
4.220 kelime · ~21 dk okuma
Trens Spor'dan herkese merhabalar. Bu haftanın gündemi Stefan Kunsun ve milli takımın geleceğinin karanlığa doğru gidiyor olması. Durum buyken Türkiye Futbol Federasyonu'ndan yapılan açıklamalar olayın önemini ve ciddiyetini kavramakla ilgili soru işaretleri yaratıyor. Bunu da konuşacağız ve artık 3 büyüklerde son transferini yapacak olan takım gözüyle bakılan Fenerbahçe 6 numarasını arıyor ve Andre Gomez ismi öne çıkıyor. Andre Gomez ile ilgili konuşacağız ve son olarak da
Bir parça Novak Djokovic'i öveceğiz. Tekrar kazandı. Djokovic gelmiş geçmiş en büyük tenisçi midir değil midir? Bunu da sevgili Niko Yenibayrak'la konuşacağız. Başlıyoruz.
Şimdi, Stefan Kuntz'la ilgili, milli takımla ilgili çok fazla işte Japonya maçını, Ermenistan maçını çok konuşmak istemiyorum. Ermenistan'a karşı kendi sahamızda bir bir beraber kaldık ve Japonya'ya karşı da 4-2 mağlup olduk. 4 gol yedik, 4 gol dışında adamların 2 tane topu da direkten döndü. Kötü bir milli takım vardı ve Kuntz'un da önünde gelen başka problemler de var. Mesela oyuncu yetiştirememekle ilgili bir sol bekimizin olmaması, Santerforların hepsinin
Çok genç olması ya oyuncu yetiştirmekle ilgili problemlerimiz var. Oyuncu havuzumuz daralıyor, işler kötü gidiyor ve burada işlerin kötü gitmesinin ana sebeplerinden bir tanesi de tabii ki teknik direktör ve Kunus'la ilgili de eleştiriler artıyor. Şimdi Kunus'la ilgili bu eleştiriler gelirken doğal olarak bazı yorumlar da görüyorum. Kunsu kendisi de basın toplantısında açıkladı. Sadece 5 mağlubiyetim var dedi. 20. maçına çıktı. 20 maçta Japonya maçıyla birlikte 20. oynandı ve 5 mağlubiyet aldım dedi. Ve işte puan ortalaması da 1.95 ile milli takım tarihinin en yüksek 2. puan ortalaması gibi söylemler var. Ve Kunsu'nun aslında o kadar başarısız olmadığına dair yorumlarda bulunuyor insanlar. Öncelikle ben bunun biraz kandırma olduğunu düşünüyorum. Bir pembe masala benziyor.
Şöyle, evet Kunus 20 maçta 5 mağlubiyet aldı. Sadece 1.95'te milli takım için yüksek bir puan ortalaması. Fakat bu 20 maça tek tek bakmadan buradan bir istatistik ve sonuç çıkarmak çok yanıltıcı olabiliyor ve son dönemde spor medyasında istatistiklerin çoğunlukla yanıltıcı çıkarımlara götürdüğünü düşünüyorum. Eğer yakınlaşıp da gözlüğünüzü takıp da bakmıyorsanız istatistiklere çok yanlış çıkarımlara götürebiliyor. O yüzden Kuntz'un milli takımın başında olduğu 20 maça tek tek bakmak gerekiyor. Bir kere bu 20 maç içerisinde Türkiye kendisinden daha güçlü olan sadece 3 takımla oynadı. Bunlar Portekiz, İtalya, Hırvatistan. 3'ünü de kaybetti. Portekiz'e 3-1 kaybetti. İtalya'ya kendi sahasında hazırlık maçında 2-3 kaybetti. Ve Hırvatistan'a da yine kendi sahasında 2-0 kaybetti Türkiye.
Yani kendisinden güçlü herhangi bir takıma karşı herhangi bir şekilde diş geçiremedi. Kendisine yakın takımlarla oynadığı maçlara da bakıyoruz. Japonya'ya 4-2 yenildi. Norveç'le ilk maçlarından biriydi. Kunsun bir bir beraber kalındı. Ve Galler'e karşı da 2-0'lık bir galibiyet var. Fakat Galler'in de çok ciddi bir düşüşte olduğunu bu dönemde söylememiz lazım. Ayrıca hazırlık maçlarında Çek Cumhuriyeti ve İskoçya ile oynadık. Bu iki hazırlık maçında 2-1 kazandık.
Hazırlık maçı olduğu için çok ölçü değiller tabii. Ama Çek Cumhuriyeti ve İskoçya'nın da bize denk yakın takımlar olduğunu düşünürsek fena sonuçlar değil. Ama Japonya, Norveç... Bunlarda da istediğimiz sonuçları çok alamadık. Yani kendimize denk takımlara da aşağı yukarı denk sonuçlar aldık gibi gözüküyor. Geri kalan 13 maçın tamamı kendimizden çok daha zayıf takımlarla oynanmış maçlardı. Ve buna rağmen içeride Ermenistan'ı yenemedik. Faryo adalarına deplasmanda 2-1 mağlup olduk. Luxemburg'la 3-3 beraber kaldık. Yani çok daha zayıf rakiplere karşı kaybettiğimiz de var. Ve bunlar dışında Letonya'ya bir kez 90 artı 9'da Burak'ın penaltısıyla 2-1 geçebildik. Yine başka bir Letonya maçını da geçtiğimiz hafta. Haziran'da İrfan Can Kahveci'nin 90 artı 5'teki golüyle 3-2 yenebildik. Yani orada da iki kez Letonya'ya yine puan kaybedebilirdik ki Letonya'da bizden çok daha zayıf bir takım ki Ermenistan'a karşı da mağlubiyeti 88'de Bertuğ'un attığı golle kurtardık son olarak. Yani aslında bu 20 maçın 13'ü bizden çok daha zayıf takımlarlaydı ki bunların da 3'ünü kazanamadık. Yani aslında bu 20 maçtan bir 95'lik puan ortalaması çıkarmak başarı falan değil. Kuntuz'dan önce milli takım torba olarak çok geri düştüğü için, belki işte 90'ların başındaki yere gerilediği için, en düşük yere geri döndüğü için ölçümüz zayıfladı ve kendimizden çok daha zayıf takımlarla oynadık. Ve bu yüzden de haliyle puan ortalaması yüksek oldu. Bence daha da yüksek olmalıydı ve bu maçlara tek tek baktığınız zaman Kuntuz'un hiç de başarılı falan olduğunu göremiyorsunuz. Şimdi durum buyken bir kere Kuns nasıl bu göreve geldi diye baktığımız zaman Hamit Altıntop ismini görüyoruz ve Hamit Altıntop ismi benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Çok daha başarılı bir yöneticilik göstermesini beklerdim fakat sadece Alman patentli olması, Almanca bilmesi ve bir dönem Almanya'da çalışmış vesaire olması sayesinde hemen hemen herkes işe alınıyor milli takımda. 6 yaş milli takım kategorilerinde hiçbir deneyimi, tecrübesi vs. olmayan genç, gurbetçi teknik adamlar görev yapıyor ve milli takımlar genç oyuncuları bulma ve geliştirme gereken 6 yaş milli takım kategorileri. Buralarda aksine genç, gurbetçi, Alman teknik adamların gelişme yeri haline gelmiş gibi bir durum söz konusu ve Stefan Kunz'un da teknik direktörlüğünden daha çok başkanlık tecrübesi olan, eski Kaiser Slaughter'ın başkanı olan bir isim Stefan Kunz. Gerçekten bir hayal kırıklığı söz konusu. Yani biz bir Almanya'dan bir fikir devşirmiyoruz. Büyük bir isim gelmiyor. Mesela bir dönem Jupp Derval Galatasaray'a gelip Türk futbolunun kaderini değiştirmişti. Daha sonra Felkamp gelmişti. Bunlar gerçekten Almanya'nın çok büyük teknik direktörleriydi ki Derval zaten Almanya milli takımı hocası olarak geldi. Almanya milli takımı hocasıyla Euro 1984'ü oynayıp
Galatasaray'ın başına geçti. Bunlar tartışmasız isimlerdi. Ve şimdikilerse oldukça düşük potansiyelli isimler. Yani Stefan Kunus bir bundestlik hocası falan değil. Veya altyapılarda, ümit milli takımlarda görev yapan gurbetçi hocalar, sivilleri olan, büyük lisansları vesaire olan hocalar değil. Bu açıdan açıkçası yani görülmesi gereken, kral çıplak denilmesi gereken bir durum var ortada. Koskoca milli takımlar, amatör demesen bile oldukça düşük seviyedeki gurbetçi hocalara bağlanmış durumda.
ve duyduğum kadarıyla mesela Hamit Altuntop, Hakan Balta'ya da gel Ümit Milli Takımı'na çalıştır vs. diye teklif yapıyor ve Hakan Balta diyor ki ben daha toyum, daha yeni başlıyorum hocala ve 3 ayda bir antrenman yaparak hocalık konusunda gelişemem, benim gidip de Galatasaray U19 takımını çalıştırmam daha sağlıklı diyor ve Hakan Balta Ümit Milli Takımı reddedip Galatasaray U19 takımının başına geçiyor. Yani burada gerçekten daha temelden büyük bir problem var Türk Milli Takımı ile ilgili. Ve tüm bunlar olurken Mehmet Büyükekşi'nin bir açıklamasını gördüm. Diyor ki, bizim çocuklar mottosunu değiştireceğiz. Yeni bir motto arayışımız var. Şimdi bunu görünce gerçekten güldüm. Çünkü en alakasız konu bu. Yani en son ihtiyacımız olan şey motto değişikliği.
O kadar şekilci ki yani Türkiye'de zaten en rahatsız olduğum konu şekilcilik. Yani insanlar inanışlarını şeklen yapıyorlar. Atıyorum siyasi düşüncelerini şeklen yapıyorlar. Futbolu şeklen, her şeyi bir şeklen ve içeriye yönelmekle ilgili kimsenin bir derdi yok. Arabanın motoru yok. Mehmet Büyükelçi diyor ki arabayı bir kırmızıya boyarsak çok güzel olacak. Tam olarak bu yani. Yani zeminler berbat Türkiye'de, statlar dolmuyor. Futbolla ilgili çok büyük içsel problemlerimiz var. İçerikle ilgili çok büyük problemlerimiz var. Ve bizim derdimiz motto değişikliği. Bunun dışında milli arada bir gündem daha oldu tabii. Konusu ve milli takım konusu dışında ve TFF bir anket açtı. Ankette de insanlara şunu soruyorlar. Türkiye'nin Süper Lig'in futbol liglerinin statüsünü, fikstürünü vesaire değiştirelim mi diye bir anket açtılar. Futbol severlere soruyorlar.
ve ankette Belçika sisteminden faydalanıldığını söylüyorlar. Belçika'da sistem şöyle, normal sezon devam ediyor, normal sezondan sonra bir de playoff oynanıyor. Bunu biliyorsunuz zaten 2011-12 sezonlarında deneyimlemiştik, şirket sürecinden sonraki bir sezonda. Normal sezon bu sefer anlamsızlaşabiliyor. Playoff'a bir şekilde kendini atmak daha önemli hale gelebiliyor ve normal sezonun son 8-10 maçı
daha önemsiz hale gelebiliyor çünkü puanlar bölünüyor vs. Yani çok derbi oynatmakla ilgili bir anket bu. Ankette işte Belçika gibi olalım mı diye soruluyor insanlara ve olmasını isteyeceğimiz düşünülüyor. Çünkü çok derbi oynanırsa insanlar da bundan çok keyif alır, çok heyecanlı olur. Büyükler birbiriyle maç oynasın diye düşünülüyor. Şimdi orada bence yine şekilcilikle ilgili
Yine zeminler berbat durumda. Yine oyuncular yetişmiyor. Kalite yok. Altyapı tesisleri yetersiz. Stat ışıklandırmaları yüzünden yarıda kesilen altyapı maçları falan oynanıyor. Ben geçen milyarada Bayrampaşa'da statında bir maç izledim, ikincilik maçı.
Bayrampaşa stadı tamamen güneş gören bir stad. Her tarafı güneş görüyor. Ona rağmen zemin olağanüstü derecede kötüydü. Yani eski 80'lerden kalma falandı ki bu tefefe ikincilik. Yani çok öyle amatörlük falan değil. Üçüncülük bile değil yani. İkincilik seviyesinde bile zeminler berbat ki full güneş alabilen bir stadın zemini bile berbat. Ki bu süperlikte bile böyle şeyler var, zeminler var. Bunları düzeltmiyorken, yani arabanın motoru yokken, yok işte rengini değiştirelim, yok lastiklerini değiştirelim falan demek, tam olarak işte bu şekilcilikten geliyor. Ve benim açıkçası o anketteki önerim şuydu, çok derbi oynamaktansa takım sayısını 16'ya 14'e düşürmek, hatta bence
Bize daha uygun bir model varsa İskoçya modeli. Yani illa hem derbide falan da oynanacaksa 10 takımlı lige düşürün. Toplam 38 maç. 10 takım bol bol da derbide oynanır. O sayıda görmek istiyorsanız. Likteki takım kalitesi yani en üst seviyedeki 3 büyüklerin, 4 büyüklerin kalitesiyle Andolu takım kaliteleri birbirine yakınlaşsın. 4 büyükler biraz puan kaybedebilsin. 88 puan topladı geçen sene Galatasaray.
14 maç üst üste kazandı. Üçüncü olan Beşiktaş'ta bir Trabzon beraberliği var. O olmasa onlar da 14 maçlık seriyi yakalıyor. Bugün Galatasaray milyardan önce son Gaziantep deplasmanını, koskoca Gaziantep deplasmanında Galatasaray %50'siyle falan oynayıp fark atıyordu. Yani üç büyükler artık kendisini sıkmasa bile çok rahat galibiyetler alabilmeye başladı ve bu da makası açıyor. Makas açıldıkça da klüpler arasındaki güç dengesizliği, izlenirliği düşürüyor. Çünkü sürpriz ihtimali azalıyor.
Bu güç dengesini tekrar yaratmak için bence 16 takıma, 14 takıma, 10 takıma düşmek ve zayıfla güçlü arasındaki farkı azaltmak o çekişmeyi tekrar geri getirebilir diye de düşünüyorum. Ama bunlar onun yerine tam tersine tabii siyasi baskılardan da dolayı işte Kayseri'de kalsın, Rize'de kalsın, bilmem ne şehirde de kalsın diye 20 takımlı ligler yapıyorlar. İlk 4 ile son 4 arasında dağlar kadar fark oluyor. Sanki iki, üç lig fark varmış gibi bir fark oluyor. O da yarışmacılığı düşürüyor.
Bence yapılması gereken takım sayısını düşürmek açıkçası. Ama dediğim gibi motor yokken arabanın rengini tartışıyoruz. Konu o. Bu arada milli takım demişken Japonya'da 4-2 kazandı. Japonya bizden önce de Almanya'yı 4-1 yenmişti ve Almanya'da Hans Flick görevinden alındı. Almanya futbol tarihinde ilk kez Hans Flick'in başına geldi bu. Görevinden alındı bir teknik direktör. Almanlar özellikle 21. yüzyıla gelene kadar
minimum sayıda teknik direktör geçirmişti. 1922'den başlayarak Alman Milli Takım Hocalığı'nda çok uzun yıllar görev yapan isimler vardı. İşte bunlardan bir tanesi de Derval. Ve hep yardımcı hoca kendisinden sonra görev alıyor. İşte 10 sene, 20 sene neyse. Alman Milli Takım Hocalığı'nı devam ettiriyor ve onun yardımcısı da onu alıyordu. Burada Almanya'da bile bir değişimden söz edebiliriz. Sözü gelmişken önermek için söylüyorum. Jupp Dervaal'in Alman Futbolu'nu ve o dönemleri anlatan bir kitabı var. Futbol Basit Bir Oyun Değildir adında. Bize yansıması olan çakma Alman Futbol mantalitesi değil de gerçek Alman Futbol mantalitesine meraklıysanız Jupp Dervaal'in Futbol Basit Bir Oyun Değildir adlı kitabını da sizlere öneriyorum. Çok keyifli, çok okunması gereken bir kitaptı kendisi. Burada bölüme küçük bir ara verelim. Döndüğümüzde devam edeceğiz.
Şimdi geçelim Fenerbahçe'ye. Bu bölümde Galatasaray ve Beşiktaş konuşmayacağız çünkü Galatasaray ve Beşiktaş zaten transferi kapattı gibi bir şey. Son 1-2 günde belki genç potansiyelli transfer falan yaparlar. Fırsat transferi düşerse onları yaparlar ama Fenerbahçe hala ilk 11'ine bir transfer yapmak istiyor ve o transferde 6 numara transferi. 6 numara transferiyle ilgili uzun süredir Fenerbahçe bir fırsat düşmesini bekliyor. Geçen hafta da konuşmuştuk.
Geçen sezonki Icardi transferi bence burada işleri biraz değiştirdi. Icardi transferinin yaptığı etki, geçen sezon bekleyelim, transfer sezonu kapansın ve sonra yıldız isimler beklediğimizden daha uyguna düşebiliyor gibi bir fikir yarattı. Hem Galatasaray 8 numarasını bekletti hem de Fenerbahçe 6 numarasını bekletti. Fakat bu sefer geçen seneki gibi olmadı. Hem Galatasaray istediği 8 numarayı düşüremedi hem de Fenerbahçe istediği 6 numarayı düşüremedi.
Geçtiğimiz günlerde Ali Koç'un bir açıklaması oldu onu dinleyelim. Ali Koç diyor ki sağlam bir altı numara, savunması sağlam, defansif bir altı numara. Fakat son olarak, son günlerde yoğun bir şekilde ismi geçen Andre Gomez ise tam tersi bir oyun kurucu altı numara. Geçmişteki Fenerbahçeli 6-8 numaralardan birine benzetecek olursak belki biraz Christian Baroni tarzında diyebiliriz. Yani sert, agresif vs. değil. Aslında boyu uzun ama öyle çok sert, Oynamayı seven bir altı numara değil. Hatta Gomez Nisan ayında The Athletic'e bir röportaj veriyor. Altı numara oynamaktan keyif almadığını belirtiyor bu röportajda. Editör arkadaşlarımız çıkardı sağ olsun. Güzel bir detay var burada. Diyor ki, Lille'de iki merkez oynuyoruz fakat özgürlüğümüz var. Yer değiştirebiliyoruz. Derine gelip oyun kurarken ileri de çıkıp rahat olabiliyorum diyor. Sahanın her yerinde olabilme özgürlüğüyle iki yönlü oynarken
Diğerlerini oynatırken gerçekten eğleniyorum. O kadar hoşlanmadığım pozisyon ise 6 numara. Topla oynarken harika ama defansif olarak sahanın genişliğinde sürekli kaymaları yapmayı sevmiyorum. Presi tercih ederim." diyor. Yani presli oyun, öne gitmek güzel ama pozisyon tutmak, çileli kısım savunmanın, kaymalar yapmak, enlemesini özellikle hem ciddi bir atletizm gerektiriyor, çabukluk gerektiren bir şey hem de dinamizm gerektiriyor.
Fakat André Gomes 2019 yılında toplumun son tarafından çok sert bir faalamağrısı kalmıştı ve ayağı kırılmıştı. Artık tabii 30-31 yaşına da geliyor André Gomes ve o ağır sakatlığın da ardından sonuç 4 yılda fiziksel olarak da haliyle bir düşüş yaşıyor. Ve artık o hammallığı yapacak oyuncu da değil. André Gomes tam olarak Ali Koç'un tarif ettiği defansif, sağlam 6 numaranın tezatındaki oyuncu. Yani tam bir oyun kurucu 6 numara.
Ve son bende Fransa'da oynadığı son maçlarını izledim biraz. Gerçekten iki ayağını kullanması oldukça iyi. Uzun ve çapraz topları oldukça iyi. Sakin, oyun kuruculuğu, oyun zekası oldukça iyi bir oyuncu. Aslında Galatasaray'daki Sergio Oliveira'ya benziyor vatandaşı. Oliveira ondan bir yaş daha büyük.
Andrea Gomez ama hem kariyer olarak Barcelona görmüşlüğü olsun, hem boy avantajı olsun, hem de biraz da altı numaraya daha yatkın oynayan bir oyuncu. Ama tarz olarak işte yumuşaklık olsun, çok agresif oynamamak olsun, Andrea Gomez'in boyu uzun olmasına rağmen mesela hava toplarına öyle sert çıkmamak vs. gibi konular olsun. Biraz benzer tipte oyuncular. Ama hani Oliveira gibi net sekiz numarada değil yani, altı numarada oynayabilmiş. Ama altı numarayı oynarken oyun kurucu olarak oynuyor.
ve Fenerbahçe'nin aradığı, istediği kesici net 6 numara profilinde bir oyuncu değil. Ama geçen bir haber gördüm, Josefte Souza Çin'deki takımından ayrılacak, serbest kalacak vs. gibi. Kesici 6 numara arıyorsanız o zaman 1 yıllık 34-35 yaşına gelen Josefte düşünülebilir ama Türkiye'den ayrılmadan önce de Josefte bir düşüş vardı. Yani hangi Josef gelir? O Beşiktaş'ta son olarak bir sezonu damga vuran Josef mi gelir? Yoksa ayrılmadan önceki bitik Josef mi gelir? Onlar son maçlarına bakmak gerekir. Ve zaten Fenerbahçe tekrar Josef'i de düşünmüyor herhalde. Çünkü Fenerbahçe'den sonra tekrar Beşiktaş yaptı vs. O bağ belki koptu. Ama Andre Gomez'le ilgili de şöyle bir düşüncem var benim. Evet Ali Koç sert bir altı numara istiyordu.
Düşünülen tipte oyuncu belki o değildi ama belki de Fenerbahçe'nin zaten sert, kesici, defansif yönü iyi olan bir altı numara değil. Belki de zaten oyun kurucu bir altı numara ihtiyacı vardı. Çünkü şöyle, Bekao iyi bir oyun kurucu kesinlikle değil. Belki en zayıf özelliği oyun kuruculuk. Breitos Aysamuel'in yine en zayıf özelliklerinden bir tanesi oyun kuruculuk. Onun dışında savunmada altı numara oynadığı zaman İsmail de iyi bir oyun kurucu değil. Crespo da altı numara oynatırsa iyi bir oyun kurucu değil.
İsmail'le ilgili şöyle genel bir yanılgı var. İsmail 2-3 sene önce ofansif orta saha olduğu için İsmail'in teknik kalitesinin daha iyi olduğunu iddia ediyorlar. Aksine İsmail'in top kontrolleri başta olmak üzere teknikle ilgili zaafları olan bir oyuncu. Daha önce ofansif orta saha olması çok önemli değil. İnsanlar şey diyor, daha önce ofansif orta saha olduğu için tekniği iyidir ve daha böyle oyun kuruculuk özellikleri iyidir. Öyle olmuyor. Oyuncular pozisyon değiştirdikçe oyun tarzlarını da değiştirmek durumunda kalabiliyorlar. Bunun bence mesela en bildirgin örneği okay yokuşlu.
Hokai Yokuşlu da 10 numaraydı. Uzun yıllar 10 numaraydı, genç yaşlarında. Sonradan 8, 6, en son Stopper'e kadar evrilmişti. Ama 6'da kaldı. Ve o kadar kesici bir 6 numara ki yani aksine Stopper'den evrilmiş 6 numara olmuş gibi görüyorsunuz. Tam bir kesici, teknik melekeleri çok zayıflamış bir 6 numara. Aslında 10'du. Senelerce 10 numara oynadı. Ve teknikti de. Ama senelerce 6 numarada oynadıkça o teknik köreliyor ve
Fiziksel özelliklerinizde ön plana çıktığınızda daha agresif, daha çarpışan, daha mücadele eden oyuncu oldukça tekniğiniz yavaş yavaş azalıyor. Çünkü çok az kullanıyorsunuz. Bu İsmail'de de olmaya başladı. Yani İsmail de fiziksel özelliklerini çok güçlendiriyor, atletizmini vs. Ama teknik olarak iyi bir oyun kurucu değil bence. Orada bir yanılgı var. Ve hem İsmail, hem Crespo, hem BK, hem Brightos'a İssamuel
Bu kadar oyun kurmakla ilgili sıkıntısı olan bir savunmayı düşündüğümüz zaman aslında André Gomes belki de orada daha farklı bir zenginlik katabilecek bir isim. Ve zaten siz Avrupa'dan çok lig istiyorsanız, işte kaç senedir şampiyon olamıyoruz, lig daha önemli diyorsanız... Geçen sene de bunu diyorsunuz zaten. Jesus döneminde de böyle deniyordu, şimdi de öyle deniyor.
Galatasaraylılar da Sergio Oliveira'yı bir dönem beğenmedi, eleştirdi vs. ama Sergio Oliveira gibi, André Gomes gibi isimler özellikle ligi almak konusunda oyun kurmak ve set oyunu geliştirmek konusunda sizi belli bir eşiğe taşıyan oyuncular. Ve belki de Andre Gomez transferi bu açıdan Fenerbahçe'nin istemeye istemeye doğru yaptığı bir iş haline gelebilir. Ama dediğim gibi ben geçen seneki son maçlarını izledim. Bu sene daha resmi maç yok. Ve Eylül'ün ortasına geldik. Nasıl bir yaz kampı geçirdi bilmiyorum. Tek düşmüş olabilir. Fiziksel olarak zaten atletizmi oldukça düşük. Sertliği düşük bir oyuncu. Ama oyun görüşü, iki ayağını kullanma, oyun kurma kabiliyetleri de oldukça yüksek bir oyuncu.
Tıpkı geçen sene Galatasaray'ın oyun gücünü arttırana kadar Sergio Oliveira'dan aldığı katkıyı Fenerbahçe'nin de Andre Gomez'den alma ihtimali olabilir diye düşünüyorum. Ama dediğim gibi nasıl bir yaz kampı geçirdi, ne kadar hazır olur olamaz. Fenerbahçe'ye ne kadar uyar uymaz bunlar soru işaretleri. Yine de İsmail Hoca Ferdi'yle ilgili yorum yaparken şundan bahsetmişti. Sol bekler konusu Oster Wolle sorulmuştu. Çok formdaydı. Yaz kampından bahsediyorum. Ve demişti ki Ferdi Kadıoğlu hem Osterwolde'den hem Luan Perez'den daha iyi olduğu konu oyun kurmak ve oyun kurmaya da ihtiyacımız var savunmadan. Şimdi Ferdi Kadıoğlu dışında iyi bir oyun kurucusu yok Fenerbahçe'nin. Livakovic'in ayağı daha iyi. Altay ve İrfan Can'a göre. Orada biraz daha iyi, kaleyden biraz daha doğru toplar çıkabilir. Ama yani Livakovic de mükemmel oyun kurucu kaleci falan değil. Sadece Altay ve İrfan'dan bir tık daha iyi. Ferdi o konuda fayda sağlıyor ama Ferdi ve Livakovic dışında net oyun kurucu bir savunmacısı, savunma ön oyuncusu yok Fenerbahçe'nin. O yüzden André Gomes belki de Fenerbahçe için istemeden doğru bir karar verme durumu yaratmış olabilir.
Novak Djokovic, yeniden Grand Slam Şampiyonu. Novak Djokovic, bu sezonun 3. müthiş maçı. 4. Amerika Openı. 24 ve sayıyor. 24 ve daha fazla istiyor.
Son dönemde Türkiye'de de çok duymaya başladığım bir deyim var. Goat. Greatest of all time. Yani tüm zamanların en iyisi olarak söyleniyor. Bence Türkçesi de güzel. Gelmiş geçmiş en iyi. Bu konuyla ilgili teniste artık Djokovic için sürekli söylenen bir şey var. İşte Djokovic tüm zamanların en iyi tenisçisi mi deniyor ve son olarak Rus Medvedevi'de 3-0 yenerek Amerika açıkta dördüncü şampiyonluğuna ulaştı. Djokovic ve şampiyonluğuyla ilgili Niko Yenibayrak'la konuşacağız. Abi selam.
Selam Sinan. Ne diyorsun? Goat mudur yani? Gelmiş geçmiş en iyi midir Djokovic? Bireysel rekabetler ölçülebilir şeyler. Bence buraya gelmeden de yani iki yıl önce bunu ilan etmişti bence Novak Djokovic. En azından erkekler tenisi özelinde konuşursak.
Yani kırılmaz denen birçok rekoru alt üst etti. En fazla 1 numarada kalma rekorunu Federer 300 haftaya geçtiğinde mesela imkansız gözüyle bakıyordu herkes bu rekora. Yine Federer 20 Grand Slam'e ulaştığında Nadal da Djokovic de o sıralar sakatlıklarla çok fazla vakit harcıyordu ve bir daha eskisi gibi olamayacakları düşünülüyordu. Djokovic de 2016-17'de böyle bir tenisten kopar gibi oldu açıkçası.
Dirsek sakatlığı, onu ameliyat etmemek için biraz fazla dir etmesi, farklı alternatif tıp yöntemleriyle biraz iyileştirmeye çalışması vs. Ama yani artık hiçbir konuda, en azından kort için de başarıyı ölçüt alacaksak bu goat kavramında. Farklı argümanları olanlar da var. İşte teniste yarattığı etki, daha fazla sevilmesi, ilgi görmesi vs. gibi. Ama basketbolda mesela Bill Russell, Michael Jordan örneği veriliyor. Yani Michael Jordan'ın 6, Bill Russell'ın 11 şampiyonluğu var ama Jordan, Goat, işte rakamlar her şey değil. Deo bazıları ama tenisle basketbol, bireysel sporla takım sporunu ayırmak lazım. Yani tüm Grand Slam'ler geldi. 24 defa Grand Slam kazandım bir kere. Burada cepte. Karşılaştırdığı isimlerde ayrı ayrı ele alalım. Federer'i Wimbledon finallerinde mağlup etti. Federer'in evi dediğimiz yerde. 3 defa mağlup etmeyi başardı. Nadal'ı kendi evinde 3 defa mağlup etmeyi başardı Roland Garros'ta. Avustralya açıkta, kendi evinde. Her tenisçi, 3 tenisçi de bu 3 Grand Slam ile kodlanmış. Yani Novak Djokovic'in arka bahçesi Avustralya açıktır. Federer'inki Wimbledon, Nadal'inkide Fransa açık. Kendi de hiç kaybetmedi burada finalde. Ne Nadal'a ne de Federer'e. Yani kendi kalesini de çok iyi savundu. Masters turnuvaları oynanır. Senede 9 tane en yüksek, prestijli ve dünya sanalamasının en üst sıralarında bulunan oyuncular katılıyor. Bunların hepsini en az 2 defa kazandı. Yani 2 tam tur attı. Ve bu sene bir tane daha Monte Carlo kazanırsa en az 3 defa kazanmış olacak. Mesela Federer hiç Monte Carlo kazanamadı. Nadal'ın kazanamadığı yine Masters'lar var. Burada da bence rakiplerinin çok önünde.
Bir kere daha Roland-Garros kazanırsa, bütün Grand Slam'ler en az dört defa kazanmış olacak. Nadal bunu iki kere yaptı, Federer Roland-Garros'u bir kere kazanabilmişti sadece. Yani kafa kafaya head-to-head dediğimiz istatistiklerde de iki rakibini daha fazla mağlup etmeyi başaran taraf oldu. Dünya bir numarasında kalma rekorunu zaten geliştiriyor, bahsetmiştik. Yani çok ölçülebilir bir şey aslında ve şu an aldı başını gitti diyebiliriz açıkçası. Yani Nadal'ın artık burada 24'lü geçmesi zor gözüküyor. Zaten seneye dönecek. Büyük ihtimalle Roland Garros, artı olimpiyatlarda biliyorsun Toprak Kort'ta oynanacak, Paris'te. Orada bir kazanmak isteyecektir ama şu an ben gönül rahatlığı ile en azından erkekler tenisinde Novak Djokovic'in gelmiş geçmiş en başarılı, en iyi oyuncu olduğunu söyleyebilirim. Peki bu teniste zirveye geldik mi yani? Daha böyle limitlerini zorladı mı oyuncular diye düşünüyorum. Çünkü ben çocukken iyi takip ediyordum. İşte o zaman Andrea Gassi, Pete Sampras tipi oyuncular vardı. Fakat ben bıraktıktan sonra, tenisi yakın takip etmeyi bıraktıktan sonra Nadal'ı, Djokovic'i, Federer'i falan böyle herhalde bunların gelmiş geçmişe 5'in 3'ü falan bunlar herhalde değil mi? 21. yüzyıldan sonra teniste olağanüstü bir yükseliş mi oldu? Neden böyle oldu?
Yani bence gelmişken hiçbir en iyi 3 oyuncu bunlar. Gerçekten sıra dışı bir şeye tanıklık ettik. Messi, Ronaldo'yu düşün ve bir tane daha o ayarda her sene 60-70 gol atan, manyakça performansı sergileyen bir oyuncu daha düşün. Ama dediğim gibi yine bireysel takım ayrımı yapacağız. Bir daha böyle bir zaman görmeyiz gibime geliyor. Çünkü o kadar denk geldik ki Federer'in time and prime döneminde, 26-27 yaşında işte Nadal ortaya çıktı.
Tamamen ona antitez olarak belki bir tenis, işte Solak, Federer'in bütün o zaaflarını çok iyi ölçüde üzerine gidebilen, tek elbe kendini zorlayabilen bir oyuncu, asla çıkmayacak denen toplara yetişebilen, hırsıyla ona büyük bir engel çıkaran bir oyuncu olarak çıktı. Bir de arkadan Djokovic geldi. Yani Domag Djokovic 72 tane Grand Slam'e katılmış Sinan kariyeri boyunca. 36'sında final oynamış. Yani %50'sinde final oynamış. Bunların da 24 tanesini kazanmış. Yani üçte birini de kazanmış.
Nadal 22'de. Federer 20'de. Zaten bakıyorsun yani 90'larda doğmuş ve Grand Slam kazanmış iki isim var yani. Danil Medvedev ve Dominic Thiem. Bir nesli yok ettiler. 90'larda doğmuş nesli. Tamamen üzerlerinden bulduğu zer gibi geçtiler yani. Böyle bir dominasyonu ben... Göreceğimizi çok düşünmüyorum. Çok ayrıcalıklı bir döneme tanıklık ettik hakikaten. 1 değil, 2 değil, 3. Djokovic biraz hep Nadal-Federer rakabetini bozan, işte slav çocuk imajıyla belki biraz daha sevilmeyen taraftı. Ama o da sevilmemek için bazen çok fazla şey yaptığını söyleyelim. İşte aşı dönemindeki tutumu vs.
Onlar başka bir Jokovic portresiyle ilgili bir şey kaydedersek orada anlatırız uzun uza diye. Ama ben herhangi bir spordan da böyle bir rekabet göreceğimizi çok düşünmüyorum. Düşün, Verstappen, Hamilton son düzlükte şampiyon belli olmuştu. Bir sene, belki çok çekişmeli bir Formula 1 yılı izledik. Adamlar bunu yaklaşık 2005'den 2022-23'e kadar bu üçlü Federer bırakana kadar sürekli bu rekabeti yaptılar yani. O 10'u geçti, o 10'u geçti, o 10'u yendi. Tenisi severlerin çok şanslı olacağı bir dönem.
Agassiz-Sempera sonrası bir boşluk olmuştu işte Enderodikler, Leighton-Hewittler. Bir tenis duraklama dönemine girmişti 2000'lerin başında. Federer geldi 5 yıl, 4 yıl tek başına o şeyi aldı götürdü, omuzunda götürdü. Tenisi bugünkü büyük popülerliğine ulaştıran figürlerin başında geldi. Onu da GOAT ilan edenlerin en güçlü argümanlarından biri bu çünkü. Ama tek federer bile 20 grand slam kazansa çok eşsiz bir şeye tanıklık ettik derdik. Önce Nadal geldi, onu geçti 22 ile. Sonra da Djokovic geldi, 24 ile geçti. Ben eşi benzerini çok rastlayacağımızı düşünmüyorum. Bu hakikaten rakamlara, sayılara baktıkça daha detaylı. İnsan sadece morali bozuyor yani. Başka bir şey değil. En keyif aldığın hangisi peki? İzlerken en çok hangisini seviyordun?
Yani benim tenisi de çok sevmemde en büyük faktör Roger Federer'dir. Yani onun oyunu estetize etme şekli, kazanırken zorlanıyormuş gibi gözükmemesi, bunu böyle çok doğal bir şeymiş ki yapabilmesi. Hakikaten tenisi hiç izlemeyen birini getir, koy, izle. Annem mesela tenisi Federer'le sevdi. Çünkü çok estetik buluyordu, diğerlerinden çok farklı buluyordu.
Ama Novak Djokovic'in de tabi bu adammışlığı yani 2012'ye aykırı bir açıklaması vardı. Kısaca anlatayım. 6 saatlik bir maç oynadılar Nadal'la. Bir Avustralya'çık finali. Ayakları, çorapları kan içindeydi artık Djokovic'in. Ve kupa seremonisini sandalyelerde oturarak bitkin bir şekilde beklediler. Çok ikonik fotoğrafları vardır o finalin. O zamana kadar çok uzun süre çikolata yememiş ve o gün antrenörüme bir parça çikolata yiyebilir miyim diye sordum dedi. Yani böyle bir adammıştık. Michael Jordan, Mamba Mentality, Kobe Bryant'e çok hoş bir selam şarkısı. Çok nadir sporcu da oluyor. Yetenekle bu çok nadir noktalarda birleşiyor. Jokovic de hakikaten bu 100 yılın kazanma makinelerinden biri bence. Abi teşekkür ediyorum. Ağzına sağlık. Ben teşekkür ederim. Sağ ol. Güzel özetledik. Diğer bölümlerde de seni yine konuk etmek isteriz. Tamamdır. Görüşmek üzere.
Niko'ya da teşekkür ediyoruz. Bu bölümde hem milli takımı hem Fenerbahçe'yi hem de Djokovic'i konuşmuş olduk. Gelecek bölümlerde tekrar karşınızda olacağız. Dinlediğiniz için teşekkürler. Görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.