
4.142 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 19 Eylül'de alıyoruz. Baya bir süredir yeni bölüm girmediğimizi düşünüyordum ki son bölümü 30 Ağustos'a yayınlamışız. Yani henüz 3 hafta olmamış. Bana bir 2 ay gibi geldi. Fakat hayretler içinde kaldığım kadar çok mesaj atmışsınız. Hepinize çok teşekkür ederim.
Biraz geri çekilip düşünmeye ihtiyacım vardı. Türkiye'nin gündemini takip etmenin anlamlı olup olmadığını sorguladım biraz. Bu esnada da biraz dinlenmiş oldum. Bir yeni gelişme var, onu size duyurayım. Tren topiği haftada 2-3 kez yayınlıyorduk. Buna alışmıştınız. Artık bu ritmi biraz yavaşlatıp kaliteyi biraz yükseltmeye çalışacağız. Bu nedenle haftada bire düşüreceğiz bölümleri. Günü de bellidir efendim. Artık her çarşamba sizinleyiz.
Geçmiş 20 günü özetlemeye kalksak saatler yetmez. O yüzden bu bölüm için böyle bir işe girişmeyelim, gelecek bölümlere sözümüz olsun. Tren Topik yayınlarına ara verdiğimiz 20 günde biraz da düşünme fırsatım oldu demiştim. Kimseyi incitmemeye çalışan, zorbalara bile laf anlatmaya çalışan üslubumu biraz sorguladım.
Bu nezaketi artık bence bir kenara bırakalım. Madem herkes öfkeli, madem herkes zorba ve zorbalık marifetten sayılıyor, bu durumda bizdeki kibarlık erete duruyor. Bu kibarlığı biraz baskılayalım artık. Bu bölümde konumuz Yılmaz Güney tartışması olacak. Yılmaz Güney'i masaya atırmayacağız. Onun hayatını, filmlerini, Türk sinemasındaki yerini konuşmayacağız. Bunun yerine 2023 yılında Yılmaz Güney'i neden tartıştığımıza ve tartışmanın arka planında ne olduğunu odaklanacağız.
Bu nedenle konuğumuz bir sinemacı değil, bir siyaset bilimci Fatih Yaşlı olacak. Fatih Yaşlı sadece bir siyaset bilimci değil, aynı zamanda milliyetçilik üzerine çalışan, milliyetçilik üzerine kafa yoran, sol görüşlü bir akademisyen. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Size de öyle geliyor mu bilmiyorum ancak kendi ana dilimiz olan Türkçe'yi giderek daha kötü kullanmaya başladık. Yanlış anlaşılmayayım. Şu plaza dilinin Türkçe'ye karışmasından falan bahsetmiyorum. Bildiğiniz ana dilimizde anlaşamamaktan bahsediyorum. Twitter'a 10 yıl kadar önce girdim. Bu platformda sevdiğim şey her şeyin yazılı olmasıydı. Dolayısıyla yanlış anlaşılmalara olanak vermemesiydi. Yani düşüne düşüne yazın kardeşim işte zaten 140 saat sonra 280 karakterlik hakkınız var.
Fakat burası da bozuldu. Geçenlerde hangisi daha büyük sorundur diye sorup enflasyon ve işsizliği içeren bir anket paylaştım. Ya bir sürü insan, sığınmacılar, kaçaklar, onları neden yazmıyorsun, hain misin vs. vs. diye bana azar kaydılar. Hainliğimdenmiş.
Hangisi en büyük sorundur dememiştim halbuki. Hangisi daha büyük sorundur demiştim. Üstelik bilgi alanı ekonomi olan kişiler bilirler ki enflasyon ve işsizlik ters orantılı çalışıyor çoğu zaman. Bunun vatandaştaki yansımasını merak etmiştim. Neyse. Fakat laf anlatabilmek imkansız hale geldi. Laf dinleyen de yok. Hoş dinlese de anlamlandırabilecek idrak düzeyi de pek yok.
Konuyu tarihçi Emrah Safa Gürkan, Fatih Altaylı'nın Teketek Bilim programında, YouTube'daki Teketek Bilim programında şöyle yorumlamış. sokak röportajlarını izledim. ben öyle politik şeylerden değil, baktım. bak, 2-3 tane şey var türkiye'de. birincisi, en altta daha az eğitimdi. kesimler 6 kelime geçen düzgün cümle kuramıyor. sokak röportajları da belli. düzgün cümle kuramıyor. ortak sınıftakiler, mesela suadiye'de yapmışlar, kemal kıştaroğlu istifa etsin falan diye. taktın kemal kıştaroğlu'na. yok ama onu izledim, ya da neyse. abi en çok şey, ama okumuş, hayır abi okumuş kılınçlar o kadar mantık hatası yapamaz. abi bir argüman var. bak, istifa etmeyi diye olabilir, hangi argüman olabilir. argümanları, muhakeme yok.
Toplumun en eğitimsiz kesimleri, ki bayağı bir yekün ediyor, cümle kuramıyor. Yani cümle yapısından habersiz. Vasat'ın üzerinde olduğu varsayılanlar da cümle kuruyor da argüman üretemiyor. Dolayısıyla diyalog kurarken de zorlanıyoruz. Siz diye hitap ettiğiniz, size sen diye hitap ediyor. İşte kabalaşıyoruz. Sürekli yanlış anlaşılmalara vesile olan cümleler kuruyoruz.
En kötünün bir tık üstü de kendisini nimetten sayıp etrafa zorbalık yapıyor. Böyle insanları küçük görüyor falan. Şimdi bu tespiti veri kabul edelim ve soralım. Böyle bir toplumun herhangi bir konuyu akıl sağlığı yerinde olacak şekilde tartışabilmesi mümkün müdür? Didişmekten bahsetmiyorum. Tartışabilmesi mümkün müdür? Elbette değildir.
Daha kendi diline hakim olamayan bir toplum, kolektif bir tartışma yürütemez. Haliyle, zihin dünyamızı karşıt fikirler arasındaki çatışma belirlemez. Sonuçta, daha kendi fikrinin argümanlarını bile dile getiremeyen ya da kendi fikrinin argümanlarını daha kafasında bile oluşturamayan bir topluluk, bir de karşıt argümanları nasıl yorumlayabilir? Bu nedenle bizim insanlarımız kendi fikirlerinin karşıtı fikirleri kendi zihinlerinde de barındırmazlar. Ya benim fikrim bana yeter. Benim kendi fikrimin tartışılmasına, kendi fikrimin sağlamasının yapılmasına ihtiyacım yok.
Sonuçta ne oluyor? Kendi fikrine iman derecesinde sadık, öfkeli kalabalıklar oluşuyor. Bir adımda bir arpa boyu yolda alamıyorlar. Nitekim öyle oluyor işte, görüyorsunuz. Elbette böylesi bir toplum tartışamıyor ve ne oluyor? Uygarlığı tasfiye ediyor, zorbalaşıyor, barbarlaşıyor. Çünkü ancak kendi arasında tartışabilen toplumlar uygardır. Kolektif bir tartışma kültürü yaratabiliyor isek uygarız.
Dücani Cündoğlu, bu konuya odaklanan düşünürlerden biri. Ondan dinleyelim. Uygarlık ve tartışma ilişkisini. Uygarlığın en önemli alametlerinden bir tanesi, belirtilerinden bir tanesi tartışma yeteneği.
Tartışmanın olduğu toplum ancak ilerleyebilir. Tartışma yoksa us oradan çekilir. Düşünme oradan çekilir. Tartışmak neden uygarlık belirtisidir? Çünkü iki kişiliğin değil, iki argümanın mücadelesidir tartışma. Argümanlar derinleştikçe tartışma da boyut kazanır. Yeni çakralar açılır. Yeni bir dünyaya kapı aralanır.
Aksi halde kendi fikriniz hiç sınanmaz. Hiçbir sınava girmemiş fikrinize bayılırsınız. Ne güzel düşünüyorum diye egonuzu şişirirsiniz. Başınıza gelmiştir ben de eskiden buna benzer dönemler yaşadım ama ağzımın payını aldığım da oldu. Nitekim kendi efendiliğimi artık bozmuyorum çünkü neden? Çünkü ağzımın payını zamanında aldım. El yumruğu yemeyen kendisininkini değirmen taşı zannedermiş. Nitekim
Dolayısıyla bir ağız payı almanız gerekiyor bu tecrübeye erişmeniz için. Etrafta fikrini tartışırken kendine bayılan gençler türü diyor. İnanılmaz bir özgüven. Halbuki tartışanlar kendi kişiliklerini değil, kendi argümanlarını masaya koyarlar. Kişilikler, egolar değil, akıl ön planda olmak zorundadır. Bu nedenle tartışırken yapılacak en büyük kusur kişiliği masaya yatırmaktır ki buna da zaten ad hominem deniyor.
Herhangi bir konuyu mübahese etmek ikinci şey. Gel şu sorunu birlikte bir kazalım derine doğru. Kazdık, çıkana gel birlikte bir bakalım. Tartışmanın anlamı budur. Belli bir konuyu karşılıklı olarak aynı görüşte olmamak çünkü o karşı taraftan bakıyor, sen buradan bakıyorsun. Birlikte bir konunun temelini ne doğru kazmak, karşılıklı olarak oradan ne çıktığına birlikte bakmak. Bunun koşulları vardır. Ve burada yapılması en ayıp olan şey ad hominem derler. Tartıştığın adamın şahsiyetiyle ilgili laf söylemeyeceksin.
Şimdi bundan sonra biraz agresifleşeceğim, kusura bakmayın. Çünkü fazla tevazunun sonunda Vasat'tan nasihat dinlemeye başlıyoruz. Buna hiç gerek yok. Son bir haftadır bir didişme sürüp gidiyor. Tartışma demiyorum, didişme diyorum, altını çizeyim. Konumuz Yılmaz Güney. Tartışma Twitter'dan oyuncu Farah Zeynep Abdullah ve şair Murat Ammunga'nın mentionlaşmasıyla bir hafta önce patlıyor ve hala devam ediyor.
Önce Murat A. Mungan demiş ki rahmetli Yılmaz Güney'le ilgili, Yılmaz Güney'in ölümünün 39. yıllı iyi bir yönetmen, iyi bir oyuncu, iyi bir senarist olmasının yanı sıra sinemamızın en iyi yürüyen erkeğiydi. Bir daha kimse onun gibi boynuna hafifçe yana kırarak yüzünle bakarken içimizin en ücra yerine dokunamadı.
Böyle bir menşınlaşma neden bu kadar dikkat çeker? 39 yıl önce ölmüş bir sanatçı herhangi bir gelişme yokken durduk yere neden yeniden masaya yatırılır? Ben daha önce ölmüş sanatçılar masaya yatırılmaz demiyorum ama durduk yere neden böyle bir gelişme yaşanır? Demek ki meselenin bir de arka planı var. Yani didişme, Farah Zeynep Abdullah'ın tweetiyle patlıyor da zaten olgunlaşmış, daha önce de üzerine konuşulmuş bir fikir oluşturulmuş. Farah Zeynep bunun üzerine yazmış.
Yılmaz Güney özellikle son 3-4 yıldır genç kuşak için didişme konusu. Size doluyum bilmiyorum, bazen sizi sınayan bir ifadeyle karşılaşırsınız. Nereden başlayacağınızı, bu karşı taraftan gelen saldırıyı nereden tutacağınızı bilemezsiniz. Öyle saçmadır. Ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Yılmaz Güney meselesi de öyle. Yani tam olarak ne dendiğini henüz anlamadım ama bölüm boyunca yavaş yavaş beraber anlayacağız. Bunun için hadi biraz geriye 12 Ocak 2023'te yayınlanan Barış Atay'ın konu olduğu mevzular açık mikrofona gidelim.
2013 yılından 2020 yılına kadar yine Twitter hesabınızdan yürüyeceğim bu arada. Twitter hesabınızdan Yılmaz Güney'i anan çok sevdiğinizi gösteren tweetler atmışsınız. Doğru. Son iki yıldır bu paylaşımları niye kestiniz? Alabileceğiniz tepkileri öngördüğünüz için mi yoksa Yılmaz Güney hakkında fikirleriniz mi değişti? Hocam 2013'den 2020'ye kadar zaten anmışsam ne tepkisinden çekineceğim ki? O zaman bebek katili, hakim katili Yılmaz Güney'i hala seviyorsunuz. Yılmaz Güney'i severim evet. Şimdi burayı size şu yüzden dinlettim. Soruyu soran gencin ses tonundaki öfkeyi farkındayız değil mi? Bayağı öfkeli, zihni manipüle olmuş. Bebek katili falan diyor. Apo'yla yan yana koyuyor muhtemelen zihninde. O ağzına bebek katili diye çıkıyor. Yoksa bebek öldürdüğü falan yok adamın.
Bu öfke yalnızca Yılmaz Güney'e dönük olmasa gerek. Yani Yılmaz Güney'e dönükten ziyade daha doğrusu her adam öldürene böyle bir öfkeyle yaklaşmıyoruz sanırım değil mi? Demek ki politik bir arka planı olduğunu da hissediyoruz. Çünkü Yılmaz Güney aynı zamanda politik bir figür. Bu tartışma başlayınca uzun süre tartışmadan uzak kalmaya çalıştım. Yani ne saçmalanıyor ortalıkta neler oluyor diye hatta sinirlendim. Fakat sonunda dayanamadım ve şunları yazdım.
Ardımızda ayı bağırıyor ama biz Yılmaz Güney'i tartışıyoruz. Peki, o halde bu işin hakkını verelim ve Güney'i kendi zamanının ve mekanının şartlarına göre değerlendirelim desek, ne bunu tartışacak bir ortama ne de bunu becerecek idraka sahibiz. O halde ne boş bir tartışma bu. Böyle yazmışım. Güney'i kendi zamanının ve mekanının şartlarına göre değerlendirmek gerekir deyince, düşünme kaslarını uzun süre kullanmadığı için beyni zayıflamış genç insanlar, Yılmaz Güney'i övmek için kırk takla atmış bir şey bulamayınca zamanın şartları diye gevelemiş.
şeklinde yorumladılar yazdıklarımı. Halbuki derdim Yılmaz Güney'in kabahatlerini aklamak değil, tarihsel bir figüre olması gerektiği gibi zamanının ve mekanının, bakın sadece zamana takılmayın, ve mekanının şartlarıyla yaklaşmaktı. Fakat bunu idrak etmek veya idrak etmeye çalışmak bizim yeni nesil milliyetçi gençler için maalesef çok zor. Öfke dolu zihinleri akıl gerektiren bir tartışmayı kaldıramıyor. Çünkü tartışmanın içinde duygulardan azade bir zihne ihtiyaç duyuyorsunuz. Fakat bu zihinler öfke dolu, nefret dolu. Çünkü düşünce dünyası siyah ve beyaz diye ayrılmış.
Kendisi beyazı tutarken kendi dışında kalanların tümünü ancak siyahla bütünleştirebiliyor. Endişe dolu zihinleri her tür acımasız fikre, zorbalığa prim veriyor maalesef. Star Wars'u bilenler için Anakin Skywalker'ın hikayesi gibi. Korkuları nefrete dönüşüyor. Bundan öteye geçebilen, meseleye bütünlükle bakabilen bir bakış açısı gelişmiyor maalesef. Denilene de anlamaya çalışmıyorlar. Zombileşiyorlar, zorbalaşıyorlar. Çok uzun uzun anlatmayacağım ama Yılmaz Güney'in doğup büyüdüğü mahallelerde, onun çocukluğunun ardından 80 yıl geçtikten sonraki atmosfer şudur.
Yılmaz Güney bu mahallelerde 70 yıl önce yaşadı ilk gençlik yıllarını. Doğup büyüdüğü Adana mahallelerinden Yeşilçam'ın ışıltılı dünyasına sıçramış ve memleketin o dönem için en popüler jönü haline gelmiş bir isim. Yıl 60'lar. Başladığı yer ile bitirdiği yer arasındaki mesafe bir efsaneye yakışacak kadar büyük.
Yaşadığı derin çelişkiyi anlamlandırmak için sosyalizmle tanışıyor ve en dipten en tepeye giden tüm yolları sosyalizmin yol göstericiliğinde yorumluyor. Dünyayı sınıf çatışmaları üzerinden ele alıyor. Bu durum onun entelektüel olarak gelişmesine de neden oluyor. Haliyle bu taşla çocuğunu devrimciler, bu taşla çocuğu da devrimcileri çok seviyor. Kendi hayat pratiğinden yola çıkarak gençlere yaptığı şu konuşma bence onun bakış açısını oldukça net anlatıyor.
Türkiye'de insanlara, özellikle sizin gibi genç insanlara çok iyi yaşama koşullarının hazırlanabileceği ortam, eğer ortam hazırlanmazsa siz orada ne olursunuz biliyor musunuz? Dünya bizimle gangster olur. Babadayılın hastalığına tutulur, hapishanelere düşersiniz. Yirmi sene, otuz sene, kiminiz ölür, kiminiz kurşunlara dizilir. Kiminiz bir kadına hasta olur, orada genelevin önünde, barın önünde vurulur. Kiminiz eser kaçakçısı, kiminiz sigara kaçakçısı olarak kaldırımlarda ölürsünüz. Yok! Bir tek kurtuluş var. Devrim.
Yılmaz Güney İstanbul'a geldikten sonra bar fedailerinin, gangsterlerin, gayrimeşru hayatlar yaşayanların hep yoksul mahallelerden çıktığını, şartların onları bu hale getirdiğini görüyor ve onların mücadelesine katılarak değrimcileşiyor. O da bu hayatı yaşayan bir lümpen kişiyken biraz geri çekilerek resme daha uzaktan bakıyor. Böylece düzene başkaldırıyor. Yeşilçam'ın romantik filmlerine de başkaldırıyor ve toplumsal gerçekçiliği Yeşilçam'a taşıyor.
Bugün hayatımızda üç kuruş da olsa ezilenlerin başka bir gözle anlatıldığı filmler varsa Yılmaz Güney sayesindedir. O, Türk sinemasının toplumcu gerçekçi dönüşümünü gerçekleştiren, bunu yaparken prodüktörlere de boyun eğmeyen biridir. Ama kadın dövmüştür, hakim vurmuştur, öyledir de. Kimse onun bu özelliklerini olumlamaz, örnek de almaz. Kimse onun bu özelliklerini yatsımaz da. Mesele Yılmaz Güney'in hayatının tümünü görebilmektedir.
Onun doğumunun ardından 90 yıl sonraki Adana lümpenlerine bakın bir. Kadın erkek her anlamda siz eşit mi? Hayır abi olur mu? Dünde kitapta bile yeri yok abi. Erkek üstün kadınlar abi. Niye? Biz çalışacağız, kadınlara bakacağız abi. Kadın çalışacak, ben evde oturacağım, ben evde yatacağım. Arbaç gibi çalışacak, bana para mı getirecek? Hangi delikanlının kitabını yazar dayı bu?
Yılmaz Güney bu kişilerden biri olabilir ve şu anda kimse onu tanımayabilirdi ve dolayısıyla şu anda linç de edilmeye en azından ihtiyaç duyulmayabilirdi. Dünya görüşünüzü bir varsayıma dayanarak oluşturursunuz. Sol görüşlü biri, insanların üretim araçlarıyla kurduğu ilişkiyle gündelik hayatlarını oluşturduğunu düşünür. Biraz önce dinlediğiniz dünpen gençlerin böyle olması, böyle tepki çekilecek şekilde konuşması, bizlerden çok daha yeteneksiz, çok daha kötü olmalarından kaynaklanmıyor. Toplumsal düzen içinde onlara verilen değerin bir sonucu bu. Diyarbakırlı kişilerin HDP'ye oy vermesi, İzmir'dekilerin CHP'ye, Konya'dakilerin AKP'ye oy vermesi de tesadüf değil.
Bu noktada teolojik kadim bir felsefeden faydan alalım. Magdelalı Meryem. Belki duymuşsunuzdur, belki çoğunuz duymuşsunuzdur, bilmiyorum. Yahudiler için kutsal sayılan Sep gününde fuş yaptığı gerekçesiyle köy meydanında taşlanmak üzere götürülüyor Magdelalı Meryem. O esnada orada olan İsa Peygamber köy ahalisine şunları söylüyor. Aranızdaki günahsız kim? Kim? Söyleyin, hanginiz hiç günah işlemedi?
O hanginisi buraya gelsin ve bunları o atsın. Alıntı yaptığımız film, Günaha Son Çağrı. İzlemenizi hararetle tavsiye ederim. Adana'nın kenar mahallelerinde ırgatlık yaparak büyümüş, lümpen bir çocukluk ve ilk gençlik geçirmiş, çocukluğundan bu yana şiddetle iç içe olmuş, fakat yolculuğunun sonunda Türkiye'nin en büyük sinema insanına dönüşmüş bu kişiyi, ölümünden 39 yıl sonra cancellayamazsınız.
Sevemeyebilirsiniz, küfredebilirsiniz. Zaten tartışmalı bir isimdir Güney. Sevmeyeni de çoktur ama katil, kadın düşmanı deyip cancellayamazsınız. Bunu yapmaya çalıştığınızı anlıyorum ama beceremezsiniz. Becermeniz de faydalı değildir. Biz zaten biliyoruz onun neler yaptığını. Hakim öldürmüş müdür? Öldürmüştür. Kadın dövmüş müdür? Dövmüştür. Bunları bilmez miyiz? Biliriz elbette. Hoş mu görürüz? Hayır, hoş da görmeyiz. Bunları örnek mi alırız? Örnek alana hiç rastlamadım.
Tüm bunlar Yılmaz Güney'in lümpen ilk gençlik yıllarının Yeşilşam'dan sonraki yansımalarıdır. Ya ayıptır, bu kadar zalimce yorumlanmaz bir isim. 21. yüzyılın kavram setiyle 90 yıl önce doğup 40 yıl önce ölmüş birine saldıramazsınız. Ya buna saldırmaya cevap da verilemez, ortada bir tartışma da çıkmaz. Bir zorbalık yaparsınız, böyle saman alevi gibi gelir geçer etkisi kalır. Saldıracaksanız ilk taşı en günahsız olanınız atsın. Bu aptallığa bir son verelim, demagojiyi keselim ve sadede gelelim.
Meselenin Yılmaz Güney'in sineması olmadığı çok açık. Daha ideolojik bir saldırı olduğu da ortada. Hemen bir parantez açayım ki zihnimiz bulanmasın. Yılmaz Güney'i sevmeyen herkes onun ideolojisini de sevmiyor, o yüzden saldırıyor demiyorum. Fakat tartışmanın fitilini ateşleyen ve ateşe odun atan çevreler ideolojik bir saldırganlık içindedir diyorum. Nitekim Sabah gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan, Yılmaz Güney didişmesinden çok mutlu.
Aptallığa hitap ederek beslenen herkes de olduğu gibi. Kılıç Arslan diyor ki... Görünen o ki, Yılmaz Güney isimli tanrılarının fanusunda hafif bir çatlak oluştu. Darısı Mahir'inden denizine, Ertuğrul'undan bilmem kimine kadar diğer tanrı ve tanrımsıların başına. Putların devrilmesi memleketin çok işine yarayacak çünkü. Ooo put da kırıyor yani, İslamcıya bak. Yılmaz Güney'i yedikten sonra denizlere, Mahir'lere gelecekmiş sıra.
Öyledir bu işler. Denizler banka soymuş, yuh! Mahir İsrail elçisi Erom'u öldürmüş, yuh! Aptallığın yüz yılında daha ne bekleriz ki? Durun dinleyin deseniz, dinlese anlayamayacak bir gerizekalılık evreninde kime neyi anlatabiliriz ki? Burada kısa bir ara, döndüğümüzde sözü Fatih Yaşlı'ya vereceğiz.
Konu Yılmaz Güney sineması değil, güneye dönük bir ideolojik saldırıya dönüşmüş durumda vaziyet. Bu nedenle konuyu bir sinemacıyla değil, siyaset bilimci Fatih Yaşlı'yla konuştuk. Fatih Yaşlı, Yılmaz Güney saldırısının arka planında seküler-popülist-milliyetçi yükselişin yaptığı görüşünde. Bu yükselişte nirengi noktasının da sığınmacı ve göçmen krizi olduğunu söylüyor.
Türkiye'de milliyetçilik, Atatürk milliyetçiliği dışındaki milliyetçilik ortaya çıktığında konjonktür antikomünist olmayı gerektiriyordu. 90'lı yıllarda buna Kürt düşmanlığı eklendi. Bugün geldiğimiz noktada ise yeni bir olgu var, göçmen meselesi. Yani Türkiye'ye Suriye'den ve Afganistan'dan gelen göçmenler ve o göçmenlerin yeni tehdit algısı olarak görülmesi. BK meselesinin bir numarası olarak görülmesi, listenin en tepesine yazılması işleri biraz değiştirdi. Dolayısıyla ben şunu söylüyorum, bugünkü seküler milliyetçilik seküler ve popülist bir karakter taşıyor. Nasıl ki Avrupa'daki yeni ırkçı faşist hareket motivasyonunu, gücünü büyük ölçüde göçmen karşılığından, göçmen düşmanlığından alıyorsa, Türkiye'deki yeni bu seküler milliyetçi dalgada sağ popülist bir karakter taşıyor.
Yaşadığımız tüm yapısal sorunları nedenleri büyük ölçüde teorik zeminde çözümlenebiliyor. Yani bunları anlayabilmek için 3-5 yukarı eğitimli bir zihin gerekiyor. Fakat sığınmacı krizi öyle değil. Görünüyor. Gözümüzle görüyoruz. Her sokağa çıktığımızda, her otobüse bindiğimizde bize yeniden hatırlatıyor kendisini. Fakat sığınmacı krizinden yola çıkarak yeni bir politik akım yürüyor. Bu yeni akım elbette tarihi kendi çerçevesinden yeniden okuyor. Kimilerine itibar kazandırmaya, kimilerine itibar suikastları yapmaya çalışıyor.
Bu sağ popülist siyaset, Özdağ'ın başını çektiği yeni bir takım tarihsel kahramanlar ve mitoslar yarattı. Yani bir yandan örneğin Mustafa Kemal Atatürk'ün izinden ve peşinden gittiklerini söylüyorlar ama öte yandan Mustafa Kemal'in doğrudan sağcılaştırılmış bir yorumuyla karşı karşıyayız. Mustafa Kemal'in örneğin cumhuriyetçiliği, halkçılığı, demokrasiyle kurmak istediği ilişki bunlara bakılmıyor. Adeta Mustafa Kemal Önce Atatürkçülüğü yeni seküler bir din gibi kavra, daha sonra bu dinin peygamberi statüsünde kodladığın Atatürk'ü kendi ideolojine uyumlu hale getirerek yeniden tanımla.
Bak bak, 12 Eylülcülerin yaptığı şeyin aynısını yapıyorlar. 1920'lerin, 30'ların Türkiye'sini ve dünyasını yeterince değerlendirme fırsatı bulamamış zihinlere, mistik bir Atatürk anlatısı sunuyorsunuz, ondan sonra Atatürk'ü sömürüyorsunuz. Ne güzel değil mi? Tıpkı İslamcıların yaptığı gibi, mistifize ettiğin anlatıdan politik rant devşiriyorsunuz. İtiraz edeni de hainlikle damgalıyorsunuz.
Tarihi de dilediğince çarpıtıyorsunuz. Mesela Kemalizm'le iddiatçılığı tek budada eritiyorsunuz. Enver, Cemal ve Talat Paşaları Mustafa Kemal'le denkleştiriyorsunuz. Ardından dönüyorsunuz Nihalatsız'a yöneliyorsunuz. Buradan geliyorsunuz Türklüğü Orta Asya steplerinde aranan bir ırka dönüştürüyorsunuz. Yani ben meselenin basitçe Yılmaz Güney olmaktan ziyade içinde bulunduğumuz siyasi konjonktürle doğrudan bağlantılı olduğunu, yeni bir söylem inşa edildiğini Türkiye'de Türkçülük adı altında yani örneğin Türkeş uzun yıllar boyunca 1944 yılı Turancılık davasından sonra Türkçülük kavramını kullanmaktan vazgeçmişti. Onun yerine Türk Milliyetçiliği diyordu. Şimdi Türkçülük adı altında
Nihal Hatsız'ı da dediğim gibi bu sürece dahil eden, Emmer'i de dahil eden, Mustafa Kemal'i de dahil eden, Türkiye tarihini ırkçı milliyetçi bir zaviyeden okuyan ve bugünkü Türkiye siyasetini de benzer bir şekilde okuyan yeni bir akım doğuyor. Bu akım bile örneğin bazı genç arkadaşlara hafif ve zayıf geldiği için sağda solda biz nazi bayrağı açan çocuklar görmeye başladık. Böyle bir politik arka plan yaygınlaştıkça çarpık bir tarih okuması bir nevi put yıkımına girişiyor. Kimdir bu tarihte itibar affedilen, fakat bizim bakıraçımıza göre bir değeri olmayan kişi? İşte, Yılmaz Güney. O halde hadi bu putu yıkalım.
Yılmaz Güney tartışması böylesi bir konjonktürün ürünü yani yapay bir şekilde gündeme getirilmedi. Yoksa ölmüş gitmiş üzerinden 40 yıl geçmiş bir insan neden bir kez daha hedef tahtasına yerleştirilsin? Bu güncel siyasete bu yeni sağ popülist akımın, seküler milliyetçiliğin müdahale araçlarından biri. Özellikle genç kuşağa bir takım isimler hedef gösteriliyor. Bu isimler solcu, sosyalist kimseler. Yılmaz Güney'le başlandı. Dediğim gibi güya kendilerince bir put yıkımına girişmiş durumdalar. Bir ikona kırıcılık yapıyorlar kendilerince. Bunun gideceği yer Türkiye'de sağcılığın, faşizmin, milliyetçiliğin daha da güçlenmesi olur.
Yani sokakta göremiyoruz böyle seküler milliyetçi bir yükseliş. Sosyal medyada kahramanlaşıyorlar. İslamcılık karşısında onun antikoru olarak seküler milliyetçiliği kodluyorlar. Milliyetçilikten de kastım, Türklüğü ne kadar severseniz o kadar iyi, devletin kadim düşmanlarına ne kadar düşmanlık ederseniz o kadar iyi. Yani burada milliyetçilik de çeşit çeşit biliyorsunuz. Burada devlet milliyetçiliği var.
Fakat bu tip bir milliyetçi dalgayı 2000'lerde de görmüştük. Yani daha farklıydı ama 2000'lerde de daha ziyade o zaman ulusalcılık olarak ifade edilen bir milliyetçi damar vardı. Ama ulusalcılık, sol değerlere daha yakın, antiemperyalist bir bakış açısı olan denizlere, mahallelere sahip çıkan bir damarı temsil ediyordu. Şimdilerde MHP'den ayrılan bir fraksiyonla karşı karşıyayız. Soldan nefret ediyorlar.
Soldan nefret edebilirler. Yani benden ya da sizden ya da başka birinden nefret etmeler önemli değil. Sol değerlerden, eşitlikten, özgürlükten de nefret ediyorlar. Daha doğrusu bunları çok daha çarpık kavruyorlar. Çok daha saldırgan bir üslupları var. Bir de şu var tabii. 2000'lerdeki ulusalcıların lafını ciddiye alabileceğimiz aydınları vardı. Gerçekten de öyleydiler. Timur Selçuklar, Atilla İlhanlar, 90'lara gitsek öldürülen aydınlar falan. Şimdiki yükselişin aydını yok. Bu çocuklar erlik gibi, jahrengi bir sosyal medya zibidilerinden besleniyor, zombileşiyorlar. Peki zombileşen bu gençlikle nasıl bir iletişim kurmalı? Fatih Yaşlı, agresif bir dire ihtiyacı olduğunu düşünüyor.
Yılmaz Güney tartışmasında örneğin ben çok sert bir çıkışla doğrudan politik bir tartışma yerine zaman zaman daha böyle dozajı yükselten bir üslubun daha doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü ortada politik bir tartışma yok. Yani karşınızdaki biri size ya bu herif zaten katil, bu herif zaten kadın düşmanı falan dediğinde siz tartışmayı politik bir yerden kuramazsınız. Sanki bizler Yılmaz Güney'i evet ya ne güzel oldu bir savcıyı da vurmuş, o karısını da dövmüş falan diye savunuyormuşuz gibi. Böyle bir durum söz konusu değil.
Yılmaz Güney'in bu kötü özelliklerinin övünç konusu yapıldığını şu zamana dek görmedim. Yani ne güzel hakim öldürmüş, karısını da ne güzel dövüyormuş, aferin yakışan da odur falan dememiş. Bir tanesi yazmış. Hitlerle de empati yapalım o zaman diye. Başta dinlediniz Emrah Sefar Gürkan Hoca'yı. Biz de cahilimiz cümle kuramaz, eğitimlimiz de argüman üretemez. Ya aynı şey mi be?
Hitlerle Yılmaz Güney aynı mı ya? Yuh artık ya. Hiç mi ağrınız yok ya? Feodal ilişkilerin hakim olduğu yoksulluk batağında şiddetle iç içe büyümüş ve lümpenleşmiş bir gençsiniz ve yeşil çamla jön oluyorsunuz. Bu yolculuktan biraz etkilenip, biraz ilham almak gerekmez mi ya? Gerekmez diyenler için ilk taşı en günahsız olanınız atsın demek gerekir.
Yılmaz Güney'in bizzat kendisi bir insanın nasıl dönüşebileceğinin, bir yerden başka bir noktaya nasıl gelebileceğinin bir örneği. Türkiye'de bugün solcular, sosyalistler de çok basit bir şey söylüyorlar. Yılmaz Güney'i tartışacaksak sizin onu günah keçisi ilan etmenizi, 40 yıl sonra durup dururken böyle bir tartışmayı açmanızı biz şiddetle reddediyoruz. Ve diyor ki insanlar Yılmaz Güney hatasıyla sevabıyla Türkiye'nin hem siyasetinin hem sanatının önemlice bir figürüdür. Hatasıyla sevabıyla tartışılır. Yanlış yaptığı yerler söylenir. Doğru yaptığı yerler söylenir. Ama dediğim gibi yani o tabiri kullanmak zorundayım. Yılmaz Güney'i de Türkiye'nin diğer sol sosyalist figürlerini de bir avuç böyle tırnak içinde söylemek durumundayım. Zibidiye yedirecek değiliz. Kimse kusura bakmasın bu anlamda.
Bir de en çok şöyle şeyler yazılıyor. Adam PKK'lı diye ağırlıkçı, Kürtçü diye sol bu adamı savunuyor. Arkadaşlar, vaziyeti bilmiyorsunuz. Bu yani 1970'lerin sonundan itibaren Yılmaz Güney'deki dönüşüm bu. Yani 60'lardaki, 70'lerdeki solculuğu da böyle değil. Neyse, buna geçiyorum. Çünkü sol yapısı gereği vatan haini ya, yani bu ikisini yan yana getiriyorlar. Sevgili dostlar, umarım kimseye kolay kolay vatan haini demeyen bir zihniniz vardır.
Bu ifade aptallar için kullanışlıdır çünkü. Çünkü kimse kendi yurdunun, kendi insanının acı çekmesini, geriye gitmesini istemez. Çok az insanda böyle bir hainlik söz konusudur yani. Böyle kitlelere hain diyemezsiniz. Bunlar tümüyle gerizekalılıktan kaynaklıdır. Yani ideolojiniz sağlam değilse, dünya görüşünüz hakikate değmiyorsa ne yapacaksınız? Gerizekalılaştıracaksınız insanları ki insanlar sizin ideolojinize
uyum sağlasın. Sağcılar da istemez, solcular da istemez en azından ülkenizin böyle bile isteye kötüye gitmesini. Yani bir ideolojiye varoluşu gereği hainliktir diyemezsiniz. Sadece farklı argümanları, farklı bakış açısı vardır insanların. Bu farklı bakış açılarını kavramaya yetmeyen zihinler ya da bu bakış açılarını kavramak için zahmet göstermeyen zihinler algılayamadıkları argümanların sahiplerini hainlikle suçlarlar. Çünkü anlam veremezler. Ya derler, bir insan nasıl komünist olur ya?
Bir insan nasıl dinsiz kitapsız olur? Herhalde hain derler yani. Çünkü ne? Para alarak yapılabilir böyle bir şey. Anlamaya çalışmayınca ne yapacaksınız? Hain deyip geçeceksiniz. Bu zombileşmiş gençlerin üç lafından biri vatan haini. Yılmaz Güney'e de Kürt sorununa bakış açısı nedeniyle PKK'lı diyorlar. Ya işte. Bildiğiniz yanıldığınıza yetmiyor. Ya adam 1984'te ölmüş. Etmeyin. PKK ilk silahlı eylemini 84'te yapmış. Ya bu adamın PKK'lı olması mümkün mü?
Ha, Kürt sorunu resmi olmayan bir zaviyeden okuduğu doğrudur. Bakın orada duralım. Bağımsız Kürdistancıdır. Yani ayrılıkçıdır. Bu da doğrudur. Bunu atlamayalım. Ama PKK'lı olması zamanın gereği mümkün değildir. Kendi sesinden dinleyelim. Türk, Acem ve Arap devrimci demokratları Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının en candan savunucuları olarak bu kavganın bir parçasıdırlar ve ortak düşmana karşı savaşmaktadırlar.
Ezilen sınıfların sınıf kardeşliği en güçlü silahlarımızdan biridir. Dost ve düşman herkes bilsin ki kazanacağız. Mutlaka kazanacağız. Bir, bir köle olarak yaşamaktansa... ...bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir.
Gerizekalılıkla harmanlanmış bir zorbalıkla mücadele ettiğimiz için iki seçenekli bir bakış açısı geliştirmek zorunda kalıyoruz. Ya tamamen doğru, ya tamamen yanlış. Hayır, Yılmaz Güney Kürt sorununun farkında olan bir sanatçıydı. Çözüm yollarına, desteklediği mücadele metotlarına katılmayabilirsiniz. Nitekim ben de katılmıyorum. Ama yola değil, yolculuğun kendisine bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Yılmaz Güney, Adanalı bir ırgatken, kanda en iyi yönetme ödülünü alabilmiş büyük bir yolun yolcusuydu. Hikayesini genç kuşakların objektif biçimde okumasını dilerim. Bugün Adana'da örneğin kiremitaneden çıkıp bu entelektüel düzeye ulaşmak, bunları başarmak hiç değilse saygı gerektirir. Keşke derdimi anlatsam, bu zibidiler de kulak verse, sonra onlar argümanlarını benimle paylaşsa, belki ben onlara hak veririm. Ama olmaz, yapamayız. Gidişat, oturup tartışmaya uygun değil. Bu zorbalar sustuktan sonra belki. Her neyse. Yılmaz Güney meselesi işte bu kadar.
Ama bu meselede orta yolculuğa da gerek yok. Hatırasına ilişmeyin. Aklınız durumu kavramaya yetmiyorsa susmasını bilin. Hakikate merakınız varsa Yılmaz Güney'e saygı duyanlara nedenini sorun. Merakınız yoksa daha gölge etmeyin. Oğboculuk oynuyoruz. Bizim semtimizde ha? Ulan kimin semtini kime satıyorsunuz? Babanızdan mı kaldı tapusu inekler? Bundan sonra ananızı ağlatacağım sizin bütün yollarınızı el koyacağım. Bela arıyorsun yani?
Topu elli gram etmeyen zibidilerle oturup tartışacak değiliz. Benim derdim bu aptallığın etkisine girmemiş gençlerle. Bu abuk sabuk, erlik gibi, jahrein gibi tiplerin peşine takılmayın arkadaşlar. Millete zorbalık etmeyin. Rüzgarı da hep arkanıza almak zorunda değilsiniz. Yoksa ben de biliyordum, aa çok kötü bak hakim öldürmüş, kınamalıyız falan filan demeyi. Ama bu vasattan fazlaca sıkıldım. Hele bir çekilsinler kenara, biz Yılmaz Güney'i tartışırız. Ama bu zibidileri de yedirmeyiz.
Siz kötüleyin varoşları, biz kötüyüz aynen. Heyecanla Mutin'in şarkısı gibi. Kırava silahtan tehlikeli bugün aynen. Tuttukları kalem kurşun meziyeti aynen. Hepsi barış asımları maaleme vay be. Çıtır çıtır yediler o insanları aynen. Trend To People bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüm çarşamba günü, unutmayın. Bir sonraki bölüme kadar hayata biraz daha geniş perspektiften bakmanızı dilerim. Hoşça kalın. Biz kötüyüz aynen.
Vay be!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.