıp önüme getirilmesinin maliyetini ödüyorum ama o süreçte atmosfere salınan karbonun maliyetini ödemiyorum. Atmosfer burada trajik bir ortak kaynak. Onun mülkiyeti üstüne kavga edeceğimize salınan karbonu fiyatlamaya çalışalım ve üreticinin üstüne yakalım. Bu fiyatı devlet belirleyebilir veya bir takas piyasası kurarsın.

Aşırı salım yapan işyerleri diğerlerine para öder. Yani fazla kirletmeye ceza var, az kirletmeye de ödül var. Hali hazırda yapılıyor bu. Karbon kredisi piyasası 400 milyar doları geçmiş ve inanılmaz bir biçimde 10 seneden az bir süre içinde 10 katına çıkacakmış.

Göstermelik bir şey değil yani. Sonuçta illaki artış müşteriye yansıyor. Müşteri de ilk defa tükettiği şeyin gerçek maliyetini görüyor. Tamam, çözüm olarak ne dedik?

Düzenleme, özelleştirme ve fiyatlama. Çözüm olmayan bir şey söyleyeyim size, eğitim. Bu konuda eğitim şart değil. Eğitim ne kastım?

Katılımcıların daha akılcı ve daha fazla bilgi sahibi olmasının sağlanması. Eylemlerinin tüm sonuçlarının onlara anlatılması. Açıklamalara eklediğim bir deneyde görülüyor ki rekabet kararını etkileyen esas faktör diğer katılımcıların rekabet edip etmeyeceğine dair inanç. Buna inanıyorsanız ortak kaynaklar üstüne rekabete girme şansınız artıyor.

Ve bu inancınız da o rekabetin sosyal olarak faydalı veya zararlı olmasına göre değişmiyor. Dolayısıyla bir eğitim verilecekse bunun odak noktası gezegenimizi koruyalım çiçek böcek kozmos olmamalı, başkalarının rekabete meyilinin sandığımız kadar yüksek olmaması yönünde bir bilgilendirme olmalı. Ama bu da çok zor. Çünkü başkalarının rekabet meyili statik bir şey değil.

Birinin boyunu kilosunu ölçüp diğerlerine söylemiyorsun. Onların rekabet meyili de bize dair inançlarına bağlı. Daha da komik yanı şu. Rekabet edenler ne kadar akılcılarsa, başkalarının inançlarını kestirmeleri de o kadar zorlaşacak.

Ve belirsizlik hakim olduğu için yine rekabete meyil edecekler. Keynesian güzellik yarışı denen bir kavram var, oyun teorisi başlığı altında, bu problemin altını çiziyor çok güzel bir şekilde. Keynesian güzellik yarışmasında jüri en beğendiği kişiyi değil, en popüler olacak olanı, yani diğer jüri üyelerinin en beğeneceği kişiyi seçmeye çalışıyor. Onu tutturursa bir ödül kazanıyor.

Keynes bu örneği borsadaki akılcı davranışı göstermek için vermişti. Çünkü orada inandığınız hisselere değil, ortalama yatırımcının inanacağı hisselere yatırım yapmaktan bahsediyordu. Fiyatları yükselten şey o olacak. Kendiniz gibi düşünmeyin, ortalama insan gibi düşünmeye çalışın.

Fakat yeterince akılcıysanız ortalamaya dair inancınızı önemsemeyeceksiniz, önemli olanın ortalamanın ortalama hakkındaki inancı olduğunu anlayacaksınız, onu doğru tahmin etmek gerekir. E bu böyle gider, sonu yok. O yüzden de bu tip oyunlarda doğru cevap diye bir şey yok. Bu oyunun biraz daha modifiye edilmiş bir halini kendi aramızda oynarsak daha rahat anlarız.

Herhangi bir sınıfta da oynamak için birebirdir. Hepiniz 0 ve 100 arası bir sayı seçeceksiniz. Ortalama seçimin 3'te 2'sine en yakın olan sayıyı seçen kazanacak. Hadi kolay gelsin.

Şimdi kuralları anlamamış olanlar gidip 50'yi seçeceklerdir. Bir kısmınız da, ya ortalama dinleyici 50 der. Ben o yüzden onun 3'te 2'sini alıp 33 diyeyim yolunu seçecektir. K1 seviyesi deniyor buna.

Başkasının yaklaşımını hesaba katıp kendi yaklaşımınızı oluşturdunuz. K2 seviyesindeyse, ya herhalde herkesin kafası yeterince çalışır, 33 derler. Öyleyse ben 22 diyeyim. K3 seviyesi, yeterince insan bunları yapıp 22'yi seçerse 15 civarı demem lazım.

Yani oyun teorisi uzmanlarından oluşan bir grupla oynadığınızda doğru cevap sıfıra varmalı. Daha doğrusu herkesin oyun teorisi bildiği, herkesin kuralları anladığı, akılcı davrandığı ve aynı şeylerin diğerleri için de geçerli olduğuna inandığı bir grupta sıfırda anlaşılır. Böyle bir sisteme süperrasyonel deniyor. Ama gerçekte süperrasyonel değil sistem.

Büyükçe bir deney yapmışlar. On binlerce kişinin katıldığı kazanan cevap 21.6 çıkmış. Yani ortalama 33'e yakın seçmiş.

K2 seviyesinde düşünüp K3 seviyesi kazanmış. Oyunu defalarca oynarsanız millet bu mantığı öğreniyor. Kazanan sayı biraz düşüyor. Ama kimin hangi seviyede oynayacağı, diğerlerinin seviyesine dair inancınıza bağlı olduğundan yine de tam sıfıra varmıyorsunuz.

Şimdi bütün bunları konumuza şöyle uyarlayacağız. Rekabetin fazlasının bize ve çevremize zararlı olduğunun bilindiği bir ortam düşünelim. Burada herkes akılcı düşünse bile oturup rekabeti düzenlemek, kısıtlamak, belki yasaklamak için anlaşamayabilirler. Rasyonel olmak zorsa başkasının rasyonelliğini doğru tahmin etmek ekstra zor.

O yüzden de piyasalar kendi kendilerini düzenleyemezler. Herkes iyi niyetli olsa bile rekabet ayarında kalmaz. Biz şimdi tüm bu süreç boyunca İdeal şartlar altında bile rekabetin kötü sonuçlar doğurabileceğini gördük. Ama gerçekte şartlar ideal değil.

En önemlisi de rasyonel aktör varsayımının kofte olması. Bunu anlamanın çok kolay bir yolu var. Eğer rasyonel olsaydık, aynı şartlarla yüzleştiğimizde aynı kararları verirdik. İstikrarlı davranırdık.

Fakat öyle davranmıyoruz. Devam bölümünde biraz davranışsal ekonomiye gireriz, bilişsel hatalarla rekabet arasındaki ilişkiye bakarız. Bu arada sene başından beri 30 küsur bölüm çıktık. Neredeyse haftada bir ortalaması tutturduk yani.

Yine de son zamanlarda bölümlerin aksadığını fark etmişsinizdir. Zira Temmuz ve Ağustos aylarının çoğunu çadırlarda geçirdim. Ama göçebelik dönemim sona erdi. Medeniyete döndüm.

İyi vakit geçirdim ama söyleyecek çok ilginç bir şey de yok seyahatler konusunda. Öyle inanılmaz şeyler başıma gelmedi. Tek diyeceğim şey Slovenya kırsalı harikaymış. Kim yapmışsa tebrik ederim.

Dağ tepe, deniz, göl, mağara her şeyleri var hakikaten ve o bölgedeki en gelişmiş ülke. Bu vesileyle Slovenya'daki flarsızlara selam ediyorum. Ve tabii Haşim Solmaz yeni geldin, hoş geldin. Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Ct, Kadir Hacıkurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Salih Ünal ve bugün Erman Korkut'ta duralım.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)