
2.312 kelime · ~12 dk okuma
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, bugün keşfe çıkacağımız patika aslında her insanın hayatında bulmak istediği patikalardan biri. Bugün mutluluğu konuşacağız. Hepimiz mutlu olmak istiyoruz. Aslında düşünürsek yaptığımız her şeyin, her hedefin, her hayalin nihai amacı mutlu olmak.
Mesleki başarı, ruhsal tatmin, ikili ilişkilerimiz, aşk, cinsellik, anlamlı bir hayat, bir amaca sahip olmak gibi hedeflerimiz olsa da aslında gerçekten arzuladığımız şey bu hayaller gerçekleştiğinde elde edeceğimizi düşündüğümüz mutluluk. Bu bizim en büyük arzumuz olsa da. mutluluk nedir diye pek de düşünmüyoruz aslında. Aynı şekilde mesela size şunu sorsam, mutluluğu arttırmanın elimizde olduğunu veya bunu nasıl yapmamız gerektiğini biliyor muyuz? Muhtemelen bu konuda pek çok varsayımımız var ama çoğunun mutluluğumuz üzerinde düşündüğümüz kadar uzun vadeli ya da önemli bir etkisi de yok. Bu yüzden biz de bu bölümde bunu yani hepimizin durmaksızın peşinde koştuğu mutluluğun tam olarak ne anlama geldiğini konuşacağız.
Mutluluğun nelerin belirlediğini, bunun kontrolünün ne kadar önemli bizim elimizde olduğundan bahsedip, mutlu insanların ortak özelliklerine bakacağız beraber. Peki, mutluluk nedir diye size sorsam, ne cevap verirdiniz? Bana şöyle geliyor, çoğumuz mutluluğu hazla ilişkilendirerek düşünüyoruz. Hani böyle bazı fiziksel ihtiyaçlarımız var veya isteklerimiz, arzularımız var ve biz bu ihtiyaçları doyurduğumuz zaman bundan haz alıyoruz. İşte ne bileyim karnımız acıkıyor ve yemek yiyoruz, doyduğumuzda haz alıyoruz veya tuvaletimiz geliyor, sıkıntı içindeyiz, tuvalete gidince rahatlıyoruz, haz alıyoruz gibi gibi. Ve mutluluğu da çoğu zaman buna benzer bir yerden düşünüyoruz.
Ve anlık mutluluk veren fiziksel tatminler ne kadar yoğun olursa olsun genelde daha kısa süreli oluyorlar. En nihayetinde yeniden acıkıyoruz mesela ve yeniden ihtiyaçlarımız ortaya çıkıyor. Hatta birazdan bahsedeceğim gibi bir şeyi çok arzuluyoruz, hayatımızı çok güzelleştireceğini düşünüyoruz ama ona kavuştuğumuzda aynı coşkuyu hissetmeye devam edemiyoruz bir süre sonra. Bu, nihai bir duyumun olmadığı dairesel bir devinim aslında. Sürekli sürüp gidiyor. Haz ve arzu sürekli birbirinin yerine geçerek bizi bir mutlu bir mutsuz mu yapıyor o zaman? Yani, haz veya neşe, mutluluk mudur?
Biraz da neşeyi mutlulukla karıştırıyoruz diye düşünüyorum. Mutluluk aslında mütemadiyen zevk peşinde koşmak, sürekli neşeli olmak veya eğlenmek demek değil. Daha doğrusu iki çeşit mutluluk var da diyebiliriz aslında. Bize günümüzde kapitalist düzende dayatılan mutluluk hedonik mutluluk oluyor.
Yani bu nedir? Dört bir yandan gazetelerden, sosyal medyadan, televizyondan, çevremizden bize bas bas bağırılan bir mutluluk olgusu. Materyalistik ve narsistik bir noktadan geliyor bu da. Yani daha fazla başarı, daha fazla ün, sahip olunan ve aslında sonunda bize sahip olan daha fazla eşya, mülk, ünvan, ne kadar öne geçersen, ne kadar daha iyi bir konumda olursan diğerlerine göre, O kadar mutlu olacaksın düşüncesi. Yeni bir ev, bir telefon, bir araba, reklamlarda mütemadiyen dönen bir yemekle veya bir kıyafetle ilişkilendirilen mutluluk işte budur algısı. Kısacası mutlu olmak için sürekli haz almak. Hedonizm diyoruz buna. Hedonizm hedon kökünden geliyor ve hazcılık zevk düşkünlüğü anlamına geliyor.
Aslında hazcılık felsefi bir görüş. Antik Yunan'da Sokrates'in öğrencisi Aristipos tarafından kuruluyor ve sonrasında da Epikür devam ettiriyor bunu. Epikür, hedonistler gibi haz ve acı kavramına odaklanıyor ama onun mutluluk reçetesi hedonistlerin zevk ve eğlence üzerine kurulu hedefleri yerine Beden sağlığı ile ruhsal dinginliğe ulaşmak üzerine kurulu. Ruhsal dinginlik ve tatmin deyince de bir başka mutluluk kavramı çıkıyor ortaya ki bence gerçek mutluluk bu anlama geliyor aslında. Mesela hedonik mutlulukta bir anlam arayışı yok. Önemli olan anlık tatminler dedik ama bence mutluluk asıl iç mutluluk ve huzur hissiyle alakalı zaten. Çünkü mutluluğu sürekli haz alma hali olarak kabul ettiğimizde
sürekli bir şeylerin peşinden koşmak zorunda kalıyoruz. Ve işin kötü yanı da peşinden koştuğumuz şeyler genelde bize mutluluk getirecek şeyler değil. Buna da impact bias diyoruz. Yani Türkçe olarak etki önyargısı diyebilirim. Psikolog Tim Wilson ve Daniel Gilbert yaptıkları araştırmalar doğrultusunda şu sonuca varıyorlar.
Uzun süredir hayalini kurduğumuz bir şey gerçekleştiğinde çoğu zaman umduğumuz kadar mutlu olmuyoruz ve başımıza gelirse büyük bir yıkım yaşayacağımızı düşündüğümüz olaylar gerçekleştiğinde de tahmin ettiğimiz kadar ağır yaralar almıyoruz. Bunu gösteren de bir çalışma var 1978 yılında Northwestern University ve University of Massachusetts tarafından yapılıyor. Bu çalışma grubunun yarısını lotoyu kazananlar oluşturuyor. 50 bin dolarla 1 milyon dolar arası gibi bir kazanımları var. Diğer yarısı ise çok katastrofik kazalar geçirip belden aşağısı felçlik almış insanlardan oluşuyor. Ve çok ilginç şekilde bu iki grubun Bir yıl sonra karşılaştırdıklarında hayatını değiştirecek kadar para kazanan insanlarla belden aşağı uzuvları tutmayacak insanların mutluluk seviyeleri aynı oluyor. Yani ekstrem boyutlardaki pozitif ya da negatif olaylar aslında mutluluk seviyemizi düşündüğümüz kadar çok etkilemiyor.
Bunun nedeni de bizim psikolojide hedonik adaptasyon dediğimiz bir olgu. İnsanın mevcut durumuna hemen adapte olup bunu normalleştirmeye başlaması oluyor bu. Yani mutluluk ya da büyük üzüntü getiren değişimlere kısa bir süre içinde standartlaştırıp alışmaya başlıyoruz. İnsanlar duyumsal ve fizyolojik değişikliklere çok çabuk adapte olabiliyorlar. Bu konuda çok yetenekliyiz. Bu da dediğim gibi hazla uyum sağlama yani hedonik adaptasyondan kaynaklı.
Şimdi çok soğuk bir havada evinize girdiğinizi düşünün. İlk başta o ısı çok iyi gelir. İçiniz ısınır. Ama çok uzun süre orada durduğunuzda artık bunalmaya bile başlarsınız. Buna da fizyolojik adaptasyon deniyor. Bu fizyolojik adaptasyona aynı şekilde bizi mutlu eden olaylarda da tanık oluyoruz. Mesela uzun yıllarımızı
Bir sevgilim olsam, evlensem, istediğim arabaya sahip olsam, keşke biraz kilo versem gibi hedefler koyarak yaşıyoruz. Ama bunlar gerçekleştiğinde, belli bir süre sonra eskisinden daha da mutlu bir insan olmuyoruz. Mevcut konumumuza alışmış oluyoruz zaten. Evet, bu hedonik adaptasyonun kötü bir yanı var. Bütün bu yaşanan pozitif olaylardan sonra tüm mutluluğumuz ve memnuniyetimiz yok oluyor diyebiliriz. Yani normal seviyemize dönüyoruz. Ama aslında bu değişikliklere adapte olabilmemiz de bizim için çok büyük bir lütuf. Çünkü hayatımızda kötü değişiklikler de olabiliyor. Ve demin verdiğim örnekte olduğu gibi,
Çok büyük hastalıklar, sakatlıklar da geçirdiğimizde eskiye dönmekte de oldukça başarılıyız bu sebeple. Hedonik adaptasyon olgusundan dolayı hedonik mutlulukların sürdürülebilirliği yok. O halde başka bir mutluluk daha tanımlamak gerekiyor, daha anlamlı, daha tatmin edici bir hayat için. Mesela pozitif psikolojinin kurucusu Martin Seligman ve ekibi gerçek mutluluğu, otantik mutluluk olarak tanımlar ve ona saf halis mutluluk, yani bir kişi nerede yaşarsa yaşasın, sürdürülebilir mutluluk diyorlar. Aslında bunun içinde has kadar dinginlik de var ve bu bize gerçek anlamda iyi gelen mutluluk. Yani dingin, huzurlu, mutluluk veren bir hayat. Anlık mutluluklardan ziyade diyelim.
Bu da aslında bizim sinir sistemimize en iyi gelen mutluluk. Stresimizi azaltan, hayatımızı daha anlamlandıran bir mutluluk oluyor. Bu mutluluk arayışı Helenistik Roma çağından beri var. Buna da ödeymonya deniyor. Aslında bu Aristoteles'in bulduğu bir olgu ve ona göre akıl ve erdemden ayrı bir mutluluk düşünülemez. Yani anlık bir hazdın yerine, Mutluluk daha çok bir yaşam tarzı. Genel olarak dış etkenlerin mutluluğumuz üzerinde etkisi olduğunu söylense de aslında kişinin mutluluğunun kendi çabası, kendi yaptıkları, kendi sorumluluğu olduğunu belirtir. Aristoteles, mutluluğu katı bir yazgı veya doğuştan bize bahşedilmiş bir şey olmak yerine bir bireyin yeteneği ve eğilimiyle ilgili olduğunu söyler.
Bu da aslında bugünkü bilimsel çalışmaların hepsini destekliyor. Mutluluk aslında tatmin olduğumuz, anlamlı bir hayat. Yani geriye dönüp baktığımızda anlık hissettiğimiz mutluluk, neşe, dakikaları değil de, güzel bir hayat yaşadım, anlamlı bir şey yaptım, tatminim bu yaşadıklarımdan diyebilmek. Peki şimdi mutluluğumuzun nelerin belirlediğine bakalım. Bu söylediğim size ilginç gelecek belki. Çünkü biz genel olarak mutluluğu hayat şartlarına ya da genetik faktörlere bağlama eğilimindeyiz. Bu ne demek? İşte hep şu değişse, bu değişse mutlu olurdum diyoruz. Halbuki aslında demin dediğim gibi bunun o kadar da etkisi yok mutluluğumuz üstünde. Şöyle anlatacağım size.
Bir pasta hayal edin. Bu pastanın yüzde ellisi denge noktası. Denge noktası nedir? Aynen kilo alıp vermek gibi mesela. Bazı insanlar çok yer ama hep aynı kiloya dönerler. Denge noktası da aynı kilo gibi aslında.
Her insanın doğal bir eğilimi var belli bir kiloda olmaya. Bazıları çok yaygın, çok zayıftır. Bazıları daha çabuk kilo alır ve denge noktaları daha yüksektir diğerlerine göre. Bu mutluluk için de aynı şey geçerli. Bazı insanlar genetik olarak doğuştan daha mutlular. Ve evet, bu bizim mutluluğumuzun %50'sini belirliyor. Büyük bir oran ama geriye bir de %50'lik başka bir bölüm kalıyor ki, onu değiştirmek de bir parça elimizde. Şimdi, hayat şartları diye odaklandığımız en büyük bölüm, hani şöyle olsa mutlu olurdum, bunu yapsam mutlu olurdum dediğimiz,
sadece bu pastanın %10'unu karşılıyor. Yani istediğimiz hayat şartlarına ulaştığımızda belli bir süre sonra zaten onları duyumsuyoruz, onlara alışıyoruz ve onlar bizim mutluluğumuzu etkilememeye başlıyorlar. Tabii burada şimdi masrafın piramidini düşünelim. En basit ihtiyaçlarımız beslenme, gıda gibi karşılandığını varsayıyoruz bunu söylerken.
Bu durumda geri kalan hedeflediğimiz hayat şartları sadece %10'luk bir faktör oluyorlar mutluluğumuz üzerinde. Peki o zaman geri kalan %40'lık kesim ne? Pastanın %40'ını bilinçli aktivitelerimiz oluşturuyor. Yani mutlu olmak için karar vermek ve buna emek vermek aslında. Çünkü düşünürsek %40 bir insanın mutluluk seviyesini ciddi anlamda etkileyebilecek bir oran.
Ve aslında insana mutluluğunun önemli bir bölümünün de kendi elinde olduğunu gösteriyor bu şema. Peki, nedir bu bilinçli aktiviteler? Pasif olarak mutluluğu beklemek yerine aktif bir şekilde bunun için eylemde bulunmak, yani mutlu bir insanın alışkanlıklarını öğrenmek de diyebiliriz buna. Buna da çalışmalarını ilgiyle takip ettiğim psikoloji profesörü Soyol Lubomirski'nin kitabından bir örnek vermek istiyorum. Almanların gerçekleştirdiği ve tam 15 yıl boyunca 1761 kişinin bekarlıklarından başlayıp tüm evliliklerini kapsayan bir araştırma yapılıyor. Ve genel olarak bakıldığında insanlar evliyken bekar olduklarından daha mutlu değiller. Ve ilk başta evliliğin getirdiği mutluluk artışı da sadece iki sene sürüyor.
Ama tabii kişilere teker teker baktığımızda bireysel farklılıklar da ortaya çıkıyor. Buna örnek olarak Marcus ve Roland'ın hikayesini anlatmış. Marcus evlendiğinde mutluluk seviyesi artıyor ve aradan sekiz sene geçmesine rağmen aynı seviyede hiç azalma olmuyor, hiçbir zaman denge noktasına dönmüyor. Roland da ise ilk iki sene normalden daha az mutlu oluyor. Sonraki beş sene boyunca da mutluluğu sürekli azalarak gidiyor. Peki o zaman şartlar aynıysa bu iki adamı birbirinden farklı yapan nedir? Aslında şartlar aynı değil yani. Çünkü Marcus şartlarını değiştirmek için emek veriyor. Marcus olabilecek en iyi koca olmak için uğraşıyor. Karısını hiçbir zaman elinin altında görmüyor. Ona sürekli seni seviyorum diyor, çiçekler alıyor, güzel tatil planları yapıyor, beraber hobilere başlıyorlar, karısının sıkıntılarını, üzüntülerini, başarılarını, her duygusunu dinliyor, ona emek veriyor. Öteki tarafta Roland, evliliğinin hayal ettiği gibi olmadığını düşünüyor ve pasif bir şekilde hayal kırıklığı içinde oturuyor ve tabii ki evliliği yavaş yavaş kötüye gitmeye başlıyor.
Bu hikaye bilinçli aktiviteye güzel bir örnek aslında. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz. Hayatlarımızdaki adaptasyon sürecini yavaşlatmak da bizim elimizde. Marcus mesela karısının ve kendisinin aşklarının daha kalıcı olmasını, daha mutlu bir ortak hayat yaşamalarını sağlamak için aktif ve yaratıcı yollar arıyor ve evliliğin getirdiği adaptasyonu yavaşlatıyor.
Bu da bize bilinçli bir hedefi nasıl gerçekleştirebileceğine dair güzel bir örnek sunuyor. Bu bilinçli aktivitelerin mutluluğumuz üzerindeki etkisi aslında çok güzel bir haber. Çünkü mutlu insanların nasıl düşündüğünü, nasıl davrandığını inceleyip bu yolda emek verirsek hepimizin daha mutlu olabileceğini gösteriyor. Bu bilinçli aktiviteleri uygulayan mutlu insanların ortak özellikleri nedir peki? Bunları Lubominski'nin araştırmalarına göre 8 maddede özetleyebilirim.
Mutlu insanlar zamanlarının büyük kısmını aileleriyle, arkadaşlarıyla geçiriyorlar ve kendi ilişkilerini güçlendirmek için emek veriyorlar. Hatta buna dair bir çalışma okumuştum. İleri düzeydeki CEO'lar, başarılı iş insanları hayatlarına sonuna yaklaştıklarında mutluluk olarak tanımladıkları şeyler aslında kariyerlerinden ziyade aileleriyle, torunlarıyla, çocuklarıyla geçirdikleri zamanlar. Yani hiçbiri geriye dönüp baktığında mesleki bir başarıyı anmıyor. Aslında hepsi insan ilişkilerine dair atıfta bulunuyorlar. İkinci madde ise sahip oldukları şeyleri için şükrediyorlar. Bunu ifade etmekte oldukça da rahatlar.
Şükretmenin önemi birçok çalışmada gösteriliyor artık. İnsanlar şükür günlükleri tutmaya başladılar, şükür egzersizleri yapıyorlar. Bu konuyu da ayrıca konuşmak isterim. Çünkü benim de günlük hayatımda uyguladığım ve gücüne gerçekten inandığım bir aktivite. Üçüncü maddeye geldiğimizde yardımcı olmak diyebiliriz. Yani çevrelerindeki insanlara, iş arkadaşlarına yardım eli uzatmaktan çekinmiyorlar. Hatta genelde
İlk yardım eden kişiler oluyorlar böyle durumlarda. Yardım etmenin iyiliğin önemini de yaslamamak gerek. Aslında bizim iyilik olarak adlandırdığımız şey başkaları adına yapılıyor gibi düşünürüz ama iyiliğin bizim üzerimizdeki gücü o kadar önemlidir ki kendimize de dolaylı yönden iyilik yapmış oluruz birilerine yardımcı olurken. Dördüncü maddede bu insanlar kendi geleceklerini düşünürken iyimser bakıyorlar. Bu tabii danıştıklı dövüş diyebiliriz. Yani iyi hissettikleri için daha iyimserler, daha iyimser oldukları için iyi hissediyorlar. Mutluluğa emek verdikten sonra bu da ulaşılabilecek bir adım oluyor.
Beşinci maddede de bu insanlar hayatlarından zevk almayı biliyorlar ve gerçekten şimdiki anı yaşıyorlar. Buna mindfulness da deniyor biliyorsunuz. Biz günlük hayat koşuşturması için de mesela belki bulaşıkları yıkarken marketten alacaklarımızı düşünüyoruz. Markete gittiğimizde eve döndüğümüzde yapacağımız işleri düşünüyoruz. işlerimizi yaparken, yarın gideceğimiz yeri düşünüyoruz. Yani aslında hiçbir zaman tam olarak o anı yaşamıyoruz. Ama mutlu insanlar genel olarak bulundukları anı daha çok yaşıyorlar. Bir diğer noktada fiziksel egzersiz yapmak. Egzersizin üzerimizdeki etkisi çok büyük. Hormonlarımızı harekete geçiriyor. Endorfin, serotonin, hepsini daha fazla salgılıyoruz ve daha mutlu hissetmeye başlıyoruz kendimizi. Yani belki o an çok da modumuzda olmasak bile,
Fiziksel egzersiz yapmak bize daha iyi hissettireceğini bildiğimiz için bu uğurda emek vermemiz gerekiyor. Bunu yaptıkça daha iyi hissetmeye başlıyoruz. Yedinci madde olarak bu insanlar belirli hedeflerine derinden bağlılar. Bu hedefler de genelde hayatı daha anlamlı kılan şeyler. Mesela Lubomyski şöyle bir örnek vermiş, sahtecilikle savaşmak, küçük marangozluk işleri yapmak, çocukların önem verdikleri değerleri aktarmak gibi aslında büyük resimde dünyaya bir katkı sağlamak da diyebiliriz.
Son olarak da çok mutlu insanların da zor dönemleri oluyor. Kriz ve stres dönemleri geçiriyorlar. Büyük trajediler onlar da yaşıyorlar. Onlar da duygusal veya sıkıntılı olabiliyor ama mutlu insanlar trajedilere karşı daha dirençli olmak için belli başlı stratejiler kullanıyorlar. Mesela algılama ve ilimserlik gibi. Mutlu insanlar trajik olaylara daha objektif bakabiliyorlar, daha objektif değerlendirme eğiliminde oluyorlar ve bu trajik olayların sonunda daha iyi bir sonuçta sonuçlanacağına da daha çok inanıyorlar. Yani bu inanç onları daha umutlu, daha dirençli hale getiriyor. İşte araştırmalara göre bu sekiz maddeyle mutlu insanların uğruna emek vererek sahip olduğu ortak özellikleri özetleyebiliriz. Aslında burada bilimsel verilerle mutluluğun ulaşılabilir olduğunu göstermek
daha mutlu bir hayatın tamamıyla olmasa da belli bir oranda elimizde olduğunu ve bu uğurda emek vermenin kendiniz ve sevdikleriniz için yapabileceğiniz en önemli şeylerden biri olduğunu anlatmak istedim. Bir sonraki bölümde de mutlu olmak için neler yapabileceğimizi konuşacağız ve 12 adet mutluluk etkinliğine odaklanacağız. Vedalaşmadan önce sana sormak istediğim soru ise şu. Sence senin için mutlu bir hayat ne demek?
Bir sonraki patikata birlikte yürüyene dek mutlu ve anlamlı bir hayat dilerim. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.