
2.137 kelime · ~11 dk okuma
İyi, kötü. Doğru, yanlış. Hayırlı, hayırsız. Var hepimizin bir ahlaki temeli. Doğru kimine göre akışkan, kimine göre bir ve değişmez. Medeniyetin inşaatını tamamlarken binayı kapladığımız sıva gibi. Tüm boşluklarına sızan bir madde. Sıvada çatlaklar oluşunca hemen kapatırız oraları.
Kaba inşaatı görmek hoşumuza gitmez pek. Rahatsız eder bizi. Bir zamanlar neye benzediğini, neye benzediğimizi görmek istemeyiz. Ama bir kaldıralım o sıvayı isterseniz. Soyalım medeniyet apartmanını baştan aşağı. Neyin üzerine inşa etmişiz? Çırılçıplak haliyle bir görelim. Hoşunuza gitmeyebilir ama. İnsanın özüyle tanışabilirsiniz. Dikkat edin. Daha da garibi hoşunuza da gidebilir. Bilemiyorum. Göreceğiz.
Bilimsel ırkçılık, zorla kısırlaştırma, sosyal ayrımcılık, cinsiyetçilik, ırkçılık, genetik temizlik, üstün insan rüyası, fiziksel ve zihinsel yeterlilik yasaları, soykırımlar ve çok daha fazlası. Özeniden bahsediyoruz. Bilim tarihinin kara lekesinden. Yeniden hortlamaya başlayan bir canavardan. Biz böyle diyoruz belki ama kimine göre hiç de fena bir fikir olmayan, hortlaması gereken bir canavar bu.
Etik ve ahlak denen ince mi ince bir sicimin üzerinde yürümek gibi bu konu üzerine konuşmak. Düşmeden yürümeye çalışalım o halde. Ya da isterseniz aşağı atlayabilirsiniz. Bugün tüm değer yargılarımızı şöyle bir kenara koyuyoruz ve bir zamanlar dünyanın büyük bir bölümünde kitlelerin can siperhane savunduğu karanlık bir sayfayı açıyoruz birlikte. Öceni sayfasını.
İsterseniz bilimin nasıl manipüle edilebileceğini görmek adına hikayenin de bilimsel temelini bir önümüze serelim. 300 bin yıllık insanlık tarihinde son birkaç yüzyıl müthiş bir dönem. Gerçekten. Tıp, anatomi, istatistik, fizik… Bunlar gibi birçok alanda özellikle de 18. ve 19. yüzyıllarda büyük devrimlere tanık olduk. Darwin geldi sonra. Doğal seçilim yoluyla evrimden bahsetti. Ardından Mendel kanunları ile tanıştık.
Yani kalıtım kanunlarıyla. Şimdi bunları alıp xenofobiyle, antisemitizmle, cinsiyetçilikle, kolonicilikle, emperyalizmle harmanlayalım. Ve üzerine bir de köleliğin haklılığı savunmasını serpelim. Heh işte. Artık elimizde istediğimiz insanı, insan grubunu, ırkı veya cinsiyeti ortadan kaldırabilecek bir iksir var. Dilediğimiz gibi kullanabiliriz onu. Kullandık da. Hem de sayısız defa.
Francis Galton diye bir adam çıkarıyor özeni terimine. Kendisinin kim olduğunu biliyor musunuz? Charles Darby'nin kuzeni. Evet, bu bölümde ismimizin hakkını vererek hiçbir şeyin tesadüf olmadığını defalarca kez kanıtlayacağız. Karşılaşacağınız sözde tesadüfler sizi baya bir şaşırtacak, emin olun.
Daha garip bir şey söyleyeyim. Bu zayıfları ortadan kaldıralım anlayışının çıkış noktası da Darwin'in evrim teorisidir aslında. Yani Darwin bambaşka bir şey anlatmaya çalışıyordu ama çok dolaylı da olsa kendisi Yahudi katliamının bile sorumlusudur. O kadar da değil diyenler olabilir. Ama şöyle açıklayayım. Evrim teorisi dendiğinde doğal seleksiyondan bahsedilir ve bu en güçlünün hayatta kalması şeklinde yorumlanır. Darwin aslında güçlüden değil, uyumludan bahseder teorisinde. Yani güçlü olan değil, çevresindeki ortama en iyi ayak uyduran türlerin uyumlu olanların hayatta kalabileceğini söyler.
İşte kuzeninin bu teorisini alan Galton şöyle düşünüyor. E doğal seleksiyon varsa doğal olmayan seleksiyon neden olmasın? Yani bu süreci hızlandıramaz mıyız? Zayıfları kısırlaştıralım ve hatta öldürelim. Sadece güçlülerin üremesine izin verelim. Birkaç nesil sonra sonuçlarını görürüz zaten. Al sana süper hızlı doğal seleksiyon diyor. Francis Galton bu konuda fikrini beyan ettiğinde Darwin baya sinirleniyor.
Kendisini çok yanlış anladığını, bu seleksiyonun doğal şekilde ilerlemesi gerektiğini, doğanın en iyisini bildiğini, hiçbir devletin ya da gücün insani değerleri, yaşama hakkını ayaklar altına alamayacağını söylüyor. Ve ölene kadar da bunu savunuyor Darwin. Galton da bunu bekliyor zaten. Yani Darwin'in ölmesini.
Charles Darwin, 1882'de öldükten hemen bir yıl sonra işte bu özeni kavramını türettiği Inquiries into Human Faculty and its Development isimli kitabını yazıyor. Bu arada eugeni, Yunanca eugenes yani iyi doğan anlamına gelen kelimeden türetilmiş. Ama her şey burada başlamıyor elbette. Bu harekete örnek olacak sayısız uygulama vardı tarihte. Galton'a ve sonrasında çok daha korkunç çalışmalara örnek olacak girişimler. Üstelik bunları anlamak için tarihte baya geri de gidebiliriz. Ta M.Ö. 4. yüzyıla, Platon'un yaşadığı döneme kadar.
Zira bu fikri ilk ortaya atan da kendisidir. Tam olarak özeni diyemesek de Platon, sağlıklı ve güçlü bireylerin üremesinin devlet eliyle arttırılmasını savunuyordu. Ve aynı fikri savunan sayısız lider de bundan yola çıkarak, e o zaman zayıf olanları da öldürelim kolaylığına giderek birçok katliama imza atmıştı. Bunu Platon'dan bağımsız şekilde toplumsal bir kural olarak uygulayan medeniyetler de vardı. Spartalılar ya da Romalılar gibi.
300 Spartalı'yı izlediyseniz hatırlarsınız. Çocuklar vahşi doğaya bırakılır ve güçsüz olanlar maalesef erenirdi. Bu sayede güçlü bir ırk ortaya çıkarmışlardı kendilerince. Ama işte bu olayın sözde bilimsel olarak teorileşmesi ve literatüre girmesi 1900'lerde olacaktı. Teorileştiren de Francis Galton'du.
Hatta derinlere inmeden önce biraz canınızı sıkı inme. Tarihte çok sevilen, saygı duyulan birçok önemli isim de baya baya savunucusuydu bunun. Misal George Bernard Shaw, Nobel Edebiyat ve Oscar ödüllerini kazanan ilk insan. Sosyalizm ve kadın haklarının koyu savunucusu, efsane yazar. Özellikle 1903 tarihli İnsan Üstün İnsan isimli oyununun da bulunduğu kitabının ön sözünde özenik üremeden bahseder.
kontrollü üreme anlamında. Evlilik ve çocuk yapmanın sıradan insanların kararına bırakılamayacak kadar önemli olduğunu savunmuş ve her anlamda kaliteli genlere sahip insanların kontrollü bir şekilde bir araya getirilerek çocuk yapmalarının sağlanmasını söylemişti. Yine evlensin insanlar, sevişsinler de, buna karışmayalım ama belirli koşullar altında çocuk yapabilmelerini kontrol edelim diyordu. Kendisi ayrıca katı bir aşı ve örgütlenmiş inanç karşıtıydı da.
Başka bir Eugenie savunucusu da Nikola Tesla'ydı. 1935'te Liberty dergisine yazdığı bir yazıda geleceğe dair tahminlerde bulunmuş ve 2100 yılında Eugenie'nin evrensel bir şekilde uygulanacağını, dünyanın buna dönüşeceğini söylemişti. Acıma duygusunun doğanın zalimce gelen uygulamalarının önüne geçmeye başladığını, bu yüzden uygun olmayan genlerin hızlıca yayıldığını, bunun engellenmesi gerektiğini savunuyordu. Evlenmeyi çok zor hale getirmeliyiz. Zihinsel olarak sağlıklı olmayanları ve suçluları kısırlaştırmalıyız. Ancak bu şekilde medeniyetin geleceğini güvence altına alabiliriz diye de eklemişti. Yine şerhimizi düşelim. Başta söylemiştim. Hoşunuza da gidebilir bu fikirler. Burada tüm haklarınız saklıdır. Tartışıyoruz. Neyse.
20. yüzyılın ilk çeyreğine geldiğimizde Amerika'da özeninin yasal ve organize bir şekilde uygulandığını görüyoruz. Hatta özeni merkezlere açılıyordu devlet desteğiyle. Ama en çarpıcı örneğine hepinizin aklına gelmiş olduğunu tahmin ettiğim gibi Nazi Almanya'sında tanık olduk.
Aryan ırkını yaratmak isteyen Nazilerin temel aldığı bilimsel dayanak da mevzu bahis özeniydi işte. Doğal gelişimi kontrol ederek daha hızlı bir şekilde üstün ırka yani Übermenschen rüyasına ulaşmakta amaçları. Buraya daha detaylı girmeden önce Amerika'daki resme bir bakalım isterseniz. İngiliz Francis Galton farklı bilim dallarında yaptığı çalışmalarla Sir ünvanını da almıştı almasına. Ama özeni en çok ses getiren çalışması oldu. Kendisi İngiltere'de bir üstün ırk yaratma rüyasını güdüyordu. Bu rüyası kendi ülkesinde pek karşılık bulmadı. Ancak dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca insanın kaderini korkunç bir şekilde etkileyecekti.
Hikayenin devamındaysa daha tüyler ürperten bir süreç bekliyordu bizi. Ama burada kısa bir mola verip kendimizi hazırlayalım. Zira geri döndüğümüzde insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birine bir bakış atacağız. Francis Galton'un özeni rüyası ilk olarak Amerika'nın Connecticut eyaletinde gerçeğe dönüşmüştü.
1896 yılında tırnak içinde medeni bir kanun çıkarıldı. Bu kanuna göre epilepsi hastası olan ya da akıl sağlığı yerinde olmayan insanların evlenmesi kesinlikle yasaktı. 1903'te Amerikan Üreme Kurumu'nun kurulmasıyla bu evlilik ve üreme konuları devlet eliyle de kontrol edilmeye başlandı. 8 yıl sonra yani 1911'de ise Irk Düzeltme Kurumu kuruldu ve ilk kez soy ağacı uygulaması başlatıldı. Başlatan da John Harvey Kellogg'du. İsim tanıdık geldi mi bir yerlerden size? Hani şu sabahları yediğimiz mısır gevrekleri var ya işte o firmanın kurucusu.
John Harvey Kellogg aynı zamanda bir beslenme uzmanı ve girişimciydi. Nereden nereye değil mi? Hayata geçirilen bu kurum ve uygulamayla 1914, 1915 ve 1928 yıllarında ulusal konferanslar düzenlendi ve bir nevi ulusal bir harekette başlatılmış oldu. Bu bağlamda işleri daha da organize şekilde yürütmek için özeni kayıt ofisleri kuruldu. Bu ofislerde aileler ve genetik özellikleri takip ediliyordu.
Toplanan verilerle yayınlanan raporda uyumsuz ve zayıf olarak görülen gruplar tanımlanıyordu ve sürpriz olmayacak şekilde tırnak içinde bu zayıf ırklar çoğunlukla göçmenler, azınlıklar ve fakirlerden oluşuyordu. 1909 ile birlikte bu verilere dayanarak ilk organize kısırlaştırma uygulamaları başladı. Bu uygulamalar da özellikle Kaliforniya eyaletinde yoğunlaşmıştı. 1909 ile 1979 yılları arasında akıl hastanelerinin resmi kayıtlarına göre 20.000 kişi istekleri dışında kısırlaştırılmıştı. Bu sayede toplumun yeni nesillerinin akıl hastalıklarından korunacağı düşünülüyordu.
Tahmin edeceğiniz üzere bu kısırlaştırmaların çok ama çok büyük bir bölümü azınlıklara uygulanıyordu. Ve Kaliforniya'da başlayan bu uygulama daha sonra 39 eyalete daha yayılmıştı. Kimlerin zayıf olduğunu ve ürememesi gerektiğini ise devletin görevlendirdiği yetkililer belirliyordu. Tüm bunlar yaşanırken Amerika Anayasa Mahkemesi 1927'de skandal bir karar aldı.
ve bu kısırlaştırmaların anayasayı hiçbir şekilde ihlal etmediğini açıkladı. Hatta hakimlerden biri olan Oliver Wendell Holmes tam olarak şunları söylemişti, ''Bu kadar embesille yaşadığımız yeter.'' Bu arada özeneyi sanki çok eski bir mevzumuş gibi de algılamayın. Bundan daha 40 yıl önce bakın ne olmuştu. 1976'da yayımlanan bir raporda, 1970 ila 1976 yılları arasında Amerikan yerlilerinin yani Kızılderililerin %25'i ila %50'sinin kısırlaştırıldığı açıklanmıştı.
İşin daha karanlık yanı ise bu kısırlaştırmaların büyük bir bölümünün de apandis ameliyatı gibi diğer operasyonlar sırasında hastanın haberi dahi olmadan gerçekleştirildiği ortaya çıkmıştı. Hatta bazı durumlarda çocukların ameliyatları yapılmadan önce annelerinden çocuklarının kısırlaştırılmasına izin vermesi dahi isteniyordu. Annenin buna karşı çıkması halinde ise çocuğu ölüme terk ediliyordu. insan hakları beyannamesinin çıktığı, özgürlükler ülkesi Amerika'da yaşananlar bu şekildeydi işte. Sonrasında Avustralya, Brezilya, Kanada, Japonya, Çin, Fransa, Norveç ve İsviçre gibi ülkelerde de benzer uygulamalar gördü bu tarih. Ama bir ülke var ki, özeni konusunda en kapsamlı ve en korkunç örneği teşkil ediyordu. Almanya'dan bahsediyorum elbette.
Gelin buradaki çok ilginç bağlantılara bakalım beraber. Yahudi soykırımına yol açan arka planı inceleyelim. Bu işin çıkış noktası Amerika ve özellikle de Kaliforniya demiştik. Hatta Hitler kavgam kitabında da buradaki uygulamalardan övgüyle bahsediyor. Ayrıca Spartalılara duyduğu hayranlığı da biliyoruz. Ama bu anlayışı Almanya'ya getiren Amerikalıların ta kendisiydi.
Kaliforniya'da Eugenie üzerine faaliyet gösteren kurumlar 1930'lu yıllarda tüm araştırma ve çalışmalarını Almanya'ya göndermeye başladı. Hatta bundan da önce 1927'de Kaiser Wilhelm Antropoloji Enstitüsü kurulmuştu. Burada fiziksel ve sosyal antropolojinin yanı sıra gen üzerine de araştırmalar yapılıyordu. Peki bilin bakalım bu enstitü kimin desteğiyle kurulmuştu? Cevap muhtemelen sizi şaşırtmayacak. Amerikalı Rockefeller Vakfı'nın çok büyük katkısı vardı bu enstitün kurulmasında. Yine mi Rockefeller? Öyle. Bitti mi? Bitmedi.
Josef Mengele ismini duydunuz mu? Auschwitz'in Azrail lakaplı korkunç doktoru. Bahsedeceğim birazdan. Ama Mengele, Auschwitz'te görevlendirilmeden önce yine Rockefeller Vakfı'nın finans desteğiyle birçok çalışma ve araştırma yürütmüştü. Korkunç deneylerine başlamadan önce gerekli deneyini de bu sayede kazanmıştı. Bağlantılar, bağlantılar… Gelelim Hitler'e.
Onun öjeniyle içli dışlı olması ise Landsberg hapishanesinde geçirdiği zamana denk gelir. Hitler ve kurduğu Nazi partisi 1923 yılında bir darbe girişiminde bulunuyor. Bu girişim sırasında yaralanan Hitler kaçıyor fakat kısa sürede yakalanıp vatan hainliğinden 5 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Sadece 9 ay hapis yatan Hitler bu süreçte bir karar veriyor. Eğer iktidara gelmesi gerekiyorsa bunun zorla değil doğru stratejiyle olacağını düşünüyor ve Nazi propagandasını şekillendirmeye başlıyor. Hatta bu 9 ay içinde meşhur Mein Kampf kitabını da kaleme alıyor ve ırk temizliğiyle özeni kavramını da propagandasının merkezine yerleştiriyor.
Hatta yazdığı ancak ilk etapta yayımlanmayan ikinci bir kitabı da var Hitler'in. Bugün Zweites Buch yani ikinci kitap olarak yayımlanan bu kitabında Spartalılarla ilgili şunları söylüyor. Sparta bana kalırsa ilk safkan devlettir. Hasta, zayıf ve özürlü çocukların öldürülmesi bana kalırsa günümüzün doğum kontrolü ve kürtaj adı verilen insanlık dışı uygulamalarından çok daha insancıl ve şefkatlidir. Kürtajla, doğum kontrolüyle gelecek nesilleri bozacak zayıf ırkları engelleyemezsiniz.
Hapishaneden çıktıktan sonra, mitinglerle bu anlayışı ve Alman ırkının üstün olduğunu halka da kabul ettiren Hitler, sonunda iktidarın sahibi oluyor. Ve 1933'te, kalıtsal hastalıklara sahip nesillerin önlenmesi kanunu ile resmen başlatmış oluyor özeni uygulamalarını. Bu yasaya göre genetik sağlık mahkemesinin oluşturduğu genetik hastalıklar listesindeki ürememesi gereken insanların doktorlar tarafından bildirilmesi gerekiyordu. Bu bildirimi yapmayan doktorlarsa ciddi şekilde cezalandırılıyordu. Yasa çıktıktan sonra yaklaşık 400 bin kişi zorla kısırlaştırılacaktı.
Kısırlaştırma bir süre sonra yetersiz ve yavaş bir yöntem olarak görülmeye başlandı ve ırk temizliğini hızlandırmak için Harheim Ötenazi Merkezi gibi kurumlar açıldı. Ötenazi dendiğine bakmayın. Bu merkezde de akıl sağlığı yerinde olmayan, genetik hastalıkları bulunan ve engelli insanlar rızaları olmadan öldürülüyordu. Bu ötenazi uygulamalarıyla 200 bin kişinin hayatına son verilecekti.
Bu uygulamalar zaman geçtikçe daha da şiddetli bir hal aldı. Gaz odaları kurulmadan önce de cani yöntemler kullanılmıştı. Örneğin hastalar bir otobüse dolduruluyor ve egzoz gazının içeri verilmesiyle insanlar sözde yasalar gereği temizleniyordu. Sonrası ise gaz odaları, toplama kampları ve özeni kanunlarıyla birlikte türlü işkenceler. Milyonlarca insanın öldürülmesi, yakılması ve deneylere tabi tutulması. Tüm bunlar halka kabul ettirilirken de sürekli söylenen bir şey vardı. Sağlıklı ve güçlü insanlar savaşlarda hayatını kaybederken, işe yaramaz engelli ve hasta bireylerin yükünü neden onlar çekiyor?
Ve en kötüsü de evrim teorisine kadar dayandırılan bu öjene uygulamalarının gayet bilimsel, doğru ve mantıklı olduğuna ülkece inanılıyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, yani tüm kabus sona ermeye başladıktan sonra, bu yola baş koymuş tüm bilim insanları ve kurumlar, elbette kendini bu olgudan uzaklaştırmaya başladı. Social Biology diye bir dergi vardır mesela. Oldukça akademik ve bilimsel yayınlarıyla tanınır. Eskiden adı öjeni ve üstün insan, üstün gen söylemleriyle tanınan Eugenics Quarterli'ydi.
Nazi Almanya'sının çöküşüyle sosyal Darwinizm olarak da bildiğimiz bu olgu, kimine göre sonsuza dek rafa kalkmıştı. Ama isterseniz biz kaseti biraz ileri saralım. 2003 yılı. İnsan Genom Projesi tamamlandı. Genetik şifrelerimiz çözüldü.
Genetik bilimi çağ atladı. Her geçen günde en gizli şifreler kırılmaya devam ediyor. Ve bu yeni bir kapı açtı. Kimine göre özeni daha güçlü silahlarla, çok daha sağlam bir temelle geri döndü. Artık büyük oyuncuların elinde bizi eleyecek çok daha yetkin yöntemleri var. Mesela moleküler biyoloji. Yeni dünyanın öjenisi mi?
Buraya da kancamızı atalım ve burada bırakalım isterseniz. Bu kancayı da tesadüfleri birer birer birbirine bağlarken kullanırız mutlaka.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.