Podcast

5 - Aşk Bir Akıl Tutulması Mı?

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Aşk, başımızı döndüren ve karşımızdakini başka algılamamızı sağlayan bir duygu. Bu bölümde neden aşık olduğumuzu, aşkın kimyasını ve psikolojisini konuşuyoruz.

Konular:


(02:25) Platon'un Şölen'i

(04:10) Aşkın Kimyasal Boyutu

(08:55) Aşkın Düşünsel Boyutu

(11:50) Aşkın Patolojik Hali

(14:33) Aşk Neden Önemli?

(16:34) Senin İçin Aşk Ne Anlama Geliyor? Nasıl Bir Aşıksın?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.279 kelime · ~11 dk okuma

İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Bu bölümde birlikte çok özel bir duyguyu konuşacağız. Aşkı, edebiyattan felsefeye, antropojiden nörobilime, çok farklı alanlarda, farklı düşünürler, bilim insanları hep aşkın ne olduğunu sorguladı ve biz bugün her alanda aşkı konuşuyoruz, çok merak ediyoruz, konuşmayı çok seviyoruz. Paris ve Helen gibi mitolojik hikayelerden, edebiyattaki Genç Werther'in acıları gibi, Leyla ile Mecnun gibi en değerli eserlere, modern döneme geldiğimizde kendi coğrafyamızdan yine Masumiyet Müzesi gibi, öykülerde, felsefede, her alanda, tarihin her döneminde ve her coğrafyada aşk hakkında bir şeyler söylenmiş. Özellikle bir psikolog olarak danışanların birçok sorunu olsa da, hayata dair birçok sorgulamaları olsa da, Dönüp dolaşıp hep gelinen konu aslında ikili ilişkiler, aşk, kalp kırıklıkları gibi konular oluyor. Herkes farklı tanımlıyor aşkı evet ama aslında belki bu kadar çok tanımının olması tanımlanamıyor olduğundanımıza gerek. Bence aşk için tarihin akışını değiştiren, uğruna romanlar yazılan, tahtlar bırakılan bir nevi akıl tutulması da diyebiliriz.

Hepimizin aşık olmuşluğu, onsuz yaşayamam demişliği, bize iyi gelmediğini bilsek bile aşktan vazgeçemediği olmuştur. Ve hepimizin aşka dair önceden oluşmuş bir bilgisi, bir tanımı, algıları mevcut. Günümüzün romantik aşklarını etkileyen, aşk inancımızı şekillendiren mitlerden bir tanesi de mesela Platon'un Türkçe'ye şölen olarak çevrilen simpozin diyaloğunda anlatılıyor. Ben bunu özellikle size anlatmak istiyorum çünkü bu aslında romantik aşk anlayışımızı bugünlüğüyle çok bağlantılı, yani bir elmanın iki yarısı olmak, işte ruh eşimizi bulmak gibi düşünceleri destekleyen bir mit.

Transkriptin tamamını oku

Bu anlatıya göre eskiden bizler insan olarak doğamız çok farklıydı bugün olduğundan. Erkek ve kadın olarak iki cinsiyete sahip değildik, androjen varlıklardık. Sadece bir gövdemiz, bir boynumuz ve farklı yönlere bakan çift yüzlü kafalarımız vardı. İki yaratık düşünün, sanki sırt sırta yapışmışlar, iki cinsel organı var, dört bacağı, dört kolu var gibi düşünün. Ama tabii kıskanç Yunan tanrıları gücümüzün farkına vardı. Çok çalışabiliyorduk. Ters tarafa bakan iki yüzümüz olduğu için kimse bize saldıramıyordu. Dört bacağımız olduğu için yorulmadan çok uzun süre ayakta kalabiliyorduk, yürüyebiliyorduk. Ve tabii ki dünyadaki en büyük güç olarak kendi kendimize üreyebiliyorduk çift cinsiyet organımız olduğu için. Bunun üzerine de kıskanç Zeus bizim bu güncümüzü elimizden almak istedi ve şimşeğini androjen varlıkları olan biz ölümlülerin üstüne fırlattı ve böylece ayrıldık. Biz ayrılınca dünya nüfusu arttı ama aynı zamanda gücümüzü de kaybetmiş olduk ve hayatımızı tekrar biri olmaya artık kayıp yarımızı aramaya adadık. İki bedenin de bu tekrar tek beden haline gelme kucaklaşmasına seks diyoruz biz bugün. Ömrümüzü de bu eksik parçamızı aramaya atıyoruz ve onu bulduğumuzda da buna aşk diyoruz.

Aslında ben bu aşkın günümüzde en çok kabul edilen tanımlarından bir tanesi olan... ...bu elmanın iki yarısı olma haline çok katılmıyorum. Ve bu mite tekrar dönüp neden olduğunu da konuşacağız. Ama önce eksik parçamızı bulmuş gibi hissettiğimizde... ...aşkına öngörülemez, en tutkulu döneminde neler yaşıyoruz, onları bir konuşmak istiyorum. Aşkın bir kimyasal, bir de düşünsel boyutu var tabii. Öncelikle kimyasal boyutundan başlayalım diyorum.

Kendimizi aşık hissettiğimizde fizyolojik olarak bedenimizde de bazı değişiklikler oluyor ve bu bizim duygularımızı, düşüncelerimizi oldukça etkiliyor. Aşkın kimyası bilim dünyası tarafından hala araştırılıyor, uzun yıllardır araştırılıyor ama hala her şey içinde kesin bir cevabımız yok aslında. Ben sadece bazı değişimlerden bahsedeceğim. Aşık olduğumuzda beynimizde bazı nörotransmitirler salgılanıyor ve serotonin düzeyi azalıyor. Bu da aslında aşıkken neden obsesif kompalsif bozukluğa veya başka psikolojik rahatsızlıklara sahip bireyler gibi davranış gösterdiğimizi açıklıyor. Çünkü onlarda da serotonin eksikliği gözüküyor ve duygularımızın, davranışlarımızın kontrolü artık elimizde olmamaya başlıyor. Bunların hepsi de bu nörotransmitirlerle ilgili.

Hayat sadece ondan ibaret olmaya başlıyor. Hatta onun içinde olmadığı başka hiçbir şey zevk vermemeye başlıyor. Aslında aşkın ömrünün 2-3 yıl olmasının sebebi de bu serotinin azalmasıyla ilgili. Çünkü belli bir süre sonra serotin normal düzeye gelmeye başlıyor ve biz artık o tutkulu hisleri de duymamaya başlıyoruz.

Tüm bu neurotransmitterlerde değişiklikler olurken, vücudumuz da aynı zamanda farklı değişikliklerle olmaya devam ediyor. Tabii kalbimiz daha hızlı çarpıyor mesela. Yüzümüz kızarıyor, ellerimiz terliyor. Bunların hepsinden de dopamin, noradrenalin gibi kimyasallar sorumlu oluyor. Mesela dopamin demişken, bu aynı zamanda yoğun mutluluk, yoksulluk ve bağımlılıkta da rol oynayan bir hormon ve bu anlamda aşık olduğumuz kişiye bağımlı gibi de hissetmeye başlıyoruz.

Noradrenalin adrenine benziyor. Yüksek dopamin seviyeleri aslında noradrenalinle ilişkili. Ve sanki hani o his var ya ayaklarımız yerden kesilmiş gibi, sürekli kalbimizin çarpıntısını duyduğumuz, dikkatimizin azaldığı, hiperaktivite arttığı, uykusuz kaldığımız zamanların hepsinin bu nörotransmitterlerle ilgisi var aslında. Bir de tabii bunlara ek olarak dışarıdan gözlenebilir davranışlarımız oluyor. Mesela fark etmişsinizdir aşık kişilerde durmadan sevdiğimiz kişiye bakmak, onu sürekli çok dikkatli dinlemek, işte böyle çok gündelik bir şey anlatsa bile anlattıklarına şaşırmak, yalan bile olsa yanlış bir düşünce savunduğunu bile görseniz haksız olduğunu söyleyememek ve ne olursa olsun onun yanında olmak. Aslında aşık olduğumuz kişinin hatalarını görüyoruz, görmüyor değiliz ama yani bu anlamda gözümüz kör değil ama

O hatalarıyla bile onu sevmeye devam ediyoruz. Hatta sırf bu böyle güçsüzlüklerin hatalarını gördüğümüzde o insani yönünü daha da sevmeye başlayabiliyoruz. Yani onu daha da sevilecek biri olduğunu düşünmeye başlayabiliyoruz. Mesela yine fark etmişsinizdir. Aşık kişiler daha güzel, daha canlı, daha hayat dolu, hatta hafifçe böyle bir

çılgın gözükebilirler gözünüze. Üzerlerine bir korkusuzluk, bir yenilmezlik hissi gelir. Ve kendi içimizde olduğunun bile farkında olmadığımız birçok şeyi keşfetmeye başlarız. Cesaretimiz olmayan şeyleri yapabilmeye başlarız. Aslında aşk acısından da bahsedeceğiz ama aşk acısı yaşadığımızda da kaybettiğimiz birçok şey kendimizle de ilgilidir. Belki karşıdaki insanı bile özlemek değil ama bu halimizi, bu yenilemez, bu cesaretli, bu mutlu, bu güzel halimizi özlemekle de ilgilidir.

Tüm bunlara fizyolojik durumumuz ve bu saydığımız, algıladığımız kimyasalar sebep oluyor tabii. Hatta aşk o kadar hormonel bir şey ki şimdi size bir deney anlatacağım. Belli uyaranlara maruz kaldığımızda fizyolojik durumumuzun nasıl değiştiğini ve aşk ihtimalimizin nasıl arttığını da göreceksiniz. Kanada'da yapılan bir deney bu asma köprü deneyi diye. Şimdi hayal etmenizi istiyorum. İki asma köprü var. Biri daha yüksekte, biri daha alçakta. Katılımcıların hepsi erkek. Köprüden geçiyorlar. Ve bu köprülerden geçerken hem yüksek hem alçak köprüde olanlar bir kadın araştırmacı tarafından durduruluyorlar. Bu kadın bir resme bakmalarını istiyor ve aklından geçenleri yazmalarını söylüyor onlara ve en sonunda kendi telefon numarasını veriyor. Daha sonra bu heyecan dolu anlar atlatıldıktan sonra yüksek köprüdekilerin yarısı kadını arıyor ama alçak köprüde olanların sadece %13'ü arıyor onu.

Bir de yüksek köprüden geçenler resim hakkında yazarken çok daha fazla cinsellik referansı kullanıyorlar. Aslında tam da bu deneyde olduğu gibi aşık olma durumumuzda da bulunduğumuz ortam, beraber yaptığımız aktiviteler aşık olma ihtimalimizi etkiliyor. Ben demiyorum ki şimdi hani birine aşık etmek için bungee jumping yapın ama gerçekten hani bir korku filmi izlemek, beraber koşuya çıkmak, tehlikeli bir durumun içinde kalmak gibi şeyler. aşık olma durumumuzu etkiliyor. Yani stresli ve heyecanlı durumda ortaya çıkan enerji, nabız artışımız, endişe, panik gibi tepkilerimiz aşık olma halindeki fizyolojik tepkilerimize çok benziyor. Yani bir daha date'e çıktığınız zaman bunu aklınızda tutabilirsiniz. Çünkü uyarılan olduğu zaman biz aslında daha çok aşık oluyoruz. Aynen bu köprü deneyinde olduğu gibi.

Aşkın kimyasal boyutunu konuştuk ama tabii daha önce dediğimiz gibi bir de düşünsel boyutu var. Hepimiz farklı aşk mitlerine, inançlarına sahibiz aslında. Bunda yetiştiğimiz çevre, okuduğumuz okul, duyduğumuz şeyler, sosyokültürel ortamın çok büyük etkisi var. ben, Alman filozof Wilhelm Schmid'in şu düşüncesini seviyorum aslında, aşkın hakikatini asla tam anlamıyla bilemeyeceğimizi söylüyor. Tabii ki aşk demek bir tür yakınlık ve sevgi demek ama onun nasıl yaşanacağı, sadece kimle karşılaştığımıza veya nasıl bir tecrübe yaşayacağımıza göre değil, aynı zamanda aşkı nasıl tasavvur ettiğimize, yani ondan ne beklediğimize, ne umduğumuza, nesinden endişe ettiğimize göre şekilleniyor. Yani şimdi diyor ki kafamızdaki aşk yorumu öylesine önemli ki aşk dediğin aşk diye yorumladığındır diyebiliyoruz. Peki aşka dair ne umuyoruz gerçekten? Mesela demin anlattığım gibi Aristofanes'in yaratılış mitindeki gibi bir şey mi aşk? Yani eksik olan ruh ikizini arama çabası mı gerçekten?

Bu soruya psikanalistlere göre evet diyebiliriz. Freud da benzer bir idealden bahsediyor. Hatta Lacan, Jung hepsi benzer şekilde kafamızdaki ideallere, eksikliklerimize göre aşkı yorumladığımızı söylüyor. Aslında tanımadığımız kişileri bir ideale oturtuyoruz ve onların bizi tamamlayacağına inanıyoruz. Bu da haliyle, hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor.

Mesela Lacan'a göre aşk, bizde bulunmayanı ötekine vermeye çalışmak, yani bir nevi eksik olduğumuzu kabul etmek demek. Yani psikanistlerin dediği gibi, insan hayatı boyunca ana rahmine dönmeyi, yani eksiksiz olduğu o hale dönmeyi arzuluyor. Beslenme, korunma sorunu olmadan sıcaklık dolu, huzurlu bir mekanda olmak yani. Özlemle aradığımız anne-bebek ilişkisi aslında koşulsuz bir sevgi oluyor ama hayatta tabii ki böyle koşulsuz bir sevgi mümkün değil. Bu da neden hayal kırıklığı olduğunu bir açıklaması aslında. Çünkü bu kadar simbiyotik bir ilişki sadece bir anneyle yaşanabilir. Aşk yani bu anlamda biraz hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor eğer beklentimiz ondan buysa. Peki o zaman anne rahmindeki o halimize geri dönemiyorsak aşkın imkansız olduğunu, daha doğrusu şöyle diyeyim, aşkın sonsuza kadar sürmesinin imkansız olduğunu kabul edebiliriz. Hatta düşüncelerini çok sevdiğim, kitaplarını tavsiye ettiğim Alper Hasanoğlu'nun Hayat ve Diğer Hastalıklar kitabında da şöyle diyor aşk hakkında, ''Aşk bilinmezin, belirsizliğin tutkunun, terk edilme kaygısının, arzulanmıyor olma endişesinin, duygusal iniş çıkışların eşlik ettiği kaotik bir yaşantılar yumağıdır.'' diyor.

Bu anlamda tabii ki sevgi dolu, sevgiye evrilmiş bir ilişkide aşkı devam ettirmek, bizim bildiğimiz anlamıyla o tutkulu, obsesif halde devam ettirmemiz mümkün değil. Aşkın belirli zorluklar karşısında, beraber aşılan engeller karşısında daha anlamlı, daha kalıcı olduğunu biliyoruz. Bu anlamda da aslında bizim edebiyatta, felsefede, mitolojide bütün bu bahsettiğimiz hikayelerin hepsinin içinde de ya bir zorluk ya da bir kavuşamama hali var. Şimdi kimse beş çocukluğu, otuz senedir evli bir çiftin aşkını konuşmuyor aslında. Toplumsal beklenti bu olsa da. Konuştuğumuz aşklar hep kavuşamamış, yana yana ölmüş, yıkılmış, delirmiş insanların aşkları genelde. Aşkın patolojik halini konuşmayı çok seviyoruz. Mesela beni edebiyatta en sevdiğim hikayelerden biri daha önce de dediğim gibi Masumiyet Müzesi. Peki neyi seviyoruz? Bu kitap çok okundu. Biliyorsunuz Orhan Pamuk'un en meşhur kitaplarından biri. Birçoğumuz da okumuşuzdur.

Orada işte o aşkın deli halini görüyoruz. Bilmeyenler için hani Füsun'la Kemal'in aşkı burada... ...ve Kemal aslında Sibel diye başka bir kadınla nişanlıyken... ...uzaktan akrabası Füsun'la aşk yaşamaya, cinsellik yaşamaya başlıyor. Daha sonra Füsun'un onunla bağlantıyı kesmesi üzerine... ...bütün düşüncesini, enerjisini Füsun'a yönlendiriyor... ...ve hayatını ona adıyor diyebiliriz. Füsun'un evine gidiyor her akşam. Bu arada Füsun başkasıyla evleniyor. Ama bu da durdurmuyor Kemal'i. Her akşam evine gidiyor, içtiği izmaritlere, evindeki objelere kadar her şeyi biriktiriyor. Hatta biliyorsunuzdur Masumiyet Müzesi'nin gerçekten müzesi var. Ben yakın zamanda da tekrar gittim. Çok da hoşuma gitti. Çünkü aşkın o kavurucu, o obsesif halini, o takıntılı halini o kadar güzel anlatan bir roman ki. İşte bu Kemal'in yaşadığı gibi patolojik aşk dediğimiz durumda beyin kimyası bozuluyor. Ve biz sanırım gündelik hayatın bu kadar dışında, bu kadar büyük bir tutku hakkında okumayı da çok seviyoruz. Bu aşkların sıradan ilişkilerden farkı, yıkıcı oluşları. Hani birbirlerine iyi gelmeseler de ayrılamama hali. Delirtmeleri, intihar ettirmeleri, genç variflerin acılarında olduğu gibi mesela, kavuşamayınca bir intihar etme hali. Ama aslında bu hal sürdürülebilir ya da sağlıklı da değil. Ama o zaman neden aşık oluyoruz? Yani şimdi ben sanki çok rasyonel bir şekilde bunu ele almış ve aşk ne kadar gereksiz demişim gibi algılansın istemiyorum. Aşk aslında çok yüce, çok biricik bir duygu.

Ama her aşk kavuşulduğunda tek taraflı kalmıyorsa, düzenli bir ilişki halini alıyorsa, ilk günkü heyecanını yitiriyor. Ve aşk mitine ne kadar inanıyorsak, aslında ilişkilerimizde o kadar baltalıyoruz diyebiliriz bence. Çünkü o ilk baştaki halimiz sürdürülebilir değil. Aşk bir ilişkinin başlangıcı olabilir. Kavuşulmazsa eğer, hiç unutulmayan, yüceltilen bir aşk olabilir, tüm bu hikayelerde olduğu gibi.

Ama hayatı anlamlandıran yoldaşlık, yol arkadaşlığı için daha fazlası lazım tabii. Yani 30 senelik bir ilişkiyi aslında bu yoldaşlıkla açıklayabiliriz. Bunu da ancak aşkın dönüşümünü kabul ederek yapabiliriz. Sürekli delicesine tutuklu bir hal ararsak eğer, o heyecanın peşine düşersek bu gerçekçi olmaz. Asıl zor olan şey zaten aşkın form değiştirerek gündelik hayata dayanabilmesidir. Mesela aşkın başında çok yoğun cinsel istek vardır. Çok kolay uyarılırız ama binlerce günü beraber geçirdikten, binlerce kez seviştikten sonra gündelik hayatta tekrar aynı arzuları uyandırmak daha zor olandır.

Peki şimdi aşk neden önemli? Tekrar buna dönersek neden o naif evresi bizim için, ilişkiler için bu kadar önemli ve neden bunu yaşamalıyız? Aslında bu dönemin geçip gidiyor olması aşık olduğumuz kişinin yanlış biri olduğunu ya da tekrar peşine düşmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Çünkü aslında sevgi ve saygı üzerine kurulu bir ilişki bu ilk evre üzerine inşa edilebiliyor. Yani sağlam oluyor. İlişkinin zemini, temeli bu sayede sağlam olmuş olabiliyor.

Ve aslında iyi ve huzurlu bir birliktelik, ruhsal sorunlarla başa çıkmada, hayatımızı anlamlandırmada çok önemli. Bu ilk evredeki aşkın önemli olmasının bir diğer sebebi de ilişkilerle, özellikle de aşkla dönüşüm geçirmemiz aslında. Bu da ilişkinin geleceği için önemli. Yani düşüncelerimiz, algılarımız, hislerimiz, onlar sevgilimize bağlı olarak yeniden düzenleniyor. Bazı özelliklerimizi daha fazla bastırıp geri plana atıyoruz. Ama mesela benzer özelliklerimiz varsa aşık olduğumuz kişiyle,

onları farkında bile olmadan daha çok öne çıkarıyoruz. Çünkü ileriki dönem için hayata karşı ileride bir biri olmak, zorlukları beraber aşabilmek, birlikte bir hayat paylaşabilmek adına gerçekten önemli ve dediğim gibi ilişkinin zeminini oluşturan şeyler. Ama bazı kararları sadece aşk üzerine kurgularsak, yani bu akıl tutulma hali içindeyken kararlar verirsek de hata yapmış olabiliyoruz. Evet, aşk bir ilişkinin başlangıcı için bu sebeplerle önemli ama uzun vadede anlaştığımız, bizi anlayan, düşünen, beraber olmaktan keyif aldığımız, zorlukları birlikte aşabildiğimiz, bir hayatı paylaşmaktan mutlu olacağımız insanlarla birlikte olmak, o yana yana aşk halini sürekli kovalamaktan çok daha önemli ve değerli tabii.

Şimdi aşkı düşünsel olarak, fizyolojik olarak, hormonal olarak ele aldık. Daha sonraki bölümde de aslında bu aşkın nasıl sevgiye evrildiği, sevgiye evrilmesinin neden bu kadar önemli olduğu, bunu nasıl sürdürebilecek olduğumuz, yani ilişkilere dair konuşmak istiyorum biraz daha. Ama ayrılmadan önce tüm bu konuştuklarımızdan sonra sana sormak istediğim birkaç soru var. Senin için aşk ne anlama geliyor?

Nasıl bir aşıksın? Kelebekler hisseden mi yoksa nereye kaçacağını bilemeyen mi? Hiç kavuşamadığın ve bu yüzden kalbinde ukde kalmış bir aşk yaşadın mı? Gerçek aşk o muydu sence? Senin de aklına başka soru gelirse sen de bana sor. Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek aşk dolu günlerin olsun. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)