Podcast

Atomu Parçalamak

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yüzbinlerce insanın yok oluşuyla biten bir hikaye bu... Einstein'ın, Bohr'un, Fermi'nin, Meitner'in, Oppenheimer'ın ve daha nice bilim insanının rol aldığı bir hikaye; atom bombaları ve Manhattan Porjesi'nin hikayesi... Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in yeni bölümünde atomun parçalanma öyküsünü inceliyoruz. Tarihin karanlık dönemlerine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.816 kelime · ~14 dk okuma

11 Ekim 1939, Wall Street'in gediklilerinden ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin Roosevelt'in yakın dostlarından ekonomist Alexander Sachs, başkanla acil bir toplantı talep ediyor. Sachs'ın ısrarlı ve acil talebinin çok önemli bir sebebi var. Özel bir mektup geliyor başkana çünkü. Dönemin süperstarı bir bilim insanından hem de. Mektubun içeriği de hayati bir önem taşıyor. Her şeyi, hatta tarihin akışını bile değiştirebilecek bir mektup bu. Başkan meşgul tabi o zamanlarda. Malum, tarihin gördüğü en kanlı savaşın ilk ayında henüz. Mektup gözünden kaçmış olabilir. Kaçamaz ama. O kadar önemli.

Albert Einstein'dan geliyor mektup. İşte o anda başlıyor her şey ve tarihin seyri değişiyor. Einstein doğrudan Roosevelt'a hitap ettiği mektupta özetle şunları söylüyor. Bu zincirleme reaksiyon dediğimiz şey de inanılmaz bir enerji açığı çıkarıyor. Bu enerjiyi kullanarak korkunç güce sahip bombalar yapılabilir. Daha da kötüsü, Alman hükümeti de bu potansiyelin farkında ve büyük ihtimalle onlar da bu keşfi yapmak üzereler. Eğer Almanlar bu gücü eline geçirirse, bahsettiğim korkunç güce sahip bombaları üretip kullanmaktan geri durmayacaklardır.

Alexander Sachs da başkanla buluşup mektupta geçen ana başlıkları aşağı yukarı bu basitlikte özetliyor kendisini. Bu önemli bir haber. Bir şeyler yapmamız gerekebilir. Einstein'ın başkandan temel olarak istediği şey şuydu. Bilim insanlarının fona ihtiyacı vardı. Çünkü bu tip bir bomba için gerekli uranyumun temin edilmesi gerekiyordu. Tabi bir de üniversitelerde deneylerin yapılabilmesi için ekipman da lazımdı.

Transkriptin tamamını oku

Para lazımdı yani. Saks da başkana bunu iletti ama ikinci dünya savaşı kapıdaydı. Dolayısıyla başkanın ordusuna harcayabileceği paraları gerçekleşmesi uzak ihtimalli bilimsel çalışmalara ayırmak gibi bir niyeti yoktu. Ama Saks olayın ciddiyetinin farkındaydı. Yakasını bırakmadı başkanın. Hemen ertesi gün kahvaltıda bir daha yakaladı Roosevelt'u ve şöyle söyledi.

''Başkanım, bu enerjiyi bizim üretmemiz lazım. Bu çok önemli.'' Tabi mektubu yazan Einstein. E arkadaşı saksa da güveniyor başkan. ''Peki'' diyor. ''Bir komisyon kuralım.'' Tam olarak içeriğinden emin olmasa da Hitler'in bu aşırı güçlü bombaya sahip olma düşüncesi bile korkutmuş olmalıydı Roosevelt'ı. İşini şansa bırakamazdı. Hemen birkaç gün sonra Einstein'a yanıtını gönderiyor. ''Uranyum çalışmaları için bir ekip kurduk.'' diyor.

Resmi olarak burada başladı her şey. Oppenheimer filminde gördüğünüz veya öncesinde bildiğiniz, tanıdığınız kim varsa bu sahneden sonra dahil olacaklar olaya. Sonunda dünyada başarılı olan ilk atom bombası projesinde doğuran sahne bu. Yani Manhattan projesini. Ama biz tesadüflere inanmıyoruz değil mi? Einstein öyle durup dururken yazmadı o mektubu. O mektubun ortaya çıkmasına neden olan çalışmalar da rastgele değildi.

İlmek ilmek örülmüş bir hikaye bu. Dünyanın dört bir tarafında, birbirlerinden habersiz, aslında aynı şey için çalışan, kocaman bir puzzle'ın parçalarını birleştiren sayısız insanın hikayesi bu. Atom bombasının hikayesi. Gelin bizi o bombalara götüren hikayeyi en başından, geniş geniş konuşalım. Hikayenin evveliyatı da var aslında. Fakat biz şimdilik sıfır noktası olarak 1919'u gösterebiliriz.

İngiltere'de Cambridge Üniversitesi'nin laboratuvarındayız. İçeride Ernest Rutherford diye bir adam var. Dahilerin hocasıdır kendisi ve çok önemli bir dönüm noktasının da merkezindeki isim. Şöyle ki, Rutherford'a kadar atom dediğimiz şeyi yekpare, ayrılamaz, bölünemez bir şey olarak düşünüyorduk. Yani çok da normal bu aslında.

inanılmaz küçük bir şeyi daha fazla bölemeyeceğinizi düşünebilirsiniz. Atom denen şeyi bulduk. Onu da zar zor tespit ediyoruz. Gözle de göremiyoruz zaten. Her şeyin yapı taşı budur herhalde dersiniz siz de. İşte o zamanki atom resmi de aşağı yukarı böyleydi. Ortasında ağır bir çekirdek ve bu çekirdeğin çevresinde dönen elektron denen bir parçacıktan oluşan bir şeydi.

Her yerde gördüğümüz güneş sistemi animasyonlarına benzeyen bir resim gibi düşünün. İşte Rutherford bir deneyinde azotu oksijene dönüştürürken bir şeyi fark ediyor. Çekirdekte bulunan bir parçacık. Proton olarak biliyoruz bu bulduğu şeyi. Çekirdek de parçacıklardan oluşuyormuş yani. Rutherford'un bu keşfiyle atom anlayışımız değişmişti.

Protonlardan oluşan bir çekirdek ve elektron. Sonra 1932'de James Chadwick denen bir adam bir parçacık daha buluyor atomun içinde. Nötron diyoruz buna da. Hayda! Atom diyorsunuz. Her şeyin yapı taşı. Mini minnacık bir şey. İnceledikçe, bölündükçe bölünüyor o da. Bir sürü parçacık çıktı içerisinden. 1930'lara geldiğimizde işte atom resmi netleşmişti artık.

Çekirdekte nötron ve protonlar var. Çevresinde de elektronlar dönüyor. Bu bilgi önemliydi. Çünkü bir süre sonra şunu da anlayacaktık. Bu çekirdekteki protonların sayısı atom sayısını gösteriyordu. Eee Bebar ne demek bu diyenleriniz olacaktır. Hemen açıklayayım.

Mesela hidrojen periyodik cetveldeki ilk ve en hafif elementtir. Evrendeki en yaygın element de bu zaten. Hidrojenin çekirdeğinde 1 proton vardır. O yüzden atom sayısı da 1'dir. O yüzden periyodik cetvelin ilk elementi de hidrojendir. Ama nötronu sayınca başka garip bir şey olmuştu. Çekirdekteki nötronların sayısı da aynı elementin farklı versiyonlarını gösteriyordu. Mesela uranyum. Çekirdeğinde 92 proton vardır. 92. element.

O zamanlarda cetveldeki en ağır ve en son elementti zaten. Ama her uranyumun da çekirdeğindeki nötron sayısı aynı değildi. Haydaaa! Evet, şimdi bir de bu çıktı. Buna da izotop dediler. Mesela doğada en yaygın bulunan uranyumun 146 nötronu vardı çekirdeğinde. Ama bir başka nadir bulunan bir uranyumda 143 nötron vardı.

Biliyorum hemen Manhattan projesine gelmemi istiyorsunuz. Fakat bu bilgiler hikayemiz için çok önemli. Sabredin. Az kaldı. Bu 143 nötronu olan uranyumu da uranyum-235 olarak biliyoruz. Heh. İşte ilk atom bombasını yapmak için kullanılan uranyum da buydu. Ama tabii daha durun. Daha yolun çok başındayız.

Şimdi, atomun parçalarını filan bulduk ya. Nötron, proton, elektron filan. Puzzle'ı tamamladık. Şimdi sırada ne var? Bunları parçalamak. Evet, şimdiki görevimiz atomu parçalamak. Nasıl yapacağız peki bunu? Bir çekişle vursak? Kurşun atsak? Kötü konuşsak atomla? Nasıl parçalarsınız ki bir atomu? Şöyle basitçe anlatmaya çalışayım. Elbette bunun için bir ekipmana ihtiyacınız var.

bir atomu parçalamak için ona bir şeyler fırlatmanız gerekir. Tabii atom çekirdeğini parçalamaktan bahsediyoruz. O yüzden çekirdeğine fırlatabileceğiniz kadar küçük bir şeyler lazım. En iyisi de nötron ya da proton fırlatmaktır. Bunları nasıl fırlatacaksınız peki? İşte bunun cevabı da yine 1930'larda İngiliz ve İrlandalı iki bilim insanı Cockcroft ve Walton'dan gelecekti.

Bu adamlar bir parçacık hızlandırıcı icat etmişlerdi. Bugün şu CERN'de bulunan hadron çarpıştırıcısı var ya, onun ilkel bir versiyonu işte. Kocaman, daire biçiminde bir boru. Ortasında atomlar. Uçlarından proton fırlatan bir düzenek de var.

Bu protonları borunun bir ucundan fırlatıyorsunuz. Ortada bulunan atomların çekirdeklerini isabet edip onları parçalamasını bekliyorsunuz. Atomun inanılmaz küçük olduğunu unutmayın ama. Onun için binlerce gönderirsiniz. Belki birisi ya da ikisi isabet eder. Öyle bir sabır işi. Ama Walton ve Cockcroft bunu başarıyorlar. Litiyum atomunu parçalıyorlar. Evet, ilk defa atomu parçalıyorlar. Ama bir sıkıntı var.

Şöyle ki proton kullanıyorlar dedik ya atomu parçalamak için. Proton dediğimiz pozitif yüklü bir parçacık. E atomun çekirdeği? Onda da nötron ve protonlar var. Nötron adı üstünde nötr. Yükü yok. Proton o da zaten pozitif yüklü. Şimdi bir çocuğa bile sorsak ne der bize? Aynı kutuplar birbirini iter. Pozitif yüklü bir parçacıkla pozitif yüklü bir atom çekirdeğini vurmaya çalıştığımızda isabet etseniz bile bir direnç ile karşılaşıyordur.

Ebatlarına bakmayın. Epey büyük bir problem bu. Hele bir de atoma bir parçacık isabet ettirmek zorken. İşte bu çabaların üzerine Rutherford, Einstein, Niels Bohr filan bayağı umutsuzlar.

1933'te bu işi başlatan bilim insanlarından biri olan Rutherford bu çabalara delilik diyor hatta. Niels Bohr da atom enerjisini kontrol etmeye yakın bile değiliz diyor. Einstein'da bu çabaları yani protonlar fırlatarak atom çekirdeğine isabet ettirip, onu vurup, direncini kırıp, parçalayıp sonra bundan enerji elde etme fikrini şuna benzetiyor. Gece karanlığında uçsuz bucaksız bir tarlada görmediğiniz küçük bir kuşu çakıl taşlarıyla vurmaya çalışmak gibi diyor. Ki kuşları vurma olasılığınız çok daha yüksek diye de ekliyor.

Ama dahiler de yanılır değil mi? Hem de öyle bir yanılacaklardı ki. Bu soruna çözüm nereden gelecekti biliyor musunuz? Nazi Almanyası'nın göbeğinden. Berlin'den. Eyvah! Korkulan olmuş muydu yoksa? Yok yok, durun. Endişelenecek bir şey yok. Yani şimdilik. Çünkü Almanlar bilim ve teknolojiler ne kadar ilerlemiş görünse de aslında yarattıkları korku iklimi nedeniyle kendi topraklarında yapılan keşifleri bile kaybediyordu.

Herkes ama herkes yaşanan korkunç olayların sonunun gelmesini istiyordu. Oys Berlin'e gitmeden önce başka biri çıkacak sahneye. O sahneye çıkmadan biz de bir ara verelim bence. Zira onun hikayedeki katkısı çok mühim. Enrico Fermi. O da faşizm belasından kendini kurtarmaya çalışanlardan birisiydi. O da Mussolini'den kaçıyordu. Ama işte fark etmiyor ki.

Enrico Fermi 1934 yılında bir şey deniyor. Hani proton fırlatarak atomu parçalamaya çalışıyorlardı ya, protonlar da pozitif yük nedeniyle dirençle karşılaşıyordu. İşte Fermi diyor ki, neden nötron fırlatmıyoruz ki? Nötür sonuçta, atom çekirdeğini kolayca nüfuz edebilir.

Yapıyor da bunu. Evet. Uranyumu parçalıyor Fermi. Büyük olay aslında ama anlamıyor. Evet, bir şeyler tahmin ettiği gibi olmuyor. Uranyumu parçalıyor ama ortaya başka elementler çıkıyor. Bunlar yeni element mi? Daha hafif başka elementler mi? Derken bu olay birkaç sene öylece kalıyor. Fermi neyin kapısına aradığının farkında bile değil.

İşte tam bu noktada Berlin'e gidiyoruz. Yine daha önce Nazi Almanya'sından kaçan müthiş bir dahi Lise Meitner'de bu konuda çalışmalar yapıyordu. Onun çalışmalarını devam ettiren Otto Hahn ve Fritz Strassmann isimli iki adam da Fermi'nin yaptığının aynısını yapıyor. Uranyumu parçalıyorlar. Ama onlar Fermi'den farklı olarak ortaya çıkan elementlerin farkındalar. Baryum ortaya çıkıyor uranyumu parçalayınca.

Radyoaktif baryum. Şimdi bunlar teknik detaylar gibi gelebilir. Ama buradaki kilit noktayı söyleyeyim size. Her şeyi birbirine bağlayan nokta. Şimdi, Hahn ve Strassmann da fermi gibi uranyumu parçalıyorlar, evet. Ve radyoaktif baryum gibi var olan elementlerin de ortaya çıktığının farkındalar. Ama fermi gibi onlar da çok önemli bir şeyi atladılar.

Einstein gelsin mi gene? Gelsin. Her yerden çıkıyor bu adam da. Einstein bize bir denklem getirsin. Bilim tarihinin en basit, en bilinen, en çok kullanılan denklemlerinden birisi.

E eşittir mc kare. Bu denklem var ya o kadar önemli, o kadar değerli ki. Şimdi, uranyumu parçaladılar. Ortaya başka elementler ve bazı eser parçacıklar çıkıyor. Bu çıkan atomları ve parçacıkları hesapladıklarında da ortaya çıkan madde miktarı parçaladıkları uranyumdan az çıkıyor. Yani...

10 kiloluk bir taşı parçalıyorsunuz diyelim. Ortaya çıkan parçaları topluyorsunuz, 9,5 kilo ediyor. O yarım kilo nereye gitti? Heh, tam da bunun gibi bir şey işte. Ve o yarım kilo nereye gitti biliyor musunuz? Enerjiye dönüştü o. Devasa, çok çok büyük bir enerjiye. Çünkü e eşittir mc kare ne diyor? Enerji ve kütle aslında aynı şey.

Enerji kütleye, kütle enerjiye dönüştürülebilir. Ve kütleyi enerjiye dönüştürdüğünüzde çok çok küçük miktarda bir kütleyi bile tamamen enerjiye dönüştürebilirseniz elinizde korkunç bir güç olur. Hatta bir benzetme vardır bununla alakalı. Şu kağıtları tutturmak için kullandığınız ataçlar vardır ya, onlardan bir tanesini oluşturan atomların tamamını enerjiye dönüştürebilseydiniz bir şehri haritadan silebilirdiniz.

Bu bilgi. İşte bu bilgiydi her şeyi değiştiren. Sonra Otto Hahn ve Fritz Strassmann bu bulgularını o zamanlar İsveç'te yaşayan Lise Meitner'le paylaştılar. Ki o her şeyi değiştiren bilgiyi ilk fark eden de Meitner'di. Burada bir şeyler oluyor. Yeni bir şeyler. Atom enerjisinin ateşi yanmaya başlamıştı artık. Ortaya çıkan enerjinin miktarından da gözü korkmuştu Meitner'in.

Bir şey daha vardı tabii bu keşfin yanında. Bir uranyum atomunu parçalamak için nötron fırlatıyordunuz ya, parçalanan uranyum atomundan da iki tane nötron salınıyordu. Bu nötronlar da çevrede başka uranyum atomları varsa onları parçalıyordu. Zincirleme reaksiyondu bu işte. Zincirleme reaksiyon ile kontrollü bir şekilde devasa bir enerji açığa çıkarabiliyordunuz. Bundan sonrası da bizim hikayemiz için bir zincirleme reaksiyon gibi.

İplik söküğü gibi geliyor her şey. İşte Liz Meitner bu bilgileri toplayıp hemen Kopenhag'daki bir adama iletiyor. İlk bölümümüz Tanrı Zaratar mıyı dinleyenler kendisinin adına aşinadır. Niels Bohr. Niels Bohr da tam bu sıralarda, 1939'da Amerika'ya doğru yola çıkacak. Bu bilgiyi o da koyuyor cebine. Tam olarak 16 Ocak 1939'da New York'a ayak basıyor.

Enrico Fermi de oralarda. 10 gün sonra hemen onu buluyor Bohr. Birlikte o dönemlerde özellikle Almanya'dan kaçıp orada bir topluluk oluşturmuş olan bilim insanlarını anlatıyorlar. Herkes bu keşfin ne kadar önemli olduğunun farkında tabii. Kimler yok ki aralarında? Alfred Nier, John Dunning, Hans Bethe ve tabii ekibe sonradan katılan J. Robert Oppenheimer.

Hemen çekiliyorlar köşelerine. Başlıyorlar bu keşfi kendileri de araştırmaya, denemeye, geliştirmeye. Kimi çok iyi teorik fizikçi. Atom enerjisinin potansiyelini araştırıyor kağıt üzerinde. Kimi laboratuvarda nötronları ne kadar hızlı göndermelere gerektiğini anlamaya çalışıyor. Ya da uranyum lazım bol bol. Uranyumun izotopu, 235. Bunu da ayrıştırmak gerekiyor doğal uranyumdan. Bunu çözmeye çalışıyorlar. Çözüyorlar da, onda sorun yok.

Asıl çözülmesi gereken en önemli nokta zincirleme reaksiyonu kontrollü bir şekilde gerçekleştirebilmek. Tabii tam da bu sıralarda. 1939'un 2 Mayında Almanya Polonya'yı işgal etmişti. İkinci Dünya Savaşı bir anlamda resmen başlamıştı bu olayla. Zaten Einstein en başta bahsettiğimiz mektubu da tam da bu işgal üzerine, Amerika'daki bilim topluluğunun ricasıyla yazıyor.

Roosevelt da ekibi kuruyor tabi, bahsetmiştik. Ama yine de Amerika savaşta değil hala. Henüz olaya dahil değil. Olmayı da pek istemiyor aslında. Ama Japonya, Hawaii'deki Pearl Harbor limanına saldırmış ve binlerce Amerikalı hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine Roosevelt, Amerika'nın da 2. Dünya Savaşı'na katıldığını açıklamıştı.

Bu gelişme üzerine Roosevelt, Einstein'ın talebiyle kurduğu Bilimsel Araştırma Kurulu'na askeri temsilcileri de dahil etmişti. Başkan bu kurulu genişleterek çalışmaları daha organize bir şekilde yürütmeyi hedefliyordu. Bu doğrultuda Aralık 1942'de Manhattan Projesi'nin startı verilecekti. Projenin bilimsel direktörlüğü neyse, New Mexico'daki Los Alamos laboratuvarlarında nükleer füzyon çalışmaları yürüten J. Robert Oppenheimer atanacaktı.

Y-Projesi olarak da bilinen Los Alamos Laboratuarı işte Manhattan Projesi kapsamında ilk bombaların üretilip test edildiği yer olacaktı. Ve 16 Temmuz 1945 tarihinde New Mexico'da, Alamogordo'da bir çölde Trinity testi adı verilen ilk atom bombası denemesi başarıyla gerçekleşecekti. Ortaya 10 kilometreden daha yüksek bir mantar bulutu çıkacaktı. Fizikçi Isaac Rabi bu anı şöyle anlatmıştı.

Bir anda gözleri kör eden bir ışık çıktı. Ömrümde bu kadar parlak bir şey görmemiştim ben. Kimse de görmemiştir sanıyorum. Sonra içinizden bile gelip geçen bir patlama dalgası. Kimsenin böyle bir şeye şahit olduğuna inanmıyorum. Asla. Işıktan sonra bir ateş topu çıktı ortaya. Yükseldikçe yükseldi. Sanki tüm dünyaya bundan sonra yaşanacakları işaret eden büyük bir canavar doğmuştu. Bu olaya şahit olan başka bir fizikçi Kenneth Brainbridge aslında daha net bir şekilde ifade etmişti.

Artık hepimiz lanetlendik. Evet, Trinity testiyle artık atom çağı resmen başlamıştı. Bu arada Oppenheimer ile birlikte çalışan ekipler, biri uranyum bazlı, diğeri de uranyumdan elde edilen yapay bir element olan plütonyum bazlı olmak üzere iki adet bombayı üretmeyi başarmışlardı. Bunların isimleri ise tarihe yazılacaktı.

Uranium bazlı olana The Little Boy yani küçük çocuk, diğerine ise The Fat Man yani şişko adam adını vermişlerdi. Bu iki bombanın tasarımı da yine Oppenheimer'ın liderliğindeki Los Alamos'ta yapılmıştı. Ve bu bombalar Amerika'nın 2. Dünya Savaşı'nı sonlandırması için en önemli stratejisi olacaktı.

Bu sıralarda Almanya, Avrupa'da ciddi kayıplar veriyor ve teslim olmaya hazırlanıyordu. Ancak Amerika, Japonya'nın sonuna kadar savaşacağını düşünüyor ve bu savaşı bitirmek için çare arıyordu. 26 Temmuz 1945'te, müttefiklerin ele geçirdiği Almanya'nın Postdam şehrinde yapılan Postdam Konferansı'nda Amerika, Japonya'ya ültimatom vermiş, yeni, demokratik ve barışçıl bir hükümet kurmaya davet etmişti. Aksi halde ani bir yıkama hazır olun uyarısı da yapılmıştı. Ancak Japonya İmparatoru bu çağrıya göre tahttan inecekti ve kendisi gelecek planları içinde görülmüyordu. Bu şartlar altında da İmparator bu çağrıyı reddedecekti. Roosevelt'in ölümü ardından Amerika Başkanı olan Harry Truman ise Manhattan projesinin başarısını öğrenmişti ve bombalar da hazırdı zaten.

Truman, projedeki temsilcileri toplayıp bombanın kullanılıp kullanılmaması gerekliliğini sordu ve şayet gerekiyorsa bu bombanın nereye atılması gerektiği konusunda onlardan fikir istedi. Özellikle Pearl Harbor saldırısı sonrasında Amerika kamuoyu bu konuda başkana baskı da yapıyordu. Proje liderleri de bombalar kullanılırsa savaşın sona ereceğini ve yüz binlerce kişinin hayatının kurtulacağını düşünüyordu. O nedenle bunun hem Japonya hem de Amerika açısından en doğru seçim olduğuna karar verdiler. Bunun için de ilk hedef olarak nüfusu düşük olan Hiroshima'yı seçtiler. Üstelik orada Amerikan esirleri de yoktu. Ellerindeki sınırsız gücü kullanarak Japonları teslim olmaya zorlayacaklardı. Ve 6 Ağustos 1945 tarihi geldiğinde Enola Gay isimli uçak Little Boy adındaki atom bombasını Hiroshima'nın üzerine bırakacaktı.

Bomba patladığı an itibariyle oluşan yıkım, görülen manzara, yaşananlar, insanlık tarihinde gerçekleşmesi ve şahit olunması imkansız şeylerdi. Korkunç kelimesi az kalır. Binlerce insan, nasıl söyleyelim, ölmek değil, bir anda işlerine giden, okula giden, markete giden insanlar, parklarda oynayan çocuklar, bir anda yok olmuşlardı. Buharlaşmışlardı sanki. Bu yetmemişti sana.

Ne Japonya teslim olmuş ne de Amerika vazgeçmişti. 3 gün sonra 9 Ağustos'ta Fatman isimli bomba da Nagasaki üzerine bırakılacaktı. İki bomba toplamda kimi kaynaklara göre 100, kimilerine göre ise 200 bin kişiyi öldürmüştü. Sonrasında neden oldukları hastalıklardan kaynaklı ölümleri, yüz binlerce yaralıyı ve bir milletin aklına kazınan bu felaketin psikolojik etkilerini saymıyoruz bile. Japonya ise ikinci bombanın ertesi günü buna karşı koyamayacağını anlayıp teslim olduğunu açıklayacaktı.

Hiroshima doğumlu Setsuko Turlov o sırada 13 yaşındaydı ve patlamanın olduğu yere sadece 2 km uzaklıktaydı. Patlamadan sağ kurtulan Setsuko o anı şöyle anlatıyor. Önce pencereden inanılmaz parlak bir ışık geldi. Sonra ne olduğunu anlamadan kendimi havada uçarken buldum. İçinde bulunduğumuz binada yerle bir olmuştu. Bütün arkadaşlarım acı içinde annelerine sesleniyordu. Bir bombayla bir saniyede tüm hayatımız, sevdiğim her şey, koca bir şehir... Çocukluğum yok olmuştu. Evet, artık insanlık tarihi yeniden yazılmıştı.

Atom fiziği artık kağıt üzerinde değildi. İnanılmaz enerji artık teoride kalmamıştı. İnsanlığa daha sonra seviye atlatacak bu enerjinin yıkıcı gücü de sahneye çıkmıştı. Bilim insanlarının da eli bir anlamda kana bulanmıştı. İsteseler de istemeseler de. İşte böyle. Bu hikayeyle bir kez daha kelebek etkisine tanık olduk aslında. Minicik bir şeyi. Atomu irdelerken yapılan keşifler. Rutherford'un protoyu. Chadwick'in nötronu. Fermi'nin, Meitner'in keşfi. Einstein'ın e eşittir mc karesi.

Dünyanın bir yerinde bir diktatörün herkese kan kusturması. Bu diktatörün pençelerinden kaçan bilim insanlarının paniği. Bu panik ile yazdırılan bir mektup. Bu mektupla tetiklenen bir proje. Ve işte Hiroshima'da bir çocuğun bisikletiyle dolaşırken bir anda yeryüzünden silinmesi. Nagasaki'de marketten aldığı sebzelerle akşam ne yemek yapsam diye düşünerek evine giden bir teyzenin ne olduğunu anlamadan bir anda yok olması.

noktaları birleştirdikçe, eylemlerin sonuçlarını çok daha yakından inceledikçe yine ve yeniden anlıyoruz ki hiçbir şey tesadüf değil.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)